
Deniz Beren Kılıçlı




Deniz Beren Kılıçlı



Education
- Ufuk Üniversitesi - Psikoloji - Undergraduate
- Bournemouth University - Psikoloji (Klinik) - Postgraduate
Specialties
Work Approaches
Session Fees
Blog Posts

Seni Değil, Seninle Olabilecekleri Bırakamıyorum
Seni Değil, Seninle Olabilecekleri BırakamıyorumBazı ilişkiler vardır; içinde iyi olmadığımızı anlamak zor değildir.Sürekli aynı yerden kırılırız. Aynı tartışmalar tekrar eder, aynı hayal kırıklıkları yaşanır. Kendimizi eskisinden daha kaygılı, daha değersiz ya da daha yalnız hissetmeye başlarız. Dışarıdan bakan biri için yapılması gereken oldukça açıktır: Gitmek.Bazen bizim için de açıktır.Yine de gitmek kolay olmaz.Çünkü bir ilişkinin bize iyi gelmediğini fark etmekle o ilişkiden duygusal olarak ayrılabilmek aynı şey değildir. Zihin “Bu bana zarar veriyor.” diyebilirken başka bir tarafımız hâlâ özleyebilir, umut edebilir, bekleyebilir.İşte tam da bu yüzden “Madem mutsuzsun, neden ayrılmıyorsun?” sorusu çoğu zaman meseleyi olduğundan çok daha basit gösterir.İnsan bazen kendisine iyi gelmeyen bir ilişkide, iyi olduğunu düşündüğü için kalmaz. Ayrılmanın içinde uyandırdığı şeylerle baş etmek zor geldiği için kalır.Birinden Ayrılırken Aslında Nelerden Ayrılırız?Bir ilişki sona erdiğinde hayatımızdan yalnızca bir insan çıkmaz.Sabah attığımız mesajlar, gün içinde aradığımız kişi, birlikte gidilen yerler, ortak arkadaşlıklar, küçük alışkanlıklar, yıllar içinde oluşmuş rutinler ve “ileride” diye başlayan bütün cümleler de değişir.Bu nedenle ayrılık, bugünü olduğu kadar geleceği de etkiler.Birlikte yaşayacağınızı düşündüğünüz ev, çıkacağınızı hayal ettiğiniz tatiller, belki evlilik, çocuklar ya da yalnızca birkaç ay sonrasına dair küçük planlar…Henüz gerçekleşmemiş olsalar bile insan bunlarla duygusal bir bağ kurabilir.Bu yüzden ayrılık kararının ardından insan kendisini yalnızca “Onu özlüyorum.” derken bulmaz.“Şimdi ne olacak?”“Ya yanlış karar veriyorsam?”“Biraz daha bekleseydim düzelir miydi?”“Ya bir daha kimseyle böyle bir bağ kuramazsam?”gibi sorular da ortaya çıkar.Dolayısıyla bazen geri dönmek istediğimiz şey yalnızca kişi değildir. O kişiyle birlikte kaybetmek üzere olduğumuz hayatın tamamıdır.Belki de Onu Değil, Olabileceği Kişiyi BırakamıyoruzBazı ilişkileri sürdürmemizi sağlayan şey ilişkinin bugünkü hâlinden çok, değişeceğine dair inancımızdır.Karşımızdaki insanın zaman zaman gösterdiği küçük değişimler bu umudu canlı tutabilir. Güzel geçen birkaç gün, içten bir özür, uzun zamandır beklediğimiz bir cümle ya da ilişkinin başındaki hâline kısa süreli bir dönüş…Ve insan yeniden düşünmeye başlar:“Demek ki aslında yapabiliyor.”“Biraz daha zaman verirsem belki düzelir.”“Beni seviyor ama bunu nasıl göstereceğini bilmiyor.”Böylece ilişkinin nasıl olduğu ile nasıl olabileceği arasındaki sınır giderek bulanıklaşır.Burada ayrılmayı zorlaştıran çok önemli bir şey vardır: Gitmek, yalnızca bugünkü kişiden vazgeçmek değildir. Onun bir gün dönüşmesini beklediğimiz kişiden de vazgeçmektir.İnsan bazen yaşadığı ilişkiye değil, ilişkinin potansiyeline bağlanır.Bu nedenle kendimize sorabileceğimiz en zor sorulardan biri belki de şudur:“Bu insan hiç değişmeyecek olsaydı, bugün olduğu hâliyle onu ve bu ilişkiyi yine seçer miydim?”Neden Hep Benzer İnsanlara Çekiliyoruz?Bazen hayatımızdaki kişilerin isimleri değişir ama ilişkilerimizin bizde bıraktığı his şaşırtıcı biçimde aynı kalır.Yine bekleyen taraf biz oluruz.Yine sevgiden emin olmaya çalışan taraf.Yine karşı taraf uzaklaştığında peşinden giden, yakınlaştığında rahatlayan kişi oluruz.Psikodinamik yaklaşım tam da bu tekrarların üzerinde durur.Çocuklukta yakın ilişkiler içinde öğrendiğimiz bazı duygusal deneyimler, yetişkinlikte neyi “tanıdık” bulduğumuzu etkileyebilir. Sevgi bizim için nasıl bir şeydi? Yakınlık kolayca ulaşılabilir miydi? Birinin ilgisini kazanmak için başarılı, uyumlu, sessiz ya da “iyi” olmamız mı gerekiyordu? Sevdiğimiz kişi bazen yakın, bazen ulaşılmaz mıydı?Freud’un tekrar zorlantısı kavramı da insanın geçmişte tamamlanmamış bazı ilişki örüntülerini farklı kişiler ve ilişkiler içinde yeniden kurabilmesini anlamaya çalışır.Buradaki önemli nokta şudur:İnsan bilinçli olarak acıyı seçmez.Fakat tanıdık bir ilişki biçimine farkında olmadan çekilebilir.Örneğin sevginin peşinden gitmeye alışmış biri için kendisini açıkça seven ve yanında duran bir insan ilk başta beklenmedik biçimde “heyecansız” gelebilir. Buna karşılık ne hissettiğini tam olarak anlayamadığı, zaman zaman uzaklaşan veya sevgisinden emin olamadığı biri çok daha yoğun duygular uyandırabilir.Çünkü yoğunluk her zaman yakınlık değildir.Ve tanıdıklık her zaman güven değildir.Bazen Mesele Sevilmekten Çok “Seçilebilmek” OlabilirBir insanın bizi istememesi neden bazen bu kadar ağır gelir?Çünkü her reddedilme yalnızca bugüne ait olmayabilir.Bazı insanlar için karşısındaki kişinin kendisini seçmesi, zamanla ilişkinin çok ötesinde bir anlam kazanmaya başlayabilir.“Beni seçerse yeterliyim.”“Benim için değişirse gerçekten değerliyim.”“Bunca şeyden sonra beni bırakmazsa demek ki sevilebilir biriyim.”Bu noktada ilişki artık yalnızca iki insan arasındaki bağ olmaktan çıkar. Kişinin kendi değeriyle ilgili bir sınava dönüşebilir.Bu yüzden ayrılmak da çok daha zor hâle gelir.Çünkü gitmek yalnızca “Bu ilişki bana uygun değil.” demek gibi hissedilmez.Bazen çok daha acı bir yere dokunur:“Beni seçmedi.”İnsan tam da bu duyguyla karşılaşmamak için ilişki içinde daha fazla çabalayabilir. Daha çok verir, daha çok bekler, daha fazla tolere eder.Belki de bilinçdışındaki beklenti şudur:“Bir gün beni gerçekten seçerse bütün bunların bir anlamı olacak.”Oysa burada üzerinde düşünülmesi gereken başka bir soru vardır:Bir başkasının beni seçmesi, neden benim kendi değerim hakkında bu kadar güçlü bir şey söylüyor?Bağlanma Sistemi Ayrılıkta Neden Bu Kadar Güçlü Tepki Verir?Bowlby’nin bağlanma kuramı açısından baktığımızda yakın ilişkiler yalnızca romantik sevgi alanları değildir. Aynı zamanda güvenlik duygumuzun önemli parçalarından biri hâline gelebilirler.Bu nedenle bağ kurduğumuz biri uzaklaştığında yalnızca üzülmeyiz. Bağlanma sistemimiz de harekete geçebilir.Kişiyi daha fazla düşünmeye, ona ulaşmaya, yakınlığı yeniden kurmaya çalışabiliriz.İlginç olan şudur: Bir ilişkinin problemli olduğunu bilmek bu sistemi otomatik olarak kapatmaz.“Bana iyi gelmiyor.” diyebilirsiniz ve yine de telefonunuzu kontrol edebilirsiniz.Ayrılmanız gerektiğini düşünebilir ve yine de mesaj atmasını bekleyebilirsiniz.Yaşadıklarınızı hatırlayabilir ve yine de onu özleyebilirsiniz.Bunların aynı anda yaşanması mümkündür.Çünkü bilmek ile bağın çözülmesi aynı süreç değildir.Bir Gün Çok Yakın, Ertesi Gün Çok Uzak…Bazı ilişkilerin özellikle zor bırakılmasının başka bir nedeni de ilişkinin sürekli değişen yapısıdır.Her zaman kötü giden bir ilişkiden farklı olarak burada güzel dönemler de vardır.Bazen partner son derece yakın, ilgili ve sevgi doludur. Sonra birden uzaklaşır. Bir tartışma çıkar. Günlerce soğukluk yaşanır. Tam insan “Artık yapamıyorum.” dediğinde yeniden bir yakınlaşma gelir.Bir özür.Uzun bir konuşma.Güzel geçirilen birkaç gün.Ve rahatlama.İnsan o anda ilişkinin kötü dönemini değil, yeniden gelen yakınlığın yarattığı rahatlamayı hisseder.Bir süre sonra kişi ilişkide iyi olmaktan çok, ilişkinin yeniden iyi olmasını beklemeye başlayabilir.Bu nedenle her yeni yakınlaşma “Belki bu sefer gerçekten değişti.” düşüncesini yeniden canlandırabilir.İlişkinin yarattığı yoğunluk da zaman zaman “Aramızdaki bağ çok güçlü.” şeklinde yorumlanabilir.Oysa bir ilişkinin yoğun hissettirmesi ile güvenli olması aynı şey değildir.Kaybetme korkusu, belirsizlik ve sürekli yakınlaşıp uzaklaşmak da çok güçlü duygular yaratabilir.Özlemek, Geri Dönmek Gerektiği Anlamına GelmezAyrılıktan sonra insanın en çok kafasını karıştıran duygulardan biri özlemdir.“Bu kadar özlüyorsam demek ki hâlâ onunla olmalıyım.”diye düşünebiliriz.Oysa özlem her zaman bir ilişkinin bizim için doğru olduğunu göstermez.Birini özlemek, onunla yaşadığımız güzel anları hatırlamak veya hâlâ ona karşı sevgi hissetmek mümkündür. Aynı zamanda o ilişkinin bize zarar verdiğini de bilebiliriz.İki gerçek aynı anda var olabilir:“Onu seviyorum.”ve“Onunla kurduğum ilişki bana iyi gelmiyor.”Birini sevmek, o ilişkinin devam etmesi gerektiğine dair tek başına yeterli bir ölçüt değildir.Çünkü sağlıklı bir ilişki yalnızca sevgiyle kurulmaz. Güven, saygı, sınırlar, karşılıklılık ve kişinin ilişki içinde kendisi olarak kalabilmesi de gerekir.Bazen birini sevmeye devam ederken ondan uzaklaşmak mümkündür.Ve bazen kendimizi korumak, sevgimizin bittiği yerde değil; sevgi devam ederken sınır koyabildiğimiz yerde başlar.Asıl Yasını Tuttuğumuz Şey Ne?Belki de bazı ilişkilerden ayrılmayı bu kadar zorlaştıran şey, ilişkinin gerçekte ne olduğunu kabul etmektir.Çünkü kabul ettiğimiz anda bazı umutların da yasını tutmamız gerekir.Onun değişmeyeceğini…Beklediğimiz özrün hiç gelmeyebileceğini…Birlikte düşündüğümüz geleceğin gerçekleşmeyebileceğini…Verdiğimiz emeğin ilişkinin istediğimiz yere gelmesine yetmediğini…Ve belki de karşımızdaki insanın, ihtiyaç duyduğumuz insan olmadığını…Bazen en büyük kayıp insanın kendisi değildir.“Bir gün olacak.” dediğimiz şeyin olmayacağını kabul etmektir.Bu yüzden ayrılıkların ardından yalnızca geçmiş için üzülmeyiz. Hiç yaşanmamış bir geleceğin de yasını tutabiliriz.Belki evlenmeyeceğiz.Belki birlikte yaşlanmayacağız.Belki kafamızda yüzlerce kez yaptığımız o konuşma hiçbir zaman gerçekleşmeyecek.Belki de yıllardır beklediğimiz şekilde sevilmeyeceğiz.İşte bu nedenle bazı ilişkilerden çıkmak yalnızca bir kapıyı kapatmak gibi değildir. O kapının arkasında bir gün bulacağımızı düşündüğümüz hayatın da artık orada olmadığını kabul etmektir.“Neden Kopamıyorum?” Yerine Başka Bir Şey Sorabilir miyiz?İnsan kendisine iyi gelmeyen bir ilişkiden ayrılamadığında çoğu zaman kendisine öfkelenmeye başlar.“Neden bu kadar güçsüzüm?”“Neden hâlâ onu düşünüyorum?”“Neden bir türlü bitiremiyorum?”Oysa belki de kendimizi yargılamak yerine anlamaya çalışmak daha işlevsel bir başlangıçtır.Belki soru “Neden ondan kopamıyorum?” değildir.Belki sorulması gerekenler şunlardır:Onu kaybettiğimde aslında neyi kaybetmiş olacağım?Onu mu özlüyorum, onun yanındayken hissettiğim şeyi mi?Bu ilişkide sürekli kazanmaya çalıştığım şey ne?Onun beni seçmesi benim için ne anlama geliyor?Bugünkü kişiye mi bağlıyım, yoksa değişeceğine dair umuduma mı?Bu ilişkide yaşadığım hangi duygu bana eskiden beri tanıdık geliyor?Ve belki de en önemlisi:Bu ilişki bundan sonra hiç değişmeyecek olsaydı, yine de içinde kalmak ister miydim?Bazen bir ilişkiden ayrılabilmek için önce sevgimizin bitmesini bekleriz.Oysa sevgi her zaman önce bitmez.Bazen önce gerçekliği görürüz. Sonra sınır koyarız. Sonra uzaklaşırız. Ve bağ, bütün bunların ardından yavaş yavaş çözülür.Çünkü bazı ilişkilerde bırakılması gereken yalnızca bir insan değildir.Bazen onun değişeceğine dair umudu, onun bizi seçerek değerimizi kanıtlayacağı beklentisini ve birlikte yaşayacağımızı düşündüğümüz hayatı da bırakmamız gerekir.Belki de gerçek ayrılık, tam olarak burada başlar.KaynakçaBowlby, J. (1969). Attachment and loss: Vol. 1. Attachment. Basic Books.Bowlby, J. (1973). Attachment and loss: Vol. 2. Separation: Anxiety and anger. Basic Books.Freud, S. (1920). Beyond the pleasure principle. International Psycho-Analytical Press.Hazan, C., & Shaver, P. (1987). Romantic love conceptualized as an attachment process. Journal of Personality and Social Psychology, 52(3), 511–524.Mikulincer, M., & Shaver, P. R. (2016). Attachment in adulthood: Structure, dynamics, and change (2nd ed.). Guilford Press.Winnicott, D. W. (1965). The maturational processes and the facilitating environment: Studies in the theory of emotional development. Hogarth Press.

Koşullu-Koşulsuz Sevgi
Koşullu-Koşulsuz SevgiKlinik odasında danışanlarımdan en sık duyduğum cümlelerden biridir: “Ben onu hiçbir koşul öne sürmeden, tamamen olduğu gibi sevmiştim; o ise beni terk etti / bana zarar verdi.”Büyüme çağımızdan beri kulaklarımıza fısıldanan, filmlerin, dizilerin ve masalların bize ezberlettiği en büyük yalanlardan biridir "koşulsuz sevgi". Hiçbir şart sunulmadan, hiçbir bedel ödemeden, sadece var olduğumuz için birileri tarafından kusursuzca sarıp sarmalanacağımız inancıyla büyütülürüz. Hepimiz içten içe, hatalarımızla, dağınıklığımızla, kaprislerimizle biri tarafından "hiç değiştirilmeden" kabul edilmeyi hayal ederiz.Peki, yetişkinlerin dünyasına adım attığımızda gerçekle karşılaşınca ne olur? Hayatın en sert ama en şifalı yüzleşmelerinden biri şudur: Yetişkin ilişkilerinde "koşulsuz sevgi" diye bir şey yoktur; olamaz da.Sevgi, doğası gereği her zaman bir karşılıklılığa, bir dengeye ve görünmez bir "alışverişe" dayanır. Bu gerçeği yok saymak, insanı hayat boyu tükenmişlikten tükenmişliğe, zehirli ilişkilerden hayal kırıklıklarına sürükler."Koşul" Dediğimiz Şey Aslında Nedir?Birine "Seni koşulsuz seviyorum" dediğimizde bile, arka planda zihnimiz sessiz ama çok net sözleşmeler imzalar. Günlük hayatta "koşul" kelimesi kulağa biraz çıkarcı veya soğuk gelebilir. Oysa ilişkilerin ayakta kalabilmesi için bu şartlar adeta oksijen gibidir.Buradaki koşul; paraya, mala mülke ya da büyük başarılara bağlı olmak zorunda değildir. Çoğu zaman çok daha insani, çok daha temel kurallardır: “Bana temel düzeyde saygı duyduğun, değer verdiğim şeyleri ezmediğin sürece seni severim.” “Kriz anlarında kaçmak yerine masada kalabildiğinde, derdimi dinlemeye niyet ettiğinde sana bağlanabilirim.” “Bana bilerek, isteyerek ve sistematik olarak zarar vermediğin, ruhumu incitmediğin sürece bu bağ sürer.”Görüldüğü gibi, sevginin yaşayabilmesi ve insanın kendi benliğini koruyabilmesi için tarafların birbirine sunduğu temel insani çizgiler vardır. Bu çizgiler ortadan kalktığında, yani karşımızdaki insan bize aktif olarak zarar vermeye başladığında bile "Ama ben onu koşulsuzca seviyorum" diyerek kalmaya devam etmek bir erdem değil, insanın kendine yapabileceği en büyük haksızlıktır.İlişkilerdeki Gizli Alışveriş: Duygusal Ticaret Değil, Vefa Dengesiİnsan ilişkileri, en saf ve en temiz halinde bile karşılıklı bir alışveriştir. Bunu soğuk bir ticaret gibi değil, bir vefa ve özen dengesi olarak okumalıyız. Bir ilişkiye kalbimizi, zamanımızı ve emeğimizi yatırırken ruhsal olarak bir karşılık bekleriz:1. Görülmek ve Duyulmak: Karşımızdakinin gözünde var olduğumuzu, kıymetli olduğumuzu hissetmek.2. Güven ve Sığınak: En yorgun, en kırılgan anımızda sırtımızı yaslayabileceğimiz bir omuz bulmak.3. Karşılık (Vefa): Verdiğimiz sevginin ve gösterdiğimiz özenin en azından bir tebessümle, bir vefayla ya da benzer bir çabayla karşılanması.Eğer bir ilişkide trafik hep tek taraflı akıyorsa —yani bir taraf sürekli veren, fedakarlık yapan, alttan alan; diğeri ise sadece alan, talep eden ama hiçbir şey vermeyen konumundaysa— o ilişkideki sevgi bir süre sonra ruhsal bir yaraya dönüşür. Sağlıklı bir bağ, tek taraflı köleliklerle değil, dengeli bir "al-ver" döngüsüyle ayakta kalır."Koşulsuz Sevgi" Masalının Bize Kestiği Ağır FaturaPiyasada pompalanan o "koşulsuz sevgi" safsatası, insanlara çok ağır bir ruhsal fatura keser. Kişi; kendisini üzen, sınırlarına saygı duymayan, hatta psikolojik ya da fiziksel olarak hırpalayan bir ilişkide kalmaya devam eder ve kendi kendine şunu söyler: "Gerçek sevgi koşulsuzdur, demek ki ben yeterince sabırlı değilim, onu bu haliyle de sevebilmeliyim."İşte bu masal, iyi niyetli insanları zehirli ilişkilerin çekim alanına sokar. Oysa insan, koşullu bir varlıktır. Tahammül sınırımız, sabrımız, ruhsal kapasitemiz vardır. Sevgi; her şeye körü körüne göz yumma saflığı değil, "Ben de buradayım, benim de insani şartlarım var" diyebilme cesaretidir.Sevginin koşullu olduğunu kabul etmek onu küçültmez; aksine onu bilinçli, yetişkin ve değerli kılar. Koşul koyabilmek; insanın kendi sınırlarına sahip çıkabilmesi, "Benim de huzurum, ruh sağlığım ve güvenliğim bu ilişkinin en az senin kadar önemli bir parçasıdır" diyebilmesidir.Masallardaki o dağları deviren, her türlü haksızlığa boyun eğen "koşulsuz" mitleri bir kenara bırakalım. Kendi sınırlarını bilen, karşısındakinden özen talep eden ve bu insani şartlar altında el ele yürüyebilen iki gerçek insan olabilmek bütün mesele budur. Çünkü ruhsal özgürlük, her şeyi sineye çekmekte değil; neyi kabul edip neye "buraya kadar" diyeceğini bilmekte gizlidir.📚 Kaynakça ve Okuma Önerileri Fromm, Erich. (1956). Sevme Sanatı (Çev. Sururi Baykal). Payel Yayınları.(Sevginin pasif bir duygu değil, aktif bir çaba, sorumluluk ve karşılıklı bir emek olduğunu anlamak için başucu eseridir.) Yalom, Irvin D. (1989). Aşkın Yanılsamaları (Çev. Funda Başaran). Ayrıntı Yayınları.(İlişkilerde aradığımız kurtarıcılık, koşulsuzluk ve gerçek dışı beklentilerin insan ruhundaki yansımalarını hikayeleştiren psikolojik bir çalışmadır.) Gottman, John & Silver, Nan. (2015). Evliliği Sürdürmek İçin Yedi İlke (Çev. K. Atbaşoğlu). Varlık Yayınları.

Tahtın Bedeli
Tahtın BedeliHayatımızın bir döneminde hepimiz o büyüleyici hissi yaşamışızdır. Karşımıza öyle biri çıkar ki, onun attığı her adım bir pusula, kurduğu her cümle kanun gibi gelmeye başlar. Öyle bir yere koyarız ki o insanı; sıradan bir insan olmaktan çıkar, adeta hayatımızın merkezindeki tapınağın tek tanrısı haline gelir. Peki, bizler neden karşımızdakini bir "ilah" koltuğuna oturtma ihtiyacı duyarız? Ve o ilahın gölgesinde yaşamaya başladığımızda, kendi içimizde nasıl bir yangın çıkarırız? Gelin, bu hayranlık ve teslimiyet sarmalına birlikte bakalım.O Taht Neden Kurulur?Aslında hikaye çok eskilerden başlar. Çocukken anne babamızı dünyayı kurtaran, her şeyi bilen, kusursuz dev varlıklar olarak görürüz. Büyüdüğümüzde bu çocukluk özlemi kaybolmaz; sadece şekil değiştirir.Hayatta kendimizi eksik, yetersiz ya da biraz kaybolmuş hissettiğimizde, bu boşluğu dolduracak dışarıdan bir kahraman ararız. Karşımızdaki insana olağanüstü özellikler atfederiz: "O çok akıllı, o çok güçlü, o ne derse en iyisini bilir." Onu ilahlaştırmak, aslında kendi içimizdeki güvensizlikleri ve korkuları örtmenin en konforlu yoludur. Çünkü direksiyona kusursuz olduğuna inandığımız birini geçirdiğimizde, sorumluluktan da kaçmış oluruz.İlahın Gücünden Etkilenmek: Kendi Sesini Kısma HaliBirini ilahlaştırmaya başladığınız an, ilişkideki denge altüst olur. Artık iki eşit insan yoktur; biri tapınılan, diğeri ise onun lütfedeceği biricik sevgiyi veya onayı bekleyen bir kul haline gelmiştir.O "ilah" konumundaki kişinin gücünden etkilenmek, zamanla kendi benliğinizi kaybetmenize yol açar: Onun beğenmediği kıyafetleri giymemeye, sevmediği şeyleri hayatınızdan çıkarmaya başlarsınız. Kendi fikirleriniz, arzularınız ve sınırlarınız buharlaşır; çünkü onun rızası sizin için hayatta kalma meselesi haline gelmiştir. O övdüğünde dünyalar sizin olur, ama yüzünü biraz astığında ya da eleştirdiğinde kendinizi boşlukta, yok olmuş gibi hissedersiniz.Kendi İçimizdeki Çatışmalar: Tahttakinin Düşüşü ve Vicdan Azabıİşte asıl kopuş ve içsel savaş tam da burada başlar. Bir insanı ilahlaştırmanın faturası çok ağırdır ve bu fatura ruhunuza kesilir. İçeride kıyasıya yaşanan o çatışmalar şunlardır:1. Hayranlık ve Öfke Arasındaki Sıkışmışlık: Karşınızdakini kusursuz bir ilah yaptığınızda, onun yaptığı en ufak bir hata (örneğin size kırıcı bir şey söylemesi veya sıradan bir insan gibi bencilce davranması) içinizde büyük bir hayal kırıklığı yaratır. Ama ona kızamazsınız; çünkü ilahlar hata yapmaz! Bu öfkeyi içinize atar, kendi kendinizi suçlarsınız: "O kusursuz, sorun bende, demek ki ben yeterince iyi değilim."2. Özgürlük ile Güvenlik Çatışması: Bir yandan o güçlü figürün kanatları altında güvende hissetmek istersiniz, diğer yandan kendi benliğinizin boğulduğunu, nefessiz kaldığınızı fark edersiniz. İçinizdeki bir ses "Buradan kaç, kendi hayatını geri al" diye bağırırken, diğer ses "O olmadan hiçbir şey yapamazsın" diye korkutur.3. Yerle Bir Etme Dürtüsü (Devalüasyon): Büyü bozulup da o ilahın aslında etten kemikten, hataları ve korkuları olan sıradan bir insan olduğunu anladığınız an, bu kez sarkaç tersine döner. Onu tahttan indirip yerin dibine sokmak, suçlamak istersiniz. İçinizdeki bu ani geçiş (bir gün tapıp ertesi gün nefret etme hali) ruhunuzu darmadağın eder.Tapınaktan İnmek ve Gerçek Bağ KurmakHani hep derler ya; "Kimseyi dinden imandan edecek kadar büyütmeyin" diye. İlişkilerde de birini ilahlaştırmak, o ilişkiyi daha baştan çıkmaza sokmaktır. Çünkü gerçek sevgi ve bağ, iki kusurlu insanın yan yana durabilmesiyle mümkündür.Karşınızdakinin tahtını yıkmak ilk başta korkutucu gelebilir; sanki bütün zemin ayaklarınızın altından kayacakmış gibi hissedersiniz. Ancak o tahtı yıktığınızda fark edersiniz ki; ihtiyacınız olan şey dışarıdan gelen ilahi bir güç değil, kendi ayaklarınızın üzerinde durabilme cesaretidir.Gerçek aşk; tapınakta kul olmayı değil, iki eşit insan olarak göz göze bakabilmeyi seçtiğinizde başlar.Kaynakça ve Okuma Önerileri Fromm, Erich. (1956). Sevme Sanatı (Çev. Sururi Baykal). Payel Yayınları.(İnsanın kendi gücünü ve üretkenliğini dışarıdaki bir figüre devrederek yabancılaşmasını ve "putlaştırma" eğilimini anlamak için temel bir eserdir.) Freud, Sigmund. (1914). Narsisizm Üzerine ve Schreber Vakası (Çev. Emre Kapkın). Yapı Kredi Yayınları.(Bireyin kendi ideal benlik tasvirini ve tümgüçlülük arzusunu dışarıdaki bir nesneye yansıtma mekanizmasını açıklar.) Kohut, Heinz. (1971). Kendiliğin Çözümlenmesi: Psikanalizin Kişilik Bozukluklarının Narsisistik Tedavisine Katkısı (Çev. Cem Atbaşoğlu). Metis Yayınları.(Erken dönemdeki tümgüçlü ebeveyn fantezilerinin ve yetişkinlikteki idealizasyon ile aynalanma ihtiyaçlarının psikanalitik temellerini inceler.) Lacan, Jacques. (1966). Yazılar (Écrits) (Seçilmiş metinler ve "Büyük Öteki" kavramı üzerine derlemeler).(İnsanın kendi eksikliğini kapatmak için karşısındakine "tamlık" ve mutlak otorite (Büyük Öteki) atfetme dinamiklerini ele alır.) Yalom, Irvin D. (1992). Nietzsche Ağladığında (Çev. Alev Türker). Ayrıntı Yayınları.(İlişkilerdeki güç dengesizliklerini, hayranlık ve hayal kırıklığı sarmalını edebi bir dille gözler önüne seren psikolojik bir romandır.)

Kaygılı ve Kaçıngan Bağlanan Kişilerin İlişkideki Dansı
Kaygılı ve Kaçıngan Bağlanan Kişilerin İlişkideki DansıHiç kendinizi bir ilişkide şu iki rolden birinde buldunuz mu?Biri mesajınıza geç yanıt verdiğinde içinizi kemiren o yoğun terk edilme korkusuyla art arda aramalar yaparken…Ya da partneriniz biraz fazla yaklaştığında içinizde aniden beliren o "boğuluyorum, bana biraz alan ver" dürtüsüyle geri çekilirken…Eğer bu sahne size tanıdık geliyorsa, romantik ilişkilerde en sık rastlanan ve tarafları en çok tüketen dinamiklerden birinin içindesiniz demektir: Kaygılı ve Kaçıngan Dansı.İşin aslı şu ki; ne biri "aşırı talepkâr ve takıntılı", ne de diğeri "duygusuz ve bencil". İkisi de sadece hayatta kalmaya ve çocuklukta öğrendikleri tek dille sevilmeye çalışıyor.Peki, ilişkide yaralandığımız bu yeri yine bir ilişkinin içinde onarmak mümkün mü? Gelin, birlikte bakalım.Önce Zemini Anlamak: "Güvenli Bağlanmak" Ne Demektir?Bağlanma kuramının öncüsü John Bowlby, bebeklikte bakım verenle kurulan duygusal bağın hayatta kalma refleksimiz olduğunu söyler. Yetişkinlikte ise bu güvenli liman rolünü partnerimiz devralır.Güvenli bağlanan bir yetişkin; yakınlık kurmaktan korkmaz, ihtiyaç duyduğunda partnerine yaslanabilir ama aynı zamanda kendi bağımsız alanını korumaktan da çekinmez. Bir çatışma çıktığında bunu ilişkinin sonu olarak değil, çözülmesi gereken bir problem olarak görür; duygularını savunmaya geçmeden açıkça ifade edebilir.Çünkü onların çocukluk belleğinde tutarlı, duyarlı ve ulaşılabilir bir bakım verenin fısıldadığı şu temel inanç yatar:“Görülüyorum, varlığım yeterli ve ihtiyaçlarım değerli.”Peki ya çocukluğumuzda bu duygusal ihtiyaçlar tutarsız karşılandıysa ya da tümden reddedildiyse? İşte o zaman sahneye kaygılı ve kaçıngan stratejiler çıkar.Bunlar Bir Hastalık ya da Tanı Değil: "Savunma Zırhlarımız"Öncelikle en önemli gerçeğin altını çizelim: Kaygılı veya kaçıngan bağlanmak bir kişilik bozukluğu ya da psikiyatrik bir tanı değildir. Bunlar, çocukken duygusal olarak hayatta kalabilmek için geliştirdiğimiz son derece anlaşılır adaptasyonlardır. Kaygılı Bağlanma (Alarm Sistemi Sürekli Açık Kalanlar):Bakım verenin bazen çok şefkatli, bazen ise tamamen ulaşılamaz olduğu tutarsız ortamlarda büyüyen çocuklar, sevginin her an ellerinden kayıp gidebileceğini öğrenirler. Bu yüzden hiperaktif bir bağlanma sistemi geliştirirler. İşlevi / Neden Gelişti? Çocuğun sevgiyi ve ilgiyi kaybetmemek için sürekli tetikte olması, ebeveynin dikkatini çekmek için sesini yükseltmesi gerekiyordu. Bugün Neye Zarar Verir? Yetişkinlikte partnerin en ufak bir dalgınlığı ya da geç yanıtı bile bir "terk edilme sinyali" gibi algılanır. Kişi güvence aramak için aşırı yakınlaşma, sitem, küsme veya kontrol etme gibi protesto davranışlarına başvurur; bu da ironik şekilde partneri daha çok uzaklaştırır. Kaçıngan Bağlanma (Kendi Kalesine Çekilenler):Duygusal ihtiyaçlarını her gösterdiğinde reddedilen, küçümsenen ya da ihmal edilen çocuklar ise şunu öğrenir: "İhtiyaçlarımı gösterirsem daha çok incinirim. En iyisi kimseye muhtaç olmamak." İşlevi / Neden Gelişti? Çocuğu daha fazla hayal kırıklığından ve yalnız kalma acısından korumak için duygusal düğmeyi kapatmasını sağladı. Kendi kendine yetmek bir hayatta kalma kalkanı oldu. Bugün Neye Zarar Verir? Dışarıdan "soğuk, mesafeli veya aşırı mantıklı" gibi görünseler de iç dünyalarında duygular vardır; sadece paylaşmak tehlikelidir. Partner yakınlaşmak istediğinde içsel bir "boğulma" hissiyle savunmaya geçer, konuyu değiştirir, meşguliyetlere sığınır ya da geri çekilirler."Takip Et ve Uzaklaş" Döngüsü: İki Yaranın KarşılaşmasıFarklı bağlanma stilleri bir araya geldiğinde kaçınılmaz olarak "kaygılı-kaçıngan tuzağı" ortaya çıkar:1. Kaygılı partner ilişkide bir güvensizlik hisseder ve yakınlaşmak için adım atar ("Neden sessizsin? Beni sevmiyor musun?").2. Kaçıngan partner bu yoğunluğu bir baskı ve tehdit olarak algılar, kendini korumak için bir adım geri çekilir.3. Bu geri çekilme, kaygılı partnerin "Beni terk ediyor!" alarmını çalar ve daha sert takip etmeye, eleştirmeye başlar.4. Kaçıngan daha da kabuğuna çekilir; kaygılı daha da öfkelenir.Buradaki trajik gerçek şudur: Aslında ikisi de güvende hissetmek istemektedir. Ancak kaygılı partner bunu daha çok yaklaşarak, kaçıngan partner ise mesafeyi koruyarak yapabileceğini düşünür.İlk Yaranın Ötesi: "Kazanılmış Güvenli Bağlanma"İlk yaralarımız anne ve babamızla kurduğumuz temaslarda açılmış olabilir; ancak kaderimiz bu ilk ilişkisel deneyimlerle sınırlı kalmak zorunda değil.Psikolojide buna "Kazanılmış Güvenli Bağlanma" denir. Beynimiz hayat boyu yeni deneyimlerle şekillenebilir (nöroplastisite). Zorlu bir geçmişe rağmen, onarıcı bir romantik ilişki yaşantısıyla veya bir terapi süreciyle güvenli bağlanmayı yetişkinlikte yeniden inşa etmek tamamen mümkündür.Bu Kalıpları Günlük Hayatta Nasıl Esnetebiliriz? Döngüyü Şahsileştirmeyi Bırakın: Çatışma anında sorunun eşiniz değil, aranızdaki görünmez dans olduğunu fark edin. "Ben şu an korktuğum için üstüne geliyorum, sen de boğulduğun için çekiliyorsun. Biz yine o döngüye girdik" diyebilmek bile gerilimi sakinleştirir. Tepkilerin Altındaki Kırılganlığı Paylaşın: Eleştiri ve suçlama savunma tepkileridir. Altında yatan asıl duygu ise çoğu zaman yalnızlık, korku veya yetersizliktir. "Sen beni önemsemiyorsun" yerine "Sessiz kaldığında kendimi güvensiz ve yalnız hissediyorum" demek köprü kurar. Tetiklenme Anlarında "Güvenli Mola" Verin: Kaçıngan partnerin sakinleşmek için alana, kaygılı partnerin ise terk edilmeyeceğine dair güvenceye ihtiyacı vardır: "Şu an bunalmış hissediyorum. Seni terk etmiyorum, 20 dakika sonra gelip bu konuyu konuşacağız."Terapinin İşlevi: Yeni Bir İlişki Kültürü İnşa EtmekKendi başınıza bu döngüyü kırmak bazen çok zorlayıcı olabilir; çünkü tetiklendiğimizde rasyonel zihnimiz değil, çocuklukta hayatta kalmaya çalışan parçamız kontrolü ele alır. Terapi tam da burada devreye girer: Gottman Çift Terapisi ile Güvenli Limanı Yeniden Kurmak:Gottman Çift Terapisi, çiftlerin içine düştüğü bu yıpratıcı çatışma döngülerini bilimsel ve somut yöntemlerle ele alır. Kaygılı partnerin eleştirisine ve kaçıngan partnerin duvar örme tepkisine alternatif yeni iletişim yolları geliştirilir. Tartışma anlarında fizyolojik olarak sakinleşme (mola ve fizyolojik yatışma), Çatışmanın altında yatan derin ihtiyaçları ve hayalleri keşfetme (Çatışma İçindeki Hayaller), Kırıcı bir tartışmanın ardından duygusal hasarı toparlama (Kavgadan Sonra / Onarma Girişimleri) ve partnerin etkisini kabul etme gibi pratiklerle çift, birbirini tetikleyen iki yaralı insan olmaktan çıkıp aynı takımda oynayan iki yol arkadaşına dönüşür. Bireysel Terapide Bağlanma Çalışması (Şema Terapi ve Bütüncül Yaklaşımlar):Bireysel süreçte kişinin "Sevilmeye layık değilim" ya da "Kimseye güvenemem, kendi başıma kalmalıyım" gibi erken dönem inançları çalışılır. Terapistle kurulan tutarlı, güvenli ve yargısız bağ; danışanın hayatına aktarabileceği yepyeni ve onarıcı bir güvenli bağlanma şablonu haline gelir.Bir ilişkide kaygılı ya da kaçıngan tepkiler vermek sizin kusurlu olduğunuzu göstermez; sadece geçmişte kendinizi çok iyi koruduğunuzu gösterir. Ancak dünün savunma zırhı, bugünün yalnızlığına dönüşmek zorunda değil.Unutmayınİlişkilerde yaralanır, ilişkilerde iyileşiriz.

Aslında Ne İçin Tartışıyoruz? İlişkilerde Görünenin Altındaki Hikâye
Aslında Ne İçin Tartışıyoruz? İlişkilerde Görünenin Altındaki Hikâye“Sen zaten beni hiç dinlemiyorsun.”“Tamam, yine başladın.”“Ben mi başladım? Seninle hiçbir şey konuşulmuyor ki!”Tanıdık geldi mi?Belki cümleler birebir böyle değil. Ama bazen bir tartışmanın daha ilk birkaç cümlesinde nereye gideceğini hissederiz.Henüz asıl konuya bile gelinmemiştir ama içinizden bir ses şöyle der:“Eyvah… yine aynı yere gidiyoruz.”Peki gerçekten bir tartışmanın nasıl biteceğini, daha nasıl başladığına bakarak tahmin etmek mümkün olabilir mi?John Gottman’ın çiftlerle yaptığı yıllara yayılan çalışmalarında dikkat çekici cevaplardan biri tam olarak burada karşımıza çıkıyor.İlk 3 Dakika Sandığımızdan Daha Fazlasını Söylüyor OlabilirGottman ve araştırmacı Sybil Carrère, yeni evli 124 çifti bir araya getiriyor ve onlardan ilişkilerinde anlaşamadıkları bir konu hakkında konuşmalarını istiyor.Sonra bu çiftleri yıllar boyunca takip ediyorlar.Araştırmanın en çarpıcı taraflarından biri şu:Çiftlerin tartışmalarının yalnızca ilk üç dakikasındaki etkileşim biçimine bakıldığında bile, altı yıl sonraki evlilik sonuçları hakkında önemli ölçüde öngörüde bulunulabiliyor.Gottman’ın çalışmalarında aktarılan bir başka dikkat çekici oran ise %96.Bir çatışma konuşmasının nasıl sonuçlanacağı, etkileşimin ilk üç dakikasına bakılarak %96 oranında öngörülebiliyor.Bir düşünün…Üç dakika.Belki tartışmanın asıl konusuna bile gelmediğiniz üç dakika.Peki bu üç dakikada ne oluyor da konuşmanın geri kalanını bu kadar etkiliyor?Cevap çoğu zaman ne söylediğimizden önce, nasıl başladığımızda saklı.“Sen Zaten Hep Böylesin…”Gottman buna sert başlangıç diyor.Sert başlangıç her zaman bağırmak anlamına gelmiyor.Bazen oldukça sakin bir ses tonuyla bile başlayabilir:“Sen zaten hiçbir zaman beni düşünmüyorsun.”“Bir kere de söylediğim şeyi yap.”“Senin ailene gelince her şeyi yapıyorsun zaten.”“Boş ver, sen anlamazsın.”Dikkat ederseniz burada bir problem anlatılmıyor.Yavaş yavaş karşıdaki kişi problem hâline getiriliyor.Ve işte tartışmanın yönü tam burada değişmeye başlayabiliyor.Çünkü karşımızdaki kişi artık söylediğimiz şeyi anlamaya çalışmak yerine kendisini korumaya başlıyor.“Ben öyle bir insan değilim.”“Sen de aynısını yapıyorsun.”“Her şeyi yine bana yıkıyorsun.”Ve bir anda başlangıçtaki mesele kayboluyor.Bulaşık makinesi konuşulacaktı.Saat kaçta eve gelindiği konuşulacaktı.Bir mesajın neden cevapsız kaldığı konuşulacaktı.Ama artık çift bulaşık makinesini konuşmuyor.Birbirlerini konuşuyorlar.Peki Gerçekten Bulaşık Makinesini mi Tartışıyoruz?İşte burada tartışmanın biraz daha altına inmek gerekiyor.Çünkü çiftlerin tartışmalarında gördüğümüz şey her zaman tartışmanın tamamı değildir.Bunu bir katman gibi düşünebiliriz.En üstte gördüğümüz şey olaydır:“Eve geç geldin.”“Bana mesaj atmadın.”“Yine annenin tarafını tuttun.”“Evde bana hiç yardım etmiyorsun.”Ama biraz aşağı indiğimizde başka şeylerle karşılaşabiliriz.Kırıldım.Yalnız kaldım.Önemsenmediğimi hissettim.Senin için öncelikli miyim, emin olamadım.Bir katman daha aşağı indiğimizde ise bazen çok daha temel bir ihtiyaç vardır:Görülmek.Duyulmak.Değerli hissetmek.Güvende olmak.Partnerinin yanında olduğunu bilmek.İşte çift terapisinde bazen “Kim haklı?” sorusundan çok daha önemli bir soru ortaya çıkar:Bu tartışmanın altında aslında ne var?Çünkü “Neden bana mesaj atmadın?” diyen biri yalnızca bir mesajı sormuyor olabilir.Belki aslında şunu soruyordur:“Aklında mıyım?”“Annenin yanında neden beni savunmadın?” diyen biri yalnızca o akşam yaşanan olayı konuşmuyor olabilir.Belki altında:“Biz gerçekten aynı takım mıyız?”sorusu vardır.Ve bazen tartışmanın görünen yüzüyle uğraşırken çiftin asıl ihtiyacı hiç konuşulmadan kalır.Bir Tartışmanın İçinde Fark Etmeden Yaptığımız Dört ŞeyPeki bir tartışma kötü bir yere doğru giderken aslında arada ne oluyor?Gottman, yıllar boyunca çiftlerin tartışmalarını gözlemlediğinde bazı iletişim biçimlerinin tekrar tekrar ortaya çıktığını fark ediyor. Üstelik bunlar yalnızca o anki tartışmayı zorlaştırmıyor; sıklaştıklarında ilişkinin duygusal iklimini de zaman içerisinde değiştirebiliyor.Gottman bu dört iletişim biçimini oldukça çarpıcı bir isimle tanımlıyor:Mahşerin Dört Atlısı: Eleştiri, küçümseme, savunmaya geçme ve duvar örme.1. Eleştiri: Sorundan Kişiliğe GeçmekEleştiri, partnerimizin yaptığı bir davranıştan rahatsız olduğumuzu söylemekten farklıdır.Sağlıklı bir şikâyette belirli bir olaydan söz ederiz: Ne oldu, bunun üzerimizde nasıl bir etkisi oldu ve neye ihtiyacımız var?Eleştiride ise konu yavaş yavaş davranış olmaktan çıkar ve karşımızdaki kişinin nasıl biri olduğuna dönüşür.Artık problem “yapılan şey” değil, partnerimizin karakteridir.Özellikle “sen zaten…”, “sen hiçbir zaman…”, “sen hep…” gibi genellemeler bunun habercisi olabilir.Bu ayrım küçük görünebilir ama ilişkide oldukça önemlidir. Çünkü bir davranışı değiştirmek mümkündür. Fakat kişi kendisine “Sorun senin yaptığın şey değil, sorun sensin” mesajı geldiğini hissettiğinde doğal olarak kendisini korumaya başlayabilir.2. Küçümseme: Artık Yalnızca Kızgın DeğilimGottman’ın özellikle üzerinde durduğu davranışlardan biri küçümsemedir.Çünkü küçümsemede yalnızca öfke yoktur. İçinde bir miktar üstünlük ve değersizleştirme de bulunur.Alay etmek, partnerin söylediğini aşağılamak, onunla dalga geçmek, göz devirmek, iğneleyici konuşmak, zekâsını ya da yeterliliğini küçümsemek bu iletişim biçiminin parçaları olabilir.Buradaki gizli mesaj kabaca şuna dönüşür:“Ben senden daha doğru, daha mantıklı ya da daha iyiyim.”Bu nedenle küçümseme yalnızca tartışılan meseleye zarar vermez. Zamanla çiftin birbirine duyduğu saygıyı da aşındırabilir.Gottman’ın araştırmalarında küçümsemenin ilişki açısından özellikle güçlü bir tehlike işareti olarak görülmesinin nedeni de budur.3. Savunmaya Geçme: Kendimizi Korumaya Çalışırken Birbirimizi DuymamakEleştirildiğimizi hissettiğimizde kendimizi savunmak oldukça insani bir tepkidir.Sorun, savunmanın tartışma içerisindeki temel iletişim biçimimiz hâline gelmesidir.Savunmaya geçtiğimizde artık partnerimizin bize anlatmaya çalıştığı şeyi duymaktan çok, neden suçlu olmadığımızı göstermeye çalışırız.Açıklamalar yaparız, mazeretler üretiriz, karşı örnekler buluruz veya sorumluluğu yeniden karşı tarafa göndeririz.Ve çok sık karşımıza çıkan o küçük geçiş gerçekleşir:“Peki ya sen?”İşte burada iki taraf da kendisini anlatmaya çalışırken aslında kimse diğerini dinlememeye başlayabilir.Savunmaya geçmenin panzehiri her şeyi üzerimize almak değildir. Gottman yaklaşımında önemli olan, tartışılan meselede bize ait olan küçük de olsa bir parçanın sorumluluğunu alabilmektir.Çünkü bazen bir tartışmanın yönünü değiştiren şey “Tamamen ben hatalıyım” demek değil;“Burada benim de payım olduğunu görebiliyorum”diyebilmektir.4. Duvar Örme: Bazen Sessizlik Sakinlik DeğildirSonuncusu ise duvar örme.Dışarıdan bakıldığında diğerlerinden daha zararsız görünebilir.Kişi bağırmıyordur. Hakaret etmiyordur. Tartışmıyordur bile.Sadece susuyordur.Ama her sessizlik sakinlik anlamına gelmez.Gottman’ın çalışmalarında duvar örme, kişinin etkileşimden çekilmesiyle ilişkilidir. Partnerine cevap vermemek, göz temasını kesmek, konuşmayı tamamen kapatmak ya da zihinsel olarak konuşmadan uzaklaşmak şeklinde görülebilir.Bunun arkasında bazen umursamazlıktan çok yoğun fizyolojik uyarılma vardır.Yani kişi aslında o kadar yükselmiş olabilir ki artık sağlıklı biçimde konuşabilecek durumda değildir. Gottman bu yoğun bedensel ve duygusal yüklenmeyi “flooding” yani duygusal taşma kavramıyla açıklar.Kalp hızlanabilir, beden gerilebilir, düşünceler toparlanamayabilir ve kişi artık karşısındakini anlamaktan çok o yoğunluktan çıkmaya çalışabilir.Bu yüzden burada önemli bir ayrım vardır:Konuşmaya ara vermek ile duvar örmek aynı şey değildir.Sağlıklı bir mola, kişinin sakinleşmek için konuşmaya ara vermesi ve sonrasında konuşmaya geri dönmesidir.Duvar örmede ise ilişkinin kapısı belirsiz bir şekilde kapanır.Dört Atlı Neden Bu Kadar Önemli?Buradaki amaç bir tartışmanın ortasında partnerimize bakıp “Şu anda üçüncü atlıyı yapıyorsun” demek değildir.Asıl mesele kendi ilişki döngümüzü fark edebilmektir.Çünkü bu dört davranış çoğu zaman birbirinden bağımsız ilerlemez.Bir taraf eleştirdikçe diğeri savunmaya geçebilir. Savunmayla karşılaşan kişi kendisini duyurabilmek için daha fazla yükselebilir. İletişim sertleştikçe küçümseme ortaya çıkabilir. Yoğunluk arttığında taraflardan biri artık dayanamayarak tamamen kapanabilir.Sonra çift bir sonraki hafta başka bir konuda tartışır.Konu değişmiştir.Ama dans aynıdır.Bu nedenle çift terapisinde bazen en önemli soru:“Ne hakkında tartışıyorsunuz?”değil,“Tartışmaya başladığınızda ikinizin arasında ne oluyor?”sorusudur.Çünkü konu para olabilir, aileler olabilir, çocuklar olabilir, telefon olabilir.Ama altında çalışan ilişki döngüsü aynı kaldığı sürece çift kendisini tekrar tekrar aynı yerde bulabilir.“Ama Biz Hep Aynı Şeyi Tartışıyoruz!”Belki de ilişkinizde sizi en çok yoran şeylerden biri bu.“Bunu yüz kere konuştuk.”“Tamam dedik ama yine aynı şey oldu.”“Kaç yıldır aynı konuyu tartışıyoruz.”Burada Gottman’ın başka bir bulgusu biraz şaşırtıcı olabilir:Çiftlerin yaşadığı ilişki problemlerinin yaklaşık %69’u süreğen problemlerdir.Yani bazı meseleler tamamen ortadan kalkmayabilir.Çünkü karşınızdaki kişi sizden farklı bir insandır.Siz planlısınızdır, o daha spontandır.Siz konuşarak yakınlık kurarsınız, o yalnız kalarak sakinleşir.Siz para biriktirdiğinizde güvende hissedersiniz, o hayatın tadını çıkarmak için harcamak ister.Peki bu durumda ne yapacağız?Her farklılığı ortadan kaldırmaya mı çalışacağız?Belki de soru bu değildir.Belki daha iyi soru şudur:“Bu farklılık aramızda kalmaya devam etse bile birbirimizi yaralamadan bununla yaşayabilir miyiz?”Çünkü iyi ilişkilerin sırrı hiç problem yaşamamak olmayabilir.Problemi yaşarken birbirini kaybetmemek olabilir.Tartışmanın Başını Değiştirsek Ne Olur?Şimdi en baştaki cümleye geri dönelim:“Sen zaten beni hiçbir zaman düşünmüyorsun.”Bu cümlenin altında gerçekten ne olabilir?Belki:“Son zamanlarda biraz geri planda kaldığımı hissediyorum.”Belki:“Seninle daha fazla vakit geçirmeyi özledim.”Belki de sadece:“Beni biraz daha fark etmene ihtiyacım var.”Gottman’ın yumuşak başlangıç dediği şey tam olarak burada devreye giriyor.Yumuşak başlamak susmak değildir.Alttan almak değildir.Öfkelenmemek hiç değildir.Aynı ihtiyacı, karşımızdakini savunmaya itmeden anlatabilmektir.“Sen zaten beni hiç önemsemiyorsun.”yerine:“Bu hafta çok az vakit geçirdik ve kendimi senden biraz uzak hissettim. Bu akşam biraz birlikte kalmaya ihtiyacım var.”İhtiyaç aynı.Duygu aynı.Hatta problem de aynı.Ama konuşmanın kapısı bambaşka bir yerden açılıyor.Belki de Bir Sonraki Tartışmada Şunu DeneyebilirizBir dahaki sefere partnerinizle tartışmaya başladığınızı fark ettiğinizde hemen çözmeye çalışmayın.Önce kendinizi bir anlığına dışarıdan izleyin.İlk üç dakikada ne yapıyorum?Şikâyetimi mi anlatıyorum, yoksa partnerimin karakterini mi tarif ediyorum?Gerçekten şu anki olaya mı kızgınım?Yoksa bu olay bende daha eski ve daha derin bir yere mi dokunuyor?Ve belki en önemlisi:Öfkemin altında partnerime aslında ne söylemeye çalışıyorum?“Beni gör.”“Yanımda ol.”“Beni önemse.”“Beni yalnız bırakma.”“Benimle aynı takımda olduğunu hissettir.”Bazen bir tartışmanın en yüksek sesle söylenen cümlesi, anlatılmak istenen asıl cümle değildir.Ve belki ilişkilerde değişim tam da burada başlar:Partnerimize söylediğimiz cümleyi değil, o cümlenin altında söylemeye çalıştığımız şeyi fark ettiğimizde.Çünkü mesele her zaman tartışmamak değildir.Bazen mesele, tartışırken bile birbirimize ulaşmanın bir yolunu bulabilmektir.KaynakçaCarrère, S., & Gottman, J. M. (1999). Predicting divorce among newlyweds from the first three minutes of a marital conflict discussion. Family Process, 38(3), 293–301. https://doi.org/10.1111/j.1545-5300.1999.00293.xGottman, J. M. (1994). What Predicts Divorce? The Relationship Between Marital Processes and Marital Outcomes. Lawrence Erlbaum Associates.Gottman, J. M., & Levenson, R. W. (1992). Marital processes predictive of later dissolution: Behavior, physiology, and health. Journal of Personality and Social Psychology, 63(2), 221–233.Gottman, J. M., & Silver, N. (2015). The Seven Principles for Making Marriage Work. Harmony Books.Bu hâli doğrudan kopyalayıp kullanabilirsiniz. Özellikle %69 süreğen problem bilgisi de Gottman Institute’un güncel açıklamalarında aynı oranla aktarılıyor. “Sen zaten beni hiç dinlemiyorsun.”“Tamam, yine başladın.”“Ben mi başladım? Seninle hiçbir şey konuşulmuyor ki!”Tanıdık geldi mi?Belki cümleler birebir böyle değil. Ama bazen bir tartışmanın daha ilk birkaç cümlesinde nereye gideceğini hissederiz.Henüz asıl konuya bile gelinmemiştir ama içinizden bir ses şöyle der:“Eyvah… yine aynı yere gidiyoruz.”Peki gerçekten bir tartışmanın nasıl biteceğini, daha nasıl başladığına bakarak tahmin etmek mümkün olabilir mi?John Gottman’ın çiftlerle yaptığı yıllara yayılan çalışmalarında dikkat çekici cevaplardan biri tam olarak burada karşımıza çıkıyor.İlk 3 Dakika Sandığımızdan Daha Fazlasını Söylüyor OlabilirGottman ve araştırmacı Sybil Carrère, yeni evli 124 çifti bir araya getiriyor ve onlardan ilişkilerinde anlaşamadıkları bir konu hakkında konuşmalarını istiyor.Sonra bu çiftleri yıllar boyunca takip ediyorlar.Araştırmanın en çarpıcı taraflarından biri şu:Çiftlerin tartışmalarının yalnızca ilk üç dakikasındaki etkileşim biçimine bakıldığında bile, altı yıl sonraki evlilik sonuçları hakkında önemli ölçüde öngörüde bulunulabiliyor.Gottman’ın çalışmalarında aktarılan bir başka dikkat çekici oran ise %96.Bir çatışma konuşmasının nasıl sonuçlanacağı, etkileşimin ilk üç dakikasına bakılarak %96 oranında öngörülebiliyor.Bir düşünün…Üç dakika.Belki tartışmanın asıl konusuna bile gelmediğiniz üç dakika.Peki bu üç dakikada ne oluyor da konuşmanın geri kalanını bu kadar etkiliyor?Cevap çoğu zaman ne söylediğimizden önce, nasıl başladığımızda saklı.“Sen Zaten Hep Böylesin…”Gottman buna sert başlangıç diyor.Sert başlangıç her zaman bağırmak anlamına gelmiyor.Bazen oldukça sakin bir ses tonuyla bile başlayabilir:“Sen zaten hiçbir zaman beni düşünmüyorsun.”“Bir kere de söylediğim şeyi yap.”“Senin ailene gelince her şeyi yapıyorsun zaten.”“Boş ver, sen anlamazsın.”Dikkat ederseniz burada bir problem anlatılmıyor.Yavaş yavaş karşıdaki kişi problem hâline getiriliyor.Ve işte tartışmanın yönü tam burada değişmeye başlayabiliyor.Çünkü karşımızdaki kişi artık söylediğimiz şeyi anlamaya çalışmak yerine kendisini korumaya başlıyor.“Ben öyle bir insan değilim.”“Sen de aynısını yapıyorsun.”“Her şeyi yine bana yıkıyorsun.”Ve bir anda başlangıçtaki mesele kayboluyor.Bulaşık makinesi konuşulacaktı.Saat kaçta eve gelindiği konuşulacaktı.Bir mesajın neden cevapsız kaldığı konuşulacaktı.Ama artık çift bulaşık makinesini konuşmuyor.Birbirlerini konuşuyorlar.Peki Gerçekten Bulaşık Makinesini mi Tartışıyoruz?İşte burada tartışmanın biraz daha altına inmek gerekiyor.Çünkü çiftlerin tartışmalarında gördüğümüz şey her zaman tartışmanın tamamı değildir.Bunu bir katman gibi düşünebiliriz.En üstte gördüğümüz şey olaydır:“Eve geç geldin.”“Bana mesaj atmadın.”“Yine annenin tarafını tuttun.”“Evde bana hiç yardım etmiyorsun.”Ama biraz aşağı indiğimizde başka şeylerle karşılaşabiliriz.Kırıldım.Yalnız kaldım.Önemsenmediğimi hissettim.Senin için öncelikli miyim, emin olamadım.Bir katman daha aşağı indiğimizde ise bazen çok daha temel bir ihtiyaç vardır:Görülmek.Duyulmak.Değerli hissetmek.Güvende olmak.Partnerinin yanında olduğunu bilmek.İşte çift terapisinde bazen “Kim haklı?” sorusundan çok daha önemli bir soru ortaya çıkar:Bu tartışmanın altında aslında ne var?Çünkü “Neden bana mesaj atmadın?” diyen biri yalnızca bir mesajı sormuyor olabilir.Belki aslında şunu soruyordur:“Aklında mıyım?”“Annenin yanında neden beni savunmadın?” diyen biri yalnızca o akşam yaşanan olayı konuşmuyor olabilir.Belki altında:“Biz gerçekten aynı takım mıyız?”sorusu vardır.Ve bazen tartışmanın görünen yüzüyle uğraşırken çiftin asıl ihtiyacı hiç konuşulmadan kalır.Bir Tartışmanın İçinde Fark Etmeden Yaptığımız Dört ŞeyPeki bir tartışma kötü bir yere doğru giderken aslında arada ne oluyor?Gottman, yıllar boyunca çiftlerin tartışmalarını gözlemlediğinde bazı iletişim biçimlerinin tekrar tekrar ortaya çıktığını fark ediyor. Üstelik bunlar yalnızca o anki tartışmayı zorlaştırmıyor; sıklaştıklarında ilişkinin duygusal iklimini de zaman içerisinde değiştirebiliyor.Gottman bu dört iletişim biçimini oldukça çarpıcı bir isimle tanımlıyor:Mahşerin Dört Atlısı: Eleştiri, küçümseme, savunmaya geçme ve duvar örme.1. Eleştiri: Sorundan Kişiliğe GeçmekEleştiri, partnerimizin yaptığı bir davranıştan rahatsız olduğumuzu söylemekten farklıdır.Sağlıklı bir şikâyette belirli bir olaydan söz ederiz: Ne oldu, bunun üzerimizde nasıl bir etkisi oldu ve neye ihtiyacımız var?Eleştiride ise konu yavaş yavaş davranış olmaktan çıkar ve karşımızdaki kişinin nasıl biri olduğuna dönüşür.Artık problem “yapılan şey” değil, partnerimizin karakteridir.Özellikle “sen zaten…”, “sen hiçbir zaman…”, “sen hep…” gibi genellemeler bunun habercisi olabilir.Bu ayrım küçük görünebilir ama ilişkide oldukça önemlidir. Çünkü bir davranışı değiştirmek mümkündür. Fakat kişi kendisine “Sorun senin yaptığın şey değil, sorun sensin” mesajı geldiğini hissettiğinde doğal olarak kendisini korumaya başlayabilir.2. Küçümseme: Artık Yalnızca Kızgın DeğilimGottman’ın özellikle üzerinde durduğu davranışlardan biri küçümsemedir.Çünkü küçümsemede yalnızca öfke yoktur. İçinde bir miktar üstünlük ve değersizleştirme de bulunur.Alay etmek, partnerin söylediğini aşağılamak, onunla dalga geçmek, göz devirmek, iğneleyici konuşmak, zekâsını ya da yeterliliğini küçümsemek bu iletişim biçiminin parçaları olabilir.Buradaki gizli mesaj kabaca şuna dönüşür:“Ben senden daha doğru, daha mantıklı ya da daha iyiyim.”Bu nedenle küçümseme yalnızca tartışılan meseleye zarar vermez. Zamanla çiftin birbirine duyduğu saygıyı da aşındırabilir.Gottman’ın araştırmalarında küçümsemenin ilişki açısından özellikle güçlü bir tehlike işareti olarak görülmesinin nedeni de budur.3. Savunmaya Geçme: Kendimizi Korumaya Çalışırken Birbirimizi DuymamakEleştirildiğimizi hissettiğimizde kendimizi savunmak oldukça insani bir tepkidir.Sorun, savunmanın tartışma içerisindeki temel iletişim biçimimiz hâline gelmesidir.Savunmaya geçtiğimizde artık partnerimizin bize anlatmaya çalıştığı şeyi duymaktan çok, neden suçlu olmadığımızı göstermeye çalışırız.Açıklamalar yaparız, mazeretler üretiriz, karşı örnekler buluruz veya sorumluluğu yeniden karşı tarafa göndeririz.Ve çok sık karşımıza çıkan o küçük geçiş gerçekleşir:“Peki ya sen?”İşte burada iki taraf da kendisini anlatmaya çalışırken aslında kimse diğerini dinlememeye başlayabilir.Savunmaya geçmenin panzehiri her şeyi üzerimize almak değildir. Gottman yaklaşımında önemli olan, tartışılan meselede bize ait olan küçük de olsa bir parçanın sorumluluğunu alabilmektir.Çünkü bazen bir tartışmanın yönünü değiştiren şey “Tamamen ben hatalıyım” demek değil;“Burada benim de payım olduğunu görebiliyorum”diyebilmektir.4. Duvar Örme: Bazen Sessizlik Sakinlik DeğildirSonuncusu ise duvar örme.Dışarıdan bakıldığında diğerlerinden daha zararsız görünebilir.Kişi bağırmıyordur. Hakaret etmiyordur. Tartışmıyordur bile.Sadece susuyordur.Ama her sessizlik sakinlik anlamına gelmez.Gottman’ın çalışmalarında duvar örme, kişinin etkileşimden çekilmesiyle ilişkilidir. Partnerine cevap vermemek, göz temasını kesmek, konuşmayı tamamen kapatmak ya da zihinsel olarak konuşmadan uzaklaşmak şeklinde görülebilir.Bunun arkasında bazen umursamazlıktan çok yoğun fizyolojik uyarılma vardır.Yani kişi aslında o kadar yükselmiş olabilir ki artık sağlıklı biçimde konuşabilecek durumda değildir. Gottman bu yoğun bedensel ve duygusal yüklenmeyi “flooding” yani duygusal taşma kavramıyla açıklar.Kalp hızlanabilir, beden gerilebilir, düşünceler toparlanamayabilir ve kişi artık karşısındakini anlamaktan çok o yoğunluktan çıkmaya çalışabilir.Bu yüzden burada önemli bir ayrım vardır:Konuşmaya ara vermek ile duvar örmek aynı şey değildir.Sağlıklı bir mola, kişinin sakinleşmek için konuşmaya ara vermesi ve sonrasında konuşmaya geri dönmesidir.Duvar örmede ise ilişkinin kapısı belirsiz bir şekilde kapanır.Dört Atlı Neden Bu Kadar Önemli?Buradaki amaç bir tartışmanın ortasında partnerimize bakıp “Şu anda üçüncü atlıyı yapıyorsun” demek değildir.Asıl mesele kendi ilişki döngümüzü fark edebilmektir.Çünkü bu dört davranış çoğu zaman birbirinden bağımsız ilerlemez.Bir taraf eleştirdikçe diğeri savunmaya geçebilir. Savunmayla karşılaşan kişi kendisini duyurabilmek için daha fazla yükselebilir. İletişim sertleştikçe küçümseme ortaya çıkabilir. Yoğunluk arttığında taraflardan biri artık dayanamayarak tamamen kapanabilir.Sonra çift bir sonraki hafta başka bir konuda tartışır.Konu değişmiştir.Ama dans aynıdır.Bu nedenle çift terapisinde bazen en önemli soru:“Ne hakkında tartışıyorsunuz?”değil,“Tartışmaya başladığınızda ikinizin arasında ne oluyor?”sorusudur.Çünkü konu para olabilir, aileler olabilir, çocuklar olabilir, telefon olabilir.Ama altında çalışan ilişki döngüsü aynı kaldığı sürece çift kendisini tekrar tekrar aynı yerde bulabilir.“Ama Biz Hep Aynı Şeyi Tartışıyoruz!”Belki de ilişkinizde sizi en çok yoran şeylerden biri bu.“Bunu yüz kere konuştuk.”“Tamam dedik ama yine aynı şey oldu.”“Kaç yıldır aynı konuyu tartışıyoruz.”Burada Gottman’ın başka bir bulgusu biraz şaşırtıcı olabilir:Çiftlerin yaşadığı ilişki problemlerinin yaklaşık %69’u süreğen problemlerdir.Yani bazı meseleler tamamen ortadan kalkmayabilir.Çünkü karşınızdaki kişi sizden farklı bir insandır.Siz planlısınızdır, o daha spontandır.Siz konuşarak yakınlık kurarsınız, o yalnız kalarak sakinleşir.Siz para biriktirdiğinizde güvende hissedersiniz, o hayatın tadını çıkarmak için harcamak ister.Peki bu durumda ne yapacağız?Her farklılığı ortadan kaldırmaya mı çalışacağız?Belki de soru bu değildir.Belki daha iyi soru şudur:“Bu farklılık aramızda kalmaya devam etse bile birbirimizi yaralamadan bununla yaşayabilir miyiz?”Çünkü iyi ilişkilerin sırrı hiç problem yaşamamak olmayabilir.Problemi yaşarken birbirini kaybetmemek olabilir.Tartışmanın Başını Değiştirsek Ne Olur?Şimdi en baştaki cümleye geri dönelim:“Sen zaten beni hiçbir zaman düşünmüyorsun.”Bu cümlenin altında gerçekten ne olabilir?Belki:“Son zamanlarda biraz geri planda kaldığımı hissediyorum.”Belki:“Seninle daha fazla vakit geçirmeyi özledim.”Belki de sadece:“Beni biraz daha fark etmene ihtiyacım var.”Gottman’ın yumuşak başlangıç dediği şey tam olarak burada devreye giriyor.Yumuşak başlamak susmak değildir.Alttan almak değildir.Öfkelenmemek hiç değildir.Aynı ihtiyacı, karşımızdakini savunmaya itmeden anlatabilmektir.“Sen zaten beni hiç önemsemiyorsun.”yerine:“Bu hafta çok az vakit geçirdik ve kendimi senden biraz uzak hissettim. Bu akşam biraz birlikte kalmaya ihtiyacım var.”İhtiyaç aynı.Duygu aynı.Hatta problem de aynı.Ama konuşmanın kapısı bambaşka bir yerden açılıyor.Belki de Bir Sonraki Tartışmada Şunu DeneyebilirizBir dahaki sefere partnerinizle tartışmaya başladığınızı fark ettiğinizde hemen çözmeye çalışmayın.Önce kendinizi bir anlığına dışarıdan izleyin.İlk üç dakikada ne yapıyorum?Şikâyetimi mi anlatıyorum, yoksa partnerimin karakterini mi tarif ediyorum?Gerçekten şu anki olaya mı kızgınım?Yoksa bu olay bende daha eski ve daha derin bir yere mi dokunuyor?Ve belki en önemlisi:Öfkemin altında partnerime aslında ne söylemeye çalışıyorum?“Beni gör.”“Yanımda ol.”“Beni önemse.”“Beni yalnız bırakma.”“Benimle aynı takımda olduğunu hissettir.”Bazen bir tartışmanın en yüksek sesle söylenen cümlesi, anlatılmak istenen asıl cümle değildir.Ve belki ilişkilerde değişim tam da burada başlar:Partnerimize söylediğimiz cümleyi değil, o cümlenin altında söylemeye çalıştığımız şeyi fark ettiğimizde.Çünkü mesele her zaman tartışmamak değildir.Bazen mesele, tartışırken bile birbirimize ulaşmanın bir yolunu bulabilmektir.KaynakçaCarrère, S., & Gottman, J. M. (1999). Predicting divorce among newlyweds from the first three minutes of a marital conflict discussion. Family Process, 38(3), 293–301. https://doi.org/10.1111/j.1545-5300.1999.00293.xGottman, J. M. (1994). What Predicts Divorce? The Relationship Between Marital Processes and Marital Outcomes. Lawrence Erlbaum Associates.Gottman, J. M., & Levenson, R. W. (1992). Marital processes predictive of later dissolution: Behavior, physiology, and health. Journal of Personality and Social Psychology, 63(2), 221–233.Gottman, J. M., & Silver, N. (2015). The Seven Principles for Making Marriage Work. Harmony Books.

Ruhun Görünmeyen Kıyılarına Yelken Açmak
Kendi İçimize Doğru Bir Yolculuk: Ruhun Görünmeyen Kıyılarına Yelken AçmakKendimizi tanıma çabası, insanın hayat boyu çıkabileceği en heyecan verici keşif yolculuğudur. "Ben aslında kimim?", "Neden hep benzer olaylarda aynı tepkileri veriyorum?" gibi sorular, içimizdeki pusulanın bizi kendi derinliklerimize çağıran fısıltılarıdır.Bu yolculuk, sisli bir ormanda patika açmaya benzer. Kimi zaman önümüzü aydınlatan bir fener bulur, ferahlarız; kimi zaman ise yıllardır kapağı açılmamış, tozlu anı sandıklarıyla burun buruna geliriz. Süreç boyunca içimizde saklanan ya da apaçık ortada duran duygularımızı, kalıplaşmış düşüncelerimizi, kırılgan ihtiyaçlarımızı ve bastırdığımız hayallerimizi tek tek masaya yatırır; kendimizle nihayet dürüst bir bağ kurarız.İç dünyamızın haritasını çıkarmak; hayatta neden zorlandığımızı anlamamızı, kendimize daha şefkatle yaklaşmamızı ve ilişkilerimizde daha sağlam durmamızı sağlar. Hangi durumlarda öfkelendiğimizi, ne zaman içimize kapandığımızı fark ettikçe hem kendimize hem de çevremize çok daha geniş bir pencereden bakabiliriz.Elbette insanın kendi karanlık odalarına girmesi, oradaki gölgelerle yüzleşmesi bazen ürkütücü olabilir. İşte terapi odası, bu yolculukta güvenle adım atabileceğiniz, yanınızda güvenilir bir fener tutanın olduğu güvenli bir sığınaktır.Psikodinamik Terapi: Bir Buzdağının Görünmeyen YüzüPsikodinamik terapi; katı kurallara bağlı kalmadan, aklınıza gelen her düşüncenin serbestçe aktığı, köklü ve derinlemesine bir terapi yöntemidir. Zihnimizi denizin üzerindeki bir buzdağı gibi düşünürsek; yüzeydeki belirtiler (kaygı, mutsuzluk, öfke) buzdağının sadece görünen ucudur. Dinamik terapi, suyun altında kalan o devasa kütleye—yani bilinçdışımıza, çocukluk anılarımıza ve iç çatışmalarımıza—odaklanır. Amacı sadece yüzeydeki dalgaları dindirmek değil, denizin altındaki akıntıları yönetebilecek kalıcı bir içsel güç kazandırmaktır.İç Dünyanın Düğümlerini ÇözmekBu ekol, bugünkü dertlerimizin köklerinin geçmişte nasıl filizlendiğini anlamaya çalışır. Hayatımızdaki "aynı filmi tekrar izliyormuş" hissinin nedenlerini araştırır. Özellikle gündelik hayatın koşturmacasında fark edemediğimiz, hatta kendimizden bile sakladığımız benlik parçalarımızı terapi aynasında net bir şekilde görmemizi sağlar. Kendi davranışlarının arkasındaki gerçek sebepleri merak eden, hayatındaki kör noktaları aydınlatmak ve ilişkilerini daha sağlam temellere oturtmak isteyen herkes için oldukça uygundur.Zihnin Odalarını GezmekTerapi sürecinde; çocukluğumuz, ailemizle kurduğumuz bağlar ve geçmişte aldığımız yaralar bugünkü kararlarımıza nasıl yön veriyor, bunlara bakarız. Önceden hazırlanmış ders programı gibi bir gündem yoktur. Danışan zihnindeki kapıları ardına kadar açar; aklına gelen anıları, rüyaları, arzuları ve hatta anlamsız bulduğu düşünceleri bile filtresizce anlatır.Bazen yüzleşmekten korktuğumuz acı veren duygular kapıyı çaldığında, zihnimiz otomatik olarak savunma kalkanlarını kaldırır ve kaçmak ister. Terapist, bu kalkanları (savunma mekanizmalarını) nazikçe fark etmenize ve ardında yatan gerçek duyguyu anlamanıza yardımcı olur.Kelimelere dökmekte zorlandığımız, adını koyamadığımız ya da içimizde çatışma yaratan duygular, terapistin eşliğinde yavaş yavaş çözülür ve anlaşılır hale gelir.Aynı Çemberin İçinde Dönüp Durmak: İlişkisel Döngüler"Neden hep beni üzen insanları buluyorum?" ya da "Neden hep aynı noktada tıkanıyorum?" dediğiniz anlar vardır. Hayatımızdaki bu kısır döngüler ve patinaj çektiğimiz yerler, dinamik terapinin ana odaklarından biridir. Kişi, kendisine zarar veren bu görünmez senaryoları fark ederek onları yeniden yazmayı öğrenir.Terapist ile Kurulan Güvenli KöprüTerapi odasında kurulan ilişki, dış dünyadaki ilişkilerinizin küçük bir provası gibidir. Geçmişte anne-babanızla ya da hayatınızdaki önemli figürlerle yaşadığınız hayal kırıklıkları, beklentiler ve iletişim kalıpları seans sırasında terapistle olan iletişime de yansır. Bu durum bir laboratuvar ortamı gibidir; burada fark edilen dinamikler, dış dünyadaki ilişkilerinizi iyileştirmek için en güçlü anahtara dönüşür.Bu Yolculuğun Bize Kazandırdıklarıİster sadece o anki sıkıntılardan kurtulmak için gelin, ister kendinizi derinlemesine keşfetmek isteyin; dinamik terapi uzun vadeli ve köklü bir dönüşüm sunar. Bir fırtınayı geçici olarak atlatmanın ötesine geçer; kendi geminizin gerçek kaptanı olmanızı sağlar. Duygusal dünyanız zenginleşir, ilişkileriniz daha samimi ve doyumlu hale gelir, kendinizle barışır ve hayatınızı çok daha anlamlı bir eksene oturtursunuz.KaynakçaGabbard, G. O. (2014). Psychodynamic Psychiatry in Clinical Practice (5th ed.). American Psychiatric Publishing.McWilliams, N. (2004). Psychoanalytic Psychotherapy: A Practitioner's Guide. The Guilford Press.Shedler, J. (2010). The Efficacy of Psychodynamic Psychotherapy. American Psychologist, 65(2), 98–109. https://doi.org/10.1037/a0018378Summers, R. F., & Barber, J. P. (2010). Psychodynamic Therapy: A Guide to Evidence-Based Practice. The Guilford Press.Yalom, I. D. (2002). The Gift of Therapy: An Open Letter to a New Generation of Therapists and Their Patients. HarperCollins.

Yakınlık İsterken Neden Geri Çekiliriz?
Yakınlık İsterken Neden Geri Çekiliriz?Bir insan bir ilişkiyi gerçekten isteyebilir, sevebilir, yakınlık kurmaya ihtiyaç duyabilir; fakat ilişki derinleşmeye başladığında aynı yakınlıktan uzaklaşma ihtiyacı da hissedebilir.İlişkinin başlangıcında oldukça ilgili olan biri, karşısındaki kişinin hayatında daha önemli bir yer edinmeye başladığını fark ettiğinde geri çekilebilir. Partnerinin beklentilerini fazla bulabilir, daha fazla yalnız kalmak isteyebilir, duygusal konuşmalardan kaçınabilir veya ilişkinin içerisinde kendisini “sıkışmış” hissetmeye başlayabilir.Dışarıdan bakıldığında bütün bunları “bağlanma korkusu” olarak tanımlamak oldukça kolaydır.Ancak bazen asıl soru “Bu kişi neden bağlanmak istemiyor?” değil;“Bu kişi bağlandığında ne olacağından neden bu kadar endişe ediyor?” olabilir.Yakınlığı İlk Nerede Öğreniyoruz?Bir yetişkin olarak romantik ilişkilerimizde yakınlıkla ne yaptığımızı anlayabilmek için, yakınlığı ilk olarak nerede deneyimlediğimize bakmak önemlidir.Çocuk dünyaya geldiğinde yoğun duygularını tek başına düzenleyebilecek kapasiteye sahip değildir. Korktuğunda, huzursuz olduğunda, canı acıdığında veya bir ihtiyacı olduğunda bakım verenine yönelir.Bu tekrar eden deneyimler içerisinde çocuk yalnızca ihtiyaçlarının karşılanıp karşılanmayacağını öğrenmez. Aynı zamanda ilişkiler hakkında bazı temel beklentiler geliştirmeye başlar:“Birine ihtiyaç duyduğumda ne olur?”“Yaklaştığımda karşılık bulur muyum?”“Üzüldüğümde biri benimle kalabilir mi?”“Birine ihtiyaç duymak güvenli midir?”Bakım verenin ulaşılabilir, duyarlı ve çocuğun ihtiyacına uygun biçimde karşılık verebildiği deneyimlerde çocuk, yakınlığın zorlandığında başvurabileceği güvenli bir alan olabileceğini öğrenebilir.Fakat bakım veren sıklıkla duygusal olarak ulaşılmaz, tepkisiz veya reddedici olduğunda çocuk farklı bir şey öğrenebilir:“İhtiyaç duyduğumda karşılık alamayabilirim.”Benzer şekilde bakım veren aşırı müdahaleci olduğunda, çocuğun alanına ve sınırlarına yeterince yer bırakmadığında yakınlık bu kez yalnızca güven veren değil, bunaltıcı bir deneyim olarak da kodlanabilir.Böylece çocuk zaman içerisinde kendisini koruyabilmek için ihtiyacını daha az göstermeyi, kendi kendine yetmeye çalışmayı veya yakınlık arttığında geri çekilmeyi öğrenebilir.Bu noktada önemli olan şudur: Bunlar çocuğun bilinçli olarak aldığı kararlar değildir. İçinde bulunduğu ilişkide kendisini koruyabilmek ve duygularını düzenleyebilmek için geliştirdiği ilişki stratejileridir.Çocuklukta Öğrenilen Bir Strateji Yetişkin İlişkisine Nasıl Taşınır?Çocuklukta işe yarayan bir strateji, yetişkinlikte romantik ilişkilerde yeniden ortaya çıkabilir.Çocukken ihtiyaç duyduğunda karşılık alamamayı öğrenmiş biri, yetişkin olduğunda partnerine ihtiyaç duyduğunu göstermekte zorlanabilir.Çocukken yakınlığın beraberinde fazla müdahale getirdiğini deneyimleyen biri, yetişkin ilişkisinde partnerinin sıradan yakınlık taleplerini bile zaman zaman “üzerime geliyor” şeklinde algılayabilir.Duygusal ihtiyaçlarının karşılanmayacağı beklentisini geliştirmiş biri, ilerleyen yıllarda “Ben kimseye ihtiyaç duymam” diyerek ilişkilerinde güçlü bir bağımsızlık alanı oluşturabilir.Böylece bugün partnerle yaşanan bir durum, yalnızca bugünkü ilişkinin koşulları üzerinden deneyimlenmeyebilir.Partner “Biraz daha konuşabilir miyiz?” dediğinde kişi yalnızca bir konuşma talebi duymayabilir; bunu kendisinden fazla şey beklendiği şeklinde yaşayabilir.Partner daha fazla yakınlık istediğinde bunu sevginin bir ifadesinden çok özgürlüğünün kısıtlanması gibi hissedebilir.Bir tartışmada karşısındaki kişi duygusal olarak ona yaklaşmaya çalışırken, kendisini sakinleştirmek için uzaklaşmaya ihtiyaç duyabilir.İlişki ciddi bir noktaya geldiğinde ise bir başkasına ihtiyaç duyma ihtimali bile huzursuzluk yaratabilir.Dolayısıyla yetişkin romantik ilişkide gördüğümüz mesafe her zaman “Seni yeterince sevmiyorum” anlamına gelmeyebilir.Bazen kişinin geçmişten taşıdığı ilişki bilgisi ona şunu söylüyor olabilir:“Yakınlık arttığında kendini korumalısın.”Araştırmalar Bize Ne Söylüyor?Sharon Dekel ve Barry Farber tarafından yayımlanan bir çalışma, tam olarak bu noktayı anlamaya çalışmıştır.Araştırmacılar 22–28 yaşları arasındaki 58 genç yetişkinin romantik ilişki geçmişlerini ve yakınlıkla kurdukları ilişkiyi incelemişlerdir. Katılımcıların %22,4’ü ilişkilerinde kaçıngan özellikler gösteren grupta değerlendirilmiştir.Bu kişilerde yakınlık konusunda kaygı, partnerle daha derin paylaşımlarda bulunmaya veya bağlanmaya karşı isteksizlik ve partneri zaman zaman fazla “yapışkan” olarak algılama gibi özellikler görülmüştür. Ayrıca güvenli bağlanan katılımcılara kıyasla ilişkilerindeki kişisel doyumlarının daha düşük olduğu bildirilmiştir.Araştırmanın dikkat çekici taraflarından biri ise bu kişilerin yakınlığa ihtiyaç duymuyor olmamaları değildi.Hem güvenli hem de kaçıngan özellikler gösteren yetişkinler yakınlık kurmak istiyordu.Fark, yakınlıkla ne yaptıklarında ortaya çıkıyordu.Kaçıngan özellikler gösteren kişilerde yakınlık ihtiyacı ile yakınlığa karşı geliştirilen savunmaların aynı anda bulunabildiği görüldü. Başka bir ifadeyle kişi bir taraftan görülmek, kabul edilmek ve ihtiyaçlarının karşılandığı bir ilişki ararken; diğer taraftan reddedilme ihtimaline karşı yakınlığı sınırlandırmaya çalışabiliyordu.Bu nedenle ilişkilerde oldukça çelişkili görünen bir durum ortaya çıkabilir:“Bana yakın ol.”Ama aynı zamanda:“Çok da yaklaşma.”Peki Bu Romantik İlişkide Nasıl Görünür?Bazen ilişki henüz belirsizken kişi oldukça rahattır.Fakat ilişki netleştiğinde, partner daha fazla yakınlık istediğinde veya gelecek konuşulmaya başlandığında geri çekilme başlar.Partnerinin mesajlarını fazla bulabilir.Daha önce hoşuna giden ilgi bir süre sonra “bunaltıcı” gelmeye başlayabilir.Duygusal konuşmaları erteleyebilir.Bir problem olduğunda konuşmak yerine yalnız kalmak isteyebilir.Partnerine ihtiyaç duyduğunu hissettiği anda daha fazla bağımsızlık arayabilir.İlişki iyi giderken bile partnerinin kusurlarına daha fazla odaklanmaya başlayabilir.Bütün bunların ardından karşı taraf doğal olarak daha fazla güvence ve yakınlık istemeye başlayabilir.Ve tam burada çiftler arasında sık gördüğümüz bir döngü oluşabilir:Bir taraf yakınlaştıkça diğeri uzaklaşır; diğeri uzaklaştıkça ilk taraf daha fazla yakınlaşmaya çalışır.Sonunda her iki taraf da kendi korktuğu deneyimi yaşamaya başlar.Biri “Beni terk edecek” diye düşünürken, diğeri “Bu ilişkinin içinde kendime yer kalmayacak” diye hissedebilir.Geçmiş Bugünü Belirlemek Zorunda DeğildirBurada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta var.Bağlanma kuramı, bugün yaşadığımız her ilişki probleminin nedenini anne veya babamızda bulmamız gerektiğini söylemez.Erken dönem bakım veren ilişkileri önemlidir; ancak yetişkinlikteki romantik ilişki biçimimizi tek başına belirlemez. Sonraki ilişkilerimiz, kayıplarımız, reddedilme deneyimlerimiz, mizacımız ve hayatımız boyunca kurduğumuz güvenli ilişkiler de bu örüntünün şekillenmesine katkıda bulunabilir.Dolayısıyla geçmişe bakmanın amacı “Beni ailem böyle yaptı” sonucuna ulaşmak değildir.Amaç, bugün otomatik olarak yaptığımız bazı şeylerin nereden öğrenilmiş olabileceğini anlayabilmektir.Çünkü çocukken kendimizi koruyan bir ilişki stratejisi, yetişkinlikte artık ihtiyacımız olan yakınlığı kurmamızın önünde duruyor olabilir.Bu nedenle belki de kendimize sormamız gereken soru şudur:Birisi bana gerçekten yaklaştığında ben ne yaşıyorum?Yakınlık benim için güven mi ifade ediyor, yoksa bir süre sonra baskı mı?İhtiyaç duyduğumu söyleyebiliyor muyum?Partnerimin bana ihtiyaç duyması bende ne uyandırıyor?Bir ilişkide görülmek güzel gelirken, görülmeye devam etmek neden bazen zorlaşıyor?Bağlanma örüntülerini anlamak, geçmişte bir suçlu bulmak değil; bugünkü ilişkilerimizde geçmişten taşıdığımız hangi stratejileri hâlâ kullanmaya devam ettiğimizi fark etmektir.Çünkü bazen mesele bağlanmak istememek değildir.Mesele, bağlandığımızda geçmişte öğrendiğimiz korunma biçimlerinin yeniden devreye girmesidir.Ve bir örüntüyü fark etmek, onu değiştirebilmenin ilk adımlarından biri olabilir.Klinik Psikolog Deniz Beren KılıçlıKaynakçaBirnie, C., McClure, M. J., Lydon, J. E., & Holmberg, D. (2009). Attachment avoidance and commitment aversion: A script for relationship failure. Personal Relationships, 16(1), 79–97. https://doi.org/10.1111/j.1475-6811.2009.01211.xDekel, S., & Farber, B. A. (2012). Models of intimacy of securely and avoidantly attached young adults. The Journal of Nervous and Mental Disease, 200(2), 156–162. https://doi.org/10.1097/NMD.0b013e3182439702Hazan, C., & Shaver, P. (1987). Romantic love conceptualized as an attachment process. Journal of Personality and Social Psychology, 52(3), 511–524. https://doi.org/10.1037/0022-3514.52.3.511Ainsworth, M. D. S., Blehar, M. C., Waters, E., & Wall, S. (1978). Patterns of attachment: A psychological study of the Strange Situation. Lawrence Erlbaum Associates.

Ayrılık Acıdır, Ama Neden?
Ayrılık Acıdır, Ama Neden?Romantik bir ilişkinin bitişi, ilişkinin bir süredir yolunda gitmediğini biliyor olsak dahi sarsıcı olabilir. Çünkü ayrılık, yalnızca bir insanın hayatımızdan çıkması değildir. Birlikte kurulan düzenin, alışkanlıkların, geleceğe dair ihtimallerin ve zihnimizde şekillenen “biz” anlatısının da değişmesidir. Özellikle ayrılık kararını veren taraf biz değilsek, bu kayba reddedilme ve terk edilme deneyimi de eşlik eder. Bu nedenle bazen zihnimiz ilişkinin neden bitmesi gerektiğini çok iyi bilirken, duygularımız aynı hızda bu gerçeğe uyum sağlayamaz.İlişkiler yalnızca hayatımızda değil, beynimizde de bir yer edinir. Partnerimizin varlığı; yakınlık, ödül, motivasyon ve beklenti sistemleriyle ilişkilenen güçlü bir uyaran hâline gelebilir. Romantik reddedilme üzerine yapılan beyin görüntüleme çalışmalarında, eski partnerini hâlâ seven kişilere partnerlerinin fotoğrafları gösterildiğinde motivasyon, ödül ve yoğun arzu ile ilişkili bazı beyin bölgelerinde aktivasyon gözlemlenmiştir. Bu bulgular, ayrılık sonrasında neden “Onu düşünmemeliyim” dedikçe daha fazla düşündüğümüzü ya da iletişim kurmamak gerektiğini bildiğimiz hâlde mesaj atma isteğinin neden bu kadar güçlü olabildiğini anlamamız açısından önemlidir.Dolayısıyla ayrılık sonrasında yaşanan yoğun özlem her zaman “Bu ilişki benim için doğruydu” anlamına gelmez. Bazen özlenen şey kişinin kendisinden çok, onunla kurulan bağın tanıdıklığı; birlikte oluşturulan rutin; geleceğe ilişkin beklentiler veya ilişkinin kişinin yaşamında tuttuğu yerdir. Zihin, alıştığı bir bağın artık ulaşılabilir olmadığını kabul etmeye çalışırken tekrar tekrar o kişiye, anılara ve ilişkinin nasıl kurtarılabileceğine dönebilir.Özellikle terk edilen tarafta bu süreç daha karmaşık yaşanabilir. “Neden?”, “Nerede yanlış yaptım?”, “Bir şeyleri farklı yapsaydım kalır mıydı?”, “Beni nasıl bu kadar kolay bırakabildi?” gibi sorular yalnızca ilişkinin bitişini anlamlandırma çabası değildir. Aynı zamanda kişinin kendilik algısını yeniden düzenlemeye çalışmasının da bir parçasıdır. Çünkü romantik reddedilme bazen yalnızca “ilişkim sona erdi” şeklinde değil, “istenmedim”, “seçilmedim” ya da “yeterli olmadım” biçiminde kişisel bir anlam kazanabilir. Ayrılık acısının derinleştiği yerlerden biri de tam olarak burasıdır.Ayrılık Bir Yas SürecidirAyrılığın ardından yaşananları anlamanın en önemli yollarından biri, süreci bir yas deneyimi olarak değerlendirmektir. Yas yalnızca ölüm sonrasında ortaya çıkmaz. Hayatımızda anlam verdiğimiz bir bağın, rolün, düzenin ya da geleceğin kaybında da yas tutabiliriz.Üstelik romantik ayrılıklardaki kayıp oldukça katmanlıdır. Partnerinizi kaybederken onunla yaptığınız günlük konuşmaları, hafta sonu planlarını, ortak arkadaşlıkları, bazı mekânları, küçük ritüelleri ve belki de henüz gerçekleşmemiş bir geleceği de kaybedersiniz. Bu nedenle bazen insan, ayrıldığı kişiyi mi yoksa onunla yaşayacağını düşündüğü hayatı mı özlediğini ayırt etmekte zorlanabilir.Yas süreci de doğrusal ilerlemez. Bir gün ayrılığı kabullenmiş ve oldukça güçlü hissederken ertesi gün küçük bir hatırlatıcıyla yeniden yoğun bir özlem yaşayabilirsiniz. Bazen öfke, bazen hüzün, bazen rahatlama, bazen suçluluk, bazen de yeniden birleşme umudu ön plana çıkabilir. Bu değişkenlik, geriye gittiğiniz anlamına gelmez. Zihnin ve duyguların kaybı işlemleme biçimi çoğu zaman dalgalıdır.Bu nedenle ayrılığın ardından kendimizden hemen “eski hâlimize dönmemizi” beklemek gerçekçi olmayabilir. Konsantrasyonumuz azalabilir, işlevselliğimiz bir süre düşebilir, sosyal ilişkilerden uzaklaşmak isteyebilir veya tam tersine sürekli birileriyle birlikte olma ihtiyacı hissedebiliriz. Burada önemli olan duyguyu ortadan kaldırmaya çalışmaktan çok, onun bize ne anlattığını fark edebilmektir.“Artık üzülmemeliyim”, “Onu düşünmemeliyim”, “Bu kadar zaman geçti, çoktan geçmiş olması gerekiyordu” gibi cümleler çoğu zaman iyileşmeyi hızlandırmaz. Aksine kişi, yaşadığı acının üzerine bir de “Bunu neden hâlâ aşamadım?” yükünü eklemeye başlayabilir.Ayrılık sonrasında iyileşme, olanları unutmak ya da bir daha hiç üzülmemek değildir. İyileşme; ilişkinin hayatımızdaki yerini yeniden anlamlandırabilmek, kaybın yarattığı boşluğa zamanla yeni deneyimler yerleştirebilmek ve yaşananları kendi değerimizin bir göstergesi hâline getirmeden yolumuza devam edebilmektir.Ve belki de ayrılık sürecinin en önemli taraflarından biri şudur: Zaman tek başına her şeyi çözmeyebilir; fakat zamanın içinde kaybın yaşanmasına izin vermek, duyguları bastırmadan işleyebilmek ve değişen hayata yeniden temas etmek acının biçimini değiştirebilir. Bir zamanlar günün büyük bölümünü kaplayan düşünceler giderek daha seyrek gelir. Hatırlamak, ilk zamanlardaki kadar yoğun bir bedensel ve duygusal tepki yaratmamaya başlar.Bu süreçte sosyal desteğin korunması, günlük yaşamın mümkün olduğunca sürdürülebilmesi, ayrılığı sürekli yeniden tetikleyen davranışların fark edilmesi ve kişinin kendisine uyum sağlamak için zaman tanıması önemlidir.Ancak ayrılığın üzerinden zaman geçmesine rağmen acının yoğunluğu azalmıyor; kişinin günlük yaşamını, işlevselliğini, ilişkilerini veya kendisiyle kurduğu bağı belirgin biçimde etkiliyorsa profesyonel destek almak değerlendirilebilir. Çünkü bazen ayrılık yalnızca bugünkü ilişkinin kaybını değil, geçmişte yaşanmış başka kayıpları, reddedilme deneyimlerini ve kişinin kendisiyle ilgili taşıdığı daha eski anlamları da harekete geçirebilir.Ayrılık acıtır. Çünkü yalnızca bir kişiden değil, onunla birlikte oluşmuş bir yaşam biçiminden de ayrılırız. Yas ise unutmanın değil; kaybettiğimiz şeyle kurduğumuz ilişkinin biçim değiştirmesinin sürecidir.Klinik Psikolog Deniz Beren KılıçlıKaynakçaFisher, H. E., Brown, L. L., Aron, A., Strong, G., & Mashek, D. (2010). Reward, addiction, and emotion regulation systems associated with rejection in love. Journal of Neurophysiology, 104(1), 51–60. https://doi.org/10.1152/jn.00784.2009Kross, E., Berman, M. G., Mischel, W., Smith, E. E., & Wager, T. D. (2011). Social rejection shares somatosensory representations with physical pain. Proceedings of the National Academy of Sciences, 108(15), 6270–6275. https://doi.org/10.1073/pnas.1102693108Sbarra, D. A., & Emery, R. E. (2005). The emotional sequelae of nonmarital relationship dissolution: Analysis of change and intraindividual variability over time. Personal Relationships, 12(2), 213–232. https://doi.org/10.1111/j.1350-4126.2005.00112.x

Anneyle Kurulan Bağ İlişkilerde Nasıl Yankılanır
Neden Hep Aynı İnsana Âşık Oluyorum?Hiç düşündünüz mü…Neden bazı insanlar en küçük tartışmada terk edileceklerinden korkuyor?Neden bazıları biri kendisine biraz yaklaştığında uzaklaşma ihtiyacı hissediyor?Neden bazı ilişkilerde “Beni gerçekten seviyor mu?” sorusu hiç bitmiyor?Ya da tam tersi…Neden bazı insanlar sevgiyi çok isterken, sevgi karşılarına çıktığında ondan kaçıyor?Çoğumuz bu soruların cevabını partnerimizde arıyoruz.“Daha ilgili biri olsaydı…”“Beni gerçekten anlasaydı…”“Biraz daha sevseydi…”Peki ya cevap partnerinizde değilse?Peki ya bugün ilişkinizde yaşadığınız birçok duygu, yıllar önce annenizin size nasıl baktığında, ağladığınızda size nasıl dokunduğunda, korktuğunuzda sizi nasıl sakinleştirdiğinde sessizce şekillenmeye başladıysa?Belki de bugün eşinizle yaşadığınız tartışmanın kökü bugünde değil; çocukluğunuzun görünmeyen odalarında saklıdır.Annemle Kurduğum İlk Bağ, İlişkilerimde Hâlâ Benimle Mi?Bir bebek dünyaya geldiğinde ilk öğrendiği şey konuşmak değildir.Yürümek de değildir.İlk öğrendiği şey, dünyanın güvenilir bir yer olup olmadığıdır.Ağladığında biri geliyor mu?Korktuğunda sarılan biri var mı?Üzüldüğünde duyguları görülüyor mu?İhtiyaç duyduğunda yanında kalan biri var mı?Çünkü bir bebek için anne yalnızca bakım veren kişi değildir. Anne, aynı zamanda dünyanın ilk aynasıdır.Çocuk o aynaya bakarak kendisiyle ve diğer insanlarla ilgili iki temel inanç geliştirir.“Ben sevilmeye değer miyim?”“İnsanlara güvenebilir miyim?”Belki de yetişkin olduğumuzda cevabını aradığımız pek çok ilişki sorusu, aslında bu iki sorunun farklı cümlelerle yeniden sorulmasından ibarettir.Psikiyatrist John Bowlby’nin geliştirdiği Bağlanma Kuramı da tam olarak bunu anlatır. Bowlby’ye göre çocuk, bakım veren kişiyle kurduğu ilk ilişki üzerinden kendisi ve diğer insanlar hakkında görünmez bir ilişki haritası oluşturur. Bu harita zamanla yalnızca çocukluk yıllarını değil, yetişkinlikte kurulan romantik ilişkileri de etkiler.Çocuk, çocukluğu boyunca yalnızca yürümeyi, konuşmayı ya da yemek yemeyi öğrenmez.Sevilmeyi de öğrenir.Yakınlığı öğrenir.Güvenmeyi öğrenir.Ve bazen de güvenememeyi…İşte bu öğrenmeler, yıllar sonra romantik ilişkilerimizin görünmeyen senaryosuna dönüşebilir.Türkiye’de Nebi Sümer ve Meltem Anafarta Şendağ tarafından yapılan bir araştırmada da ebeveynlerine güvenli bağlanan çocukların kendilerini daha değerli algıladıkları, daha düşük kaygı yaşadıkları ve daha olumlu bir benlik algısı geliştirdikleri gösterilmiştir. Araştırma, güvenli bağlanmanın yalnızca çocukluk dönemini değil, kişinin ilerleyen yaşamındaki psikolojik dayanıklılığını ve kendilik algısını da etkileyen önemli bir yapı olduğunu ortaya koymaktadır. pdf.php.pdfAslında romantik ilişkilerde yaşadığımız pek çok zorluk, partnerimizden çok daha eski bir hikâyenin izlerini taşıyor olabilir.Belki de bu yüzden…Partneriniz mesajınıza geç cevap verdiğinde içinizi kaplayan yoğun kaygı yalnızca bugüne ait değildir.Belki bu yüzden en küçük eleştiride kendinizi yetersiz hissedersiniz.Belki bu yüzden biri sizi gerçekten sevdiğinde bile içinizden sessizce “Bir gün gidecek.” diye geçirirsiniz.Ya da tam tersi…Belki de biri size fazla yaklaştığında bunalmaya başlar, özgürlüğünüzü kaybedeceğinizi hissedersiniz.Yakınlık istediğiniz hâlde, yakınlık arttıkça geri çekilirsiniz.Çünkü zihnimiz bugünkü ilişkiyi yalnızca bugünkü olaylarla değerlendirmez.Dünü de masaya getirir.Üstelik çoğu zaman bunun farkında bile olmayız.Elbette çocukluk yaşantılarımız tek başına bütün ilişkilerimizi belirlemez. Her insanın yaşam deneyimi farklıdır ve romantik ilişkiler; kişilik özellikleri, yaşam olayları, iletişim becerileri ve ilişki içinde yaşanan deneyimlerden de etkilenir. Ancak çocuklukta kurulan ilk bağlar, ilişkilere hangi pencereden baktığımızı anlamamız için önemli ipuçları sunar.Belki de bu yüzden terapi odasında yalnızca bugünkü tartışmaları konuşmayız.Bazen bugünkü kırgınlığın izini sürerken yıllar öncesine, ilk kez görülmediğinizi hissettiğiniz ana gideriz.Bazen eşinizin cümlesi sizi incitmez; o cümle, geçmişte taşıdığınız bir yaranın üzerine dokunur.İşte terapi, yalnızca bugünü anlamaya değil, bugünü etkileyen eski hikâyeleri de fark etmeye alan açar.Ve belki de bu yazının en umut veren kısmı tam da burada başlıyor.Çocukluğumuz kaderimiz değildir.Bağlanma biçimimiz hayatımızı etkileyebilir; ama hayatımızı belirlemek zorunda değildir.İnsan beyni yaşam boyu yeni ilişki deneyimlerinden öğrenmeye devam eder. Güvenli bir romantik ilişki, sağlıklı sosyal bağlar ve psikoterapi; geçmişte oluşan ilişki kalıplarının zamanla yeniden şekillenmesine katkı sağlayabilir.Belki de bugünkü ilişkinizi değiştirecek ilk adım, partnerinizi değiştirmeye çalışmak değildir.Belki de ilk adım, ilişkinize çocukluğunuzdan hangi hikâyeyi taşıdığınızı merak etmektir.Çünkü bazen en büyük değişim, karşımızdakini anlamaya çalışmadan önce, kendimizi anlamaya cesaret ettiğimiz anda başlar.