Seni Değil, Seninle Olabilecekleri Bırakamıyorum

Seni Değil, Seninle Olabilecekleri Bırakamıyorum
Bazı ilişkiler vardır; içinde iyi olmadığımızı anlamak zor değildir.
Sürekli aynı yerden kırılırız. Aynı tartışmalar tekrar eder, aynı hayal kırıklıkları yaşanır. Kendimizi eskisinden daha kaygılı, daha değersiz ya da daha yalnız hissetmeye başlarız. Dışarıdan bakan biri için yapılması gereken oldukça açıktır: Gitmek.
Bazen bizim için de açıktır.
Yine de gitmek kolay olmaz.
Çünkü bir ilişkinin bize iyi gelmediğini fark etmekle o ilişkiden duygusal olarak ayrılabilmek aynı şey değildir. Zihin “Bu bana zarar veriyor.” diyebilirken başka bir tarafımız hâlâ özleyebilir, umut edebilir, bekleyebilir.
İşte tam da bu yüzden “Madem mutsuzsun, neden ayrılmıyorsun?” sorusu çoğu zaman meseleyi olduğundan çok daha basit gösterir.
İnsan bazen kendisine iyi gelmeyen bir ilişkide, iyi olduğunu düşündüğü için kalmaz. Ayrılmanın içinde uyandırdığı şeylerle baş etmek zor geldiği için kalır.
Birinden Ayrılırken Aslında Nelerden Ayrılırız?
Bir ilişki sona erdiğinde hayatımızdan yalnızca bir insan çıkmaz.
Sabah attığımız mesajlar, gün içinde aradığımız kişi, birlikte gidilen yerler, ortak arkadaşlıklar, küçük alışkanlıklar, yıllar içinde oluşmuş rutinler ve “ileride” diye başlayan bütün cümleler de değişir.
Bu nedenle ayrılık, bugünü olduğu kadar geleceği de etkiler.
Birlikte yaşayacağınızı düşündüğünüz ev, çıkacağınızı hayal ettiğiniz tatiller, belki evlilik, çocuklar ya da yalnızca birkaç ay sonrasına dair küçük planlar…
Henüz gerçekleşmemiş olsalar bile insan bunlarla duygusal bir bağ kurabilir.
Bu yüzden ayrılık kararının ardından insan kendisini yalnızca “Onu özlüyorum.” derken bulmaz.
“Şimdi ne olacak?”
“Ya yanlış karar veriyorsam?”
“Biraz daha bekleseydim düzelir miydi?”
“Ya bir daha kimseyle böyle bir bağ kuramazsam?”
gibi sorular da ortaya çıkar.
Dolayısıyla bazen geri dönmek istediğimiz şey yalnızca kişi değildir. O kişiyle birlikte kaybetmek üzere olduğumuz hayatın tamamıdır.
Belki de Onu Değil, Olabileceği Kişiyi Bırakamıyoruz
Bazı ilişkileri sürdürmemizi sağlayan şey ilişkinin bugünkü hâlinden çok, değişeceğine dair inancımızdır.
Karşımızdaki insanın zaman zaman gösterdiği küçük değişimler bu umudu canlı tutabilir. Güzel geçen birkaç gün, içten bir özür, uzun zamandır beklediğimiz bir cümle ya da ilişkinin başındaki hâline kısa süreli bir dönüş…
Ve insan yeniden düşünmeye başlar:
“Demek ki aslında yapabiliyor.”
“Biraz daha zaman verirsem belki düzelir.”
“Beni seviyor ama bunu nasıl göstereceğini bilmiyor.”
Böylece ilişkinin nasıl olduğu ile nasıl olabileceği arasındaki sınır giderek bulanıklaşır.
Burada ayrılmayı zorlaştıran çok önemli bir şey vardır: Gitmek, yalnızca bugünkü kişiden vazgeçmek değildir. Onun bir gün dönüşmesini beklediğimiz kişiden de vazgeçmektir.
İnsan bazen yaşadığı ilişkiye değil, ilişkinin potansiyeline bağlanır.
Bu nedenle kendimize sorabileceğimiz en zor sorulardan biri belki de şudur:
“Bu insan hiç değişmeyecek olsaydı, bugün olduğu hâliyle onu ve bu ilişkiyi yine seçer miydim?”
Neden Hep Benzer İnsanlara Çekiliyoruz?
Bazen hayatımızdaki kişilerin isimleri değişir ama ilişkilerimizin bizde bıraktığı his şaşırtıcı biçimde aynı kalır.
Yine bekleyen taraf biz oluruz.
Yine sevgiden emin olmaya çalışan taraf.
Yine karşı taraf uzaklaştığında peşinden giden, yakınlaştığında rahatlayan kişi oluruz.
Psikodinamik yaklaşım tam da bu tekrarların üzerinde durur.
Çocuklukta yakın ilişkiler içinde öğrendiğimiz bazı duygusal deneyimler, yetişkinlikte neyi “tanıdık” bulduğumuzu etkileyebilir. Sevgi bizim için nasıl bir şeydi? Yakınlık kolayca ulaşılabilir miydi? Birinin ilgisini kazanmak için başarılı, uyumlu, sessiz ya da “iyi” olmamız mı gerekiyordu? Sevdiğimiz kişi bazen yakın, bazen ulaşılmaz mıydı?
Freud’un tekrar zorlantısı kavramı da insanın geçmişte tamamlanmamış bazı ilişki örüntülerini farklı kişiler ve ilişkiler içinde yeniden kurabilmesini anlamaya çalışır.
Buradaki önemli nokta şudur:
İnsan bilinçli olarak acıyı seçmez.
Fakat tanıdık bir ilişki biçimine farkında olmadan çekilebilir.
Örneğin sevginin peşinden gitmeye alışmış biri için kendisini açıkça seven ve yanında duran bir insan ilk başta beklenmedik biçimde “heyecansız” gelebilir. Buna karşılık ne hissettiğini tam olarak anlayamadığı, zaman zaman uzaklaşan veya sevgisinden emin olamadığı biri çok daha yoğun duygular uyandırabilir.
Çünkü yoğunluk her zaman yakınlık değildir.
Ve tanıdıklık her zaman güven değildir.
Bazen Mesele Sevilmekten Çok “Seçilebilmek” Olabilir
Bir insanın bizi istememesi neden bazen bu kadar ağır gelir?
Çünkü her reddedilme yalnızca bugüne ait olmayabilir.
Bazı insanlar için karşısındaki kişinin kendisini seçmesi, zamanla ilişkinin çok ötesinde bir anlam kazanmaya başlayabilir.
“Beni seçerse yeterliyim.”
“Benim için değişirse gerçekten değerliyim.”
“Bunca şeyden sonra beni bırakmazsa demek ki sevilebilir biriyim.”
Bu noktada ilişki artık yalnızca iki insan arasındaki bağ olmaktan çıkar. Kişinin kendi değeriyle ilgili bir sınava dönüşebilir.
Bu yüzden ayrılmak da çok daha zor hâle gelir.
Çünkü gitmek yalnızca “Bu ilişki bana uygun değil.” demek gibi hissedilmez.
Bazen çok daha acı bir yere dokunur:
“Beni seçmedi.”
İnsan tam da bu duyguyla karşılaşmamak için ilişki içinde daha fazla çabalayabilir. Daha çok verir, daha çok bekler, daha fazla tolere eder.
Belki de bilinçdışındaki beklenti şudur:
“Bir gün beni gerçekten seçerse bütün bunların bir anlamı olacak.”
Oysa burada üzerinde düşünülmesi gereken başka bir soru vardır:
Bir başkasının beni seçmesi, neden benim kendi değerim hakkında bu kadar güçlü bir şey söylüyor?
Bağlanma Sistemi Ayrılıkta Neden Bu Kadar Güçlü Tepki Verir?
Bowlby’nin bağlanma kuramı açısından baktığımızda yakın ilişkiler yalnızca romantik sevgi alanları değildir. Aynı zamanda güvenlik duygumuzun önemli parçalarından biri hâline gelebilirler.
Bu nedenle bağ kurduğumuz biri uzaklaştığında yalnızca üzülmeyiz. Bağlanma sistemimiz de harekete geçebilir.
Kişiyi daha fazla düşünmeye, ona ulaşmaya, yakınlığı yeniden kurmaya çalışabiliriz.
İlginç olan şudur: Bir ilişkinin problemli olduğunu bilmek bu sistemi otomatik olarak kapatmaz.
“Bana iyi gelmiyor.” diyebilirsiniz ve yine de telefonunuzu kontrol edebilirsiniz.
Ayrılmanız gerektiğini düşünebilir ve yine de mesaj atmasını bekleyebilirsiniz.
Yaşadıklarınızı hatırlayabilir ve yine de onu özleyebilirsiniz.
Bunların aynı anda yaşanması mümkündür.
Çünkü bilmek ile bağın çözülmesi aynı süreç değildir.
Bir Gün Çok Yakın, Ertesi Gün Çok Uzak…
Bazı ilişkilerin özellikle zor bırakılmasının başka bir nedeni de ilişkinin sürekli değişen yapısıdır.
Her zaman kötü giden bir ilişkiden farklı olarak burada güzel dönemler de vardır.
Bazen partner son derece yakın, ilgili ve sevgi doludur. Sonra birden uzaklaşır. Bir tartışma çıkar. Günlerce soğukluk yaşanır. Tam insan “Artık yapamıyorum.” dediğinde yeniden bir yakınlaşma gelir.
Bir özür.
Uzun bir konuşma.
Güzel geçirilen birkaç gün.
Ve rahatlama.
İnsan o anda ilişkinin kötü dönemini değil, yeniden gelen yakınlığın yarattığı rahatlamayı hisseder.
Bir süre sonra kişi ilişkide iyi olmaktan çok, ilişkinin yeniden iyi olmasını beklemeye başlayabilir.
Bu nedenle her yeni yakınlaşma “Belki bu sefer gerçekten değişti.” düşüncesini yeniden canlandırabilir.
İlişkinin yarattığı yoğunluk da zaman zaman “Aramızdaki bağ çok güçlü.” şeklinde yorumlanabilir.
Oysa bir ilişkinin yoğun hissettirmesi ile güvenli olması aynı şey değildir.
Kaybetme korkusu, belirsizlik ve sürekli yakınlaşıp uzaklaşmak da çok güçlü duygular yaratabilir.
Özlemek, Geri Dönmek Gerektiği Anlamına Gelmez
Ayrılıktan sonra insanın en çok kafasını karıştıran duygulardan biri özlemdir.
“Bu kadar özlüyorsam demek ki hâlâ onunla olmalıyım.”
diye düşünebiliriz.
Oysa özlem her zaman bir ilişkinin bizim için doğru olduğunu göstermez.
Birini özlemek, onunla yaşadığımız güzel anları hatırlamak veya hâlâ ona karşı sevgi hissetmek mümkündür. Aynı zamanda o ilişkinin bize zarar verdiğini de bilebiliriz.
İki gerçek aynı anda var olabilir:
“Onu seviyorum.”
ve
“Onunla kurduğum ilişki bana iyi gelmiyor.”
Birini sevmek, o ilişkinin devam etmesi gerektiğine dair tek başına yeterli bir ölçüt değildir.
Çünkü sağlıklı bir ilişki yalnızca sevgiyle kurulmaz. Güven, saygı, sınırlar, karşılıklılık ve kişinin ilişki içinde kendisi olarak kalabilmesi de gerekir.
Bazen birini sevmeye devam ederken ondan uzaklaşmak mümkündür.
Ve bazen kendimizi korumak, sevgimizin bittiği yerde değil; sevgi devam ederken sınır koyabildiğimiz yerde başlar.
Asıl Yasını Tuttuğumuz Şey Ne?
Belki de bazı ilişkilerden ayrılmayı bu kadar zorlaştıran şey, ilişkinin gerçekte ne olduğunu kabul etmektir.
Çünkü kabul ettiğimiz anda bazı umutların da yasını tutmamız gerekir.
Onun değişmeyeceğini…
Beklediğimiz özrün hiç gelmeyebileceğini…
Birlikte düşündüğümüz geleceğin gerçekleşmeyebileceğini…
Verdiğimiz emeğin ilişkinin istediğimiz yere gelmesine yetmediğini…
Ve belki de karşımızdaki insanın, ihtiyaç duyduğumuz insan olmadığını…
Bazen en büyük kayıp insanın kendisi değildir.
“Bir gün olacak.” dediğimiz şeyin olmayacağını kabul etmektir.
Bu yüzden ayrılıkların ardından yalnızca geçmiş için üzülmeyiz. Hiç yaşanmamış bir geleceğin de yasını tutabiliriz.
Belki evlenmeyeceğiz.
Belki birlikte yaşlanmayacağız.
Belki kafamızda yüzlerce kez yaptığımız o konuşma hiçbir zaman gerçekleşmeyecek.
Belki de yıllardır beklediğimiz şekilde sevilmeyeceğiz.
İşte bu nedenle bazı ilişkilerden çıkmak yalnızca bir kapıyı kapatmak gibi değildir. O kapının arkasında bir gün bulacağımızı düşündüğümüz hayatın da artık orada olmadığını kabul etmektir.
“Neden Kopamıyorum?” Yerine Başka Bir Şey Sorabilir miyiz?
İnsan kendisine iyi gelmeyen bir ilişkiden ayrılamadığında çoğu zaman kendisine öfkelenmeye başlar.
“Neden bu kadar güçsüzüm?”
“Neden hâlâ onu düşünüyorum?”
“Neden bir türlü bitiremiyorum?”
Oysa belki de kendimizi yargılamak yerine anlamaya çalışmak daha işlevsel bir başlangıçtır.
Belki soru “Neden ondan kopamıyorum?” değildir.
Belki sorulması gerekenler şunlardır:
Onu kaybettiğimde aslında neyi kaybetmiş olacağım?
Onu mu özlüyorum, onun yanındayken hissettiğim şeyi mi?
Bu ilişkide sürekli kazanmaya çalıştığım şey ne?
Onun beni seçmesi benim için ne anlama geliyor?
Bugünkü kişiye mi bağlıyım, yoksa değişeceğine dair umuduma mı?
Bu ilişkide yaşadığım hangi duygu bana eskiden beri tanıdık geliyor?
Ve belki de en önemlisi:
Bu ilişki bundan sonra hiç değişmeyecek olsaydı, yine de içinde kalmak ister miydim?
Bazen bir ilişkiden ayrılabilmek için önce sevgimizin bitmesini bekleriz.
Oysa sevgi her zaman önce bitmez.
Bazen önce gerçekliği görürüz. Sonra sınır koyarız. Sonra uzaklaşırız. Ve bağ, bütün bunların ardından yavaş yavaş çözülür.
Çünkü bazı ilişkilerde bırakılması gereken yalnızca bir insan değildir.
Bazen onun değişeceğine dair umudu, onun bizi seçerek değerimizi kanıtlayacağı beklentisini ve birlikte yaşayacağımızı düşündüğümüz hayatı da bırakmamız gerekir.
Belki de gerçek ayrılık, tam olarak burada başlar.
Kaynakça
Bowlby, J. (1969). Attachment and loss: Vol. 1. Attachment. Basic Books.
Bowlby, J. (1973). Attachment and loss: Vol. 2. Separation: Anxiety and anger. Basic Books.
Freud, S. (1920). Beyond the pleasure principle. International Psycho-Analytical Press.
Hazan, C., & Shaver, P. (1987). Romantic love conceptualized as an attachment process. Journal of Personality and Social Psychology, 52(3), 511–524.
Mikulincer, M., & Shaver, P. R. (2016). Attachment in adulthood: Structure, dynamics, and change (2nd ed.). Guilford Press.
Winnicott, D. W. (1965). The maturational processes and the facilitating environment: Studies in the theory of emotional development. Hogarth Press.
Kategoriler
Bu konuda destek alın
Yazının konusuyla çalışan uzmanları inceleyip online veya yüz yüze randevu alabilirsiniz.

