Travma, Sessizlik ve Sanat: Çok Konuşulan Bir Kavramın Söze Sığmayan Gerçekliği
Travma, Sessizlik ve Sanat: Çok Konuşulan Bir Kavramın Söze Sığmayan Gerçekliği

Travma kavramının gündelik dildeki yaygınlaşmasından, kelimelerin ulaşamadığı deneyimlere ve sanatın sessiz anlatısına…Neden Artık Her Şey "Travmatik"?Kötü geçen bir iş görüşmesi, sosyal medyada alınan olumsuz bir yorum, biten bir ilişki ya da günlük hayatın sıradan hayal kırıklıkları… Bugün bu deneyimleri tanımlarken “travma yaşadım” demek neredeyse bir refleks hâline geldi. Bir zamanlar ağır fiziksel yaralanmaları, savaşları, ciddi kazaları ve yaşamı tehdit eden olayları tanımlamak için kullanılan “travma” kavramı, modern dilde belirgin bir dönüşüm geçiriyor. Artık yalnızca klinik bir kavram değil; gündelik hayatın acılarını anlamlandırmak için de başvurduğumuz güçlü bir etiket. Peki bu değişim yalnızca dilin doğal bir evrimi mi? Yoksa “travma” kelimesinin kapsamı genişledikçe, travmanın kendisine ilişkin toplumsal algımız da mı değişiyor? Psikoloji ve dilbilim perspektifinden bakıldığında, mesele yalnızca hangi kelimeyi kullandığımızla ilgili değil. Kullandığımız kelimeler, yaşadığımız deneyimleri nasıl yorumladığımızı ve başkalarının acısını nasıl değerlendirdiğimizi de şekillendiriyor. Kavram genişlemesi: Her acı travma mıdır? Psikolog Nick Haslam’ın kavram genişlemesi (concept creep) teorisi, psikolojik kavramların zaman içerisinde daha geniş bir deneyim alanını kapsayacak şekilde değişebildiğini öne sürüyor. Bu genişleme iki biçimde gerçekleşebiliyor. Yatay genişlemede, kavram daha önce kapsamadığı yeni olay ve deneyimlere yayılıyor. Dikey genişlemede ise aynı kavram, giderek daha düşük düzeydeki şiddet veya yoğunlukta yaşanan olayları tanımlamak için kullanılmaya başlanıyor. “Travma” kavramı da bu dönüşümün dikkat çekici örneklerinden biri. 1970–2017 yılları arasında yayımlanan 800.000’den fazla psikoloji makalesini inceleyen bir çalışma, travma kelimesinin kullanımının artmasıyla birlikte kelimenin tarif etmeye çalıştığı durumlara karşı duygusal yoğunluk ve şiddetine dair algı eşiğinin düştüğünü ortaya koymaktadır. Travma kavramı zaman içerisinde savaş, cinayet veya ağır şiddet gibi yüksek yoğunluklu olayların yanı sıra eleştirilmek, reddedilme veya utandırılma deneyimi gibi daha düşük yoğunluklu stresörlerle de ilişkilendirilmeye başlanıyor. Bu durum, “Her şey travma mı?” sorusunu önemli hâle getiriyor. Çünkü bir deneyime “travma” adını vermek yalnızca onu tarif etmek değildir. Aynı zamanda o deneyime belirli bir psikolojik anlam yüklemektir. Travma ile zor deneyim arasındaki fark Burada önemli olan nokta, gündelik acıları küçümsemek değil. Bir ilişkinin bitmesi, işten çıkarılmak, dışlanmak, aşağılanmak veya sosyal medyada yoğun biçimde eleştirilmek elbette insan üzerinde derin izler bırakabilir. Bazı deneyimler, kişide uzun süreli psikolojik sonuçlar da yaratabilir. Ancak acı verici olmak ile klinik anlamda travmatik olmak aynı şey değildir. Travma kavramını her türlü zorlanmanın eş anlamlısı hâline getirmek, psikolojik acının çeşitliliğini paradoksal biçimde azaltabilir. Çünkü böyle bir kullanımda yas, hayal kırıklığı, kronik stres, reddedilme ve travmatik yaşantı arasındaki önemli farklılıklar görünmez hâle gelebilir. Dolayısıyla mesele “Kim gerçekten travma yaşadı?” diye bir yarış başlatmak değil; yaşanan deneyimi doğru kavramlarla tanımlayabilmektir. Tam da burada ilginç bir çelişki ortaya çıkar: Travma kelimesi gündelik dilde giderek daha fazla konuşulurken, gerçek travmatik deneyimin kendisi çoğu zaman kelimelerin ötesinde yaşanır. Dile Getirilemeyen Şeyin Dili Travmanın en dikkat çekici özelliklerinden biri, kişinin yaşadığı şeyi anlatmakta zorlanabilmesidir. Bazı travmatik deneyimler kronolojik, tutarlı ve sözel bir hikâye olarak hatırlanmak yerine; görüntüler, bedensel duyumlar, sesler, kokular, duygular ve parçalı anılar şeklinde ortaya çıkabilir. Bu nedenle travmatik bir yaşantıyı anlatmak bazen “olanları hatırlamak”tan çok daha karmaşık bir süreçtir. Travma literatüründe özellikle İkili Temsil Teorisi, travmatik anıların sözel olarak erişilebilir temsillerle ve daha duyusal/algısal temsillerle ilişkisini açıklamak için kullanılmıştır. Travmatik deneyimin bazı yönleri kişinin kolayca kelimelere dökemediği duyusal ve algısal izler şeklinde kalabilir. Bu noktada sanatın potansiyeli önem kazanmaya başlar. Çünkü insan yalnızca kelimelerle anlatmaz. Bazen bir renk, bir çizgi, bir şekil, bir beden hareketi ya da bir metafor; kişinin henüz cümleye dönüştüremediği bir deneyimin taşıyıcısı olabilir. Kelimelerin bittiği yerde sanat başlar mı? Sanat terapisini yalnızca “duyguları resimle anlatmak” şeklinde düşünmek, onun potansiyelini oldukça daraltır. Travma bağlamında sanat terapisi; kişinin deneyimini sembolleştirmesine, dışsallaştırmasına, duyusal ve duygusal yaşantısına farklı bir ifade kanalı açmasına ve terapötik ilişki içerisinde bu deneyim üzerine çalışmasına olanak sağlayabilir. Burada amaç travmatik anıyı “güzel bir resme dönüştürmek” değildir. Asıl mesele, kişinin kelimelerle doğrudan yaklaşamadığı bir deneyimle daha güvenli ve kontrollü bir biçimde temas edebilmesidir. Bu nedenle sanat, travmanın karşısında alternatif bir dil hâline gelebilir. Bir resim bazen “Ne olduğunu anlatamıyorum” cümlesinin kendisi olabilir. Bir renk, bir bedensel duyumun karşılığı olabilir. Bir şekil, henüz söze dökülmemiş bir hatıranın sınırlarını çizebilir. Ve bazen kişinin yaptığı şey, yaşadığı deneyimi anlatmaktan çok, ilk kez ona dışarıdan bakabilmesidir. “Birlikte yaratmak”: Travmanın karşısında ilişki Travmanın sonuçlarından biri de kişinin dünyayla ve diğer insanlarla kurduğu bağın zarar görmesi olabilir. Özellikle kişilerarası travmalarda güven duygusu, aidiyet ve ilişki kurma kapasitesi etkilenebilir. Bu nedenle sanat terapisinin yalnızca bireysel ifade boyutuna odaklanmak eksik kalır. Grup temelli yaratıcı çalışmaların önemli bir başka işlevi, kişinin deneyimini tamamen yalnız başına taşımak zorunda olmadığı bir alan oluşturabilmesidir. Birlikte üretmek, birlikte sessiz kalmak, başka birinin yaptığı işe tanıklık etmek ve kendi üretiminin başka biri tarafından görülmesine izin vermek; travmanın yarattığı izolasyonun karşısında sosyal bir deneyim yaratabilir. Buradaki iyileştirici unsur yalnızca sanat nesnesi değildir. İlişki, tanıklık ve birlikte üretme deneyimi de sürecin bir parçasıdır. Hafızayı yeniden yazmak: Sanat ve bellek Sanat terapisinin travma ile ilişkisinde bir başka önemli kavram ise bellek yeniden yapılandırma süreçleridir (memory reconsolidation).  Bir anının her hatırlanışında tamamen değişmeden yeniden oynatılan bir kayıt gibi davranmadığı; hatırlama sırasında belirli koşullarda yeniden işlenebilir hâle gelebildiği düşünülmektedir. Bu nedenle travmatik bir anının terapi içerisinde yeniden ele alınması, yalnızca geçmişte yaşananları tekrar tekrar anlatmak anlamına gelmez. Anı, yeni bir bağlam içerisinde yeniden deneyimlenebilir. Sanat burada doğrudan “travmatik anıyı silen” bir araç değildir. Daha ziyade, kişinin hatırladığı deneyime yeni anlamlar, imgeler ve duygusal bağlamlar ekleyebilmesine yardımcı olabilecek bir ifade alanı sunabilir. Bu ayrım önemli. Çünkü travmatik anının iyileşmesi, geçmişin değiştirilmesi değil; geçmişin bugün üzerindeki etkisinin değişebilmesidir.Travma kelimesinin enflasyonu Belki de bugün ihtiyacımız olan şey “travma” kelimesini daha az kullanmak değil, daha dikkatli kullanmak. Çünkü kavramın gündelik dilde yaygınlaşmasının olumlu bir tarafı da var. İnsanların psikolojik acıyı konuşmaya başlaması, ruh sağlığına ilişkin damgalamanın azalması ve kişinin yaşadığı zorluğu ciddiye alabilmesi önemli kazanımlar. Ancak kavramın sınırları tamamen ortadan kalktığında başka bir problem ortaya çıkıyor. Savaş, ağır istismar, işkence, ciddi kazalar veya yaşamı tehdit eden deneyimlerle; günlük hayattaki hayal kırıklıklarını aynı kavramsal kategori içerisinde değerlendirmek, travmanın özgül anlamını bulanıklaştırabilir. Üstelik bu bulanıklık, gerçekten travma yaşamış kişilerin deneyimlerini görünmez kılma riski taşır. Bu nedenle yeni bir travma okuryazarlığına ihtiyacımız var. Bu okuryazarlık yalnızca travmanın ne olduğunu bilmekten ibaret değil. Aynı zamanda farklı acı biçimlerini birbirine karıştırmadan görebilmeyi, kişinin deneyimini küçümsemeden doğru kavramı kullanabilmeyi ve kültürel, sosyal ve bireysel bağlamı hesaba katabilmeyi gerektiriyor. Kelimelerin ötesinde Belki de travma hakkında konuşurken kendimize sormamız gereken soru artık yalnızca: “Bu travma mı?”değil. Bunun yanında: “Bu deneyim kişide ne bıraktı?” “Bunu nasıl hatırlıyor?”“Bedeninde nasıl taşıyor?” “Bunu anlatmak için hangi dile ihtiyaç duyuyor?” sorularını da sorabilmek. Çünkü bazı acılar kelimelerle anlatılabilir. Bazıları ise önce bir görüntüye, bir renge, bir metafora veya sessizliğe ihtiyaç duyabilir. Sanat terapisi, travmayı romantize etmek ya da her acıyı travma olarak adlandırmak için değil; kelimelerin yetersiz kaldığı deneyimlere başka bir ifade alanı açabilmek içindir.Travma kelimesinin enflasyonu yaşanırken belki de ihtiyacımız olan şey, acıyı daha büyük kelimelerle tanımlamak değil; onu daha dikkatli dinlemek.Çünkü bazen mesele yaşadığımız şeye en ağır etiketi vermek değil, ona doğru adı verebilecek kadar yakından bakabilmektir.

Bireysel Danışmanlık
Feyzanur Telli
September 05, 2026

Recent Blogs

Aslında Ne İçin Tartışıyoruz? İlişkilerde Görünenin Altındaki Hikâye
Aslında Ne İçin Tartışıyoruz? İlişkilerde Görünenin Altındaki Hikâye

Aslında Ne İçin Tartışıyoruz? İlişkilerde Görünenin Altındaki Hikâye“Sen zaten beni hiç dinlemiyorsun.”“Tamam, yine başladın.”“Ben mi başladım? Seninle hiçbir şey konuşulmuyor ki!”Tanıdık geldi mi?Belki cümleler birebir böyle değil. Ama bazen bir tartışmanın daha ilk birkaç cümlesinde nereye gideceğini hissederiz.Henüz asıl konuya bile gelinmemiştir ama içinizden bir ses şöyle der:“Eyvah… yine aynı yere gidiyoruz.”Peki gerçekten bir tartışmanın nasıl biteceğini, daha nasıl başladığına bakarak tahmin etmek mümkün olabilir mi?John Gottman’ın çiftlerle yaptığı yıllara yayılan çalışmalarında dikkat çekici cevaplardan biri tam olarak burada karşımıza çıkıyor.İlk 3 Dakika Sandığımızdan Daha Fazlasını Söylüyor OlabilirGottman ve araştırmacı Sybil Carrère, yeni evli 124 çifti bir araya getiriyor ve onlardan ilişkilerinde anlaşamadıkları bir konu hakkında konuşmalarını istiyor.Sonra bu çiftleri yıllar boyunca takip ediyorlar.Araştırmanın en çarpıcı taraflarından biri şu:Çiftlerin tartışmalarının yalnızca ilk üç dakikasındaki etkileşim biçimine bakıldığında bile, altı yıl sonraki evlilik sonuçları hakkında önemli ölçüde öngörüde bulunulabiliyor.Gottman’ın çalışmalarında aktarılan bir başka dikkat çekici oran ise %96.Bir çatışma konuşmasının nasıl sonuçlanacağı, etkileşimin ilk üç dakikasına bakılarak %96 oranında öngörülebiliyor.Bir düşünün…Üç dakika.Belki tartışmanın asıl konusuna bile gelmediğiniz üç dakika.Peki bu üç dakikada ne oluyor da konuşmanın geri kalanını bu kadar etkiliyor?Cevap çoğu zaman ne söylediğimizden önce, nasıl başladığımızda saklı.“Sen Zaten Hep Böylesin…”Gottman buna sert başlangıç diyor.Sert başlangıç her zaman bağırmak anlamına gelmiyor.Bazen oldukça sakin bir ses tonuyla bile başlayabilir:“Sen zaten hiçbir zaman beni düşünmüyorsun.”“Bir kere de söylediğim şeyi yap.”“Senin ailene gelince her şeyi yapıyorsun zaten.”“Boş ver, sen anlamazsın.”Dikkat ederseniz burada bir problem anlatılmıyor.Yavaş yavaş karşıdaki kişi problem hâline getiriliyor.Ve işte tartışmanın yönü tam burada değişmeye başlayabiliyor.Çünkü karşımızdaki kişi artık söylediğimiz şeyi anlamaya çalışmak yerine kendisini korumaya başlıyor.“Ben öyle bir insan değilim.”“Sen de aynısını yapıyorsun.”“Her şeyi yine bana yıkıyorsun.”Ve bir anda başlangıçtaki mesele kayboluyor.Bulaşık makinesi konuşulacaktı.Saat kaçta eve gelindiği konuşulacaktı.Bir mesajın neden cevapsız kaldığı konuşulacaktı.Ama artık çift bulaşık makinesini konuşmuyor.Birbirlerini konuşuyorlar.Peki Gerçekten Bulaşık Makinesini mi Tartışıyoruz?İşte burada tartışmanın biraz daha altına inmek gerekiyor.Çünkü çiftlerin tartışmalarında gördüğümüz şey her zaman tartışmanın tamamı değildir.Bunu bir katman gibi düşünebiliriz.En üstte gördüğümüz şey olaydır:“Eve geç geldin.”“Bana mesaj atmadın.”“Yine annenin tarafını tuttun.”“Evde bana hiç yardım etmiyorsun.”Ama biraz aşağı indiğimizde başka şeylerle karşılaşabiliriz.Kırıldım.Yalnız kaldım.Önemsenmediğimi hissettim.Senin için öncelikli miyim, emin olamadım.Bir katman daha aşağı indiğimizde ise bazen çok daha temel bir ihtiyaç vardır:Görülmek.Duyulmak.Değerli hissetmek.Güvende olmak.Partnerinin yanında olduğunu bilmek.İşte çift terapisinde bazen “Kim haklı?” sorusundan çok daha önemli bir soru ortaya çıkar:Bu tartışmanın altında aslında ne var?Çünkü “Neden bana mesaj atmadın?” diyen biri yalnızca bir mesajı sormuyor olabilir.Belki aslında şunu soruyordur:“Aklında mıyım?”“Annenin yanında neden beni savunmadın?” diyen biri yalnızca o akşam yaşanan olayı konuşmuyor olabilir.Belki altında:“Biz gerçekten aynı takım mıyız?”sorusu vardır.Ve bazen tartışmanın görünen yüzüyle uğraşırken çiftin asıl ihtiyacı hiç konuşulmadan kalır.Bir Tartışmanın İçinde Fark Etmeden Yaptığımız Dört ŞeyPeki bir tartışma kötü bir yere doğru giderken aslında arada ne oluyor?Gottman, yıllar boyunca çiftlerin tartışmalarını gözlemlediğinde bazı iletişim biçimlerinin tekrar tekrar ortaya çıktığını fark ediyor. Üstelik bunlar yalnızca o anki tartışmayı zorlaştırmıyor; sıklaştıklarında ilişkinin duygusal iklimini de zaman içerisinde değiştirebiliyor.Gottman bu dört iletişim biçimini oldukça çarpıcı bir isimle tanımlıyor:Mahşerin Dört Atlısı: Eleştiri, küçümseme, savunmaya geçme ve duvar örme.1. Eleştiri: Sorundan Kişiliğe GeçmekEleştiri, partnerimizin yaptığı bir davranıştan rahatsız olduğumuzu söylemekten farklıdır.Sağlıklı bir şikâyette belirli bir olaydan söz ederiz: Ne oldu, bunun üzerimizde nasıl bir etkisi oldu ve neye ihtiyacımız var?Eleştiride ise konu yavaş yavaş davranış olmaktan çıkar ve karşımızdaki kişinin nasıl biri olduğuna dönüşür.Artık problem “yapılan şey” değil, partnerimizin karakteridir.Özellikle “sen zaten…”, “sen hiçbir zaman…”, “sen hep…” gibi genellemeler bunun habercisi olabilir.Bu ayrım küçük görünebilir ama ilişkide oldukça önemlidir. Çünkü bir davranışı değiştirmek mümkündür. Fakat kişi kendisine “Sorun senin yaptığın şey değil, sorun sensin” mesajı geldiğini hissettiğinde doğal olarak kendisini korumaya başlayabilir.2. Küçümseme: Artık Yalnızca Kızgın DeğilimGottman’ın özellikle üzerinde durduğu davranışlardan biri küçümsemedir.Çünkü küçümsemede yalnızca öfke yoktur. İçinde bir miktar üstünlük ve değersizleştirme de bulunur.Alay etmek, partnerin söylediğini aşağılamak, onunla dalga geçmek, göz devirmek, iğneleyici konuşmak, zekâsını ya da yeterliliğini küçümsemek bu iletişim biçiminin parçaları olabilir.Buradaki gizli mesaj kabaca şuna dönüşür:“Ben senden daha doğru, daha mantıklı ya da daha iyiyim.”Bu nedenle küçümseme yalnızca tartışılan meseleye zarar vermez. Zamanla çiftin birbirine duyduğu saygıyı da aşındırabilir.Gottman’ın araştırmalarında küçümsemenin ilişki açısından özellikle güçlü bir tehlike işareti olarak görülmesinin nedeni de budur.3. Savunmaya Geçme: Kendimizi Korumaya Çalışırken Birbirimizi DuymamakEleştirildiğimizi hissettiğimizde kendimizi savunmak oldukça insani bir tepkidir.Sorun, savunmanın tartışma içerisindeki temel iletişim biçimimiz hâline gelmesidir.Savunmaya geçtiğimizde artık partnerimizin bize anlatmaya çalıştığı şeyi duymaktan çok, neden suçlu olmadığımızı göstermeye çalışırız.Açıklamalar yaparız, mazeretler üretiriz, karşı örnekler buluruz veya sorumluluğu yeniden karşı tarafa göndeririz.Ve çok sık karşımıza çıkan o küçük geçiş gerçekleşir:“Peki ya sen?”İşte burada iki taraf da kendisini anlatmaya çalışırken aslında kimse diğerini dinlememeye başlayabilir.Savunmaya geçmenin panzehiri her şeyi üzerimize almak değildir. Gottman yaklaşımında önemli olan, tartışılan meselede bize ait olan küçük de olsa bir parçanın sorumluluğunu alabilmektir.Çünkü bazen bir tartışmanın yönünü değiştiren şey “Tamamen ben hatalıyım” demek değil;“Burada benim de payım olduğunu görebiliyorum”diyebilmektir.4. Duvar Örme: Bazen Sessizlik Sakinlik DeğildirSonuncusu ise duvar örme.Dışarıdan bakıldığında diğerlerinden daha zararsız görünebilir.Kişi bağırmıyordur. Hakaret etmiyordur. Tartışmıyordur bile.Sadece susuyordur.Ama her sessizlik sakinlik anlamına gelmez.Gottman’ın çalışmalarında duvar örme, kişinin etkileşimden çekilmesiyle ilişkilidir. Partnerine cevap vermemek, göz temasını kesmek, konuşmayı tamamen kapatmak ya da zihinsel olarak konuşmadan uzaklaşmak şeklinde görülebilir.Bunun arkasında bazen umursamazlıktan çok yoğun fizyolojik uyarılma vardır.Yani kişi aslında o kadar yükselmiş olabilir ki artık sağlıklı biçimde konuşabilecek durumda değildir. Gottman bu yoğun bedensel ve duygusal yüklenmeyi “flooding” yani duygusal taşma kavramıyla açıklar.Kalp hızlanabilir, beden gerilebilir, düşünceler toparlanamayabilir ve kişi artık karşısındakini anlamaktan çok o yoğunluktan çıkmaya çalışabilir.Bu yüzden burada önemli bir ayrım vardır:Konuşmaya ara vermek ile duvar örmek aynı şey değildir.Sağlıklı bir mola, kişinin sakinleşmek için konuşmaya ara vermesi ve sonrasında konuşmaya geri dönmesidir.Duvar örmede ise ilişkinin kapısı belirsiz bir şekilde kapanır.Dört Atlı Neden Bu Kadar Önemli?Buradaki amaç bir tartışmanın ortasında partnerimize bakıp “Şu anda üçüncü atlıyı yapıyorsun” demek değildir.Asıl mesele kendi ilişki döngümüzü fark edebilmektir.Çünkü bu dört davranış çoğu zaman birbirinden bağımsız ilerlemez.Bir taraf eleştirdikçe diğeri savunmaya geçebilir. Savunmayla karşılaşan kişi kendisini duyurabilmek için daha fazla yükselebilir. İletişim sertleştikçe küçümseme ortaya çıkabilir. Yoğunluk arttığında taraflardan biri artık dayanamayarak tamamen kapanabilir.Sonra çift bir sonraki hafta başka bir konuda tartışır.Konu değişmiştir.Ama dans aynıdır.Bu nedenle çift terapisinde bazen en önemli soru:“Ne hakkında tartışıyorsunuz?”değil,“Tartışmaya başladığınızda ikinizin arasında ne oluyor?”sorusudur.Çünkü konu para olabilir, aileler olabilir, çocuklar olabilir, telefon olabilir.Ama altında çalışan ilişki döngüsü aynı kaldığı sürece çift kendisini tekrar tekrar aynı yerde bulabilir.“Ama Biz Hep Aynı Şeyi Tartışıyoruz!”Belki de ilişkinizde sizi en çok yoran şeylerden biri bu.“Bunu yüz kere konuştuk.”“Tamam dedik ama yine aynı şey oldu.”“Kaç yıldır aynı konuyu tartışıyoruz.”Burada Gottman’ın başka bir bulgusu biraz şaşırtıcı olabilir:Çiftlerin yaşadığı ilişki problemlerinin yaklaşık %69’u süreğen problemlerdir.Yani bazı meseleler tamamen ortadan kalkmayabilir.Çünkü karşınızdaki kişi sizden farklı bir insandır.Siz planlısınızdır, o daha spontandır.Siz konuşarak yakınlık kurarsınız, o yalnız kalarak sakinleşir.Siz para biriktirdiğinizde güvende hissedersiniz, o hayatın tadını çıkarmak için harcamak ister.Peki bu durumda ne yapacağız?Her farklılığı ortadan kaldırmaya mı çalışacağız?Belki de soru bu değildir.Belki daha iyi soru şudur:“Bu farklılık aramızda kalmaya devam etse bile birbirimizi yaralamadan bununla yaşayabilir miyiz?”Çünkü iyi ilişkilerin sırrı hiç problem yaşamamak olmayabilir.Problemi yaşarken birbirini kaybetmemek olabilir.Tartışmanın Başını Değiştirsek Ne Olur?Şimdi en baştaki cümleye geri dönelim:“Sen zaten beni hiçbir zaman düşünmüyorsun.”Bu cümlenin altında gerçekten ne olabilir?Belki:“Son zamanlarda biraz geri planda kaldığımı hissediyorum.”Belki:“Seninle daha fazla vakit geçirmeyi özledim.”Belki de sadece:“Beni biraz daha fark etmene ihtiyacım var.”Gottman’ın yumuşak başlangıç dediği şey tam olarak burada devreye giriyor.Yumuşak başlamak susmak değildir.Alttan almak değildir.Öfkelenmemek hiç değildir.Aynı ihtiyacı, karşımızdakini savunmaya itmeden anlatabilmektir.“Sen zaten beni hiç önemsemiyorsun.”yerine:“Bu hafta çok az vakit geçirdik ve kendimi senden biraz uzak hissettim. Bu akşam biraz birlikte kalmaya ihtiyacım var.”İhtiyaç aynı.Duygu aynı.Hatta problem de aynı.Ama konuşmanın kapısı bambaşka bir yerden açılıyor.Belki de Bir Sonraki Tartışmada Şunu DeneyebilirizBir dahaki sefere partnerinizle tartışmaya başladığınızı fark ettiğinizde hemen çözmeye çalışmayın.Önce kendinizi bir anlığına dışarıdan izleyin.İlk üç dakikada ne yapıyorum?Şikâyetimi mi anlatıyorum, yoksa partnerimin karakterini mi tarif ediyorum?Gerçekten şu anki olaya mı kızgınım?Yoksa bu olay bende daha eski ve daha derin bir yere mi dokunuyor?Ve belki en önemlisi:Öfkemin altında partnerime aslında ne söylemeye çalışıyorum?“Beni gör.”“Yanımda ol.”“Beni önemse.”“Beni yalnız bırakma.”“Benimle aynı takımda olduğunu hissettir.”Bazen bir tartışmanın en yüksek sesle söylenen cümlesi, anlatılmak istenen asıl cümle değildir.Ve belki ilişkilerde değişim tam da burada başlar:Partnerimize söylediğimiz cümleyi değil, o cümlenin altında söylemeye çalıştığımız şeyi fark ettiğimizde.Çünkü mesele her zaman tartışmamak değildir.Bazen mesele, tartışırken bile birbirimize ulaşmanın bir yolunu bulabilmektir.KaynakçaCarrère, S., & Gottman, J. M. (1999). Predicting divorce among newlyweds from the first three minutes of a marital conflict discussion. Family Process, 38(3), 293–301. https://doi.org/10.1111/j.1545-5300.1999.00293.xGottman, J. M. (1994). What Predicts Divorce? The Relationship Between Marital Processes and Marital Outcomes. Lawrence Erlbaum Associates.Gottman, J. M., & Levenson, R. W. (1992). Marital processes predictive of later dissolution: Behavior, physiology, and health. Journal of Personality and Social Psychology, 63(2), 221–233.Gottman, J. M., & Silver, N. (2015). The Seven Principles for Making Marriage Work. Harmony Books.Bu hâli doğrudan kopyalayıp kullanabilirsiniz. Özellikle %69 süreğen problem bilgisi de Gottman Institute’un güncel açıklamalarında aynı oranla aktarılıyor. “Sen zaten beni hiç dinlemiyorsun.”“Tamam, yine başladın.”“Ben mi başladım? Seninle hiçbir şey konuşulmuyor ki!”Tanıdık geldi mi?Belki cümleler birebir böyle değil. Ama bazen bir tartışmanın daha ilk birkaç cümlesinde nereye gideceğini hissederiz.Henüz asıl konuya bile gelinmemiştir ama içinizden bir ses şöyle der:“Eyvah… yine aynı yere gidiyoruz.”Peki gerçekten bir tartışmanın nasıl biteceğini, daha nasıl başladığına bakarak tahmin etmek mümkün olabilir mi?John Gottman’ın çiftlerle yaptığı yıllara yayılan çalışmalarında dikkat çekici cevaplardan biri tam olarak burada karşımıza çıkıyor.İlk 3 Dakika Sandığımızdan Daha Fazlasını Söylüyor OlabilirGottman ve araştırmacı Sybil Carrère, yeni evli 124 çifti bir araya getiriyor ve onlardan ilişkilerinde anlaşamadıkları bir konu hakkında konuşmalarını istiyor.Sonra bu çiftleri yıllar boyunca takip ediyorlar.Araştırmanın en çarpıcı taraflarından biri şu:Çiftlerin tartışmalarının yalnızca ilk üç dakikasındaki etkileşim biçimine bakıldığında bile, altı yıl sonraki evlilik sonuçları hakkında önemli ölçüde öngörüde bulunulabiliyor.Gottman’ın çalışmalarında aktarılan bir başka dikkat çekici oran ise %96.Bir çatışma konuşmasının nasıl sonuçlanacağı, etkileşimin ilk üç dakikasına bakılarak %96 oranında öngörülebiliyor.Bir düşünün…Üç dakika.Belki tartışmanın asıl konusuna bile gelmediğiniz üç dakika.Peki bu üç dakikada ne oluyor da konuşmanın geri kalanını bu kadar etkiliyor?Cevap çoğu zaman ne söylediğimizden önce, nasıl başladığımızda saklı.“Sen Zaten Hep Böylesin…”Gottman buna sert başlangıç diyor.Sert başlangıç her zaman bağırmak anlamına gelmiyor.Bazen oldukça sakin bir ses tonuyla bile başlayabilir:“Sen zaten hiçbir zaman beni düşünmüyorsun.”“Bir kere de söylediğim şeyi yap.”“Senin ailene gelince her şeyi yapıyorsun zaten.”“Boş ver, sen anlamazsın.”Dikkat ederseniz burada bir problem anlatılmıyor.Yavaş yavaş karşıdaki kişi problem hâline getiriliyor.Ve işte tartışmanın yönü tam burada değişmeye başlayabiliyor.Çünkü karşımızdaki kişi artık söylediğimiz şeyi anlamaya çalışmak yerine kendisini korumaya başlıyor.“Ben öyle bir insan değilim.”“Sen de aynısını yapıyorsun.”“Her şeyi yine bana yıkıyorsun.”Ve bir anda başlangıçtaki mesele kayboluyor.Bulaşık makinesi konuşulacaktı.Saat kaçta eve gelindiği konuşulacaktı.Bir mesajın neden cevapsız kaldığı konuşulacaktı.Ama artık çift bulaşık makinesini konuşmuyor.Birbirlerini konuşuyorlar.Peki Gerçekten Bulaşık Makinesini mi Tartışıyoruz?İşte burada tartışmanın biraz daha altına inmek gerekiyor.Çünkü çiftlerin tartışmalarında gördüğümüz şey her zaman tartışmanın tamamı değildir.Bunu bir katman gibi düşünebiliriz.En üstte gördüğümüz şey olaydır:“Eve geç geldin.”“Bana mesaj atmadın.”“Yine annenin tarafını tuttun.”“Evde bana hiç yardım etmiyorsun.”Ama biraz aşağı indiğimizde başka şeylerle karşılaşabiliriz.Kırıldım.Yalnız kaldım.Önemsenmediğimi hissettim.Senin için öncelikli miyim, emin olamadım.Bir katman daha aşağı indiğimizde ise bazen çok daha temel bir ihtiyaç vardır:Görülmek.Duyulmak.Değerli hissetmek.Güvende olmak.Partnerinin yanında olduğunu bilmek.İşte çift terapisinde bazen “Kim haklı?” sorusundan çok daha önemli bir soru ortaya çıkar:Bu tartışmanın altında aslında ne var?Çünkü “Neden bana mesaj atmadın?” diyen biri yalnızca bir mesajı sormuyor olabilir.Belki aslında şunu soruyordur:“Aklında mıyım?”“Annenin yanında neden beni savunmadın?” diyen biri yalnızca o akşam yaşanan olayı konuşmuyor olabilir.Belki altında:“Biz gerçekten aynı takım mıyız?”sorusu vardır.Ve bazen tartışmanın görünen yüzüyle uğraşırken çiftin asıl ihtiyacı hiç konuşulmadan kalır.Bir Tartışmanın İçinde Fark Etmeden Yaptığımız Dört ŞeyPeki bir tartışma kötü bir yere doğru giderken aslında arada ne oluyor?Gottman, yıllar boyunca çiftlerin tartışmalarını gözlemlediğinde bazı iletişim biçimlerinin tekrar tekrar ortaya çıktığını fark ediyor. Üstelik bunlar yalnızca o anki tartışmayı zorlaştırmıyor; sıklaştıklarında ilişkinin duygusal iklimini de zaman içerisinde değiştirebiliyor.Gottman bu dört iletişim biçimini oldukça çarpıcı bir isimle tanımlıyor:Mahşerin Dört Atlısı: Eleştiri, küçümseme, savunmaya geçme ve duvar örme.1. Eleştiri: Sorundan Kişiliğe GeçmekEleştiri, partnerimizin yaptığı bir davranıştan rahatsız olduğumuzu söylemekten farklıdır.Sağlıklı bir şikâyette belirli bir olaydan söz ederiz: Ne oldu, bunun üzerimizde nasıl bir etkisi oldu ve neye ihtiyacımız var?Eleştiride ise konu yavaş yavaş davranış olmaktan çıkar ve karşımızdaki kişinin nasıl biri olduğuna dönüşür.Artık problem “yapılan şey” değil, partnerimizin karakteridir.Özellikle “sen zaten…”, “sen hiçbir zaman…”, “sen hep…” gibi genellemeler bunun habercisi olabilir.Bu ayrım küçük görünebilir ama ilişkide oldukça önemlidir. Çünkü bir davranışı değiştirmek mümkündür. Fakat kişi kendisine “Sorun senin yaptığın şey değil, sorun sensin” mesajı geldiğini hissettiğinde doğal olarak kendisini korumaya başlayabilir.2. Küçümseme: Artık Yalnızca Kızgın DeğilimGottman’ın özellikle üzerinde durduğu davranışlardan biri küçümsemedir.Çünkü küçümsemede yalnızca öfke yoktur. İçinde bir miktar üstünlük ve değersizleştirme de bulunur.Alay etmek, partnerin söylediğini aşağılamak, onunla dalga geçmek, göz devirmek, iğneleyici konuşmak, zekâsını ya da yeterliliğini küçümsemek bu iletişim biçiminin parçaları olabilir.Buradaki gizli mesaj kabaca şuna dönüşür:“Ben senden daha doğru, daha mantıklı ya da daha iyiyim.”Bu nedenle küçümseme yalnızca tartışılan meseleye zarar vermez. Zamanla çiftin birbirine duyduğu saygıyı da aşındırabilir.Gottman’ın araştırmalarında küçümsemenin ilişki açısından özellikle güçlü bir tehlike işareti olarak görülmesinin nedeni de budur.3. Savunmaya Geçme: Kendimizi Korumaya Çalışırken Birbirimizi DuymamakEleştirildiğimizi hissettiğimizde kendimizi savunmak oldukça insani bir tepkidir.Sorun, savunmanın tartışma içerisindeki temel iletişim biçimimiz hâline gelmesidir.Savunmaya geçtiğimizde artık partnerimizin bize anlatmaya çalıştığı şeyi duymaktan çok, neden suçlu olmadığımızı göstermeye çalışırız.Açıklamalar yaparız, mazeretler üretiriz, karşı örnekler buluruz veya sorumluluğu yeniden karşı tarafa göndeririz.Ve çok sık karşımıza çıkan o küçük geçiş gerçekleşir:“Peki ya sen?”İşte burada iki taraf da kendisini anlatmaya çalışırken aslında kimse diğerini dinlememeye başlayabilir.Savunmaya geçmenin panzehiri her şeyi üzerimize almak değildir. Gottman yaklaşımında önemli olan, tartışılan meselede bize ait olan küçük de olsa bir parçanın sorumluluğunu alabilmektir.Çünkü bazen bir tartışmanın yönünü değiştiren şey “Tamamen ben hatalıyım” demek değil;“Burada benim de payım olduğunu görebiliyorum”diyebilmektir.4. Duvar Örme: Bazen Sessizlik Sakinlik DeğildirSonuncusu ise duvar örme.Dışarıdan bakıldığında diğerlerinden daha zararsız görünebilir.Kişi bağırmıyordur. Hakaret etmiyordur. Tartışmıyordur bile.Sadece susuyordur.Ama her sessizlik sakinlik anlamına gelmez.Gottman’ın çalışmalarında duvar örme, kişinin etkileşimden çekilmesiyle ilişkilidir. Partnerine cevap vermemek, göz temasını kesmek, konuşmayı tamamen kapatmak ya da zihinsel olarak konuşmadan uzaklaşmak şeklinde görülebilir.Bunun arkasında bazen umursamazlıktan çok yoğun fizyolojik uyarılma vardır.Yani kişi aslında o kadar yükselmiş olabilir ki artık sağlıklı biçimde konuşabilecek durumda değildir. Gottman bu yoğun bedensel ve duygusal yüklenmeyi “flooding” yani duygusal taşma kavramıyla açıklar.Kalp hızlanabilir, beden gerilebilir, düşünceler toparlanamayabilir ve kişi artık karşısındakini anlamaktan çok o yoğunluktan çıkmaya çalışabilir.Bu yüzden burada önemli bir ayrım vardır:Konuşmaya ara vermek ile duvar örmek aynı şey değildir.Sağlıklı bir mola, kişinin sakinleşmek için konuşmaya ara vermesi ve sonrasında konuşmaya geri dönmesidir.Duvar örmede ise ilişkinin kapısı belirsiz bir şekilde kapanır.Dört Atlı Neden Bu Kadar Önemli?Buradaki amaç bir tartışmanın ortasında partnerimize bakıp “Şu anda üçüncü atlıyı yapıyorsun” demek değildir.Asıl mesele kendi ilişki döngümüzü fark edebilmektir.Çünkü bu dört davranış çoğu zaman birbirinden bağımsız ilerlemez.Bir taraf eleştirdikçe diğeri savunmaya geçebilir. Savunmayla karşılaşan kişi kendisini duyurabilmek için daha fazla yükselebilir. İletişim sertleştikçe küçümseme ortaya çıkabilir. Yoğunluk arttığında taraflardan biri artık dayanamayarak tamamen kapanabilir.Sonra çift bir sonraki hafta başka bir konuda tartışır.Konu değişmiştir.Ama dans aynıdır.Bu nedenle çift terapisinde bazen en önemli soru:“Ne hakkında tartışıyorsunuz?”değil,“Tartışmaya başladığınızda ikinizin arasında ne oluyor?”sorusudur.Çünkü konu para olabilir, aileler olabilir, çocuklar olabilir, telefon olabilir.Ama altında çalışan ilişki döngüsü aynı kaldığı sürece çift kendisini tekrar tekrar aynı yerde bulabilir.“Ama Biz Hep Aynı Şeyi Tartışıyoruz!”Belki de ilişkinizde sizi en çok yoran şeylerden biri bu.“Bunu yüz kere konuştuk.”“Tamam dedik ama yine aynı şey oldu.”“Kaç yıldır aynı konuyu tartışıyoruz.”Burada Gottman’ın başka bir bulgusu biraz şaşırtıcı olabilir:Çiftlerin yaşadığı ilişki problemlerinin yaklaşık %69’u süreğen problemlerdir.Yani bazı meseleler tamamen ortadan kalkmayabilir.Çünkü karşınızdaki kişi sizden farklı bir insandır.Siz planlısınızdır, o daha spontandır.Siz konuşarak yakınlık kurarsınız, o yalnız kalarak sakinleşir.Siz para biriktirdiğinizde güvende hissedersiniz, o hayatın tadını çıkarmak için harcamak ister.Peki bu durumda ne yapacağız?Her farklılığı ortadan kaldırmaya mı çalışacağız?Belki de soru bu değildir.Belki daha iyi soru şudur:“Bu farklılık aramızda kalmaya devam etse bile birbirimizi yaralamadan bununla yaşayabilir miyiz?”Çünkü iyi ilişkilerin sırrı hiç problem yaşamamak olmayabilir.Problemi yaşarken birbirini kaybetmemek olabilir.Tartışmanın Başını Değiştirsek Ne Olur?Şimdi en baştaki cümleye geri dönelim:“Sen zaten beni hiçbir zaman düşünmüyorsun.”Bu cümlenin altında gerçekten ne olabilir?Belki:“Son zamanlarda biraz geri planda kaldığımı hissediyorum.”Belki:“Seninle daha fazla vakit geçirmeyi özledim.”Belki de sadece:“Beni biraz daha fark etmene ihtiyacım var.”Gottman’ın yumuşak başlangıç dediği şey tam olarak burada devreye giriyor.Yumuşak başlamak susmak değildir.Alttan almak değildir.Öfkelenmemek hiç değildir.Aynı ihtiyacı, karşımızdakini savunmaya itmeden anlatabilmektir.“Sen zaten beni hiç önemsemiyorsun.”yerine:“Bu hafta çok az vakit geçirdik ve kendimi senden biraz uzak hissettim. Bu akşam biraz birlikte kalmaya ihtiyacım var.”İhtiyaç aynı.Duygu aynı.Hatta problem de aynı.Ama konuşmanın kapısı bambaşka bir yerden açılıyor.Belki de Bir Sonraki Tartışmada Şunu DeneyebilirizBir dahaki sefere partnerinizle tartışmaya başladığınızı fark ettiğinizde hemen çözmeye çalışmayın.Önce kendinizi bir anlığına dışarıdan izleyin.İlk üç dakikada ne yapıyorum?Şikâyetimi mi anlatıyorum, yoksa partnerimin karakterini mi tarif ediyorum?Gerçekten şu anki olaya mı kızgınım?Yoksa bu olay bende daha eski ve daha derin bir yere mi dokunuyor?Ve belki en önemlisi:Öfkemin altında partnerime aslında ne söylemeye çalışıyorum?“Beni gör.”“Yanımda ol.”“Beni önemse.”“Beni yalnız bırakma.”“Benimle aynı takımda olduğunu hissettir.”Bazen bir tartışmanın en yüksek sesle söylenen cümlesi, anlatılmak istenen asıl cümle değildir.Ve belki ilişkilerde değişim tam da burada başlar:Partnerimize söylediğimiz cümleyi değil, o cümlenin altında söylemeye çalıştığımız şeyi fark ettiğimizde.Çünkü mesele her zaman tartışmamak değildir.Bazen mesele, tartışırken bile birbirimize ulaşmanın bir yolunu bulabilmektir.KaynakçaCarrère, S., & Gottman, J. M. (1999). Predicting divorce among newlyweds from the first three minutes of a marital conflict discussion. Family Process, 38(3), 293–301. https://doi.org/10.1111/j.1545-5300.1999.00293.xGottman, J. M. (1994). What Predicts Divorce? The Relationship Between Marital Processes and Marital Outcomes. Lawrence Erlbaum Associates.Gottman, J. M., & Levenson, R. W. (1992). Marital processes predictive of later dissolution: Behavior, physiology, and health. Journal of Personality and Social Psychology, 63(2), 221–233.Gottman, J. M., & Silver, N. (2015). The Seven Principles for Making Marriage Work. Harmony Books.

Psikoloji
Deniz Beren Kılıçlı
September 04, 2026
Bir Şeyler İzlemeden Uyuyamamak
Bir Şeyler İzlemeden Uyuyamamak

Bazı insanlar için uyumak, yalnızca yatağa girip gözlerini kapatmakla başlamaz. Telefonu açmak, bir dizi izlemek, YouTube videosu dinlemek ya da arka planda bir şeyler oynatmak neredeyse uyku rutininin zorunlu bir parçası haline gelebilir. Ekran kapandığında veya ortam sessizleştiğinde uykuya dalmak zorlaşabilir. Kişi yorgun olsa bile “bir şey açmadan uyuyamıyorum” diyebilir.Bu alışkanlık ilk bakışta basit bir uyku tercihi gibi görünebilir. Ancak zamanla kişinin uykuya dalabilmek için dışarıdan bir uyaranın varlığına ihtiyaç duyması, zihinsel ve duygusal bazı süreçlerle ilişkili olabilir. Özellikle sessizlik başladığında düşünceler yoğunlaşıyorsa, gün içinde ertelenen meseleler gece daha görünür hale geliyorsa veya yalnızca “bir şeyler izlerken” zihnin sustuğu hissediliyorsa bu alışkanlığın altında yalnızca eğlence ihtiyacı olmayabilir.Gün boyunca insanların dikkati pek çok uyaran arasında dağılır. İş, okul, mesajlar, konuşmalar, sorumluluklar ve sosyal medya zihni sürekli meşgul eder. Gece olduğunda dış uyaranlar azalır ve kişinin kendi düşünceleri daha belirgin hale gelebilir. Gün içinde fazla fark edilmeyen kaygılar, yapılacak işler, geçmiş konuşmalar veya gelecekle ilgili düşünceler yatağa girildiğinde daha fazla hissedilebilir.Bu noktada bir dizi ya da video açmak zihnin dikkatini başka bir yere taşır. Kişi kendi düşünceleriyle baş başa kalmak yerine ekrandaki içeriğe odaklanır. Böylece kısa süreli bir rahatlama oluşabilir. Özellikle düşünceler yoğun olduğunda, arka planda konuşma sesi duymak kişinin kendisini daha sakin veya daha az yalnız hissetmesine de yardımcı olabilir.Zamanla bu rahatlama bir alışkanlık döngüsüne dönüşebilir. Kişi birkaç gece boyunca bir şeyler izleyerek daha kolay uyuduğunu fark ettiğinde beyin uyku ile ekran arasında bir bağlantı kurmaya başlayabilir. Yatak, sessizlik ve uyku yerine; telefon, video ve uyku birlikte eşleşir. Bir süre sonra ekran olmadan yatağa girmek kişiye eksik veya rahatsız edici gelebilir.Burada önemli olan, “ekran kullanıyorum, demek ki uyku problemim var” şeklinde düşünmek değildir. Birçok insan zaman zaman bir şeyler izleyerek uyuyabilir. Asıl dikkat edilmesi gereken nokta, bunun ne kadar zorunlu hale geldiğidir. Kişi gerçekten istediği için mi bir şeyler izliyor, yoksa ekran olmadan uykuya dalamayacağına mı inanıyor? İzlediği içerik uykuya geçişi kolaylaştırıyor mu, yoksa fark etmeden uyku saatini sürekli geciktiriyor mu?Ekranın uyku üzerindeki etkisi de burada önemlidir. Telefon, tablet ve televizyon gibi cihazlardan gelen ışık ve özellikle gece saatlerinde yoğun ekran kullanımı, uyku-uyanıklık döngüsünü etkileyebilir. Bunun yanında asıl sorun çoğu zaman yalnızca ekran ışığı değildir. İzlenen içeriğin uyarıcı olması, “bir bölüm daha” düşüncesi veya sosyal medyada sürekli yeni içeriklerle karşılaşmak zihnin uyanık kalmasını kolaylaştırabilir.Örneğin kişi “sadece biraz izleyip uyuyacağım” diyerek yatağa girebilir ancak yarım saatlik plan bir buçuk saate dönüşebilir. Böylece kişi ekranın uykuya geçmesine yardımcı olduğunu düşünürken aslında uyku saatini sürekli ileriye taşıyor olabilir. Sabah yorgun uyanmak, gün içinde daha fazla kafein tüketmek ve akşam tekrar geç uyumak zamanla kendi kendini sürdüren bir döngü oluşturabilir.Bir şeyler izlemeden uyuyamama ihtiyacının altında bazen sessizliğe tahammül etmekte zorlanmak da bulunabilir. Sessizlik bazı kişiler için dinlendirici değil, huzursuz edici olabilir. Özellikle zihni sürekli aktif olan kişilerde ortam sakinleştiğinde iç konuşma daha fazla duyulur hale gelir. Günün muhasebesini yapmak, geçmişte söylenenleri tekrar düşünmek veya ertesi günle ilgili senaryolar üretmek uykuya geçişi zorlaştırabilir.Bu durumda ekran bir çeşit dikkat dağıtıcı görevi görebilir. Ancak dikkat dağıtmak her zaman temel nedeni çözmez. Eğer kişi yalnızca düşünceler ortaya çıkmasın diye sürekli bir şeyler izliyorsa, zihnin sessizlikle kurduğu ilişki zamanla daha da zorlaşabilir. Çünkü kişi düşünceler ortaya çıktığında onları tolere etmek yerine her seferinde hızlıca dışarıdan bir uyaran eklemeye alışabilir.Bazı kişiler için ise mesele yalnızlık hissi olabilir. Arka planda konuşma sesi, tanıdık bir dizinin karakterleri veya tekrar tekrar izlenen bir video kişiye “ortamda birileri varmış” hissi verebilir. Özellikle geceleri yalnız hissetmekten hoşlanmayan kişiler için bu sesler rahatlatıcı olabilir. Burada da önemli olan kişinin bu ihtiyacını fark etmesidir. Bazen “ekransız uyuyamıyorum” şeklinde tarif edilen şey aslında sessizlik veya yalnızlıkla ilgili bir huzursuzluk olabilir.Uyku hijyeni açısından uyku öncesindeki rutinin mümkün olduğunca sakinleştirici olması faydalıdır. Herkesin rutini aynı olmak zorunda değildir. Bazı kişiler kitap okuyarak, bazıları hafif bir müzik dinleyerek, bazıları sıcak bir duşla veya kısa bir gevşeme egzersiziyle uykuya hazırlanabilir. Amaç kişinin bedenine ve zihnine “gün bitti, artık dinlenme zamanı” mesajını verecek daha öngörülebilir bir geçiş oluşturmaktır.Eğer ekran kullanımı uzun süredir uyku rutininin bir parçasıysa bunu bir gecede tamamen bırakmaya çalışmak zorlayıcı olabilir. Daha gerçekçi olan, kullanım biçimini yavaş yavaş değiştirmektir. Örneğin izlenen içeriğin süresini azaltmak, ekran parlaklığını düşürmek, daha uyarıcı içerikler yerine sakin içeriklere geçmek veya ekranı yatağın dışında kullanıp son birkaç dakikayı sessizlikte geçirmek küçük başlangıçlar olabilir.Burada kişinin kendi deneyimini gözlemlemesi önemlidir. Ekran kapandıktan sonra zihinde ne oluyor? Hangi düşünceler daha çok ortaya çıkıyor? Sessizlik mi rahatsız ediyor, yoksa uyuyamayacağına dair kaygı mı başlıyor? “Bir şey açmazsam uyuyamam” düşüncesinin kendisi bile uykuya geçişi zorlaştırabilir. Kişi yatağa daha baştan “bu gece yine uyuyamayacağım” beklentisiyle girdiğinde bedenin gevşemesi daha zor hale gelebilir.Uykuya dalma güçlüğü uzun süredir devam ediyorsa, yalnızca ekran kullanımına odaklanmak bazen yeterli olmayabilir. Yoğun kaygı, stres, düzensiz yaşam temposu, uyku saatlerinin sürekli değişmesi veya gün içinde yeterince dinlenememek de uyku düzenini etkileyebilir. Bu nedenle kişinin genel yaşam düzenine bakmak önemlidir.Terapi sürecinde de “bir şeyler izlemeden uyuyamama” alışkanlığı yalnızca davranış düzeyinde ele alınmayabilir. Ekran kapandığında ortaya çıkan düşünceler, duygular ve beden tepkileri birlikte incelenebilir. Kişinin uyku öncesinde neyi bastırmaya veya uzaklaştırmaya çalıştığı, sessizlikle ilgili hangi duyguların ortaya çıktığı ve “uyuyamazsam ne olur?” gibi kaygılı düşüncelerin olup olmadığı değerlendirilebilir.Bazı kişiler için terapide amaç ekranı tamamen yasaklamak değildir. Daha çok kişinin uykuya geçmek için tek bir yönteme bağımlı kalmadan kendisini sakinleştirebilmesi, düşünceler ortaya çıktığında onlarla daha esnek bir ilişki kurabilmesi ve uyku öncesi daha sağlıklı bir rutin geliştirebilmesi hedeflenebilir.Bir şeyler izleyerek uyumak her zaman sorun değildir. Ancak ekran olmadan uyuyamayacağını düşünmek, her gece uyku saatini geciktirmek veya sessizlikle baş başa kalmanın yoğun huzursuzluk yaratması durumunda bu alışkanlığın ne işe yaradığını anlamak faydalı olabilir.Çünkü bazen uyku öncesinde açılan bir dizi yalnızca eğlenmek için değil; zihni susturmak, yalnızlık hissini azaltmak veya gün boyunca ertelenen düşüncelerden uzaklaşmak için kullanılan bir araç haline gelebilir. Bunun fark edilmesi, daha dinlendirici ve kişinin kendi ihtiyaçlarına uygun bir uyku düzeni oluşturmanın ilk adımlarından biri olabilir.

Genel
İrem Gerdan
September 03, 2026
Uzun Zamandır Hiçbir Şey Hissetmiyor Gibi Olmak
Uzun Zamandır Hiçbir Şey Hissetmiyor Gibi Olmak

Bazı dönemlerde insan kendisini üzgün, kaygılı ya da öfkeli hissetmekten çok, sanki hiçbir şey hissetmiyormuş gibi tarif edebilir. Güzel bir haber geldiğinde eskisi kadar sevinmemek, can sıkıcı bir olay yaşandığında beklenen üzüntüyü hissedememek, heyecanlanması gereken bir durumda içten bir hareketlenme yaşamamak bu deneyimin parçaları olabilir. Kişi bazen bunu “boşluk”, “donukluk”, “kopukluk” ya da “sanki her şey uzaktan oluyormuş gibi” ifadelerle anlatabilir.Bu durum tek başına belirli bir psikolojik sorunun göstergesi değildir. “Hiçbir şey hissetmiyorum” cümlesinin altında farklı süreçler bulunabilir. Uzun süreli stres, yoğun yorgunluk, depresif dönemler, tükenmişlik, kayıp ve zorlayıcı yaşam olayları kişinin duygularıyla kurduğu ilişkiyi etkileyebilir. Bazen zihin ve beden, uzun süre çok fazla yük taşıdıktan sonra duygusal tepkileri azaltarak kendisini korumaya çalışıyor gibi görünebilir.Duyguların azalmış gibi gelmesi her zaman duyguların gerçekten ortadan kalktığı anlamına gelmez. Bazı kişiler ne hissettiğini ayırt etmekte zorlanabilir. Duygu vardır fakat kişi onu isimlendiremiyor, bedeninde nasıl ortaya çıktığını fark edemiyor ya da uzun süredir duygularını bastırmaya alıştığı için iç dünyasına ulaşmakta güçlük çekiyor olabilir.Örneğin uzun yıllar boyunca “güçlü olmak”, sorun çıkarmamak, üzülmemek ya da duyguları belli etmemek önemli olmuşsa, kişi zamanla yalnızca zor duygularını değil, olumlu duygularını da geri plana itmeye başlayabilir. Duygular arasında bir açma-kapama düğmesi olmadığı için, acıyı azaltmaya çalışırken heyecan, keyif ve yakınlık hissi de daha silik hale gelebilir.Bazı durumlarda ise kişi günlük yaşamını sürdürmeye devam ederken yaptığı şeylerden eskisi kadar keyif alamadığını fark eder. Daha önce severek yaptığı aktiviteler artık nötr gelebilir, arkadaşlarla görüşmek veya gelecekle ilgili plan yapmak eskisi kadar anlamlı hissettirmeyebilir. Psikolojide keyif ve haz alma kapasitesindeki belirgin azalma için “anhedoni” kavramı kullanılabilir. Ancak kişinin yalnızca kendi başına bu kavrama bakarak kendisine tanı koyması doğru değildir; benzer deneyimler farklı nedenlerle ortaya çıkabilir.“Apati” kavramı da zaman zaman bu deneyimle karıştırılır. Apati daha çok motivasyonun, ilginin ve harekete geçme isteğinin azalmasıyla ilişkilidir. Kişi bir şeyi yapması gerektiğini bilir fakat bunun için içsel bir istek veya önem hissedemeyebilir. Duygusal uyuşma, apati ve haz alamama birbirine eşlik edebilir; ancak aynı şey değildir. Bu ayrımı yapabilmek, kişinin yaşadığı durumu daha doğru anlamak açısından önemlidir.Duygusal donukluk bazen uzun süreli zorlanmaların ardından belirginleşebilir. Kişi bir dönem yoğun kaygı, üzüntü veya öfke yaşadıktan sonra “artık hiçbir şey hissetmiyorum” demeye başlayabilir. Bu geçiş, özellikle duygusal olarak çok yorucu süreçlerde görülebilir. Çok yoğun duygularla uzun süre baş etmeye çalışan kişinin bir noktada daha az tepki vermeye başlaması, psikolojik bir korunma biçimi olarak düşünülebilir.Bazı kişiler bu durumu fark ettiklerinde kendilerini eleştirmeye başlar. “Neden sevinemiyorum?”, “Neden buna üzülmedim?”, “Bende bir problem mi var?” gibi düşünceler ortaya çıkabilir. Özellikle çevredeki insanların daha yoğun duygusal tepkiler verdiği durumlarda kişi kendisini farklı veya eksik hissedebilir. Ancak duyguların yoğunluğu herkes için aynı değildir ve her dönemde aynı şekilde yaşanmaz.Burada önemli olan, bu değişimin ne kadar süredir devam ettiğini ve kişinin günlük yaşamını ne ölçüde etkilediğini fark etmektir. Birkaç yoğun günün ardından kısa süreli bir duygusal yorgunluk yaşamak ile aylar boyunca hemen hiçbir şeye karşı ilgi, heyecan veya duygusal tepki hissedememek aynı şekilde değerlendirilmemelidir.Kişi kendisine şu soruları sorabilir: Bu hissizlik ne zaman başladı? Öncesinde hayatımda yoğun bir stres, kayıp veya değişim var mıydı? Eskiden keyif aldığım şeylerden hâlâ keyif alabiliyor muyum? İnsanlarla yakınlık kurduğumda bir şey hissediyor muyum? Duygularım tamamen yokmuş gibi mi geliyor, yoksa ne hissettiğimi anlamakta mı zorlanıyorum? Günlük sorumluluklarımı yerine getirme isteğimde belirgin bir azalma var mı?Bu sorular kişinin kendisine tanı koyması için değil, yaşadığı değişimi daha yakından gözlemleyebilmesi için kullanılabilir. Çünkü bazen “duygu hissetmiyorum” ifadesi aslında yorgunluk, isteksizlik, hayattan keyif alamama, kopukluk veya duyguları tanımlamakta zorlanma gibi birbirinden farklı deneyimleri aynı anda anlatıyor olabilir.Duygularla yeniden temas kurmak için kişinin kendisini zorlayarak “bir şey hissetmeye çalışması” her zaman işe yaramaz. Bunun yerine gün içerisinde küçük değişimleri fark etmek daha anlamlı olabilir. Bir konuşmanın ardından bedende oluşan gerginlik, bir şarkının verdiği hafif rahatlama, bir olay karşısında ortaya çıkan küçük bir rahatsızlık veya merak hissi gibi daha ince sinyaller duygusal farkındalığın yeniden gelişmesine yardımcı olabilir.Uyku, günlük düzen, sosyal temas ve genel stres düzeyi de bu süreçte önemlidir. Uzun süredir yeterince dinlenemeyen, sürekli çalışan veya yoğun bir yaşam temposu içinde kendisine alan açamayan birinin duygusal olarak daha donuk hissetmesi şaşırtıcı değildir. Bu nedenle yalnızca “neden hiçbir şey hissetmiyorum?” sorusuna değil, kişinin son dönemde nasıl yaşadığına da bakmak gerekir.Bu deneyim uzun süredir devam ediyor, kişinin ilişkilerini, günlük işlevselliğini veya yaşamdan aldığı keyfi belirgin biçimde etkiliyorsa profesyonel destek almak faydalı olabilir. Terapi sürecinde kişinin duygusal uyuşmayı ne zaman yaşamaya başladığı, bunun hangi yaşam olaylarıyla bağlantılı olabileceği ve duygularla temas kurmayı zorlaştıran düşünce ve davranış örüntüleri birlikte incelenebilir.Terapi aynı zamanda kişinin “bir şey hissetmek zorundayım” baskısını azaltarak duygularını daha güvenli bir ortamda fark etmesine alan açabilir. Bazı kişiler için ilk adım yoğun duygular hissetmek değil, küçük duygusal sinyalleri yeniden tanımaya başlamaktır. Hangi durumların kişiyi biraz daha canlı, ilgili veya bağlı hissettirdiğini görmek zamanla önemli ipuçları sağlayabilir.Çünkü uzun zamandır hiçbir şey hissetmiyor gibi olmak, kişinin duygularının tamamen kaybolduğu anlamına gelmeyebilir. Bazen bu deneyim, uzun süredir taşınan yüklerin, bastırılan duyguların veya yoğun bir psikolojik yorgunluğun ardından oluşan bir uzaklaşma hali olabilir. Bu uzaklaşmanın nedenlerini anlamak, kişinin kendi iç dünyasıyla yeniden daha güvenli bir ilişki kurmasının ilk adımlarından biri olabilir.

Bireysel Danışmanlık
İrem Gerdan
September 01, 2026

Most Read

Aslında Ne İçin Tartışıyoruz? İlişkilerde Görünenin Altındaki Hikâye
Aslında Ne İçin Tartışıyoruz? İlişkilerde Görünenin Altındaki Hikâye

Aslında Ne İçin Tartışıyoruz? İlişkilerde Görünenin Altındaki Hikâye“Sen zaten beni hiç dinlemiyorsun.”“Tamam, yine başladın.”“Ben mi başladım? Seninle hiçbir şey konuşulmuyor ki!”Tanıdık geldi mi?Belki cümleler birebir böyle değil. Ama bazen bir tartışmanın daha ilk birkaç cümlesinde nereye gideceğini hissederiz.Henüz asıl konuya bile gelinmemiştir ama içinizden bir ses şöyle der:“Eyvah… yine aynı yere gidiyoruz.”Peki gerçekten bir tartışmanın nasıl biteceğini, daha nasıl başladığına bakarak tahmin etmek mümkün olabilir mi?John Gottman’ın çiftlerle yaptığı yıllara yayılan çalışmalarında dikkat çekici cevaplardan biri tam olarak burada karşımıza çıkıyor.İlk 3 Dakika Sandığımızdan Daha Fazlasını Söylüyor OlabilirGottman ve araştırmacı Sybil Carrère, yeni evli 124 çifti bir araya getiriyor ve onlardan ilişkilerinde anlaşamadıkları bir konu hakkında konuşmalarını istiyor.Sonra bu çiftleri yıllar boyunca takip ediyorlar.Araştırmanın en çarpıcı taraflarından biri şu:Çiftlerin tartışmalarının yalnızca ilk üç dakikasındaki etkileşim biçimine bakıldığında bile, altı yıl sonraki evlilik sonuçları hakkında önemli ölçüde öngörüde bulunulabiliyor.Gottman’ın çalışmalarında aktarılan bir başka dikkat çekici oran ise %96.Bir çatışma konuşmasının nasıl sonuçlanacağı, etkileşimin ilk üç dakikasına bakılarak %96 oranında öngörülebiliyor.Bir düşünün…Üç dakika.Belki tartışmanın asıl konusuna bile gelmediğiniz üç dakika.Peki bu üç dakikada ne oluyor da konuşmanın geri kalanını bu kadar etkiliyor?Cevap çoğu zaman ne söylediğimizden önce, nasıl başladığımızda saklı.“Sen Zaten Hep Böylesin…”Gottman buna sert başlangıç diyor.Sert başlangıç her zaman bağırmak anlamına gelmiyor.Bazen oldukça sakin bir ses tonuyla bile başlayabilir:“Sen zaten hiçbir zaman beni düşünmüyorsun.”“Bir kere de söylediğim şeyi yap.”“Senin ailene gelince her şeyi yapıyorsun zaten.”“Boş ver, sen anlamazsın.”Dikkat ederseniz burada bir problem anlatılmıyor.Yavaş yavaş karşıdaki kişi problem hâline getiriliyor.Ve işte tartışmanın yönü tam burada değişmeye başlayabiliyor.Çünkü karşımızdaki kişi artık söylediğimiz şeyi anlamaya çalışmak yerine kendisini korumaya başlıyor.“Ben öyle bir insan değilim.”“Sen de aynısını yapıyorsun.”“Her şeyi yine bana yıkıyorsun.”Ve bir anda başlangıçtaki mesele kayboluyor.Bulaşık makinesi konuşulacaktı.Saat kaçta eve gelindiği konuşulacaktı.Bir mesajın neden cevapsız kaldığı konuşulacaktı.Ama artık çift bulaşık makinesini konuşmuyor.Birbirlerini konuşuyorlar.Peki Gerçekten Bulaşık Makinesini mi Tartışıyoruz?İşte burada tartışmanın biraz daha altına inmek gerekiyor.Çünkü çiftlerin tartışmalarında gördüğümüz şey her zaman tartışmanın tamamı değildir.Bunu bir katman gibi düşünebiliriz.En üstte gördüğümüz şey olaydır:“Eve geç geldin.”“Bana mesaj atmadın.”“Yine annenin tarafını tuttun.”“Evde bana hiç yardım etmiyorsun.”Ama biraz aşağı indiğimizde başka şeylerle karşılaşabiliriz.Kırıldım.Yalnız kaldım.Önemsenmediğimi hissettim.Senin için öncelikli miyim, emin olamadım.Bir katman daha aşağı indiğimizde ise bazen çok daha temel bir ihtiyaç vardır:Görülmek.Duyulmak.Değerli hissetmek.Güvende olmak.Partnerinin yanında olduğunu bilmek.İşte çift terapisinde bazen “Kim haklı?” sorusundan çok daha önemli bir soru ortaya çıkar:Bu tartışmanın altında aslında ne var?Çünkü “Neden bana mesaj atmadın?” diyen biri yalnızca bir mesajı sormuyor olabilir.Belki aslında şunu soruyordur:“Aklında mıyım?”“Annenin yanında neden beni savunmadın?” diyen biri yalnızca o akşam yaşanan olayı konuşmuyor olabilir.Belki altında:“Biz gerçekten aynı takım mıyız?”sorusu vardır.Ve bazen tartışmanın görünen yüzüyle uğraşırken çiftin asıl ihtiyacı hiç konuşulmadan kalır.Bir Tartışmanın İçinde Fark Etmeden Yaptığımız Dört ŞeyPeki bir tartışma kötü bir yere doğru giderken aslında arada ne oluyor?Gottman, yıllar boyunca çiftlerin tartışmalarını gözlemlediğinde bazı iletişim biçimlerinin tekrar tekrar ortaya çıktığını fark ediyor. Üstelik bunlar yalnızca o anki tartışmayı zorlaştırmıyor; sıklaştıklarında ilişkinin duygusal iklimini de zaman içerisinde değiştirebiliyor.Gottman bu dört iletişim biçimini oldukça çarpıcı bir isimle tanımlıyor:Mahşerin Dört Atlısı: Eleştiri, küçümseme, savunmaya geçme ve duvar örme.1. Eleştiri: Sorundan Kişiliğe GeçmekEleştiri, partnerimizin yaptığı bir davranıştan rahatsız olduğumuzu söylemekten farklıdır.Sağlıklı bir şikâyette belirli bir olaydan söz ederiz: Ne oldu, bunun üzerimizde nasıl bir etkisi oldu ve neye ihtiyacımız var?Eleştiride ise konu yavaş yavaş davranış olmaktan çıkar ve karşımızdaki kişinin nasıl biri olduğuna dönüşür.Artık problem “yapılan şey” değil, partnerimizin karakteridir.Özellikle “sen zaten…”, “sen hiçbir zaman…”, “sen hep…” gibi genellemeler bunun habercisi olabilir.Bu ayrım küçük görünebilir ama ilişkide oldukça önemlidir. Çünkü bir davranışı değiştirmek mümkündür. Fakat kişi kendisine “Sorun senin yaptığın şey değil, sorun sensin” mesajı geldiğini hissettiğinde doğal olarak kendisini korumaya başlayabilir.2. Küçümseme: Artık Yalnızca Kızgın DeğilimGottman’ın özellikle üzerinde durduğu davranışlardan biri küçümsemedir.Çünkü küçümsemede yalnızca öfke yoktur. İçinde bir miktar üstünlük ve değersizleştirme de bulunur.Alay etmek, partnerin söylediğini aşağılamak, onunla dalga geçmek, göz devirmek, iğneleyici konuşmak, zekâsını ya da yeterliliğini küçümsemek bu iletişim biçiminin parçaları olabilir.Buradaki gizli mesaj kabaca şuna dönüşür:“Ben senden daha doğru, daha mantıklı ya da daha iyiyim.”Bu nedenle küçümseme yalnızca tartışılan meseleye zarar vermez. Zamanla çiftin birbirine duyduğu saygıyı da aşındırabilir.Gottman’ın araştırmalarında küçümsemenin ilişki açısından özellikle güçlü bir tehlike işareti olarak görülmesinin nedeni de budur.3. Savunmaya Geçme: Kendimizi Korumaya Çalışırken Birbirimizi DuymamakEleştirildiğimizi hissettiğimizde kendimizi savunmak oldukça insani bir tepkidir.Sorun, savunmanın tartışma içerisindeki temel iletişim biçimimiz hâline gelmesidir.Savunmaya geçtiğimizde artık partnerimizin bize anlatmaya çalıştığı şeyi duymaktan çok, neden suçlu olmadığımızı göstermeye çalışırız.Açıklamalar yaparız, mazeretler üretiriz, karşı örnekler buluruz veya sorumluluğu yeniden karşı tarafa göndeririz.Ve çok sık karşımıza çıkan o küçük geçiş gerçekleşir:“Peki ya sen?”İşte burada iki taraf da kendisini anlatmaya çalışırken aslında kimse diğerini dinlememeye başlayabilir.Savunmaya geçmenin panzehiri her şeyi üzerimize almak değildir. Gottman yaklaşımında önemli olan, tartışılan meselede bize ait olan küçük de olsa bir parçanın sorumluluğunu alabilmektir.Çünkü bazen bir tartışmanın yönünü değiştiren şey “Tamamen ben hatalıyım” demek değil;“Burada benim de payım olduğunu görebiliyorum”diyebilmektir.4. Duvar Örme: Bazen Sessizlik Sakinlik DeğildirSonuncusu ise duvar örme.Dışarıdan bakıldığında diğerlerinden daha zararsız görünebilir.Kişi bağırmıyordur. Hakaret etmiyordur. Tartışmıyordur bile.Sadece susuyordur.Ama her sessizlik sakinlik anlamına gelmez.Gottman’ın çalışmalarında duvar örme, kişinin etkileşimden çekilmesiyle ilişkilidir. Partnerine cevap vermemek, göz temasını kesmek, konuşmayı tamamen kapatmak ya da zihinsel olarak konuşmadan uzaklaşmak şeklinde görülebilir.Bunun arkasında bazen umursamazlıktan çok yoğun fizyolojik uyarılma vardır.Yani kişi aslında o kadar yükselmiş olabilir ki artık sağlıklı biçimde konuşabilecek durumda değildir. Gottman bu yoğun bedensel ve duygusal yüklenmeyi “flooding” yani duygusal taşma kavramıyla açıklar.Kalp hızlanabilir, beden gerilebilir, düşünceler toparlanamayabilir ve kişi artık karşısındakini anlamaktan çok o yoğunluktan çıkmaya çalışabilir.Bu yüzden burada önemli bir ayrım vardır:Konuşmaya ara vermek ile duvar örmek aynı şey değildir.Sağlıklı bir mola, kişinin sakinleşmek için konuşmaya ara vermesi ve sonrasında konuşmaya geri dönmesidir.Duvar örmede ise ilişkinin kapısı belirsiz bir şekilde kapanır.Dört Atlı Neden Bu Kadar Önemli?Buradaki amaç bir tartışmanın ortasında partnerimize bakıp “Şu anda üçüncü atlıyı yapıyorsun” demek değildir.Asıl mesele kendi ilişki döngümüzü fark edebilmektir.Çünkü bu dört davranış çoğu zaman birbirinden bağımsız ilerlemez.Bir taraf eleştirdikçe diğeri savunmaya geçebilir. Savunmayla karşılaşan kişi kendisini duyurabilmek için daha fazla yükselebilir. İletişim sertleştikçe küçümseme ortaya çıkabilir. Yoğunluk arttığında taraflardan biri artık dayanamayarak tamamen kapanabilir.Sonra çift bir sonraki hafta başka bir konuda tartışır.Konu değişmiştir.Ama dans aynıdır.Bu nedenle çift terapisinde bazen en önemli soru:“Ne hakkında tartışıyorsunuz?”değil,“Tartışmaya başladığınızda ikinizin arasında ne oluyor?”sorusudur.Çünkü konu para olabilir, aileler olabilir, çocuklar olabilir, telefon olabilir.Ama altında çalışan ilişki döngüsü aynı kaldığı sürece çift kendisini tekrar tekrar aynı yerde bulabilir.“Ama Biz Hep Aynı Şeyi Tartışıyoruz!”Belki de ilişkinizde sizi en çok yoran şeylerden biri bu.“Bunu yüz kere konuştuk.”“Tamam dedik ama yine aynı şey oldu.”“Kaç yıldır aynı konuyu tartışıyoruz.”Burada Gottman’ın başka bir bulgusu biraz şaşırtıcı olabilir:Çiftlerin yaşadığı ilişki problemlerinin yaklaşık %69’u süreğen problemlerdir.Yani bazı meseleler tamamen ortadan kalkmayabilir.Çünkü karşınızdaki kişi sizden farklı bir insandır.Siz planlısınızdır, o daha spontandır.Siz konuşarak yakınlık kurarsınız, o yalnız kalarak sakinleşir.Siz para biriktirdiğinizde güvende hissedersiniz, o hayatın tadını çıkarmak için harcamak ister.Peki bu durumda ne yapacağız?Her farklılığı ortadan kaldırmaya mı çalışacağız?Belki de soru bu değildir.Belki daha iyi soru şudur:“Bu farklılık aramızda kalmaya devam etse bile birbirimizi yaralamadan bununla yaşayabilir miyiz?”Çünkü iyi ilişkilerin sırrı hiç problem yaşamamak olmayabilir.Problemi yaşarken birbirini kaybetmemek olabilir.Tartışmanın Başını Değiştirsek Ne Olur?Şimdi en baştaki cümleye geri dönelim:“Sen zaten beni hiçbir zaman düşünmüyorsun.”Bu cümlenin altında gerçekten ne olabilir?Belki:“Son zamanlarda biraz geri planda kaldığımı hissediyorum.”Belki:“Seninle daha fazla vakit geçirmeyi özledim.”Belki de sadece:“Beni biraz daha fark etmene ihtiyacım var.”Gottman’ın yumuşak başlangıç dediği şey tam olarak burada devreye giriyor.Yumuşak başlamak susmak değildir.Alttan almak değildir.Öfkelenmemek hiç değildir.Aynı ihtiyacı, karşımızdakini savunmaya itmeden anlatabilmektir.“Sen zaten beni hiç önemsemiyorsun.”yerine:“Bu hafta çok az vakit geçirdik ve kendimi senden biraz uzak hissettim. Bu akşam biraz birlikte kalmaya ihtiyacım var.”İhtiyaç aynı.Duygu aynı.Hatta problem de aynı.Ama konuşmanın kapısı bambaşka bir yerden açılıyor.Belki de Bir Sonraki Tartışmada Şunu DeneyebilirizBir dahaki sefere partnerinizle tartışmaya başladığınızı fark ettiğinizde hemen çözmeye çalışmayın.Önce kendinizi bir anlığına dışarıdan izleyin.İlk üç dakikada ne yapıyorum?Şikâyetimi mi anlatıyorum, yoksa partnerimin karakterini mi tarif ediyorum?Gerçekten şu anki olaya mı kızgınım?Yoksa bu olay bende daha eski ve daha derin bir yere mi dokunuyor?Ve belki en önemlisi:Öfkemin altında partnerime aslında ne söylemeye çalışıyorum?“Beni gör.”“Yanımda ol.”“Beni önemse.”“Beni yalnız bırakma.”“Benimle aynı takımda olduğunu hissettir.”Bazen bir tartışmanın en yüksek sesle söylenen cümlesi, anlatılmak istenen asıl cümle değildir.Ve belki ilişkilerde değişim tam da burada başlar:Partnerimize söylediğimiz cümleyi değil, o cümlenin altında söylemeye çalıştığımız şeyi fark ettiğimizde.Çünkü mesele her zaman tartışmamak değildir.Bazen mesele, tartışırken bile birbirimize ulaşmanın bir yolunu bulabilmektir.KaynakçaCarrère, S., & Gottman, J. M. (1999). Predicting divorce among newlyweds from the first three minutes of a marital conflict discussion. Family Process, 38(3), 293–301. https://doi.org/10.1111/j.1545-5300.1999.00293.xGottman, J. M. (1994). What Predicts Divorce? The Relationship Between Marital Processes and Marital Outcomes. Lawrence Erlbaum Associates.Gottman, J. M., & Levenson, R. W. (1992). Marital processes predictive of later dissolution: Behavior, physiology, and health. Journal of Personality and Social Psychology, 63(2), 221–233.Gottman, J. M., & Silver, N. (2015). The Seven Principles for Making Marriage Work. Harmony Books.Bu hâli doğrudan kopyalayıp kullanabilirsiniz. Özellikle %69 süreğen problem bilgisi de Gottman Institute’un güncel açıklamalarında aynı oranla aktarılıyor. “Sen zaten beni hiç dinlemiyorsun.”“Tamam, yine başladın.”“Ben mi başladım? Seninle hiçbir şey konuşulmuyor ki!”Tanıdık geldi mi?Belki cümleler birebir böyle değil. Ama bazen bir tartışmanın daha ilk birkaç cümlesinde nereye gideceğini hissederiz.Henüz asıl konuya bile gelinmemiştir ama içinizden bir ses şöyle der:“Eyvah… yine aynı yere gidiyoruz.”Peki gerçekten bir tartışmanın nasıl biteceğini, daha nasıl başladığına bakarak tahmin etmek mümkün olabilir mi?John Gottman’ın çiftlerle yaptığı yıllara yayılan çalışmalarında dikkat çekici cevaplardan biri tam olarak burada karşımıza çıkıyor.İlk 3 Dakika Sandığımızdan Daha Fazlasını Söylüyor OlabilirGottman ve araştırmacı Sybil Carrère, yeni evli 124 çifti bir araya getiriyor ve onlardan ilişkilerinde anlaşamadıkları bir konu hakkında konuşmalarını istiyor.Sonra bu çiftleri yıllar boyunca takip ediyorlar.Araştırmanın en çarpıcı taraflarından biri şu:Çiftlerin tartışmalarının yalnızca ilk üç dakikasındaki etkileşim biçimine bakıldığında bile, altı yıl sonraki evlilik sonuçları hakkında önemli ölçüde öngörüde bulunulabiliyor.Gottman’ın çalışmalarında aktarılan bir başka dikkat çekici oran ise %96.Bir çatışma konuşmasının nasıl sonuçlanacağı, etkileşimin ilk üç dakikasına bakılarak %96 oranında öngörülebiliyor.Bir düşünün…Üç dakika.Belki tartışmanın asıl konusuna bile gelmediğiniz üç dakika.Peki bu üç dakikada ne oluyor da konuşmanın geri kalanını bu kadar etkiliyor?Cevap çoğu zaman ne söylediğimizden önce, nasıl başladığımızda saklı.“Sen Zaten Hep Böylesin…”Gottman buna sert başlangıç diyor.Sert başlangıç her zaman bağırmak anlamına gelmiyor.Bazen oldukça sakin bir ses tonuyla bile başlayabilir:“Sen zaten hiçbir zaman beni düşünmüyorsun.”“Bir kere de söylediğim şeyi yap.”“Senin ailene gelince her şeyi yapıyorsun zaten.”“Boş ver, sen anlamazsın.”Dikkat ederseniz burada bir problem anlatılmıyor.Yavaş yavaş karşıdaki kişi problem hâline getiriliyor.Ve işte tartışmanın yönü tam burada değişmeye başlayabiliyor.Çünkü karşımızdaki kişi artık söylediğimiz şeyi anlamaya çalışmak yerine kendisini korumaya başlıyor.“Ben öyle bir insan değilim.”“Sen de aynısını yapıyorsun.”“Her şeyi yine bana yıkıyorsun.”Ve bir anda başlangıçtaki mesele kayboluyor.Bulaşık makinesi konuşulacaktı.Saat kaçta eve gelindiği konuşulacaktı.Bir mesajın neden cevapsız kaldığı konuşulacaktı.Ama artık çift bulaşık makinesini konuşmuyor.Birbirlerini konuşuyorlar.Peki Gerçekten Bulaşık Makinesini mi Tartışıyoruz?İşte burada tartışmanın biraz daha altına inmek gerekiyor.Çünkü çiftlerin tartışmalarında gördüğümüz şey her zaman tartışmanın tamamı değildir.Bunu bir katman gibi düşünebiliriz.En üstte gördüğümüz şey olaydır:“Eve geç geldin.”“Bana mesaj atmadın.”“Yine annenin tarafını tuttun.”“Evde bana hiç yardım etmiyorsun.”Ama biraz aşağı indiğimizde başka şeylerle karşılaşabiliriz.Kırıldım.Yalnız kaldım.Önemsenmediğimi hissettim.Senin için öncelikli miyim, emin olamadım.Bir katman daha aşağı indiğimizde ise bazen çok daha temel bir ihtiyaç vardır:Görülmek.Duyulmak.Değerli hissetmek.Güvende olmak.Partnerinin yanında olduğunu bilmek.İşte çift terapisinde bazen “Kim haklı?” sorusundan çok daha önemli bir soru ortaya çıkar:Bu tartışmanın altında aslında ne var?Çünkü “Neden bana mesaj atmadın?” diyen biri yalnızca bir mesajı sormuyor olabilir.Belki aslında şunu soruyordur:“Aklında mıyım?”“Annenin yanında neden beni savunmadın?” diyen biri yalnızca o akşam yaşanan olayı konuşmuyor olabilir.Belki altında:“Biz gerçekten aynı takım mıyız?”sorusu vardır.Ve bazen tartışmanın görünen yüzüyle uğraşırken çiftin asıl ihtiyacı hiç konuşulmadan kalır.Bir Tartışmanın İçinde Fark Etmeden Yaptığımız Dört ŞeyPeki bir tartışma kötü bir yere doğru giderken aslında arada ne oluyor?Gottman, yıllar boyunca çiftlerin tartışmalarını gözlemlediğinde bazı iletişim biçimlerinin tekrar tekrar ortaya çıktığını fark ediyor. Üstelik bunlar yalnızca o anki tartışmayı zorlaştırmıyor; sıklaştıklarında ilişkinin duygusal iklimini de zaman içerisinde değiştirebiliyor.Gottman bu dört iletişim biçimini oldukça çarpıcı bir isimle tanımlıyor:Mahşerin Dört Atlısı: Eleştiri, küçümseme, savunmaya geçme ve duvar örme.1. Eleştiri: Sorundan Kişiliğe GeçmekEleştiri, partnerimizin yaptığı bir davranıştan rahatsız olduğumuzu söylemekten farklıdır.Sağlıklı bir şikâyette belirli bir olaydan söz ederiz: Ne oldu, bunun üzerimizde nasıl bir etkisi oldu ve neye ihtiyacımız var?Eleştiride ise konu yavaş yavaş davranış olmaktan çıkar ve karşımızdaki kişinin nasıl biri olduğuna dönüşür.Artık problem “yapılan şey” değil, partnerimizin karakteridir.Özellikle “sen zaten…”, “sen hiçbir zaman…”, “sen hep…” gibi genellemeler bunun habercisi olabilir.Bu ayrım küçük görünebilir ama ilişkide oldukça önemlidir. Çünkü bir davranışı değiştirmek mümkündür. Fakat kişi kendisine “Sorun senin yaptığın şey değil, sorun sensin” mesajı geldiğini hissettiğinde doğal olarak kendisini korumaya başlayabilir.2. Küçümseme: Artık Yalnızca Kızgın DeğilimGottman’ın özellikle üzerinde durduğu davranışlardan biri küçümsemedir.Çünkü küçümsemede yalnızca öfke yoktur. İçinde bir miktar üstünlük ve değersizleştirme de bulunur.Alay etmek, partnerin söylediğini aşağılamak, onunla dalga geçmek, göz devirmek, iğneleyici konuşmak, zekâsını ya da yeterliliğini küçümsemek bu iletişim biçiminin parçaları olabilir.Buradaki gizli mesaj kabaca şuna dönüşür:“Ben senden daha doğru, daha mantıklı ya da daha iyiyim.”Bu nedenle küçümseme yalnızca tartışılan meseleye zarar vermez. Zamanla çiftin birbirine duyduğu saygıyı da aşındırabilir.Gottman’ın araştırmalarında küçümsemenin ilişki açısından özellikle güçlü bir tehlike işareti olarak görülmesinin nedeni de budur.3. Savunmaya Geçme: Kendimizi Korumaya Çalışırken Birbirimizi DuymamakEleştirildiğimizi hissettiğimizde kendimizi savunmak oldukça insani bir tepkidir.Sorun, savunmanın tartışma içerisindeki temel iletişim biçimimiz hâline gelmesidir.Savunmaya geçtiğimizde artık partnerimizin bize anlatmaya çalıştığı şeyi duymaktan çok, neden suçlu olmadığımızı göstermeye çalışırız.Açıklamalar yaparız, mazeretler üretiriz, karşı örnekler buluruz veya sorumluluğu yeniden karşı tarafa göndeririz.Ve çok sık karşımıza çıkan o küçük geçiş gerçekleşir:“Peki ya sen?”İşte burada iki taraf da kendisini anlatmaya çalışırken aslında kimse diğerini dinlememeye başlayabilir.Savunmaya geçmenin panzehiri her şeyi üzerimize almak değildir. Gottman yaklaşımında önemli olan, tartışılan meselede bize ait olan küçük de olsa bir parçanın sorumluluğunu alabilmektir.Çünkü bazen bir tartışmanın yönünü değiştiren şey “Tamamen ben hatalıyım” demek değil;“Burada benim de payım olduğunu görebiliyorum”diyebilmektir.4. Duvar Örme: Bazen Sessizlik Sakinlik DeğildirSonuncusu ise duvar örme.Dışarıdan bakıldığında diğerlerinden daha zararsız görünebilir.Kişi bağırmıyordur. Hakaret etmiyordur. Tartışmıyordur bile.Sadece susuyordur.Ama her sessizlik sakinlik anlamına gelmez.Gottman’ın çalışmalarında duvar örme, kişinin etkileşimden çekilmesiyle ilişkilidir. Partnerine cevap vermemek, göz temasını kesmek, konuşmayı tamamen kapatmak ya da zihinsel olarak konuşmadan uzaklaşmak şeklinde görülebilir.Bunun arkasında bazen umursamazlıktan çok yoğun fizyolojik uyarılma vardır.Yani kişi aslında o kadar yükselmiş olabilir ki artık sağlıklı biçimde konuşabilecek durumda değildir. Gottman bu yoğun bedensel ve duygusal yüklenmeyi “flooding” yani duygusal taşma kavramıyla açıklar.Kalp hızlanabilir, beden gerilebilir, düşünceler toparlanamayabilir ve kişi artık karşısındakini anlamaktan çok o yoğunluktan çıkmaya çalışabilir.Bu yüzden burada önemli bir ayrım vardır:Konuşmaya ara vermek ile duvar örmek aynı şey değildir.Sağlıklı bir mola, kişinin sakinleşmek için konuşmaya ara vermesi ve sonrasında konuşmaya geri dönmesidir.Duvar örmede ise ilişkinin kapısı belirsiz bir şekilde kapanır.Dört Atlı Neden Bu Kadar Önemli?Buradaki amaç bir tartışmanın ortasında partnerimize bakıp “Şu anda üçüncü atlıyı yapıyorsun” demek değildir.Asıl mesele kendi ilişki döngümüzü fark edebilmektir.Çünkü bu dört davranış çoğu zaman birbirinden bağımsız ilerlemez.Bir taraf eleştirdikçe diğeri savunmaya geçebilir. Savunmayla karşılaşan kişi kendisini duyurabilmek için daha fazla yükselebilir. İletişim sertleştikçe küçümseme ortaya çıkabilir. Yoğunluk arttığında taraflardan biri artık dayanamayarak tamamen kapanabilir.Sonra çift bir sonraki hafta başka bir konuda tartışır.Konu değişmiştir.Ama dans aynıdır.Bu nedenle çift terapisinde bazen en önemli soru:“Ne hakkında tartışıyorsunuz?”değil,“Tartışmaya başladığınızda ikinizin arasında ne oluyor?”sorusudur.Çünkü konu para olabilir, aileler olabilir, çocuklar olabilir, telefon olabilir.Ama altında çalışan ilişki döngüsü aynı kaldığı sürece çift kendisini tekrar tekrar aynı yerde bulabilir.“Ama Biz Hep Aynı Şeyi Tartışıyoruz!”Belki de ilişkinizde sizi en çok yoran şeylerden biri bu.“Bunu yüz kere konuştuk.”“Tamam dedik ama yine aynı şey oldu.”“Kaç yıldır aynı konuyu tartışıyoruz.”Burada Gottman’ın başka bir bulgusu biraz şaşırtıcı olabilir:Çiftlerin yaşadığı ilişki problemlerinin yaklaşık %69’u süreğen problemlerdir.Yani bazı meseleler tamamen ortadan kalkmayabilir.Çünkü karşınızdaki kişi sizden farklı bir insandır.Siz planlısınızdır, o daha spontandır.Siz konuşarak yakınlık kurarsınız, o yalnız kalarak sakinleşir.Siz para biriktirdiğinizde güvende hissedersiniz, o hayatın tadını çıkarmak için harcamak ister.Peki bu durumda ne yapacağız?Her farklılığı ortadan kaldırmaya mı çalışacağız?Belki de soru bu değildir.Belki daha iyi soru şudur:“Bu farklılık aramızda kalmaya devam etse bile birbirimizi yaralamadan bununla yaşayabilir miyiz?”Çünkü iyi ilişkilerin sırrı hiç problem yaşamamak olmayabilir.Problemi yaşarken birbirini kaybetmemek olabilir.Tartışmanın Başını Değiştirsek Ne Olur?Şimdi en baştaki cümleye geri dönelim:“Sen zaten beni hiçbir zaman düşünmüyorsun.”Bu cümlenin altında gerçekten ne olabilir?Belki:“Son zamanlarda biraz geri planda kaldığımı hissediyorum.”Belki:“Seninle daha fazla vakit geçirmeyi özledim.”Belki de sadece:“Beni biraz daha fark etmene ihtiyacım var.”Gottman’ın yumuşak başlangıç dediği şey tam olarak burada devreye giriyor.Yumuşak başlamak susmak değildir.Alttan almak değildir.Öfkelenmemek hiç değildir.Aynı ihtiyacı, karşımızdakini savunmaya itmeden anlatabilmektir.“Sen zaten beni hiç önemsemiyorsun.”yerine:“Bu hafta çok az vakit geçirdik ve kendimi senden biraz uzak hissettim. Bu akşam biraz birlikte kalmaya ihtiyacım var.”İhtiyaç aynı.Duygu aynı.Hatta problem de aynı.Ama konuşmanın kapısı bambaşka bir yerden açılıyor.Belki de Bir Sonraki Tartışmada Şunu DeneyebilirizBir dahaki sefere partnerinizle tartışmaya başladığınızı fark ettiğinizde hemen çözmeye çalışmayın.Önce kendinizi bir anlığına dışarıdan izleyin.İlk üç dakikada ne yapıyorum?Şikâyetimi mi anlatıyorum, yoksa partnerimin karakterini mi tarif ediyorum?Gerçekten şu anki olaya mı kızgınım?Yoksa bu olay bende daha eski ve daha derin bir yere mi dokunuyor?Ve belki en önemlisi:Öfkemin altında partnerime aslında ne söylemeye çalışıyorum?“Beni gör.”“Yanımda ol.”“Beni önemse.”“Beni yalnız bırakma.”“Benimle aynı takımda olduğunu hissettir.”Bazen bir tartışmanın en yüksek sesle söylenen cümlesi, anlatılmak istenen asıl cümle değildir.Ve belki ilişkilerde değişim tam da burada başlar:Partnerimize söylediğimiz cümleyi değil, o cümlenin altında söylemeye çalıştığımız şeyi fark ettiğimizde.Çünkü mesele her zaman tartışmamak değildir.Bazen mesele, tartışırken bile birbirimize ulaşmanın bir yolunu bulabilmektir.KaynakçaCarrère, S., & Gottman, J. M. (1999). Predicting divorce among newlyweds from the first three minutes of a marital conflict discussion. Family Process, 38(3), 293–301. https://doi.org/10.1111/j.1545-5300.1999.00293.xGottman, J. M. (1994). What Predicts Divorce? The Relationship Between Marital Processes and Marital Outcomes. Lawrence Erlbaum Associates.Gottman, J. M., & Levenson, R. W. (1992). Marital processes predictive of later dissolution: Behavior, physiology, and health. Journal of Personality and Social Psychology, 63(2), 221–233.Gottman, J. M., & Silver, N. (2015). The Seven Principles for Making Marriage Work. Harmony Books.

Psikoloji
Deniz Beren Kılıçlı
September 04, 2026
Bir Şeyler İzlemeden Uyuyamamak
Bir Şeyler İzlemeden Uyuyamamak

Bazı insanlar için uyumak, yalnızca yatağa girip gözlerini kapatmakla başlamaz. Telefonu açmak, bir dizi izlemek, YouTube videosu dinlemek ya da arka planda bir şeyler oynatmak neredeyse uyku rutininin zorunlu bir parçası haline gelebilir. Ekran kapandığında veya ortam sessizleştiğinde uykuya dalmak zorlaşabilir. Kişi yorgun olsa bile “bir şey açmadan uyuyamıyorum” diyebilir.Bu alışkanlık ilk bakışta basit bir uyku tercihi gibi görünebilir. Ancak zamanla kişinin uykuya dalabilmek için dışarıdan bir uyaranın varlığına ihtiyaç duyması, zihinsel ve duygusal bazı süreçlerle ilişkili olabilir. Özellikle sessizlik başladığında düşünceler yoğunlaşıyorsa, gün içinde ertelenen meseleler gece daha görünür hale geliyorsa veya yalnızca “bir şeyler izlerken” zihnin sustuğu hissediliyorsa bu alışkanlığın altında yalnızca eğlence ihtiyacı olmayabilir.Gün boyunca insanların dikkati pek çok uyaran arasında dağılır. İş, okul, mesajlar, konuşmalar, sorumluluklar ve sosyal medya zihni sürekli meşgul eder. Gece olduğunda dış uyaranlar azalır ve kişinin kendi düşünceleri daha belirgin hale gelebilir. Gün içinde fazla fark edilmeyen kaygılar, yapılacak işler, geçmiş konuşmalar veya gelecekle ilgili düşünceler yatağa girildiğinde daha fazla hissedilebilir.Bu noktada bir dizi ya da video açmak zihnin dikkatini başka bir yere taşır. Kişi kendi düşünceleriyle baş başa kalmak yerine ekrandaki içeriğe odaklanır. Böylece kısa süreli bir rahatlama oluşabilir. Özellikle düşünceler yoğun olduğunda, arka planda konuşma sesi duymak kişinin kendisini daha sakin veya daha az yalnız hissetmesine de yardımcı olabilir.Zamanla bu rahatlama bir alışkanlık döngüsüne dönüşebilir. Kişi birkaç gece boyunca bir şeyler izleyerek daha kolay uyuduğunu fark ettiğinde beyin uyku ile ekran arasında bir bağlantı kurmaya başlayabilir. Yatak, sessizlik ve uyku yerine; telefon, video ve uyku birlikte eşleşir. Bir süre sonra ekran olmadan yatağa girmek kişiye eksik veya rahatsız edici gelebilir.Burada önemli olan, “ekran kullanıyorum, demek ki uyku problemim var” şeklinde düşünmek değildir. Birçok insan zaman zaman bir şeyler izleyerek uyuyabilir. Asıl dikkat edilmesi gereken nokta, bunun ne kadar zorunlu hale geldiğidir. Kişi gerçekten istediği için mi bir şeyler izliyor, yoksa ekran olmadan uykuya dalamayacağına mı inanıyor? İzlediği içerik uykuya geçişi kolaylaştırıyor mu, yoksa fark etmeden uyku saatini sürekli geciktiriyor mu?Ekranın uyku üzerindeki etkisi de burada önemlidir. Telefon, tablet ve televizyon gibi cihazlardan gelen ışık ve özellikle gece saatlerinde yoğun ekran kullanımı, uyku-uyanıklık döngüsünü etkileyebilir. Bunun yanında asıl sorun çoğu zaman yalnızca ekran ışığı değildir. İzlenen içeriğin uyarıcı olması, “bir bölüm daha” düşüncesi veya sosyal medyada sürekli yeni içeriklerle karşılaşmak zihnin uyanık kalmasını kolaylaştırabilir.Örneğin kişi “sadece biraz izleyip uyuyacağım” diyerek yatağa girebilir ancak yarım saatlik plan bir buçuk saate dönüşebilir. Böylece kişi ekranın uykuya geçmesine yardımcı olduğunu düşünürken aslında uyku saatini sürekli ileriye taşıyor olabilir. Sabah yorgun uyanmak, gün içinde daha fazla kafein tüketmek ve akşam tekrar geç uyumak zamanla kendi kendini sürdüren bir döngü oluşturabilir.Bir şeyler izlemeden uyuyamama ihtiyacının altında bazen sessizliğe tahammül etmekte zorlanmak da bulunabilir. Sessizlik bazı kişiler için dinlendirici değil, huzursuz edici olabilir. Özellikle zihni sürekli aktif olan kişilerde ortam sakinleştiğinde iç konuşma daha fazla duyulur hale gelir. Günün muhasebesini yapmak, geçmişte söylenenleri tekrar düşünmek veya ertesi günle ilgili senaryolar üretmek uykuya geçişi zorlaştırabilir.Bu durumda ekran bir çeşit dikkat dağıtıcı görevi görebilir. Ancak dikkat dağıtmak her zaman temel nedeni çözmez. Eğer kişi yalnızca düşünceler ortaya çıkmasın diye sürekli bir şeyler izliyorsa, zihnin sessizlikle kurduğu ilişki zamanla daha da zorlaşabilir. Çünkü kişi düşünceler ortaya çıktığında onları tolere etmek yerine her seferinde hızlıca dışarıdan bir uyaran eklemeye alışabilir.Bazı kişiler için ise mesele yalnızlık hissi olabilir. Arka planda konuşma sesi, tanıdık bir dizinin karakterleri veya tekrar tekrar izlenen bir video kişiye “ortamda birileri varmış” hissi verebilir. Özellikle geceleri yalnız hissetmekten hoşlanmayan kişiler için bu sesler rahatlatıcı olabilir. Burada da önemli olan kişinin bu ihtiyacını fark etmesidir. Bazen “ekransız uyuyamıyorum” şeklinde tarif edilen şey aslında sessizlik veya yalnızlıkla ilgili bir huzursuzluk olabilir.Uyku hijyeni açısından uyku öncesindeki rutinin mümkün olduğunca sakinleştirici olması faydalıdır. Herkesin rutini aynı olmak zorunda değildir. Bazı kişiler kitap okuyarak, bazıları hafif bir müzik dinleyerek, bazıları sıcak bir duşla veya kısa bir gevşeme egzersiziyle uykuya hazırlanabilir. Amaç kişinin bedenine ve zihnine “gün bitti, artık dinlenme zamanı” mesajını verecek daha öngörülebilir bir geçiş oluşturmaktır.Eğer ekran kullanımı uzun süredir uyku rutininin bir parçasıysa bunu bir gecede tamamen bırakmaya çalışmak zorlayıcı olabilir. Daha gerçekçi olan, kullanım biçimini yavaş yavaş değiştirmektir. Örneğin izlenen içeriğin süresini azaltmak, ekran parlaklığını düşürmek, daha uyarıcı içerikler yerine sakin içeriklere geçmek veya ekranı yatağın dışında kullanıp son birkaç dakikayı sessizlikte geçirmek küçük başlangıçlar olabilir.Burada kişinin kendi deneyimini gözlemlemesi önemlidir. Ekran kapandıktan sonra zihinde ne oluyor? Hangi düşünceler daha çok ortaya çıkıyor? Sessizlik mi rahatsız ediyor, yoksa uyuyamayacağına dair kaygı mı başlıyor? “Bir şey açmazsam uyuyamam” düşüncesinin kendisi bile uykuya geçişi zorlaştırabilir. Kişi yatağa daha baştan “bu gece yine uyuyamayacağım” beklentisiyle girdiğinde bedenin gevşemesi daha zor hale gelebilir.Uykuya dalma güçlüğü uzun süredir devam ediyorsa, yalnızca ekran kullanımına odaklanmak bazen yeterli olmayabilir. Yoğun kaygı, stres, düzensiz yaşam temposu, uyku saatlerinin sürekli değişmesi veya gün içinde yeterince dinlenememek de uyku düzenini etkileyebilir. Bu nedenle kişinin genel yaşam düzenine bakmak önemlidir.Terapi sürecinde de “bir şeyler izlemeden uyuyamama” alışkanlığı yalnızca davranış düzeyinde ele alınmayabilir. Ekran kapandığında ortaya çıkan düşünceler, duygular ve beden tepkileri birlikte incelenebilir. Kişinin uyku öncesinde neyi bastırmaya veya uzaklaştırmaya çalıştığı, sessizlikle ilgili hangi duyguların ortaya çıktığı ve “uyuyamazsam ne olur?” gibi kaygılı düşüncelerin olup olmadığı değerlendirilebilir.Bazı kişiler için terapide amaç ekranı tamamen yasaklamak değildir. Daha çok kişinin uykuya geçmek için tek bir yönteme bağımlı kalmadan kendisini sakinleştirebilmesi, düşünceler ortaya çıktığında onlarla daha esnek bir ilişki kurabilmesi ve uyku öncesi daha sağlıklı bir rutin geliştirebilmesi hedeflenebilir.Bir şeyler izleyerek uyumak her zaman sorun değildir. Ancak ekran olmadan uyuyamayacağını düşünmek, her gece uyku saatini geciktirmek veya sessizlikle baş başa kalmanın yoğun huzursuzluk yaratması durumunda bu alışkanlığın ne işe yaradığını anlamak faydalı olabilir.Çünkü bazen uyku öncesinde açılan bir dizi yalnızca eğlenmek için değil; zihni susturmak, yalnızlık hissini azaltmak veya gün boyunca ertelenen düşüncelerden uzaklaşmak için kullanılan bir araç haline gelebilir. Bunun fark edilmesi, daha dinlendirici ve kişinin kendi ihtiyaçlarına uygun bir uyku düzeni oluşturmanın ilk adımlarından biri olabilir.

Genel
İrem Gerdan
September 03, 2026
Uzun Zamandır Hiçbir Şey Hissetmiyor Gibi Olmak
Uzun Zamandır Hiçbir Şey Hissetmiyor Gibi Olmak

Bazı dönemlerde insan kendisini üzgün, kaygılı ya da öfkeli hissetmekten çok, sanki hiçbir şey hissetmiyormuş gibi tarif edebilir. Güzel bir haber geldiğinde eskisi kadar sevinmemek, can sıkıcı bir olay yaşandığında beklenen üzüntüyü hissedememek, heyecanlanması gereken bir durumda içten bir hareketlenme yaşamamak bu deneyimin parçaları olabilir. Kişi bazen bunu “boşluk”, “donukluk”, “kopukluk” ya da “sanki her şey uzaktan oluyormuş gibi” ifadelerle anlatabilir.Bu durum tek başına belirli bir psikolojik sorunun göstergesi değildir. “Hiçbir şey hissetmiyorum” cümlesinin altında farklı süreçler bulunabilir. Uzun süreli stres, yoğun yorgunluk, depresif dönemler, tükenmişlik, kayıp ve zorlayıcı yaşam olayları kişinin duygularıyla kurduğu ilişkiyi etkileyebilir. Bazen zihin ve beden, uzun süre çok fazla yük taşıdıktan sonra duygusal tepkileri azaltarak kendisini korumaya çalışıyor gibi görünebilir.Duyguların azalmış gibi gelmesi her zaman duyguların gerçekten ortadan kalktığı anlamına gelmez. Bazı kişiler ne hissettiğini ayırt etmekte zorlanabilir. Duygu vardır fakat kişi onu isimlendiremiyor, bedeninde nasıl ortaya çıktığını fark edemiyor ya da uzun süredir duygularını bastırmaya alıştığı için iç dünyasına ulaşmakta güçlük çekiyor olabilir.Örneğin uzun yıllar boyunca “güçlü olmak”, sorun çıkarmamak, üzülmemek ya da duyguları belli etmemek önemli olmuşsa, kişi zamanla yalnızca zor duygularını değil, olumlu duygularını da geri plana itmeye başlayabilir. Duygular arasında bir açma-kapama düğmesi olmadığı için, acıyı azaltmaya çalışırken heyecan, keyif ve yakınlık hissi de daha silik hale gelebilir.Bazı durumlarda ise kişi günlük yaşamını sürdürmeye devam ederken yaptığı şeylerden eskisi kadar keyif alamadığını fark eder. Daha önce severek yaptığı aktiviteler artık nötr gelebilir, arkadaşlarla görüşmek veya gelecekle ilgili plan yapmak eskisi kadar anlamlı hissettirmeyebilir. Psikolojide keyif ve haz alma kapasitesindeki belirgin azalma için “anhedoni” kavramı kullanılabilir. Ancak kişinin yalnızca kendi başına bu kavrama bakarak kendisine tanı koyması doğru değildir; benzer deneyimler farklı nedenlerle ortaya çıkabilir.“Apati” kavramı da zaman zaman bu deneyimle karıştırılır. Apati daha çok motivasyonun, ilginin ve harekete geçme isteğinin azalmasıyla ilişkilidir. Kişi bir şeyi yapması gerektiğini bilir fakat bunun için içsel bir istek veya önem hissedemeyebilir. Duygusal uyuşma, apati ve haz alamama birbirine eşlik edebilir; ancak aynı şey değildir. Bu ayrımı yapabilmek, kişinin yaşadığı durumu daha doğru anlamak açısından önemlidir.Duygusal donukluk bazen uzun süreli zorlanmaların ardından belirginleşebilir. Kişi bir dönem yoğun kaygı, üzüntü veya öfke yaşadıktan sonra “artık hiçbir şey hissetmiyorum” demeye başlayabilir. Bu geçiş, özellikle duygusal olarak çok yorucu süreçlerde görülebilir. Çok yoğun duygularla uzun süre baş etmeye çalışan kişinin bir noktada daha az tepki vermeye başlaması, psikolojik bir korunma biçimi olarak düşünülebilir.Bazı kişiler bu durumu fark ettiklerinde kendilerini eleştirmeye başlar. “Neden sevinemiyorum?”, “Neden buna üzülmedim?”, “Bende bir problem mi var?” gibi düşünceler ortaya çıkabilir. Özellikle çevredeki insanların daha yoğun duygusal tepkiler verdiği durumlarda kişi kendisini farklı veya eksik hissedebilir. Ancak duyguların yoğunluğu herkes için aynı değildir ve her dönemde aynı şekilde yaşanmaz.Burada önemli olan, bu değişimin ne kadar süredir devam ettiğini ve kişinin günlük yaşamını ne ölçüde etkilediğini fark etmektir. Birkaç yoğun günün ardından kısa süreli bir duygusal yorgunluk yaşamak ile aylar boyunca hemen hiçbir şeye karşı ilgi, heyecan veya duygusal tepki hissedememek aynı şekilde değerlendirilmemelidir.Kişi kendisine şu soruları sorabilir: Bu hissizlik ne zaman başladı? Öncesinde hayatımda yoğun bir stres, kayıp veya değişim var mıydı? Eskiden keyif aldığım şeylerden hâlâ keyif alabiliyor muyum? İnsanlarla yakınlık kurduğumda bir şey hissediyor muyum? Duygularım tamamen yokmuş gibi mi geliyor, yoksa ne hissettiğimi anlamakta mı zorlanıyorum? Günlük sorumluluklarımı yerine getirme isteğimde belirgin bir azalma var mı?Bu sorular kişinin kendisine tanı koyması için değil, yaşadığı değişimi daha yakından gözlemleyebilmesi için kullanılabilir. Çünkü bazen “duygu hissetmiyorum” ifadesi aslında yorgunluk, isteksizlik, hayattan keyif alamama, kopukluk veya duyguları tanımlamakta zorlanma gibi birbirinden farklı deneyimleri aynı anda anlatıyor olabilir.Duygularla yeniden temas kurmak için kişinin kendisini zorlayarak “bir şey hissetmeye çalışması” her zaman işe yaramaz. Bunun yerine gün içerisinde küçük değişimleri fark etmek daha anlamlı olabilir. Bir konuşmanın ardından bedende oluşan gerginlik, bir şarkının verdiği hafif rahatlama, bir olay karşısında ortaya çıkan küçük bir rahatsızlık veya merak hissi gibi daha ince sinyaller duygusal farkındalığın yeniden gelişmesine yardımcı olabilir.Uyku, günlük düzen, sosyal temas ve genel stres düzeyi de bu süreçte önemlidir. Uzun süredir yeterince dinlenemeyen, sürekli çalışan veya yoğun bir yaşam temposu içinde kendisine alan açamayan birinin duygusal olarak daha donuk hissetmesi şaşırtıcı değildir. Bu nedenle yalnızca “neden hiçbir şey hissetmiyorum?” sorusuna değil, kişinin son dönemde nasıl yaşadığına da bakmak gerekir.Bu deneyim uzun süredir devam ediyor, kişinin ilişkilerini, günlük işlevselliğini veya yaşamdan aldığı keyfi belirgin biçimde etkiliyorsa profesyonel destek almak faydalı olabilir. Terapi sürecinde kişinin duygusal uyuşmayı ne zaman yaşamaya başladığı, bunun hangi yaşam olaylarıyla bağlantılı olabileceği ve duygularla temas kurmayı zorlaştıran düşünce ve davranış örüntüleri birlikte incelenebilir.Terapi aynı zamanda kişinin “bir şey hissetmek zorundayım” baskısını azaltarak duygularını daha güvenli bir ortamda fark etmesine alan açabilir. Bazı kişiler için ilk adım yoğun duygular hissetmek değil, küçük duygusal sinyalleri yeniden tanımaya başlamaktır. Hangi durumların kişiyi biraz daha canlı, ilgili veya bağlı hissettirdiğini görmek zamanla önemli ipuçları sağlayabilir.Çünkü uzun zamandır hiçbir şey hissetmiyor gibi olmak, kişinin duygularının tamamen kaybolduğu anlamına gelmeyebilir. Bazen bu deneyim, uzun süredir taşınan yüklerin, bastırılan duyguların veya yoğun bir psikolojik yorgunluğun ardından oluşan bir uzaklaşma hali olabilir. Bu uzaklaşmanın nedenlerini anlamak, kişinin kendi iç dünyasıyla yeniden daha güvenli bir ilişki kurmasının ilk adımlarından biri olabilir.

Bireysel Danışmanlık
İrem Gerdan
September 01, 2026

Önceki Yazılar

Aslında Ne İçin Tartışıyoruz? İlişkilerde Görünenin Altındaki Hikâye
Aslında Ne İçin Tartışıyoruz? İlişkilerde Görünenin Altındaki Hikâye

Aslında Ne İçin Tartışıyoruz? İlişkilerde Görünenin Altındaki Hikâye“Sen zaten beni hiç dinlemiyorsun.”“Tamam, yine başladın.”“Ben mi başladım? Seninle hiçbir şey konuşulmuyor ki!”Tanıdık geldi mi?Belki cümleler birebir böyle değil. Ama bazen bir tartışmanın daha ilk birkaç cümlesinde nereye gideceğini hissederiz.Henüz asıl konuya bile gelinmemiştir ama içinizden bir ses şöyle der:“Eyvah… yine aynı yere gidiyoruz.”Peki gerçekten bir tartışmanın nasıl biteceğini, daha nasıl başladığına bakarak tahmin etmek mümkün olabilir mi?John Gottman’ın çiftlerle yaptığı yıllara yayılan çalışmalarında dikkat çekici cevaplardan biri tam olarak burada karşımıza çıkıyor.İlk 3 Dakika Sandığımızdan Daha Fazlasını Söylüyor OlabilirGottman ve araştırmacı Sybil Carrère, yeni evli 124 çifti bir araya getiriyor ve onlardan ilişkilerinde anlaşamadıkları bir konu hakkında konuşmalarını istiyor.Sonra bu çiftleri yıllar boyunca takip ediyorlar.Araştırmanın en çarpıcı taraflarından biri şu:Çiftlerin tartışmalarının yalnızca ilk üç dakikasındaki etkileşim biçimine bakıldığında bile, altı yıl sonraki evlilik sonuçları hakkında önemli ölçüde öngörüde bulunulabiliyor.Gottman’ın çalışmalarında aktarılan bir başka dikkat çekici oran ise %96.Bir çatışma konuşmasının nasıl sonuçlanacağı, etkileşimin ilk üç dakikasına bakılarak %96 oranında öngörülebiliyor.Bir düşünün…Üç dakika.Belki tartışmanın asıl konusuna bile gelmediğiniz üç dakika.Peki bu üç dakikada ne oluyor da konuşmanın geri kalanını bu kadar etkiliyor?Cevap çoğu zaman ne söylediğimizden önce, nasıl başladığımızda saklı.“Sen Zaten Hep Böylesin…”Gottman buna sert başlangıç diyor.Sert başlangıç her zaman bağırmak anlamına gelmiyor.Bazen oldukça sakin bir ses tonuyla bile başlayabilir:“Sen zaten hiçbir zaman beni düşünmüyorsun.”“Bir kere de söylediğim şeyi yap.”“Senin ailene gelince her şeyi yapıyorsun zaten.”“Boş ver, sen anlamazsın.”Dikkat ederseniz burada bir problem anlatılmıyor.Yavaş yavaş karşıdaki kişi problem hâline getiriliyor.Ve işte tartışmanın yönü tam burada değişmeye başlayabiliyor.Çünkü karşımızdaki kişi artık söylediğimiz şeyi anlamaya çalışmak yerine kendisini korumaya başlıyor.“Ben öyle bir insan değilim.”“Sen de aynısını yapıyorsun.”“Her şeyi yine bana yıkıyorsun.”Ve bir anda başlangıçtaki mesele kayboluyor.Bulaşık makinesi konuşulacaktı.Saat kaçta eve gelindiği konuşulacaktı.Bir mesajın neden cevapsız kaldığı konuşulacaktı.Ama artık çift bulaşık makinesini konuşmuyor.Birbirlerini konuşuyorlar.Peki Gerçekten Bulaşık Makinesini mi Tartışıyoruz?İşte burada tartışmanın biraz daha altına inmek gerekiyor.Çünkü çiftlerin tartışmalarında gördüğümüz şey her zaman tartışmanın tamamı değildir.Bunu bir katman gibi düşünebiliriz.En üstte gördüğümüz şey olaydır:“Eve geç geldin.”“Bana mesaj atmadın.”“Yine annenin tarafını tuttun.”“Evde bana hiç yardım etmiyorsun.”Ama biraz aşağı indiğimizde başka şeylerle karşılaşabiliriz.Kırıldım.Yalnız kaldım.Önemsenmediğimi hissettim.Senin için öncelikli miyim, emin olamadım.Bir katman daha aşağı indiğimizde ise bazen çok daha temel bir ihtiyaç vardır:Görülmek.Duyulmak.Değerli hissetmek.Güvende olmak.Partnerinin yanında olduğunu bilmek.İşte çift terapisinde bazen “Kim haklı?” sorusundan çok daha önemli bir soru ortaya çıkar:Bu tartışmanın altında aslında ne var?Çünkü “Neden bana mesaj atmadın?” diyen biri yalnızca bir mesajı sormuyor olabilir.Belki aslında şunu soruyordur:“Aklında mıyım?”“Annenin yanında neden beni savunmadın?” diyen biri yalnızca o akşam yaşanan olayı konuşmuyor olabilir.Belki altında:“Biz gerçekten aynı takım mıyız?”sorusu vardır.Ve bazen tartışmanın görünen yüzüyle uğraşırken çiftin asıl ihtiyacı hiç konuşulmadan kalır.Bir Tartışmanın İçinde Fark Etmeden Yaptığımız Dört ŞeyPeki bir tartışma kötü bir yere doğru giderken aslında arada ne oluyor?Gottman, yıllar boyunca çiftlerin tartışmalarını gözlemlediğinde bazı iletişim biçimlerinin tekrar tekrar ortaya çıktığını fark ediyor. Üstelik bunlar yalnızca o anki tartışmayı zorlaştırmıyor; sıklaştıklarında ilişkinin duygusal iklimini de zaman içerisinde değiştirebiliyor.Gottman bu dört iletişim biçimini oldukça çarpıcı bir isimle tanımlıyor:Mahşerin Dört Atlısı: Eleştiri, küçümseme, savunmaya geçme ve duvar örme.1. Eleştiri: Sorundan Kişiliğe GeçmekEleştiri, partnerimizin yaptığı bir davranıştan rahatsız olduğumuzu söylemekten farklıdır.Sağlıklı bir şikâyette belirli bir olaydan söz ederiz: Ne oldu, bunun üzerimizde nasıl bir etkisi oldu ve neye ihtiyacımız var?Eleştiride ise konu yavaş yavaş davranış olmaktan çıkar ve karşımızdaki kişinin nasıl biri olduğuna dönüşür.Artık problem “yapılan şey” değil, partnerimizin karakteridir.Özellikle “sen zaten…”, “sen hiçbir zaman…”, “sen hep…” gibi genellemeler bunun habercisi olabilir.Bu ayrım küçük görünebilir ama ilişkide oldukça önemlidir. Çünkü bir davranışı değiştirmek mümkündür. Fakat kişi kendisine “Sorun senin yaptığın şey değil, sorun sensin” mesajı geldiğini hissettiğinde doğal olarak kendisini korumaya başlayabilir.2. Küçümseme: Artık Yalnızca Kızgın DeğilimGottman’ın özellikle üzerinde durduğu davranışlardan biri küçümsemedir.Çünkü küçümsemede yalnızca öfke yoktur. İçinde bir miktar üstünlük ve değersizleştirme de bulunur.Alay etmek, partnerin söylediğini aşağılamak, onunla dalga geçmek, göz devirmek, iğneleyici konuşmak, zekâsını ya da yeterliliğini küçümsemek bu iletişim biçiminin parçaları olabilir.Buradaki gizli mesaj kabaca şuna dönüşür:“Ben senden daha doğru, daha mantıklı ya da daha iyiyim.”Bu nedenle küçümseme yalnızca tartışılan meseleye zarar vermez. Zamanla çiftin birbirine duyduğu saygıyı da aşındırabilir.Gottman’ın araştırmalarında küçümsemenin ilişki açısından özellikle güçlü bir tehlike işareti olarak görülmesinin nedeni de budur.3. Savunmaya Geçme: Kendimizi Korumaya Çalışırken Birbirimizi DuymamakEleştirildiğimizi hissettiğimizde kendimizi savunmak oldukça insani bir tepkidir.Sorun, savunmanın tartışma içerisindeki temel iletişim biçimimiz hâline gelmesidir.Savunmaya geçtiğimizde artık partnerimizin bize anlatmaya çalıştığı şeyi duymaktan çok, neden suçlu olmadığımızı göstermeye çalışırız.Açıklamalar yaparız, mazeretler üretiriz, karşı örnekler buluruz veya sorumluluğu yeniden karşı tarafa göndeririz.Ve çok sık karşımıza çıkan o küçük geçiş gerçekleşir:“Peki ya sen?”İşte burada iki taraf da kendisini anlatmaya çalışırken aslında kimse diğerini dinlememeye başlayabilir.Savunmaya geçmenin panzehiri her şeyi üzerimize almak değildir. Gottman yaklaşımında önemli olan, tartışılan meselede bize ait olan küçük de olsa bir parçanın sorumluluğunu alabilmektir.Çünkü bazen bir tartışmanın yönünü değiştiren şey “Tamamen ben hatalıyım” demek değil;“Burada benim de payım olduğunu görebiliyorum”diyebilmektir.4. Duvar Örme: Bazen Sessizlik Sakinlik DeğildirSonuncusu ise duvar örme.Dışarıdan bakıldığında diğerlerinden daha zararsız görünebilir.Kişi bağırmıyordur. Hakaret etmiyordur. Tartışmıyordur bile.Sadece susuyordur.Ama her sessizlik sakinlik anlamına gelmez.Gottman’ın çalışmalarında duvar örme, kişinin etkileşimden çekilmesiyle ilişkilidir. Partnerine cevap vermemek, göz temasını kesmek, konuşmayı tamamen kapatmak ya da zihinsel olarak konuşmadan uzaklaşmak şeklinde görülebilir.Bunun arkasında bazen umursamazlıktan çok yoğun fizyolojik uyarılma vardır.Yani kişi aslında o kadar yükselmiş olabilir ki artık sağlıklı biçimde konuşabilecek durumda değildir. Gottman bu yoğun bedensel ve duygusal yüklenmeyi “flooding” yani duygusal taşma kavramıyla açıklar.Kalp hızlanabilir, beden gerilebilir, düşünceler toparlanamayabilir ve kişi artık karşısındakini anlamaktan çok o yoğunluktan çıkmaya çalışabilir.Bu yüzden burada önemli bir ayrım vardır:Konuşmaya ara vermek ile duvar örmek aynı şey değildir.Sağlıklı bir mola, kişinin sakinleşmek için konuşmaya ara vermesi ve sonrasında konuşmaya geri dönmesidir.Duvar örmede ise ilişkinin kapısı belirsiz bir şekilde kapanır.Dört Atlı Neden Bu Kadar Önemli?Buradaki amaç bir tartışmanın ortasında partnerimize bakıp “Şu anda üçüncü atlıyı yapıyorsun” demek değildir.Asıl mesele kendi ilişki döngümüzü fark edebilmektir.Çünkü bu dört davranış çoğu zaman birbirinden bağımsız ilerlemez.Bir taraf eleştirdikçe diğeri savunmaya geçebilir. Savunmayla karşılaşan kişi kendisini duyurabilmek için daha fazla yükselebilir. İletişim sertleştikçe küçümseme ortaya çıkabilir. Yoğunluk arttığında taraflardan biri artık dayanamayarak tamamen kapanabilir.Sonra çift bir sonraki hafta başka bir konuda tartışır.Konu değişmiştir.Ama dans aynıdır.Bu nedenle çift terapisinde bazen en önemli soru:“Ne hakkında tartışıyorsunuz?”değil,“Tartışmaya başladığınızda ikinizin arasında ne oluyor?”sorusudur.Çünkü konu para olabilir, aileler olabilir, çocuklar olabilir, telefon olabilir.Ama altında çalışan ilişki döngüsü aynı kaldığı sürece çift kendisini tekrar tekrar aynı yerde bulabilir.“Ama Biz Hep Aynı Şeyi Tartışıyoruz!”Belki de ilişkinizde sizi en çok yoran şeylerden biri bu.“Bunu yüz kere konuştuk.”“Tamam dedik ama yine aynı şey oldu.”“Kaç yıldır aynı konuyu tartışıyoruz.”Burada Gottman’ın başka bir bulgusu biraz şaşırtıcı olabilir:Çiftlerin yaşadığı ilişki problemlerinin yaklaşık %69’u süreğen problemlerdir.Yani bazı meseleler tamamen ortadan kalkmayabilir.Çünkü karşınızdaki kişi sizden farklı bir insandır.Siz planlısınızdır, o daha spontandır.Siz konuşarak yakınlık kurarsınız, o yalnız kalarak sakinleşir.Siz para biriktirdiğinizde güvende hissedersiniz, o hayatın tadını çıkarmak için harcamak ister.Peki bu durumda ne yapacağız?Her farklılığı ortadan kaldırmaya mı çalışacağız?Belki de soru bu değildir.Belki daha iyi soru şudur:“Bu farklılık aramızda kalmaya devam etse bile birbirimizi yaralamadan bununla yaşayabilir miyiz?”Çünkü iyi ilişkilerin sırrı hiç problem yaşamamak olmayabilir.Problemi yaşarken birbirini kaybetmemek olabilir.Tartışmanın Başını Değiştirsek Ne Olur?Şimdi en baştaki cümleye geri dönelim:“Sen zaten beni hiçbir zaman düşünmüyorsun.”Bu cümlenin altında gerçekten ne olabilir?Belki:“Son zamanlarda biraz geri planda kaldığımı hissediyorum.”Belki:“Seninle daha fazla vakit geçirmeyi özledim.”Belki de sadece:“Beni biraz daha fark etmene ihtiyacım var.”Gottman’ın yumuşak başlangıç dediği şey tam olarak burada devreye giriyor.Yumuşak başlamak susmak değildir.Alttan almak değildir.Öfkelenmemek hiç değildir.Aynı ihtiyacı, karşımızdakini savunmaya itmeden anlatabilmektir.“Sen zaten beni hiç önemsemiyorsun.”yerine:“Bu hafta çok az vakit geçirdik ve kendimi senden biraz uzak hissettim. Bu akşam biraz birlikte kalmaya ihtiyacım var.”İhtiyaç aynı.Duygu aynı.Hatta problem de aynı.Ama konuşmanın kapısı bambaşka bir yerden açılıyor.Belki de Bir Sonraki Tartışmada Şunu DeneyebilirizBir dahaki sefere partnerinizle tartışmaya başladığınızı fark ettiğinizde hemen çözmeye çalışmayın.Önce kendinizi bir anlığına dışarıdan izleyin.İlk üç dakikada ne yapıyorum?Şikâyetimi mi anlatıyorum, yoksa partnerimin karakterini mi tarif ediyorum?Gerçekten şu anki olaya mı kızgınım?Yoksa bu olay bende daha eski ve daha derin bir yere mi dokunuyor?Ve belki en önemlisi:Öfkemin altında partnerime aslında ne söylemeye çalışıyorum?“Beni gör.”“Yanımda ol.”“Beni önemse.”“Beni yalnız bırakma.”“Benimle aynı takımda olduğunu hissettir.”Bazen bir tartışmanın en yüksek sesle söylenen cümlesi, anlatılmak istenen asıl cümle değildir.Ve belki ilişkilerde değişim tam da burada başlar:Partnerimize söylediğimiz cümleyi değil, o cümlenin altında söylemeye çalıştığımız şeyi fark ettiğimizde.Çünkü mesele her zaman tartışmamak değildir.Bazen mesele, tartışırken bile birbirimize ulaşmanın bir yolunu bulabilmektir.KaynakçaCarrère, S., & Gottman, J. M. (1999). Predicting divorce among newlyweds from the first three minutes of a marital conflict discussion. Family Process, 38(3), 293–301. https://doi.org/10.1111/j.1545-5300.1999.00293.xGottman, J. M. (1994). What Predicts Divorce? The Relationship Between Marital Processes and Marital Outcomes. Lawrence Erlbaum Associates.Gottman, J. M., & Levenson, R. W. (1992). Marital processes predictive of later dissolution: Behavior, physiology, and health. Journal of Personality and Social Psychology, 63(2), 221–233.Gottman, J. M., & Silver, N. (2015). The Seven Principles for Making Marriage Work. Harmony Books.Bu hâli doğrudan kopyalayıp kullanabilirsiniz. Özellikle %69 süreğen problem bilgisi de Gottman Institute’un güncel açıklamalarında aynı oranla aktarılıyor. “Sen zaten beni hiç dinlemiyorsun.”“Tamam, yine başladın.”“Ben mi başladım? Seninle hiçbir şey konuşulmuyor ki!”Tanıdık geldi mi?Belki cümleler birebir böyle değil. Ama bazen bir tartışmanın daha ilk birkaç cümlesinde nereye gideceğini hissederiz.Henüz asıl konuya bile gelinmemiştir ama içinizden bir ses şöyle der:“Eyvah… yine aynı yere gidiyoruz.”Peki gerçekten bir tartışmanın nasıl biteceğini, daha nasıl başladığına bakarak tahmin etmek mümkün olabilir mi?John Gottman’ın çiftlerle yaptığı yıllara yayılan çalışmalarında dikkat çekici cevaplardan biri tam olarak burada karşımıza çıkıyor.İlk 3 Dakika Sandığımızdan Daha Fazlasını Söylüyor OlabilirGottman ve araştırmacı Sybil Carrère, yeni evli 124 çifti bir araya getiriyor ve onlardan ilişkilerinde anlaşamadıkları bir konu hakkında konuşmalarını istiyor.Sonra bu çiftleri yıllar boyunca takip ediyorlar.Araştırmanın en çarpıcı taraflarından biri şu:Çiftlerin tartışmalarının yalnızca ilk üç dakikasındaki etkileşim biçimine bakıldığında bile, altı yıl sonraki evlilik sonuçları hakkında önemli ölçüde öngörüde bulunulabiliyor.Gottman’ın çalışmalarında aktarılan bir başka dikkat çekici oran ise %96.Bir çatışma konuşmasının nasıl sonuçlanacağı, etkileşimin ilk üç dakikasına bakılarak %96 oranında öngörülebiliyor.Bir düşünün…Üç dakika.Belki tartışmanın asıl konusuna bile gelmediğiniz üç dakika.Peki bu üç dakikada ne oluyor da konuşmanın geri kalanını bu kadar etkiliyor?Cevap çoğu zaman ne söylediğimizden önce, nasıl başladığımızda saklı.“Sen Zaten Hep Böylesin…”Gottman buna sert başlangıç diyor.Sert başlangıç her zaman bağırmak anlamına gelmiyor.Bazen oldukça sakin bir ses tonuyla bile başlayabilir:“Sen zaten hiçbir zaman beni düşünmüyorsun.”“Bir kere de söylediğim şeyi yap.”“Senin ailene gelince her şeyi yapıyorsun zaten.”“Boş ver, sen anlamazsın.”Dikkat ederseniz burada bir problem anlatılmıyor.Yavaş yavaş karşıdaki kişi problem hâline getiriliyor.Ve işte tartışmanın yönü tam burada değişmeye başlayabiliyor.Çünkü karşımızdaki kişi artık söylediğimiz şeyi anlamaya çalışmak yerine kendisini korumaya başlıyor.“Ben öyle bir insan değilim.”“Sen de aynısını yapıyorsun.”“Her şeyi yine bana yıkıyorsun.”Ve bir anda başlangıçtaki mesele kayboluyor.Bulaşık makinesi konuşulacaktı.Saat kaçta eve gelindiği konuşulacaktı.Bir mesajın neden cevapsız kaldığı konuşulacaktı.Ama artık çift bulaşık makinesini konuşmuyor.Birbirlerini konuşuyorlar.Peki Gerçekten Bulaşık Makinesini mi Tartışıyoruz?İşte burada tartışmanın biraz daha altına inmek gerekiyor.Çünkü çiftlerin tartışmalarında gördüğümüz şey her zaman tartışmanın tamamı değildir.Bunu bir katman gibi düşünebiliriz.En üstte gördüğümüz şey olaydır:“Eve geç geldin.”“Bana mesaj atmadın.”“Yine annenin tarafını tuttun.”“Evde bana hiç yardım etmiyorsun.”Ama biraz aşağı indiğimizde başka şeylerle karşılaşabiliriz.Kırıldım.Yalnız kaldım.Önemsenmediğimi hissettim.Senin için öncelikli miyim, emin olamadım.Bir katman daha aşağı indiğimizde ise bazen çok daha temel bir ihtiyaç vardır:Görülmek.Duyulmak.Değerli hissetmek.Güvende olmak.Partnerinin yanında olduğunu bilmek.İşte çift terapisinde bazen “Kim haklı?” sorusundan çok daha önemli bir soru ortaya çıkar:Bu tartışmanın altında aslında ne var?Çünkü “Neden bana mesaj atmadın?” diyen biri yalnızca bir mesajı sormuyor olabilir.Belki aslında şunu soruyordur:“Aklında mıyım?”“Annenin yanında neden beni savunmadın?” diyen biri yalnızca o akşam yaşanan olayı konuşmuyor olabilir.Belki altında:“Biz gerçekten aynı takım mıyız?”sorusu vardır.Ve bazen tartışmanın görünen yüzüyle uğraşırken çiftin asıl ihtiyacı hiç konuşulmadan kalır.Bir Tartışmanın İçinde Fark Etmeden Yaptığımız Dört ŞeyPeki bir tartışma kötü bir yere doğru giderken aslında arada ne oluyor?Gottman, yıllar boyunca çiftlerin tartışmalarını gözlemlediğinde bazı iletişim biçimlerinin tekrar tekrar ortaya çıktığını fark ediyor. Üstelik bunlar yalnızca o anki tartışmayı zorlaştırmıyor; sıklaştıklarında ilişkinin duygusal iklimini de zaman içerisinde değiştirebiliyor.Gottman bu dört iletişim biçimini oldukça çarpıcı bir isimle tanımlıyor:Mahşerin Dört Atlısı: Eleştiri, küçümseme, savunmaya geçme ve duvar örme.1. Eleştiri: Sorundan Kişiliğe GeçmekEleştiri, partnerimizin yaptığı bir davranıştan rahatsız olduğumuzu söylemekten farklıdır.Sağlıklı bir şikâyette belirli bir olaydan söz ederiz: Ne oldu, bunun üzerimizde nasıl bir etkisi oldu ve neye ihtiyacımız var?Eleştiride ise konu yavaş yavaş davranış olmaktan çıkar ve karşımızdaki kişinin nasıl biri olduğuna dönüşür.Artık problem “yapılan şey” değil, partnerimizin karakteridir.Özellikle “sen zaten…”, “sen hiçbir zaman…”, “sen hep…” gibi genellemeler bunun habercisi olabilir.Bu ayrım küçük görünebilir ama ilişkide oldukça önemlidir. Çünkü bir davranışı değiştirmek mümkündür. Fakat kişi kendisine “Sorun senin yaptığın şey değil, sorun sensin” mesajı geldiğini hissettiğinde doğal olarak kendisini korumaya başlayabilir.2. Küçümseme: Artık Yalnızca Kızgın DeğilimGottman’ın özellikle üzerinde durduğu davranışlardan biri küçümsemedir.Çünkü küçümsemede yalnızca öfke yoktur. İçinde bir miktar üstünlük ve değersizleştirme de bulunur.Alay etmek, partnerin söylediğini aşağılamak, onunla dalga geçmek, göz devirmek, iğneleyici konuşmak, zekâsını ya da yeterliliğini küçümsemek bu iletişim biçiminin parçaları olabilir.Buradaki gizli mesaj kabaca şuna dönüşür:“Ben senden daha doğru, daha mantıklı ya da daha iyiyim.”Bu nedenle küçümseme yalnızca tartışılan meseleye zarar vermez. Zamanla çiftin birbirine duyduğu saygıyı da aşındırabilir.Gottman’ın araştırmalarında küçümsemenin ilişki açısından özellikle güçlü bir tehlike işareti olarak görülmesinin nedeni de budur.3. Savunmaya Geçme: Kendimizi Korumaya Çalışırken Birbirimizi DuymamakEleştirildiğimizi hissettiğimizde kendimizi savunmak oldukça insani bir tepkidir.Sorun, savunmanın tartışma içerisindeki temel iletişim biçimimiz hâline gelmesidir.Savunmaya geçtiğimizde artık partnerimizin bize anlatmaya çalıştığı şeyi duymaktan çok, neden suçlu olmadığımızı göstermeye çalışırız.Açıklamalar yaparız, mazeretler üretiriz, karşı örnekler buluruz veya sorumluluğu yeniden karşı tarafa göndeririz.Ve çok sık karşımıza çıkan o küçük geçiş gerçekleşir:“Peki ya sen?”İşte burada iki taraf da kendisini anlatmaya çalışırken aslında kimse diğerini dinlememeye başlayabilir.Savunmaya geçmenin panzehiri her şeyi üzerimize almak değildir. Gottman yaklaşımında önemli olan, tartışılan meselede bize ait olan küçük de olsa bir parçanın sorumluluğunu alabilmektir.Çünkü bazen bir tartışmanın yönünü değiştiren şey “Tamamen ben hatalıyım” demek değil;“Burada benim de payım olduğunu görebiliyorum”diyebilmektir.4. Duvar Örme: Bazen Sessizlik Sakinlik DeğildirSonuncusu ise duvar örme.Dışarıdan bakıldığında diğerlerinden daha zararsız görünebilir.Kişi bağırmıyordur. Hakaret etmiyordur. Tartışmıyordur bile.Sadece susuyordur.Ama her sessizlik sakinlik anlamına gelmez.Gottman’ın çalışmalarında duvar örme, kişinin etkileşimden çekilmesiyle ilişkilidir. Partnerine cevap vermemek, göz temasını kesmek, konuşmayı tamamen kapatmak ya da zihinsel olarak konuşmadan uzaklaşmak şeklinde görülebilir.Bunun arkasında bazen umursamazlıktan çok yoğun fizyolojik uyarılma vardır.Yani kişi aslında o kadar yükselmiş olabilir ki artık sağlıklı biçimde konuşabilecek durumda değildir. Gottman bu yoğun bedensel ve duygusal yüklenmeyi “flooding” yani duygusal taşma kavramıyla açıklar.Kalp hızlanabilir, beden gerilebilir, düşünceler toparlanamayabilir ve kişi artık karşısındakini anlamaktan çok o yoğunluktan çıkmaya çalışabilir.Bu yüzden burada önemli bir ayrım vardır:Konuşmaya ara vermek ile duvar örmek aynı şey değildir.Sağlıklı bir mola, kişinin sakinleşmek için konuşmaya ara vermesi ve sonrasında konuşmaya geri dönmesidir.Duvar örmede ise ilişkinin kapısı belirsiz bir şekilde kapanır.Dört Atlı Neden Bu Kadar Önemli?Buradaki amaç bir tartışmanın ortasında partnerimize bakıp “Şu anda üçüncü atlıyı yapıyorsun” demek değildir.Asıl mesele kendi ilişki döngümüzü fark edebilmektir.Çünkü bu dört davranış çoğu zaman birbirinden bağımsız ilerlemez.Bir taraf eleştirdikçe diğeri savunmaya geçebilir. Savunmayla karşılaşan kişi kendisini duyurabilmek için daha fazla yükselebilir. İletişim sertleştikçe küçümseme ortaya çıkabilir. Yoğunluk arttığında taraflardan biri artık dayanamayarak tamamen kapanabilir.Sonra çift bir sonraki hafta başka bir konuda tartışır.Konu değişmiştir.Ama dans aynıdır.Bu nedenle çift terapisinde bazen en önemli soru:“Ne hakkında tartışıyorsunuz?”değil,“Tartışmaya başladığınızda ikinizin arasında ne oluyor?”sorusudur.Çünkü konu para olabilir, aileler olabilir, çocuklar olabilir, telefon olabilir.Ama altında çalışan ilişki döngüsü aynı kaldığı sürece çift kendisini tekrar tekrar aynı yerde bulabilir.“Ama Biz Hep Aynı Şeyi Tartışıyoruz!”Belki de ilişkinizde sizi en çok yoran şeylerden biri bu.“Bunu yüz kere konuştuk.”“Tamam dedik ama yine aynı şey oldu.”“Kaç yıldır aynı konuyu tartışıyoruz.”Burada Gottman’ın başka bir bulgusu biraz şaşırtıcı olabilir:Çiftlerin yaşadığı ilişki problemlerinin yaklaşık %69’u süreğen problemlerdir.Yani bazı meseleler tamamen ortadan kalkmayabilir.Çünkü karşınızdaki kişi sizden farklı bir insandır.Siz planlısınızdır, o daha spontandır.Siz konuşarak yakınlık kurarsınız, o yalnız kalarak sakinleşir.Siz para biriktirdiğinizde güvende hissedersiniz, o hayatın tadını çıkarmak için harcamak ister.Peki bu durumda ne yapacağız?Her farklılığı ortadan kaldırmaya mı çalışacağız?Belki de soru bu değildir.Belki daha iyi soru şudur:“Bu farklılık aramızda kalmaya devam etse bile birbirimizi yaralamadan bununla yaşayabilir miyiz?”Çünkü iyi ilişkilerin sırrı hiç problem yaşamamak olmayabilir.Problemi yaşarken birbirini kaybetmemek olabilir.Tartışmanın Başını Değiştirsek Ne Olur?Şimdi en baştaki cümleye geri dönelim:“Sen zaten beni hiçbir zaman düşünmüyorsun.”Bu cümlenin altında gerçekten ne olabilir?Belki:“Son zamanlarda biraz geri planda kaldığımı hissediyorum.”Belki:“Seninle daha fazla vakit geçirmeyi özledim.”Belki de sadece:“Beni biraz daha fark etmene ihtiyacım var.”Gottman’ın yumuşak başlangıç dediği şey tam olarak burada devreye giriyor.Yumuşak başlamak susmak değildir.Alttan almak değildir.Öfkelenmemek hiç değildir.Aynı ihtiyacı, karşımızdakini savunmaya itmeden anlatabilmektir.“Sen zaten beni hiç önemsemiyorsun.”yerine:“Bu hafta çok az vakit geçirdik ve kendimi senden biraz uzak hissettim. Bu akşam biraz birlikte kalmaya ihtiyacım var.”İhtiyaç aynı.Duygu aynı.Hatta problem de aynı.Ama konuşmanın kapısı bambaşka bir yerden açılıyor.Belki de Bir Sonraki Tartışmada Şunu DeneyebilirizBir dahaki sefere partnerinizle tartışmaya başladığınızı fark ettiğinizde hemen çözmeye çalışmayın.Önce kendinizi bir anlığına dışarıdan izleyin.İlk üç dakikada ne yapıyorum?Şikâyetimi mi anlatıyorum, yoksa partnerimin karakterini mi tarif ediyorum?Gerçekten şu anki olaya mı kızgınım?Yoksa bu olay bende daha eski ve daha derin bir yere mi dokunuyor?Ve belki en önemlisi:Öfkemin altında partnerime aslında ne söylemeye çalışıyorum?“Beni gör.”“Yanımda ol.”“Beni önemse.”“Beni yalnız bırakma.”“Benimle aynı takımda olduğunu hissettir.”Bazen bir tartışmanın en yüksek sesle söylenen cümlesi, anlatılmak istenen asıl cümle değildir.Ve belki ilişkilerde değişim tam da burada başlar:Partnerimize söylediğimiz cümleyi değil, o cümlenin altında söylemeye çalıştığımız şeyi fark ettiğimizde.Çünkü mesele her zaman tartışmamak değildir.Bazen mesele, tartışırken bile birbirimize ulaşmanın bir yolunu bulabilmektir.KaynakçaCarrère, S., & Gottman, J. M. (1999). Predicting divorce among newlyweds from the first three minutes of a marital conflict discussion. Family Process, 38(3), 293–301. https://doi.org/10.1111/j.1545-5300.1999.00293.xGottman, J. M. (1994). What Predicts Divorce? The Relationship Between Marital Processes and Marital Outcomes. Lawrence Erlbaum Associates.Gottman, J. M., & Levenson, R. W. (1992). Marital processes predictive of later dissolution: Behavior, physiology, and health. Journal of Personality and Social Psychology, 63(2), 221–233.Gottman, J. M., & Silver, N. (2015). The Seven Principles for Making Marriage Work. Harmony Books.

Psikoloji
Deniz Beren Kılıçlı
September 04, 2026
Bir Şeyler İzlemeden Uyuyamamak
Bir Şeyler İzlemeden Uyuyamamak

Bazı insanlar için uyumak, yalnızca yatağa girip gözlerini kapatmakla başlamaz. Telefonu açmak, bir dizi izlemek, YouTube videosu dinlemek ya da arka planda bir şeyler oynatmak neredeyse uyku rutininin zorunlu bir parçası haline gelebilir. Ekran kapandığında veya ortam sessizleştiğinde uykuya dalmak zorlaşabilir. Kişi yorgun olsa bile “bir şey açmadan uyuyamıyorum” diyebilir.Bu alışkanlık ilk bakışta basit bir uyku tercihi gibi görünebilir. Ancak zamanla kişinin uykuya dalabilmek için dışarıdan bir uyaranın varlığına ihtiyaç duyması, zihinsel ve duygusal bazı süreçlerle ilişkili olabilir. Özellikle sessizlik başladığında düşünceler yoğunlaşıyorsa, gün içinde ertelenen meseleler gece daha görünür hale geliyorsa veya yalnızca “bir şeyler izlerken” zihnin sustuğu hissediliyorsa bu alışkanlığın altında yalnızca eğlence ihtiyacı olmayabilir.Gün boyunca insanların dikkati pek çok uyaran arasında dağılır. İş, okul, mesajlar, konuşmalar, sorumluluklar ve sosyal medya zihni sürekli meşgul eder. Gece olduğunda dış uyaranlar azalır ve kişinin kendi düşünceleri daha belirgin hale gelebilir. Gün içinde fazla fark edilmeyen kaygılar, yapılacak işler, geçmiş konuşmalar veya gelecekle ilgili düşünceler yatağa girildiğinde daha fazla hissedilebilir.Bu noktada bir dizi ya da video açmak zihnin dikkatini başka bir yere taşır. Kişi kendi düşünceleriyle baş başa kalmak yerine ekrandaki içeriğe odaklanır. Böylece kısa süreli bir rahatlama oluşabilir. Özellikle düşünceler yoğun olduğunda, arka planda konuşma sesi duymak kişinin kendisini daha sakin veya daha az yalnız hissetmesine de yardımcı olabilir.Zamanla bu rahatlama bir alışkanlık döngüsüne dönüşebilir. Kişi birkaç gece boyunca bir şeyler izleyerek daha kolay uyuduğunu fark ettiğinde beyin uyku ile ekran arasında bir bağlantı kurmaya başlayabilir. Yatak, sessizlik ve uyku yerine; telefon, video ve uyku birlikte eşleşir. Bir süre sonra ekran olmadan yatağa girmek kişiye eksik veya rahatsız edici gelebilir.Burada önemli olan, “ekran kullanıyorum, demek ki uyku problemim var” şeklinde düşünmek değildir. Birçok insan zaman zaman bir şeyler izleyerek uyuyabilir. Asıl dikkat edilmesi gereken nokta, bunun ne kadar zorunlu hale geldiğidir. Kişi gerçekten istediği için mi bir şeyler izliyor, yoksa ekran olmadan uykuya dalamayacağına mı inanıyor? İzlediği içerik uykuya geçişi kolaylaştırıyor mu, yoksa fark etmeden uyku saatini sürekli geciktiriyor mu?Ekranın uyku üzerindeki etkisi de burada önemlidir. Telefon, tablet ve televizyon gibi cihazlardan gelen ışık ve özellikle gece saatlerinde yoğun ekran kullanımı, uyku-uyanıklık döngüsünü etkileyebilir. Bunun yanında asıl sorun çoğu zaman yalnızca ekran ışığı değildir. İzlenen içeriğin uyarıcı olması, “bir bölüm daha” düşüncesi veya sosyal medyada sürekli yeni içeriklerle karşılaşmak zihnin uyanık kalmasını kolaylaştırabilir.Örneğin kişi “sadece biraz izleyip uyuyacağım” diyerek yatağa girebilir ancak yarım saatlik plan bir buçuk saate dönüşebilir. Böylece kişi ekranın uykuya geçmesine yardımcı olduğunu düşünürken aslında uyku saatini sürekli ileriye taşıyor olabilir. Sabah yorgun uyanmak, gün içinde daha fazla kafein tüketmek ve akşam tekrar geç uyumak zamanla kendi kendini sürdüren bir döngü oluşturabilir.Bir şeyler izlemeden uyuyamama ihtiyacının altında bazen sessizliğe tahammül etmekte zorlanmak da bulunabilir. Sessizlik bazı kişiler için dinlendirici değil, huzursuz edici olabilir. Özellikle zihni sürekli aktif olan kişilerde ortam sakinleştiğinde iç konuşma daha fazla duyulur hale gelir. Günün muhasebesini yapmak, geçmişte söylenenleri tekrar düşünmek veya ertesi günle ilgili senaryolar üretmek uykuya geçişi zorlaştırabilir.Bu durumda ekran bir çeşit dikkat dağıtıcı görevi görebilir. Ancak dikkat dağıtmak her zaman temel nedeni çözmez. Eğer kişi yalnızca düşünceler ortaya çıkmasın diye sürekli bir şeyler izliyorsa, zihnin sessizlikle kurduğu ilişki zamanla daha da zorlaşabilir. Çünkü kişi düşünceler ortaya çıktığında onları tolere etmek yerine her seferinde hızlıca dışarıdan bir uyaran eklemeye alışabilir.Bazı kişiler için ise mesele yalnızlık hissi olabilir. Arka planda konuşma sesi, tanıdık bir dizinin karakterleri veya tekrar tekrar izlenen bir video kişiye “ortamda birileri varmış” hissi verebilir. Özellikle geceleri yalnız hissetmekten hoşlanmayan kişiler için bu sesler rahatlatıcı olabilir. Burada da önemli olan kişinin bu ihtiyacını fark etmesidir. Bazen “ekransız uyuyamıyorum” şeklinde tarif edilen şey aslında sessizlik veya yalnızlıkla ilgili bir huzursuzluk olabilir.Uyku hijyeni açısından uyku öncesindeki rutinin mümkün olduğunca sakinleştirici olması faydalıdır. Herkesin rutini aynı olmak zorunda değildir. Bazı kişiler kitap okuyarak, bazıları hafif bir müzik dinleyerek, bazıları sıcak bir duşla veya kısa bir gevşeme egzersiziyle uykuya hazırlanabilir. Amaç kişinin bedenine ve zihnine “gün bitti, artık dinlenme zamanı” mesajını verecek daha öngörülebilir bir geçiş oluşturmaktır.Eğer ekran kullanımı uzun süredir uyku rutininin bir parçasıysa bunu bir gecede tamamen bırakmaya çalışmak zorlayıcı olabilir. Daha gerçekçi olan, kullanım biçimini yavaş yavaş değiştirmektir. Örneğin izlenen içeriğin süresini azaltmak, ekran parlaklığını düşürmek, daha uyarıcı içerikler yerine sakin içeriklere geçmek veya ekranı yatağın dışında kullanıp son birkaç dakikayı sessizlikte geçirmek küçük başlangıçlar olabilir.Burada kişinin kendi deneyimini gözlemlemesi önemlidir. Ekran kapandıktan sonra zihinde ne oluyor? Hangi düşünceler daha çok ortaya çıkıyor? Sessizlik mi rahatsız ediyor, yoksa uyuyamayacağına dair kaygı mı başlıyor? “Bir şey açmazsam uyuyamam” düşüncesinin kendisi bile uykuya geçişi zorlaştırabilir. Kişi yatağa daha baştan “bu gece yine uyuyamayacağım” beklentisiyle girdiğinde bedenin gevşemesi daha zor hale gelebilir.Uykuya dalma güçlüğü uzun süredir devam ediyorsa, yalnızca ekran kullanımına odaklanmak bazen yeterli olmayabilir. Yoğun kaygı, stres, düzensiz yaşam temposu, uyku saatlerinin sürekli değişmesi veya gün içinde yeterince dinlenememek de uyku düzenini etkileyebilir. Bu nedenle kişinin genel yaşam düzenine bakmak önemlidir.Terapi sürecinde de “bir şeyler izlemeden uyuyamama” alışkanlığı yalnızca davranış düzeyinde ele alınmayabilir. Ekran kapandığında ortaya çıkan düşünceler, duygular ve beden tepkileri birlikte incelenebilir. Kişinin uyku öncesinde neyi bastırmaya veya uzaklaştırmaya çalıştığı, sessizlikle ilgili hangi duyguların ortaya çıktığı ve “uyuyamazsam ne olur?” gibi kaygılı düşüncelerin olup olmadığı değerlendirilebilir.Bazı kişiler için terapide amaç ekranı tamamen yasaklamak değildir. Daha çok kişinin uykuya geçmek için tek bir yönteme bağımlı kalmadan kendisini sakinleştirebilmesi, düşünceler ortaya çıktığında onlarla daha esnek bir ilişki kurabilmesi ve uyku öncesi daha sağlıklı bir rutin geliştirebilmesi hedeflenebilir.Bir şeyler izleyerek uyumak her zaman sorun değildir. Ancak ekran olmadan uyuyamayacağını düşünmek, her gece uyku saatini geciktirmek veya sessizlikle baş başa kalmanın yoğun huzursuzluk yaratması durumunda bu alışkanlığın ne işe yaradığını anlamak faydalı olabilir.Çünkü bazen uyku öncesinde açılan bir dizi yalnızca eğlenmek için değil; zihni susturmak, yalnızlık hissini azaltmak veya gün boyunca ertelenen düşüncelerden uzaklaşmak için kullanılan bir araç haline gelebilir. Bunun fark edilmesi, daha dinlendirici ve kişinin kendi ihtiyaçlarına uygun bir uyku düzeni oluşturmanın ilk adımlarından biri olabilir.

Genel
İrem Gerdan
September 03, 2026
Uzun Zamandır Hiçbir Şey Hissetmiyor Gibi Olmak
Uzun Zamandır Hiçbir Şey Hissetmiyor Gibi Olmak

Bazı dönemlerde insan kendisini üzgün, kaygılı ya da öfkeli hissetmekten çok, sanki hiçbir şey hissetmiyormuş gibi tarif edebilir. Güzel bir haber geldiğinde eskisi kadar sevinmemek, can sıkıcı bir olay yaşandığında beklenen üzüntüyü hissedememek, heyecanlanması gereken bir durumda içten bir hareketlenme yaşamamak bu deneyimin parçaları olabilir. Kişi bazen bunu “boşluk”, “donukluk”, “kopukluk” ya da “sanki her şey uzaktan oluyormuş gibi” ifadelerle anlatabilir.Bu durum tek başına belirli bir psikolojik sorunun göstergesi değildir. “Hiçbir şey hissetmiyorum” cümlesinin altında farklı süreçler bulunabilir. Uzun süreli stres, yoğun yorgunluk, depresif dönemler, tükenmişlik, kayıp ve zorlayıcı yaşam olayları kişinin duygularıyla kurduğu ilişkiyi etkileyebilir. Bazen zihin ve beden, uzun süre çok fazla yük taşıdıktan sonra duygusal tepkileri azaltarak kendisini korumaya çalışıyor gibi görünebilir.Duyguların azalmış gibi gelmesi her zaman duyguların gerçekten ortadan kalktığı anlamına gelmez. Bazı kişiler ne hissettiğini ayırt etmekte zorlanabilir. Duygu vardır fakat kişi onu isimlendiremiyor, bedeninde nasıl ortaya çıktığını fark edemiyor ya da uzun süredir duygularını bastırmaya alıştığı için iç dünyasına ulaşmakta güçlük çekiyor olabilir.Örneğin uzun yıllar boyunca “güçlü olmak”, sorun çıkarmamak, üzülmemek ya da duyguları belli etmemek önemli olmuşsa, kişi zamanla yalnızca zor duygularını değil, olumlu duygularını da geri plana itmeye başlayabilir. Duygular arasında bir açma-kapama düğmesi olmadığı için, acıyı azaltmaya çalışırken heyecan, keyif ve yakınlık hissi de daha silik hale gelebilir.Bazı durumlarda ise kişi günlük yaşamını sürdürmeye devam ederken yaptığı şeylerden eskisi kadar keyif alamadığını fark eder. Daha önce severek yaptığı aktiviteler artık nötr gelebilir, arkadaşlarla görüşmek veya gelecekle ilgili plan yapmak eskisi kadar anlamlı hissettirmeyebilir. Psikolojide keyif ve haz alma kapasitesindeki belirgin azalma için “anhedoni” kavramı kullanılabilir. Ancak kişinin yalnızca kendi başına bu kavrama bakarak kendisine tanı koyması doğru değildir; benzer deneyimler farklı nedenlerle ortaya çıkabilir.“Apati” kavramı da zaman zaman bu deneyimle karıştırılır. Apati daha çok motivasyonun, ilginin ve harekete geçme isteğinin azalmasıyla ilişkilidir. Kişi bir şeyi yapması gerektiğini bilir fakat bunun için içsel bir istek veya önem hissedemeyebilir. Duygusal uyuşma, apati ve haz alamama birbirine eşlik edebilir; ancak aynı şey değildir. Bu ayrımı yapabilmek, kişinin yaşadığı durumu daha doğru anlamak açısından önemlidir.Duygusal donukluk bazen uzun süreli zorlanmaların ardından belirginleşebilir. Kişi bir dönem yoğun kaygı, üzüntü veya öfke yaşadıktan sonra “artık hiçbir şey hissetmiyorum” demeye başlayabilir. Bu geçiş, özellikle duygusal olarak çok yorucu süreçlerde görülebilir. Çok yoğun duygularla uzun süre baş etmeye çalışan kişinin bir noktada daha az tepki vermeye başlaması, psikolojik bir korunma biçimi olarak düşünülebilir.Bazı kişiler bu durumu fark ettiklerinde kendilerini eleştirmeye başlar. “Neden sevinemiyorum?”, “Neden buna üzülmedim?”, “Bende bir problem mi var?” gibi düşünceler ortaya çıkabilir. Özellikle çevredeki insanların daha yoğun duygusal tepkiler verdiği durumlarda kişi kendisini farklı veya eksik hissedebilir. Ancak duyguların yoğunluğu herkes için aynı değildir ve her dönemde aynı şekilde yaşanmaz.Burada önemli olan, bu değişimin ne kadar süredir devam ettiğini ve kişinin günlük yaşamını ne ölçüde etkilediğini fark etmektir. Birkaç yoğun günün ardından kısa süreli bir duygusal yorgunluk yaşamak ile aylar boyunca hemen hiçbir şeye karşı ilgi, heyecan veya duygusal tepki hissedememek aynı şekilde değerlendirilmemelidir.Kişi kendisine şu soruları sorabilir: Bu hissizlik ne zaman başladı? Öncesinde hayatımda yoğun bir stres, kayıp veya değişim var mıydı? Eskiden keyif aldığım şeylerden hâlâ keyif alabiliyor muyum? İnsanlarla yakınlık kurduğumda bir şey hissediyor muyum? Duygularım tamamen yokmuş gibi mi geliyor, yoksa ne hissettiğimi anlamakta mı zorlanıyorum? Günlük sorumluluklarımı yerine getirme isteğimde belirgin bir azalma var mı?Bu sorular kişinin kendisine tanı koyması için değil, yaşadığı değişimi daha yakından gözlemleyebilmesi için kullanılabilir. Çünkü bazen “duygu hissetmiyorum” ifadesi aslında yorgunluk, isteksizlik, hayattan keyif alamama, kopukluk veya duyguları tanımlamakta zorlanma gibi birbirinden farklı deneyimleri aynı anda anlatıyor olabilir.Duygularla yeniden temas kurmak için kişinin kendisini zorlayarak “bir şey hissetmeye çalışması” her zaman işe yaramaz. Bunun yerine gün içerisinde küçük değişimleri fark etmek daha anlamlı olabilir. Bir konuşmanın ardından bedende oluşan gerginlik, bir şarkının verdiği hafif rahatlama, bir olay karşısında ortaya çıkan küçük bir rahatsızlık veya merak hissi gibi daha ince sinyaller duygusal farkındalığın yeniden gelişmesine yardımcı olabilir.Uyku, günlük düzen, sosyal temas ve genel stres düzeyi de bu süreçte önemlidir. Uzun süredir yeterince dinlenemeyen, sürekli çalışan veya yoğun bir yaşam temposu içinde kendisine alan açamayan birinin duygusal olarak daha donuk hissetmesi şaşırtıcı değildir. Bu nedenle yalnızca “neden hiçbir şey hissetmiyorum?” sorusuna değil, kişinin son dönemde nasıl yaşadığına da bakmak gerekir.Bu deneyim uzun süredir devam ediyor, kişinin ilişkilerini, günlük işlevselliğini veya yaşamdan aldığı keyfi belirgin biçimde etkiliyorsa profesyonel destek almak faydalı olabilir. Terapi sürecinde kişinin duygusal uyuşmayı ne zaman yaşamaya başladığı, bunun hangi yaşam olaylarıyla bağlantılı olabileceği ve duygularla temas kurmayı zorlaştıran düşünce ve davranış örüntüleri birlikte incelenebilir.Terapi aynı zamanda kişinin “bir şey hissetmek zorundayım” baskısını azaltarak duygularını daha güvenli bir ortamda fark etmesine alan açabilir. Bazı kişiler için ilk adım yoğun duygular hissetmek değil, küçük duygusal sinyalleri yeniden tanımaya başlamaktır. Hangi durumların kişiyi biraz daha canlı, ilgili veya bağlı hissettirdiğini görmek zamanla önemli ipuçları sağlayabilir.Çünkü uzun zamandır hiçbir şey hissetmiyor gibi olmak, kişinin duygularının tamamen kaybolduğu anlamına gelmeyebilir. Bazen bu deneyim, uzun süredir taşınan yüklerin, bastırılan duyguların veya yoğun bir psikolojik yorgunluğun ardından oluşan bir uzaklaşma hali olabilir. Bu uzaklaşmanın nedenlerini anlamak, kişinin kendi iç dünyasıyla yeniden daha güvenli bir ilişki kurmasının ilk adımlarından biri olabilir.

Bireysel Danışmanlık
İrem Gerdan
September 01, 2026
Yakınlık Arttıkça Geri Çekilme İhtiyacı
Yakınlık Arttıkça Geri Çekilme İhtiyacı

Birine yakınlaşmak çoğu zaman güven, bağ kurma ve paylaşım ihtiyacımızla ilişkilidir. Ancak bazı insanlar için yakınlık arttıkça rahatlamak yerine huzursuzluk ortaya çıkabilir. İlişki ilerledikçe, daha fazla paylaşım oldukça ya da karşı taraf duygusal olarak daha erişilebilir hale geldikçe kişi kendisini geri çekme ihtiyacı içinde bulabilir. Mesajlara daha geç dönmek, görüşme sıklığını azaltmak, duygular hakkında konuşmaktan kaçınmak veya ilişkide daha fazla mesafe istemek bu geri çekilmenin farklı biçimleri olabilir.Bu durum dışarıdan bakıldığında çelişkili görünebilir. Kişi bir yandan yakın bir ilişki isterken diğer yandan yakınlık gerçekten oluşmaya başladığında bundan uzaklaşabilir. Aslında burada çoğu zaman iki farklı ihtiyaç aynı anda çalışır: bağ kurma isteği ve incinmekten korunma ihtiyacı. Yakınlık arttıkça kişi yalnızca sevgi ve bağlılık hissetmez; aynı zamanda kaybetme, reddedilme, kontrolü kaybetme veya fazla açık hale gelme ihtimalini de daha yoğun hissedebilir.Bazı kişiler için duygusal yakınlık, kendini görünür kılmak anlamına gelir. Kendi ihtiyaçlarını, korkularını, zayıf hissettiği yanlarını veya geçmiş deneyimlerini paylaşmak savunmasızlık hissini artırabilir. Eğer geçmişte duygularını paylaşmak eleştirilme, küçümsenme, reddedilme ya da hayal kırıklığı ile sonuçlandıysa kişi zamanla yakınlığın güvenli olmayabileceğini öğrenebilir.Bu nedenle ilişki iyi giderken bile “fazla açıldım”, “kendimi çok kaptırıyorum” ya da “biraz geri çekilmem lazım” gibi düşünceler ortaya çıkabilir. Mesafe koymak, kişiye kısa süreli bir kontrol hissi verebilir. Yakınlığın yoğunluğunu azaltmak, olası bir hayal kırıklığına karşı kendisini daha güvende hissetmesini sağlayabilir.Bazen geri çekilme ihtiyacı, karşı tarafın davranışlarından çok kişinin kendi içindeki değişimle ilgilidir. Bir ilişki ciddileştikçe beklentiler, sorumluluklar ve duygusal yatırım da artabilir. Bu durum özellikle bağımsızlığını kaybetmekten korkan veya ilişkilerde kendi alanını korumakta zorlanan kişiler için rahatsız edici olabilir. Yakınlık, “artık sürekli ulaşılabilir olmalıyım” ya da “kendi alanım kalmayacak” gibi düşüncelerle eşleşebilir.Geçmiş ilişkilerde ani terk edilme veya güven kaybı yaşamış kişilerde de yakınlık arttıkça tetikte olma görülebilir. İlişkinin güzel gitmesi bile güven vermek yerine “bu kadar iyi gidiyorsa mutlaka bozulur” düşüncesini tetikleyebilir. Böyle durumlarda kişi olası bir kaybı daha az acı verici hale getirmek için duygusal olarak önceden geri çekilmeye başlayabilir.Bu geri çekilme her zaman bilinçli değildir. Kişi “ilişkiden korkuyorum” diye düşünmek yerine bir anda karşı tarafın davranışlarından daha fazla rahatsız olmaya başlayabilir, küçük kusurlara odaklanabilir veya “aslında o kadar da uyumlu değiliz” gibi düşünceler geliştirebilir. Bazen zihnin mesafe yaratmak için gerekçeler üretmesi, kişinin yaşadığı savunmasızlık hissini azaltmaya yardımcı olur.Yakınlık arttıkça geri çekilme ihtiyacı yalnızca romantik ilişkilerde görülmez. Arkadaşlıklarda, aile ilişkilerinde ve hatta terapi sürecinde bile ortaya çıkabilir. Kişi biriyle gerçekten anlaşıldığını veya duygusal olarak görüldüğünü hissettiğinde bir süre uzaklaşma ihtiyacı duyabilir. Çünkü görülmek ve anlaşılmak, güven verici olduğu kadar savunmasız hissettiren bir deneyim de olabilir.Burada önemli olan her mesafe ihtiyacını problem olarak görmek değildir. Sağlıklı ilişkilerde bireysel alan ve yalnız kalma ihtiyacı doğaldır. Ancak kişi her yakınlık arttığında otomatik olarak uzaklaşıyor, ilişkileri belirli bir noktadan sonra sürdürmekte zorlanıyor veya yakınlığın ardından yoğun pişmanlık ve huzursuzluk yaşıyorsa bu örüntünün daha yakından incelenmesi faydalı olabilir.Kişinin kendisine “Şu anda gerçekten ilişkiyle ilgili bir sorun mu var, yoksa yakınlık arttığı için mi rahatsız hissediyorum?” diye sorması önemli bir farkındalık yaratabilir. Aynı şekilde geri çekilme isteğinin ne zaman ortaya çıktığını, hangi durumlarda arttığını ve öncesinde hangi duyguların yaşandığını fark etmek de örüntüyü anlamayı kolaylaştırabilir.Örneğin daha fazla ilgi gördüğünde mi mesafe koyma isteği ortaya çıkıyor? Duygusal bir paylaşım yaptıktan sonra mı geri çekilmek istiyor? Gelecekle ilgili konuşmalar başladığında mı huzursuzluk artıyor? Bu sorular, kişinin yakınlıkla ilgili hangi noktada zorlandığını daha görünür hale getirebilir.Terapi sürecinde bu geri çekilme ihtiyacının geçmiş deneyimlerle nasıl bağlantılı olduğu, yakınlığın kişide hangi anlamları taşıdığı ve kendisini korumak için hangi stratejilerin devreye girdiği ele alınabilir. Amaç kişiyi daha fazla yakınlığa zorlamak değil; yakınlık ve mesafe arasında daha esnek bir denge kurabilmesine yardımcı olmaktır. Kişi benzer örüntülerin ilişkilerinde tekrar ettiğini fark ediyor, yakınlık arttığında yoğun huzursuzluk yaşıyor ya da geri çekilme ihtiyacının ilişkilerini zorladığını düşünüyorsa, bu süreci bir terapi ortamında daha yakından incelemek faydalı olabilir.Çünkü bazen ilişkide geri çekilme isteği, karşı tarafı istememekten değil; yakınlığın beraberinde getirdiği savunmasızlık hissini taşımakta zorlanmaktan kaynaklanabilir. Bu hissin nereden geldiğini anlamak, kişinin ilişkilerinde daha güvenli ve daha esnek bir alan oluşturmasına yardımcı olabilir.

Bireysel Danışmanlık
İrem Gerdan
August 29, 2026
Ruhun Görünmeyen Kıyılarına Yelken Açmak
Ruhun Görünmeyen Kıyılarına Yelken Açmak

Kendi İçimize Doğru Bir Yolculuk: Ruhun Görünmeyen Kıyılarına Yelken AçmakKendimizi tanıma çabası, insanın hayat boyu çıkabileceği en heyecan verici keşif yolculuğudur. "Ben aslında kimim?", "Neden hep benzer olaylarda aynı tepkileri veriyorum?" gibi sorular, içimizdeki pusulanın bizi kendi derinliklerimize çağıran fısıltılarıdır.Bu yolculuk, sisli bir ormanda patika açmaya benzer. Kimi zaman önümüzü aydınlatan bir fener bulur, ferahlarız; kimi zaman ise yıllardır kapağı açılmamış, tozlu anı sandıklarıyla burun buruna geliriz. Süreç boyunca içimizde saklanan ya da apaçık ortada duran duygularımızı, kalıplaşmış düşüncelerimizi, kırılgan ihtiyaçlarımızı ve bastırdığımız hayallerimizi tek tek masaya yatırır; kendimizle nihayet dürüst bir bağ kurarız.İç dünyamızın haritasını çıkarmak; hayatta neden zorlandığımızı anlamamızı, kendimize daha şefkatle yaklaşmamızı ve ilişkilerimizde daha sağlam durmamızı sağlar. Hangi durumlarda öfkelendiğimizi, ne zaman içimize kapandığımızı fark ettikçe hem kendimize hem de çevremize çok daha geniş bir pencereden bakabiliriz.Elbette insanın kendi karanlık odalarına girmesi, oradaki gölgelerle yüzleşmesi bazen ürkütücü olabilir. İşte terapi odası, bu yolculukta güvenle adım atabileceğiniz, yanınızda güvenilir bir fener tutanın olduğu güvenli bir sığınaktır.Psikodinamik Terapi: Bir Buzdağının Görünmeyen YüzüPsikodinamik terapi; katı kurallara bağlı kalmadan, aklınıza gelen her düşüncenin serbestçe aktığı, köklü ve derinlemesine bir terapi yöntemidir. Zihnimizi denizin üzerindeki bir buzdağı gibi düşünürsek; yüzeydeki belirtiler (kaygı, mutsuzluk, öfke) buzdağının sadece görünen ucudur. Dinamik terapi, suyun altında kalan o devasa kütleye—yani bilinçdışımıza, çocukluk anılarımıza ve iç çatışmalarımıza—odaklanır. Amacı sadece yüzeydeki dalgaları dindirmek değil, denizin altındaki akıntıları yönetebilecek kalıcı bir içsel güç kazandırmaktır.İç Dünyanın Düğümlerini ÇözmekBu ekol, bugünkü dertlerimizin köklerinin geçmişte nasıl filizlendiğini anlamaya çalışır. Hayatımızdaki "aynı filmi tekrar izliyormuş" hissinin nedenlerini araştırır. Özellikle gündelik hayatın koşturmacasında fark edemediğimiz, hatta kendimizden bile sakladığımız benlik parçalarımızı terapi aynasında net bir şekilde görmemizi sağlar. Kendi davranışlarının arkasındaki gerçek sebepleri merak eden, hayatındaki kör noktaları aydınlatmak ve ilişkilerini daha sağlam temellere oturtmak isteyen herkes için oldukça uygundur.Zihnin Odalarını GezmekTerapi sürecinde; çocukluğumuz, ailemizle kurduğumuz bağlar ve geçmişte aldığımız yaralar bugünkü kararlarımıza nasıl yön veriyor, bunlara bakarız. Önceden hazırlanmış ders programı gibi bir gündem yoktur. Danışan zihnindeki kapıları ardına kadar açar; aklına gelen anıları, rüyaları, arzuları ve hatta anlamsız bulduğu düşünceleri bile filtresizce anlatır.Bazen yüzleşmekten korktuğumuz acı veren duygular kapıyı çaldığında, zihnimiz otomatik olarak savunma kalkanlarını kaldırır ve kaçmak ister. Terapist, bu kalkanları (savunma mekanizmalarını) nazikçe fark etmenize ve ardında yatan gerçek duyguyu anlamanıza yardımcı olur.Kelimelere dökmekte zorlandığımız, adını koyamadığımız ya da içimizde çatışma yaratan duygular, terapistin eşliğinde yavaş yavaş çözülür ve anlaşılır hale gelir.Aynı Çemberin İçinde Dönüp Durmak: İlişkisel Döngüler"Neden hep beni üzen insanları buluyorum?" ya da "Neden hep aynı noktada tıkanıyorum?" dediğiniz anlar vardır. Hayatımızdaki bu kısır döngüler ve patinaj çektiğimiz yerler, dinamik terapinin ana odaklarından biridir. Kişi, kendisine zarar veren bu görünmez senaryoları fark ederek onları yeniden yazmayı öğrenir.Terapist ile Kurulan Güvenli KöprüTerapi odasında kurulan ilişki, dış dünyadaki ilişkilerinizin küçük bir provası gibidir. Geçmişte anne-babanızla ya da hayatınızdaki önemli figürlerle yaşadığınız hayal kırıklıkları, beklentiler ve iletişim kalıpları seans sırasında terapistle olan iletişime de yansır. Bu durum bir laboratuvar ortamı gibidir; burada fark edilen dinamikler, dış dünyadaki ilişkilerinizi iyileştirmek için en güçlü anahtara dönüşür.Bu Yolculuğun Bize Kazandırdıklarıİster sadece o anki sıkıntılardan kurtulmak için gelin, ister kendinizi derinlemesine keşfetmek isteyin; dinamik terapi uzun vadeli ve köklü bir dönüşüm sunar. Bir fırtınayı geçici olarak atlatmanın ötesine geçer; kendi geminizin gerçek kaptanı olmanızı sağlar. Duygusal dünyanız zenginleşir, ilişkileriniz daha samimi ve doyumlu hale gelir, kendinizle barışır ve hayatınızı çok daha anlamlı bir eksene oturtursunuz.KaynakçaGabbard, G. O. (2014). Psychodynamic Psychiatry in Clinical Practice (5th ed.). American Psychiatric Publishing.McWilliams, N. (2004). Psychoanalytic Psychotherapy: A Practitioner's Guide. The Guilford Press.Shedler, J. (2010). The Efficacy of Psychodynamic Psychotherapy. American Psychologist, 65(2), 98–109. https://doi.org/10.1037/a0018378Summers, R. F., & Barber, J. P. (2010). Psychodynamic Therapy: A Guide to Evidence-Based Practice. The Guilford Press.Yalom, I. D. (2002). The Gift of Therapy: An Open Letter to a New Generation of Therapists and Their Patients. HarperCollins.

Genel
Deniz Beren Kılıçlı
August 28, 2026
Bilişsel Davranışçı Terapi gelecek kaygısını nasıl değerlendirir?
Bilişsel Davranışçı Terapi gelecek kaygısını nasıl değerlendirir?

BDT, geleceğe yönelik kaygıyı daha çok bir tehdit değerlendirme sistemi üzerinden ele alır.Genel formül kabaca şöyledir:Belirsizlik → tehdit düşüncesi → kaygı → güvenlik davranışı/kaçınma → kısa süreli rahatlama → uzun vadede kaygının güçlenmesiÖrneğin:Ekonomi kötüleşebilir.düşüncesi:Kesin işimi kaybedeceğim.şeklinde yorumlanabilir.Ardından:İşimi kaybedersem hiçbir şekilde baş edemem.düşüncesi gelir.Böylece iki temel bilişsel hata ortaya çıkar:Tehdidin olasılığını abartmak:Bunun olması neredeyse kesin.Baş etme kapasitesini küçümsemek:Olursa kesinlikle mahvolurum.Sık görülen başka bilişsel örüntüler de vardır: felaketleştirme, zihin okuma, aşırı genelleme, ya olursa? zincirleri ve belirsizliğe tahammülsüzlük.Davranışlar da kaygıyı sürdürebilir. Örneğin kişi sürekli internette araştırma yapar, yakınlarından güvence ister, banka hesabını tekrar tekrar kontrol eder, karar vermeyi erteler veya risk içeren tüm durumları önceden engellemeye çalışır.Bu davranışlar kısa vadede kişiyi rahatlatır. Ancak kişi şu deneyimi yaşayamaz:Belirsizliği tolere edebilirim ve kötü bir şey olsa bile baş edebilirim.BDT müdahaleleri bu nedenle düşünce ve davranış döngüsüne odaklanır.Buna davranışsal deneyler ve belirsizliğe maruz kalma da eklenebilir. Örneğin kişinin küçük kararları uzun uzun araştırmadan vermesi veya güvence aramayı azaltması istenebilir.BDT'nin hedefi çoğu zaman geleceği kesinleştirmek değil, belirsizliğin felaket olmadığına dair yeni öğrenme oluşturmaktır.

Psikoloji
Ümit Erdoğan
August 27, 2026
Tahammül Eşiğinin Düşmesi
Tahammül Eşiğinin Düşmesi

Bazı dönemlerde normalde çok da önemsemeyeceğimiz küçük şeyler bir anda fazlasıyla rahatsız edici gelmeye başlayabilir. Birinin yüksek sesle konuşması, beklemek zorunda kalmak, evdeki küçük bir dağınıklık, gelen bir mesaj, trafikte geçirilen birkaç dakika ya da günlük rutindeki ufak bir aksama beklenenden çok daha yoğun bir öfke veya gerginlik yaratabilir. Kişi bazen kendi tepkisine kendisi de şaşırır. “Ben neden buna bu kadar sinirlendim?” diye düşünür. Aslında çoğu zaman mesele yalnızca o anda yaşanan küçük olay değildir.Tahammül eşiğinin düşmesi, zihinsel ve duygusal kapasitenin uzun süredir zorlandığının işaretlerinden biri olabilir. İnsanların stresle başa çıkabilme kapasitesi sınırsız değildir. Gün içerisinde iş, ilişkiler, sorumluluklar, belirsizlikler ve çözülmesi gereken problemler üst üste geldikçe kişinin elinde yeni bir stres kaynağıyla baş etmek için daha az alan kalabilir. Bu nedenle normalde kolayca tolere edilebilecek bir durum, yoğun bir dönemde çok daha ağır hissedilebilir.Örneğin gün boyunca pek çok sorumluluğu yerine getiren, sürekli karar vermek zorunda kalan ve kendisine dinlenmek için yeterli alan bırakmayan biri akşam eve geldiğinde küçük bir sorun karşısında beklenmedik ölçüde sinirlenebilir. Tepki yalnızca o soruna verilmiş gibi görünse de aslında gün boyunca biriken yorgunluğun ve stresin de etkisini taşır. Bazen son yaşanan olay, dolmuş bir bardağa eklenen son damla gibidir.Zihinsel yük de tahammül kapasitesini önemli ölçüde etkileyebilir. Aynı anda çok fazla şeyi düşünmek, sürekli yapılacak işleri hatırlamak, geleceği planlamak veya başkalarının ihtiyaçlarını takip etmek zihnin dinlenmesini zorlaştırır. Kişi fiziksel olarak oturuyor olsa bile zihinsel olarak hâlâ çalışıyor olabilir. Böyle dönemlerde dışarıdan gelen küçük bir talep bile “Artık hiçbir şeye yetişemiyorum” hissini tetikleyebilir.Tahammül eşiğinin düşmesi yalnızca yoğunlukla değil, kişinin kendi ihtiyaçlarını uzun süre ertelemesiyle de ilişkili olabilir. Sürekli başkalarının beklentilerine uyum sağlamak, istemediği halde “evet” demek, dinlenmeye ihtiyaç duyduğu halde devam etmek ya da rahatsız olduğu durumları dile getirmemek zaman içinde içsel bir gerginlik yaratabilir. Kişi öfkesinin gerçek kaynağını fark etmediğinde bu gerginlik daha küçük olaylarda ortaya çıkabilir.Bu nedenle bazen “Çok çabuk sinirleniyorum” diye görünen durumun altında aslında yorgunluk, karşılanmamış ihtiyaçlar veya uzun süredir aşılmış sınırlar bulunabilir. Öfke her zaman yalnızca saldırganlıkla ilişkili bir duygu değildir. Bazen kişinin kapasitesinin dolduğunu ve artık bir şeylerin değişmesine ihtiyaç duyduğunu gösteren önemli bir sinyal olabilir.Uyku ve fiziksel yorgunluk da tahammül üzerinde doğrudan etkilidir. Yeterince dinlenemeyen bir kişinin dikkatini sürdürmesi, duygularını düzenlemesi ve günlük aksiliklere daha esnek yaklaşması zorlaşabilir. Benzer şekilde uzun süren stres kişinin bedenini de sürekli bir hazırlık halinde tutabilir. Bu durumda kişi çevresindeki uyaranlara karşı daha çabuk tepki verebilir.Bazı insanlar tahammüllerinin azaldığını fark ettiklerinde kendilerini eleştirmeye başlayabilir. “Eskiden böyle değildim”, “Çok huysuz oldum” veya “Her şeye sinirleniyorum” gibi düşünceler ortaya çıkabilir. Ancak kişinin kendisini yalnızca tepkileri üzerinden değerlendirmesi, altında yatan ihtiyacı görmesini zorlaştırabilir. Daha işlevsel olan, bu değişikliğin ne zaman başladığını ve hayatın hangi alanlarında daha belirgin olduğunu incelemektir.Örneğin son dönemde sorumluluklar arttı mı? Dinlenmeye yeterince zaman kalıyor mu? Kişi uzun zamandır rahatsız olduğu halde dile getirmediği bir durumun içinde mi? Sürekli başkalarının ihtiyaçlarına yetişmeye mi çalışıyor? Uyku düzeninde veya günlük yaşamında belirgin bir değişiklik var mı? Bu sorular, tahammülsüzlüğün yalnızca bir karakter özelliği olmadığını ve çoğu zaman belirli koşullar içinde ortaya çıktığını anlamaya yardımcı olabilir.Tahammül eşiğinin düşmesi ilişkileri de etkileyebilir. Kişi yakın olduğu insanlara daha kolay çıkışabilir, küçük davranışlardan daha fazla rahatsız olabilir veya yalnız kalma ihtiyacı hissedebilir. Ardından verdiği tepkiden dolayı suçluluk duyabilir. Böylece bir yandan zaten zorlanırken diğer yandan kendi tepkilerini eleştirdiği yeni bir yük ortaya çıkabilir.Burada önemli olan her öfkeyi bastırmak veya her durumda sakin kalmaya çalışmak değildir. Öncelikle kişinin kendi kapasitesini fark edebilmesi önemlidir. Bazen “Şu anda gerçekten bu olay mı beni bu kadar rahatsız ediyor, yoksa uzun süredir biriken başka şeyler de var mı?” sorusu yaşanan tepkinin arkasındaki ihtiyacı anlamaya yardımcı olabilir.Gün içerisinde küçük dinlenme alanları oluşturmak, bazı sorumlulukları paylaşmak, sınırları daha açık ifade etmek ve kişinin kendi ihtiyaçlarını fark etmesi tahammül kapasitesinin yeniden genişlemesine yardımcı olabilir. Ancak burada amaç yalnızca daha fazla dayanmak değildir. Bazen asıl ihtiyaç, kişinin üzerine aldığı yükün gerçekten ne kadarının taşınması gerektiğini yeniden değerlendirmesidir.Tahammül eşiğinin uzun süre düşük kalması, kişinin günlük yaşamını ve ilişkilerini belirgin şekilde etkilemesi veya yoğun stres ve tükenmişlik hissiyle birlikte görülmesi durumunda bu süreci daha yakından değerlendirmek faydalı olabilir. Terapi sürecinde kişinin hangi koşullarda daha çabuk zorlandığı, biriken stres kaynakları, sınırlar ve ihtiyaçlar birlikte ele alınabilir.Çünkü bazen küçük şeylerin çok fazla gelmesi, o şeylerin gerçekten büyüdüğünü değil; kişinin uzun süredir taşıdığı yükün artık ağırlaşmaya başladığını gösterir. 

Psikoloji
İrem Gerdan
August 26, 2026
Her Şey Yolundayken Hissedilen Huzursuzluk
Her Şey Yolundayken Hissedilen Huzursuzluk

Bazen hayatın dışarıdan bakıldığında oldukça sakin olduğu bir dönemde insanın içinde açıklamakta zorlandığı bir huzursuzluk ortaya çıkabilir. İşler yolundadır, ilişkilerde belirgin bir problem yoktur, çözülmesi gereken büyük bir kriz bulunmaz. Buna rağmen kişi rahatlayamaz. Sanki bir şey olacakmış gibi tetikte hissedebilir, iyi giden şeylerin uzun sürmeyeceğini düşünebilir ya da ortada somut bir neden olmadığı halde içindeki sıkıntının geçmediğini fark edebilir.Bu durum özellikle uzun süre stresli, belirsiz veya duygusal açıdan yorucu dönemlerden geçmiş kişilerde görülebilir. İnsan zihni ve bedeni yaşadığı koşullara uyum sağlamaya çalışır. Eğer uzun süre boyunca sürekli bir problem çözmek, bir sonraki olumsuzluğu tahmin etmek ya da çevrede olup bitenleri kontrol etmek gerekmişse, tetikte olmak zamanla alışılmış bir hale gelebilir. Koşullar değiştiğinde bile bu alışkanlığın hemen ortadan kalkması beklenmeyebilir.Bir süre sonra problem olmaması bile kişiye yabancı gelebilir. Günün sakin geçtiği bir anda “Bu kadar iyi gitmesi normal mi?”, “Kesin birazdan bir şey çıkacak” ya da “Şu an rahatlamamam gerekiyor” gibi düşünceler ortaya çıkabilir. Bazen kişi bu düşüncelerin açıkça farkında bile değildir. Yalnızca sebepsiz bir gerginlik, iç sıkıntısı veya sürekli bir şeylerle uğraşma ihtiyacı hisseder.Aslında burada yaşanan şeylerden biri, zihnin geçmiş deneyimlere dayanarak geleceği tahmin etmeye çalışmasıdır. Daha önce rahatladığı anların ardından beklenmedik sorunlarla karşılaşmış bir kişi, zamanla sakinlik ile tehlikenin habercisi olmayı birbirine bağlayabilir. Böyle durumlarda huzurlu bir dönem “güvendeyim” şeklinde değil, “henüz kötü bir şey olmadı” şeklinde algılanabilir.Bu nedenle kişi güzel bir dönemin tadını çıkarmak yerine ne zaman bozulacağını düşünmeye başlayabilir. İyi giden bir ilişkide partnerinin davranışlarını daha fazla inceleyebilir, iş hayatında henüz ortaya çıkmamış problemlere hazırlanabilir veya günlük yaşamda sürekli yeni bir yapılacaklar listesi oluşturabilir. Zihin böylece belirsizliği azaltmaya ve kontrol hissini korumaya çalışır.Huzursuzluk bazen sürekli meşgul olma ihtiyacı şeklinde de kendini gösterebilir. Dinlenmek için zaman olduğunda kişi rahatlamak yerine suçluluk hissedebilir veya hemen yapacak başka bir şey aramaya başlayabilir. Çünkü yoğunluk ve hareketlilik uzun süre hayatın normal hali olmuşsa, sakinlik kişinin alışık olmadığı bir deneyime dönüşebilir.Örneğin bütün sorumluluklarını tamamladıktan sonra boş kalan bir akşam, bazı insanlar için gerçekten dinlendirici olabilirken bazıları için rahatsız edici hale gelebilir. Kişi telefonuna bakmaya, yapılacak işler aramaya, ertesi günü planlamaya veya zihninde geçmiş konuşmaları tekrar etmeye başlayabilir. Aslında ortada çözülmesi gereken yeni bir problem yoktur; fakat zihin problem aramaya devam eder.Bu durum bazen kişinin iyi hissetmeye karşı geliştirdiği temkinle de ilişkilidir. Geçmişte hayal kırıklıkları, ani değişimler veya beklenmedik kayıplar yaşayan biri kendisini yeniden aynı şekilde incinmekten korumaya çalışabilir. Çok sevinmemek, fazla umutlanmamak veya iyi giden şeylere tamamen güvenmemek bir çeşit duygusal korunma yöntemi haline gelebilir.“Çok sevinirsem üzülürüm”, “Bir şey iyi gidiyorsa mutlaka bozulur” ya da “Hazırlıksız yakalanmamalıyım” gibi düşünceler zamanla kişinin huzurlu anlara yaklaşımını etkileyebilir. Buradaki amaç çoğu zaman kötümser olmak değildir. Zihin aslında kişiyi gelecekte yaşanabilecek hayal kırıklıklarından korumaya çalışmaktadır. Fakat bu korunma çabası, bugün gerçekten iyi olan şeyleri deneyimlemeyi de zorlaştırabilir.Her şey yolundayken hissedilen huzursuzluğun bir başka nedeni de kontrol ihtiyacı olabilir. Belirsizlik hayatın doğal bir parçasıdır ve iyi giden bir dönemin ne kadar süreceğini kimse kesin olarak bilemez. Bazı kişiler için bu bilinmezlik oldukça zorlayıcıdır. Sürekli geleceği planlamak, olası problemleri önceden hesaplamak veya çevresindeki insanların davranışlarını takip etmek kısa süreli bir güven hissi sağlayabilir.Ancak yaşamın tamamını önceden kontrol etmek mümkün değildir. Kişi bunu yapmaya çalıştıkça zihni sürekli yeni ihtimaller üretmeye devam edebilir. Böylece kontrol etme çabası rahatlatmak yerine huzursuzluğu sürdüren bir döngüye dönüşebilir.Bu noktada kişinin kendisine “Şu anda gerçekten çözmem gereken bir problem var mı, yoksa zihnim olabilecek bir probleme mi hazırlanıyor?” diye sorması faydalı olabilir. Bu soru her kaygıyı ortadan kaldırmaz; fakat mevcut gerçeklik ile zihnin ürettiği ihtimalleri birbirinden ayırmaya yardımcı olabilir.Aynı şekilde huzursuzluğu hemen yok etmeye çalışmak yerine onun ne zaman ortaya çıktığını fark etmek de önemlidir. Özellikle dinlenirken mi artıyor? İşler iyi giderken mi gelecek hakkında düşünmeye başlanıyor? Yakın bir ilişkide kendinizi güvende hissettiğinizde mi şüpheler ortaya çıkıyor? Güzel bir haber aldıktan sonra hemen olumsuz ihtimaller mi düşünülüyor?Bu örüntüleri fark etmek, huzursuzluğun rastgele ortaya çıkan bir duygu olmadığını anlamayı kolaylaştırabilir. Çoğu zaman kişinin geçmiş deneyimleri, öğrendiği başa çıkma yöntemleri ve güvenlik ihtiyacı ile bağlantılı bir anlam taşır.Burada amaç kişinin artık hiç kaygılanmaması ya da yalnızca olumlu düşünmesi değildir. Kaygı zaman zaman herkesin yaşayabileceği doğal bir duygudur. Önemli olan, ortada gerçek bir tehlike olmadığı halde sürekli tetikte kalmanın kişinin günlük yaşamını ne kadar etkilediğini fark etmektir.İyi giden dönemlerde rahatlayabilmek de zamanla öğrenilen bir beceri olabilir. Bazen kişinin kendisine sakinliğin de hayatın doğal bir parçası olduğunu hatırlatması gerekir. Bir şeylerin iyi gidiyor olması mutlaka ardından kötü bir şey geleceği anlamına gelmez. Aynı şekilde gelecekte bir zorlukla karşılaşma ihtimali, bugün yaşanan iyi anların değerini azaltmaz.Terapi sürecinde bu huzursuzluğun kişinin yaşamında ne zaman oluşmaya başladığı, hangi deneyimlerle bağlantılı olduğu ve bugün hangi düşünce ve davranışlarla sürdürüldüğü birlikte incelenebilir. Amaç kişinin kendisini zorla rahatlatması değil; zihninin neden sürekli alarmda kalmaya ihtiyaç duyduğunu anlaması ve zamanla güvenli anların içinde de kalabilmesine alan açmaktır.Çünkü bazen üzerinde çalışılması gereken şey yeni bir problemi çözmek değil, ortada problem olmadığında da kendini güvende hissedebilmeyi öğrenmektir.

Psikoloji
İrem Gerdan
August 26, 2026
Terapide İlerlediğimi Nasıl Anlarım?
Terapide İlerlediğimi Nasıl Anlarım?

Bazen terapiye başladıktan sonra şu soru ortaya çıkabilir: “Gerçekten ilerliyor muyum?” Çünkü terapide değişim her zaman çok belirgin, hızlı ya da dışarıdan kolayca fark edilebilir biçimde gerçekleşmez. Bazı insanlar birkaç seans sonra kendilerini daha iyi hissetmeyi beklerken, bazıları terapi sürecinde önce daha fazla farkındalık kazanır ama bunun hemen rahatlama getirmediğini fark eder. Bu yüzden ilerlemeyi yalnızca “Artık hiç üzülmüyor muyum?” ya da “Sorunlarım tamamen bitti mi?” üzerinden değerlendirmek yanıltıcı olabilir.Terapi sürecinde ilerleme çoğu zaman küçük ama anlamlı değişimlerle başlar. Daha önce sizi neyin tetiklediğini fark etmiyorken artık belirli durumlarda ne hissettiğinizi anlayabilmek, otomatik olarak verdiğiniz bir tepkiyi fark etmek ya da bir düşüncenin zihninizden geçip gittiğini görebilmek bile önemli bir değişimdir. Çünkü değişim çoğu zaman önce farkındalıkla başlar.Örneğin daha önce biri size eleştirel bir şey söylediğinde hemen kendinizi yetersiz hissediyor, savunmaya geçiyor ya da günlerce bunu düşünüyorsanız; terapi sürecinde ilk değişim bu tepkinin tamamen ortadan kalkması olmayabilir. Belki aynı duygu yine gelir ama artık “Şu an eleştirildiğim için değil, yetersiz olduğuma dair eski bir inancım tetiklendi.” diye düşünebilirsiniz. Bu fark, dışarıdan küçük görünse de içeride oldukça büyük bir adımdır.İlerlemenin başka bir göstergesi, duygularınızı daha net tanımlayabilmeniz olabilir. Bazı insanlar terapiye başladığında yalnızca “kötü hissediyorum”, “sinirliyim” ya da “bunaldım” diyebilir. Zamanla bu duyguların altında kırgınlık, hayal kırıklığı, yalnızlık, korku, utanç veya değersizlik gibi daha spesifik duyguları fark etmeye başlayabilir. Duyguyu tanımak, onunla ne yapılacağını anlamayı da kolaylaştırabilir.Terapi sürecinde düşüncelerle kurulan ilişki de değişebilir. Daha önce zihninizden geçen her düşünceyi gerçek kabul ediyor olabilirsiniz. “Beni sevmiyor.”, “Kesin başarısız olacağım.”, “Herkes benden daha iyi.” gibi düşünceler geldiğinde bunların doğruluğunu sorgulamadan hareket edebilirsiniz. İlerleme, bu düşüncelerin hiç gelmemesi değil; geldiğinde bir adım geri çekilip “Bu bir düşünce, gerçek olmak zorunda değil.” diyebilmeye başlamaktır.Davranışlarda yaşanan küçük değişimler de oldukça önemlidir. Daha önce sürekli ertelediğiniz bir şeyi yapmaya başlamak, yardım istemek, hayır diyebilmek, bir tartışmada bağırmak yerine durup ne hissettiğinizi söylemek ya da uzun süredir kaçındığınız bir ortamda bulunabilmek terapi sürecindeki ilerlemenin somut göstergeleri olabilir.Bazen ilerleme, aynı durumda farklı bir tepki verebilmekle anlaşılır. Olay değişmez ama sizin verdiğiniz anlam ve tepki değişir. Örneğin daha önce bir mesajın geç gelmesi sizi saatlerce kaygılandırırken, artık kısa süre rahatsız olup sonra günlük hayatınıza dönebiliyor olabilirsiniz. Bu, kaygının tamamen yok olması değil; onun sizi ne kadar yönettiğinin azalmasıdır.İlişkilerde de benzer değişimler görülebilir. Daha önce ihtiyaçlarınızı söylemeden karşı tarafın anlamasını bekliyor olabilirsiniz. Zamanla “Buna ihtiyacım var.”, “Bu davranış beni kırdı.” ya da “Şu an biraz yalnız kalmak istiyorum.” gibi daha açık ifadeler kullanmaya başlayabilirsiniz. İletişimin daha net hale gelmesi, sınır koyabilmek ve çatışma anlarında kendinizi daha iyi ifade etmek de terapideki ilerlemenin önemli parçalarıdır.Bazen ilerleme, daha az suçluluk duymak şeklinde kendini gösterir. Kişi uzun süre başkalarının duygularından kendisini sorumlu tutmuş olabilir. Terapi sürecinde zamanla “Onun üzülmesi benim her zaman yanlış yaptığım anlamına gelmiyor.” gibi daha dengeli bir bakış geliştirebilir. Bu tür değişimler kişinin hem kendisiyle hem de çevresiyle kurduğu ilişkiyi etkileyebilir.Terapi sürecinde kişinin kendisine karşı kullandığı dil de değişebilir. Başlangıçta “Ben neden böyleyim?”, “Yine beceremedim.” ya da “Benimle ilgili bir sorun var.” gibi sert ve suçlayıcı cümleler baskın olabilir. Zamanla bu iç ses biraz daha yumuşayabilir. Kişi hata yaptığında kendisini cezalandırmak yerine ne olduğunu anlamaya çalışabilir. Bu da önemli bir ilerleme göstergesidir.Bir başka önemli değişim, kişinin kendi ihtiyaçlarını daha kolay fark etmeye başlamasıdır. Uzun süre yalnızca çevresindeki insanların ne istediğine odaklanmış biri, terapide zamanla “Ben ne istiyorum?”, “Bana ne iyi geliyor?” veya “Şu anda neye ihtiyacım var?” sorularını sormaya başlayabilir. Kendi ihtiyaçlarına alan açmak çoğu zaman hem öz bakım hem de ilişkiler açısından önemli bir dönüşümdür.İlerleme her zaman iyi hissetmek anlamına gelmez. Bazen terapi sürecinde kişi daha önce fark etmediği bazı konuları fark etmeye başladığı için bir süre daha yoğun duygular yaşayabilir. Uzun zamandır bastırılan bir kırgınlığın fark edilmesi, geçmişteki bir deneyime başka bir gözle bakmak veya ilişkilerde tekrar eden bir örüntüyü görmek ilk anda rahatlatıcı olmayabilir.Bu nedenle terapi sürecinde “Bu seans beni zorladı, demek ki kötü gidiyor.” şeklinde düşünmek her zaman doğru değildir. Bazı seanslar daha hafif geçerken bazıları kişinin üzerine daha fazla düşünmesine neden olabilir. Önemli olan sürecin genel olarak kişinin yaşamında nasıl bir değişim yarattığıdır.Bununla birlikte terapi sürekli olarak kişiyi kötü hissettiren bir deneyim de olmamalıdır. Uzun süre boyunca kendinizi anlaşılmamış, güvensiz veya terapi hedeflerinden tamamen uzak hissediyorsanız bunu terapistinizle konuşmak önemlidir. Terapi sürecinin kendisi de üzerinde konuşulabilen bir konudur. “Bu yöntemin bana iyi gelip gelmediğinden emin değilim.”, “Bu konuda ilerleyemediğimi hissediyorum.” veya “Seanslarda kendimi rahat ifade edemiyorum.” gibi düşünceler terapistle paylaşılabilir.İlerlemenin doğrusal olmadığını hatırlamak da önemlidir. İnsan bazen birkaç hafta kendisini daha iyi hisseder, ardından zor bir dönem yaşayabilir. Eski bir tepkinin tekrar ortaya çıkması her şeyin başa döndüğü anlamına gelmez. Değişim çoğu zaman düz bir çizgi gibi ilerlemez; bazen ilerleme, duraklama ve yeniden zorlanma dönemleri olabilir.Bazen kişi ilerlediğini ancak geçmişteki haliyle bugünkü halini karşılaştırdığında fark eder. Aylar önce aynı durumda nasıl tepki verdiğinizi düşünmek bu açıdan yardımcı olabilir. Daha önce günlerce etkilenirken şimdi birkaç saatte toparlanıyor musunuz? Daha önce konuşamadığınız bir konuyu artık ifade edebiliyor musunuz? Kaçındığınız bazı durumlara daha fazla yaklaşabiliyor musunuz? Kendinizi daha iyi anlıyor musunuz?Bu sorular ilerlemeyi daha gerçekçi değerlendirmeye yardımcı olabilir.Terapi hedeflerinin zaman zaman yeniden gözden geçirilmesi de faydalıdır. Başlangıçta terapiye gelirken belirlediğiniz hedefler zaman içinde değişebilir. İlk başta “Kaygım azalsın.” diye düşünürken süreç içinde aslında ilişkilerinizde sınır koymak, kendinize karşı daha az eleştirel olmak veya belirsizlikle daha iyi baş etmek istediğinizi fark edebilirsiniz. Terapinin ilerlemesiyle birlikte hedeflerin de değişmesi oldukça doğaldır.İlerlemeyi yalnızca büyük değişimlerle ölçmek bazen kişinin yaptığı birçok şeyi görmezden gelmesine neden olabilir. Bir tartışmada ilk kez durup nefes almak, bir daveti istemediğiniz için reddetmek, yoğun bir günün ardından dinlenmeye izin vermek ya da sizi rahatsız eden bir şeyi açıkça dile getirmek küçük görünse de eski davranış örüntüleriniz düşünüldüğünde oldukça önemli olabilir.Bazı değişimler çevrenizdeki insanlar tarafından sizden önce fark edilebilir. “Eskiden bu durumda çok daha fazla gerilirdin.”, “Artık kendini daha açık ifade ediyorsun.” ya da “Bu konuda daha sakin görünüyorsun.” gibi geri bildirimler almak da kişinin değişimini görmesine yardımcı olabilir. Ancak terapinin başarısını yalnızca başkalarının memnuniyetine göre değerlendirmek doğru olmaz. Esas önemli olan, sizin yaşamınızda neyin değiştiğidir.Terapi süreci boyunca bütün problemler ortadan kalkmayabilir. İnsan hayatında stres, kayıp, çatışma ve zorlayıcı duygular olmaya devam eder. Terapideki ilerleme, bunların hiç yaşanmaması değil; yaşandığında kişinin bunlarla baş etme kapasitesinin artması olabilir.Bir başka deyişle amaç, hiç kaygılanmayan, hiç üzülmeyen veya hiç hata yapmayan biri olmak değildir. Amaç, yaşanan duyguları daha iyi anlayabilmek, düşüncelerin esiri olmadan hareket edebilmek ve kişinin kendi ihtiyaçlarıyla daha sağlıklı bir ilişki kurabilmesidir.“İlerliyor muyum?” sorusuna verilecek yanıt bu nedenle yalnızca nasıl hissettiğinize değil, nasıl düşündüğünüze, nasıl davrandığınıza, ilişkilerinizi nasıl yönettiğinize ve zorlandığınız anlarda kendinize nasıl yaklaştığınıza da bakmayı gerektirir.Bazen ilerleme çok sessiz gerçekleşir. Bir gün fark edersiniz ki daha önce sizi saatlerce etkileyen bir olay artık bütün gününüzü belirlemiyor. Bir zamanlar söylemekten çekindiğiniz bir şeyi daha rahat ifade ediyorsunuz. Aynı düşünce geliyor ama artık ona inanmak zorunda hissetmiyorsunuz.Bu küçük değişimler bir araya geldiğinde terapi sürecinde aslında ne kadar yol alındığını gösterebilir.

Bireysel Danışmanlık
İrem Gerdan
August 25, 2026
Terapiye Başlamaktan Neden Çekiniyoruz?
Terapiye Başlamaktan Neden Çekiniyoruz?

Terapiye başlama fikri, birçok insan için yalnızca bir randevu oluşturmak anlamına gelmez. Bazen uzun zamandır ertelenen bir kararın, konuşulmayan duyguların ya da “belki de artık tek başıma çözmeye çalışmamalıyım” düşüncesinin somut hale gelmesidir. Bu yüzden terapiye ihtiyaç duyduğunu düşünmek ile gerçekten ilk adımı atmak arasında belirgin bir mesafe olabilir.Bazı kişiler terapiye başlamayı uzun süre düşünür ama bir türlü randevu oluşturamaz. Bunun nedeni her zaman isteksizlik değildir. Tam tersine, çoğu zaman kişinin zihninde terapiyle ilgili pek çok soru, belirsizlik ve kaygı aynı anda bulunur. “Ne anlatacağım?”, “Nereden başlayacağım?”, “Ya konuşamazsam?”, “Terapist benim hakkımda ne düşünecek?” gibi düşünceler ilk adımı olduğundan daha zor hale getirebilir.İlk seansın nasıl geçeceğini bilmemek de önemli bir çekince yaratabilir. Günlük hayatta çoğu görüşmenin belli bir amacı ve akışı vardır. Terapi ise ilk kez deneyimlenecekse daha belirsiz gelebilir. Kişi odaya ya da çevrim içi görüşmeye girdiğinde ne söylemesi gerektiğini, terapistin ne soracağını ya da ne kadar ayrıntı vermesinin beklendiğini bilemeyebilir. Bu belirsizlik bazen “Hazır değilim” hissine dönüşebilir.Oysa terapiye başlamak için önceden hazırlanmış kusursuz bir anlatıya ihtiyaç yoktur. Kişinin yaşadığı her şeyi sıraya koymuş olması, problemini doğru kelimelerle tanımlaması ya da ilk seansta ne istediğini net biçimde bilmesi gerekmez. Bazen terapi sürecinin kendisi, neyin zorlayıcı olduğunu ve kişinin neye ihtiyaç duyduğunu anlamaya yardımcı olur.Bir başka önemli çekince yargılanma korkusudur. İnsanlar çoğu zaman çevrelerinde anlatamadıkları şeyleri terapi odasında konuşmayı düşünür. Suçluluk duyulan bir davranış, utanç verici bulunduğu düşünülen bir deneyim, ilişkilerde yaşanan bir problem veya kişinin kendisi hakkında söylemekten kaçındığı bazı düşünceler olabilir. Böyle durumlarda “Bunu söylersem ne düşünür?” kaygısı terapiye başlamayı zorlaştırabilir.Bu kaygı, özellikle geçmişte duyguları küçümsenmiş, eleştirilmiş ya da anlaşılmamış kişiler için daha yoğun olabilir. Kişi daha önce bir şey anlattığında “Abartıyorsun”, “Bunda üzülecek ne var?” ya da “Bunu neden yaptın?” gibi tepkiler aldıysa, terapi ortamında da benzer bir deneyim yaşayacağından korkabilir. Bu nedenle güven duygusunun oluşması terapi sürecinin önemli parçalarından biridir.Bazı kişiler için asıl çekince konuşmak değil, konuşmanın ardından hissedilecek duygulardır. Uzun süredir kaçınılan bir konuya bakmak, geçmişte yaşanan bir deneyimi hatırlamak veya yıllardır bastırılan bir duyguyu fark etmek ürkütücü gelebilir. “Bunu açarsam daha kötü olur muyum?” düşüncesi terapiyi ertelemeye neden olabilir.Bu düşünce anlaşılırdır. İnsan zihni çoğu zaman acı veren şeylerden uzak durmaya çalışır. Bir konuyu düşünmemek, konuşmamak veya sürekli başka şeylerle meşgul olmak kısa vadede rahatlama sağlayabilir. Ancak bazı duygular ve problemler konuşulmadığında tamamen kaybolmaz. Farklı zamanlarda tekrar ortaya çıkabilir veya kişinin ilişkilerini, kararlarını ve günlük yaşamını etkilemeye devam edebilir.Terapi sürecinde ise kişinin bir anda bütün zorlayıcı konularla yüzleşmesi beklenmez. Sürecin hızı kişinin ihtiyaçlarına ve hazır oluşuna göre şekillenebilir. Bazı konular ilk görüşmelerde konuşulabilirken bazıları için güven ilişkisinin oluşması ve kişinin kendisini daha hazır hissetmesi gerekebilir. Terapi, kişinin sınırlarının yok sayıldığı bir alan olmak zorunda değildir.“Benim sorunum terapiye gidecek kadar ciddi değil” düşüncesi de oldukça yaygındır. Kişi çevresindeki insanların yaşadıklarıyla kendi problemlerini karşılaştırabilir ve “Daha kötü durumda olan insanlar var” diyerek kendi sıkıntısını küçümseyebilir. Oysa psikolojik destek almak için kişinin hayatının tamamen işlevsiz hale gelmesini beklemek gerekmez.Terapiye başvuru nedenleri oldukça çeşitlidir. Bazı kişiler yoğun kaygı, depresif hisler veya yas nedeniyle destek ararken bazıları ilişkilerindeki tekrar eden sorunları anlamak, karar vermekte neden zorlandığını keşfetmek, sınır koymayı öğrenmek veya kendisini daha iyi tanımak için terapiye başvurabilir. Bir problemin “yeterince büyük” olup olmadığına dair evrensel bir ölçü yoktur. Kişiyi zorlayan ve yaşam kalitesini etkileyen bir konu, üzerinde çalışmaya değer olabilir.Bazen terapiye başvurmak kişinin kendisi hakkında bazı şeyleri kabul etmesini de gerektirir. “Ben bunu tek başıma çözemiyorum” düşüncesi bazı insanlar için oldukça rahatsız edici olabilir. Özellikle yıllardır kendi sorunlarını kendi başına çözmeye alışmış, yardım istemekte zorlanan veya güçlü görünmeyi önemseyen kişiler için destek almak zayıflık gibi algılanabilir.Oysa terapiye başvurmak, kişinin yetersiz olduğu anlamına gelmez. İnsanlar fiziksel sağlıklarında olduğu gibi psikolojik olarak da zaman zaman başka bir bakış açısına, desteğe veya profesyonel bir alana ihtiyaç duyabilir. Her şeyi tek başına çözmeye çalışmak güç göstergesi olmadığı gibi destek almak da güçsüzlük göstergesi değildir.Terapiye başlamayı zorlaştıran bir diğer konu da kontrol duygusudur. Kişi uzun zamandır hayatındaki sorunlarla belirli yöntemlerle baş ediyor olabilir. Bu yöntemler artık çok işe yaramasa bile tanıdıktır. Terapi ise bazı düşünce ve davranış biçimlerinin yeniden değerlendirilmesini gerektirebilir. Bu da değişim anlamına gelir.İnsan bazen iyi olmadığını bildiği bir düzene bile alışmış olabilir. Bir ilişki biçimi, bir düşünce kalıbı veya bir baş etme yöntemi tanıdık olduğu için güvenli hissettirebilir. Değişim ise daha iyi bir ihtimali taşıdığı kadar belirsizlik de içerir. Bu nedenle kişi bir yandan hayatında bazı şeylerin değişmesini isterken diğer yandan değişimin kendisinden çekinebilir.“Ya terapi işe yaramazsa?” düşüncesi de terapiye başlamadan önce sıkça ortaya çıkabilir. Kişi zaman, para ve duygusal enerji ayıracağı bir süreçten sonuç almak ister. Bunun garanti edilememesi kaygı yaratabilir. Terapi, belirli bir sürede kesin sonuç veren standart bir işlem değildir. Sürecin etkisi kişinin ihtiyaçlarına, yaşadığı probleme, terapiye katılımına, terapötik ilişkiye ve birçok başka etkene göre değişebilir.Bu nedenle terapiye başlarken en gerçekçi beklenti, her şeyin kısa sürede tamamen düzelmesi değildir. Bazen ilk değişim, kişinin daha önce fark etmediği bir örüntüyü görmeye başlamasıdır. Bazen bir duyguyu daha iyi tanımlayabilmek, bir sınır koyabilmek veya uzun süredir kaçınılan bir konuyu ilk kez güvenli bir ortamda konuşabilmek önemli bir adım olabilir.Terapistin kişiye doğrudan ne yapması gerektiğini söyleyeceği beklentisi de bazen süreci karmaşıklaştırabilir. Terapi her zaman tavsiye verme üzerine kurulmaz. Amaç çoğu zaman kişinin kendi düşüncelerini, duygularını, ihtiyaçlarını ve tekrar eden örüntülerini daha iyi anlayabilmesine yardımcı olmaktır. Bu nedenle terapi, kişinin hayatıyla ilgili kararları onun yerine veren bir süreç değildir.Gizlilik konusu da ilk kez terapi düşünen kişiler için önemli olabilir. “Anlattıklarım başka biriyle paylaşılır mı?” sorusu kişiyi terapiye başlamaktan alıkoyabilir. Terapötik ilişkinin temel unsurlarından biri gizliliktir. Bununla birlikte gizliliğin belirli etik ve yasal sınırları bulunabilir. Sürecin başında bu konuların terapistle açık biçimde konuşulması, kişinin kendisini daha güvende hissetmesine yardımcı olabilir.Bazı kişiler ilk görüşmede çok fazla konuşmak zorunda kalacağını düşünür. Sessizlik olmasından, ağlamaktan veya söylemek istediği şeyleri toparlayamamaktan utanabilir. Oysa bunların hiçbiri terapi sürecinde sıra dışı değildir. İnsan zor bir konuyu anlatırken durabilir, kelime bulamayabilir veya ne hissettiğini anlamakta zorlanabilir. Terapinin amacı kişiyi iyi bir konuşmacı haline getirmek değildir.İlk seans çoğu zaman karşılıklı bir tanışma ve değerlendirme alanıdır. Kişi neden terapi düşündüğünü anlatırken terapist de yaşanan durumu anlamaya çalışır. Aynı zamanda kişi terapistle çalışırken kendisini nasıl hissettiğini de gözlemleyebilir. Terapi sürecinde güven ve uyum önemli olduğu için kişinin terapistle kurduğu ilişkiyi değerlendirmesi de sürecin doğal bir parçasıdır.Terapiye başlamadan önce “Tamamen hazır olmayı” beklemek de bazen süreci uzun süre erteletebilir. Hazır olmak her zaman korkunun tamamen ortadan kalkması anlamına gelmez. Kişi hem çekinebilir hem de terapiye başlayabilir. Hem ne anlatacağını bilemeyebilir hem de ilk görüşmeye girebilir. Hem değişimden korkabilir hem de hayatında bir şeylerin farklı olmasını isteyebilir.Aslında terapiye başlama kararı çoğu zaman bu iki duygunun bir arada bulunduğu bir noktada verilir: bir tarafımız mevcut düzeni korumak isterken başka bir tarafımız artık bir şeylerin değişmesini ister.Bu nedenle terapiye başlamaktan çekinmek, kişinin terapiye uygun olmadığı anlamına gelmez. Çekinmenin altında yargılanma korkusu, belirsizlik, geçmiş deneyimler, değişim kaygısı veya yardım istemekte zorlanma gibi birçok anlaşılır neden bulunabilir. Bu nedenleri fark etmek bile ilk adımı biraz daha anlaşılır hale getirebilir.Terapiye başlamak için kişinin bütün sorularının cevaplanmış olması gerekmez. Bazen ilk görüşmenin amacı zaten bu soruların bir kısmını birlikte konuşmaktır. Sürecin nasıl ilerleyeceğini anlamak, beklentileri konuşmak ve kişinin kendisini güvende hissedip hissetmediğini değerlendirmek de ilk adımın bir parçasıdır.Terapiye başlama konusunda uzun süredir düşünüyor ama sürekli erteliyorsanız, belki de ilk bakılabilecek yer “Neden gitmiyorum?” sorusundan çok “Gitmeyi düşündüğümde beni en çok ne korkutuyor?” sorusudur. Çünkü bazen terapiye giden yol, önce terapiye başlamayı zorlaştıran bu çekinceleri anlamaktan geçer.

Bireysel Danışmanlık
İrem Gerdan
August 24, 2026
Çift Terapisi Nedir? Bizim İçin Uygun Olabilir mi?
Çift Terapisi Nedir? Bizim İçin Uygun Olabilir mi?

Bir ilişkide sorun yaşamak, o ilişkinin mutlaka kötü ya da başarısız olduğu anlamına gelmez. İki kişinin uzun süre birlikte olduğu her ilişkide zaman zaman iletişim problemleri, kırgınlıklar, güven sorunları, beklenti farklılıkları ya da tekrarlayan tartışmalar görülebilir. Bazı çiftler bu sorunları kendi içlerinde çözebilirken bazı çiftler aynı döngülerin tekrar tekrar yaşandığını fark eder. Bu noktada çift terapisi, ilişkinin nasıl ilerlediğini daha yakından görmek ve tarafların birbirini daha sağlıklı biçimde anlamasına yardımcı olmak için düşünülebilecek bir destek sürecidir.Çift terapisi, yalnızca “ilişkiyi kurtarmak” amacıyla başvurulan bir terapi değildir. Amaç her koşulda çiftin birlikte kalmasını sağlamak da değildir. Daha çok ilişkinin mevcut dinamiklerini anlamak, tarafların birbirleriyle nasıl iletişim kurduğunu değerlendirmek, tekrar eden çatışma döngülerini fark etmek ve ilişkinin ihtiyaçlarını daha açık hale getirmek üzerine çalışılır. Bazı çiftler ilişkilerini güçlendirmek için gelirken bazıları ciddi bir kriz döneminde destek arayabilir. Bazıları ise ayrılıp ayrılmama konusunda kararsız olabilir.Çift terapisine yalnızca evli çiftlerin başvurabileceği düşüncesi oldukça yaygındır. Oysa sevgililik, nişanlılık veya uzun süreli partnerlik ilişkileri de çift terapisine konu olabilir. Belirleyici olan ilişkinin resmi statüsü değil, iki kişinin ilişki içinde yaşadığı zorluklardır. Bu nedenle uzun süredir devam eden bir ilişkide iletişim sorunları yaşayan veya geleceğe dair önemli kararlar vermeye çalışan çiftler de terapi desteğinden faydalanabilir.Çift terapisine başvurmak için ilişkinin mutlaka çok kötü bir noktaya gelmiş olması gerekmez. Hatta sorunlar kronikleşmeden destek almak çoğu zaman daha işlevsel olabilir. Bazı çiftler uzun süredir aynı konular üzerinden tartıştıklarını fark eder. Tartışmanın içeriği değişse bile alttaki duygu hep aynı olabilir. Bir taraf kendisini değersiz veya yalnız hissederken diğer taraf sürekli eleştirildiğini veya yetersiz bulunduğunu düşünebilir. Böyle durumlarda mesele yalnızca “hangi konuda tartıştığımız” değil, tartışmanın nasıl bir döngü içinde ilerlediğidir.Örneğin bir taraf kendisini anlaşılmamış hissettiğinde daha fazla açıklama yapmaya veya daha çok konuşmaya çalışabilir. Diğer taraf ise bu yoğunluğu baskı gibi algılayarak geri çekilebilir. İlk taraf karşısındaki uzaklaştıkça kendisini daha yalnız hisseder ve daha fazla konuşmaya çalışır. Diğer taraf da daha fazla geri çekilir. Zamanla her iki kişi de karşı tarafın kendisini anlamadığını düşünmeye başlayabilir. Çift terapisinde bu tür döngüler üzerinde durmak oldukça önemlidir.Çift terapisi sadece “iletişim kurmayı öğrenmek” değildir. İletişim elbette önemli bir alandır ancak ilişkideki sorunların altında çoğu zaman daha derin ihtiyaçlar bulunabilir. Güvende hissetmek, değer görmek, anlaşılmak, yakınlık kurmak, bireysel alana sahip olmak, sadakat, destek görmek veya takdir edilmek gibi ihtiyaçlar karşılanmadığında çatışmalar ortaya çıkabilir. Terapide yalnızca söylenen cümlelere değil, bu cümlelerin arkasındaki duygulara ve ihtiyaçlara da bakılır.Güven problemi yaşayan çiftler de çift terapisine sık başvurabilir. Aldatma, yalan söyleme, gizleme, verilen sözlerin tutulmaması veya geçmişte yaşanan bazı olaylar ilişkide güven duygusunu zedeleyebilir. Güven kırıldığında yalnızca yaşanan olay değil, sonrasında ilişkinin nasıl ilerlediği de önem kazanır. Sürekli sorgulama, kontrol etme, savunmaya geçme veya geçmişte yaşanan olayın her tartışmada yeniden gündeme gelmesi çiftleri oldukça yorabilir. Terapide güvenin yeniden kurulup kurulamayacağı, bunun için her iki tarafın da neye ihtiyaç duyduğu ve ilişkinin bu süreçte nasıl ilerleyeceği ele alınabilir.Bazı çiftler ise terapiye sürekli tartıştıkları için değil, artık hiç tartışmadıkları için başvurur. İlişki içinde duygusal uzaklaşma, konuşmaların yalnızca günlük sorumluluklar üzerinden ilerlemesi, birlikte zaman geçirmekten kaçınma veya fiziksel ve duygusal yakınlığın azalması da ilişkinin zorlandığını gösterebilir. Dışarıdan sakin görünen bir ilişkide taraflar birbirlerinden giderek uzaklaşmış olabilir. Bu nedenle “biz kavga etmiyoruz” her zaman ilişkinin iyi olduğu anlamına gelmez.Çift terapisinde terapistin taraflardan birinin haklı, diğerinin haksız olduğunu belirlemesi beklenmez. Terapistin amacı hakemlik yapmak değildir. Daha çok iki kişinin de ilişkiyi nasıl deneyimlediğini anlamaya ve her iki tarafın perspektifine alan açmaya çalışır. Aynı olay iki kişi için tamamen farklı anlamlara gelebilir. Birinin “ilgisizlik” olarak gördüğü davranış, diğer taraf için “alan ihtiyacı” anlamına gelebilir. Terapide bu farklı anlamların görünür hale gelmesi, çiftin birbirini daha iyi anlamasına yardımcı olabilir.Bu süreçte her iki tarafın da sorumluluğu vardır. Çift terapisinin etkili olabilmesi için yalnızca bir kişinin ilişkiyi düzeltmeye çalışması çoğu zaman yeterli değildir. Ancak bu, terapiye gelmeden önce iki tarafın da aynı düzeyde motive olması gerektiği anlamına gelmez. Bazen partnerlerden biri terapiye daha istekli, diğeri daha çekingen olabilir. Önemli olan iki tarafın da sürece en azından bir miktar katılım göstermeye açık olmasıdır.“Partnerim değişsin diye terapiye gitmek istiyorum” düşüncesi de oldukça yaygındır. Ancak çift terapisinde yalnızca karşı tarafın davranışları üzerinde durulmaz. Her iki kişinin de ilişki içindeki katkısı değerlendirilir. Kişi bazen yalnızca partnerinin davranışlarının sorun olduğunu düşünürken kendi tepkilerinin de döngüyü nasıl etkilediğini fark edebilir. Bu farkındalık suçluluk yaratmak için değil, değiştirilebilecek alanları görmek için önemlidir.Çift terapisi ayrılık kararı veren çiftler için de faydalı olabilir. Her terapi süreci ilişkiyi sürdürmek zorunda değildir. Bazı çiftler terapide ilişkiye devam edip etmeyeceklerini daha sağlıklı değerlendirmek isteyebilir. Bazıları ise ayrılık kararını vermiş olsa bile süreci daha az yıpratıcı ve daha açık bir iletişimle yönetmek isteyebilir. Özellikle ortak çocuk, aile veya sosyal çevre gibi bağların bulunduğu ilişkilerde ayrılığın nasıl ele alınacağı önemli olabilir.Her ilişki problemi çift terapisi gerektirmez. Bazen sorun daha çok taraflardan birinin bireysel olarak yaşadığı yoğun kaygı, depresif belirtiler, geçmiş travmalar veya başka psikolojik zorluklarla bağlantılı olabilir. Böyle durumlarda bireysel terapi daha uygun olabilir veya çift terapisiyle birlikte yürütülebilir. Hangi terapi biçiminin daha uygun olduğuna başvuru nedenine ve yaşanan sorunun niteliğine göre karar verilebilir.Çift terapisine başvurmayı düşünürken “Bizim problemimiz yeterince ciddi mi?” sorusu sık yaşanabilir. Oysa terapiye başvurmak için belirli bir problem şiddetine ulaşmak gerekmez. Eğer aynı sorunların tekrar tekrar yaşandığını, konuşmaların bir noktada tıkandığını, ilişkinin giderek daha yorucu hale geldiğini veya birbirinizi anlamakta zorlandığınızı düşünüyorsanız bu durumları değerlendirmek için destek almak anlamlı olabilir.Bazı çiftler için terapiye gelmek başlangıçta zor olabilir. Özel hayatın bir başkasıyla paylaşılması, partnerin terapide ne söyleyeceğine dair kaygı veya “Sorunlarımızı kendimiz çözmeliyiz.” düşüncesi bu süreci ertelemeye neden olabilir. Ancak terapi, çiftin başarısız olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, ilişkinin işleyişini daha yakından anlamak ve mevcut sorunlara farklı bir yerden bakabilmek için kullanılan bir destek alanıdır.Terapide amaç kusursuz bir ilişki oluşturmak değildir. Her çift zaman zaman anlaşmazlık yaşayabilir. Daha gerçekçi hedef, çatışmaların ilişkiyi yıkıcı hale getirmeden ele alınabilmesi, tarafların ihtiyaçlarını daha açık ifade edebilmesi ve birbirlerini yalnızca savunma veya suçlama üzerinden değil, daha derin bir anlayışla dinleyebilmesidir.Çift terapisi sizin için uygun olabilir mi sorusunun tek bir cevabı yoktur. Ancak ilişkinizde uzun süredir tekrar eden sorunlar varsa, konuşmalarınız sürekli aynı noktada kilitleniyorsa, güven duygusu zarar gördüyse, duygusal yakınlığınız azaldıysa veya ilişkinizin geleceğine dair birlikte düşünmekte zorlanıyorsanız çift terapisi bu süreci daha sağlıklı değerlendirmek için bir alan sunabilir.Bazen ilişki içinde aynı sorunu tekrar tekrar çözmeye çalışırken taraflar birbirlerinin niyetlerini değil, yalnızca tepkilerini görmeye başlar. Terapi ise bu döngünün dışına çıkıp ilişkiye biraz daha uzaktan bakabilmeyi sağlayabilir. Amaç kimin haklı olduğunu bulmak değil, “Biz burada ne yaşıyoruz ve bunu nasıl farklı yapabiliriz?” sorusuna birlikte cevap aramaktır.

Çift Danışmanlığı
İrem Gerdan
August 24, 2026
Yakınlık İsterken Neden Geri Çekiliriz?
Yakınlık İsterken Neden Geri Çekiliriz?

Yakınlık İsterken Neden Geri Çekiliriz?Bir insan bir ilişkiyi gerçekten isteyebilir, sevebilir, yakınlık kurmaya ihtiyaç duyabilir; fakat ilişki derinleşmeye başladığında aynı yakınlıktan uzaklaşma ihtiyacı da hissedebilir.İlişkinin başlangıcında oldukça ilgili olan biri, karşısındaki kişinin hayatında daha önemli bir yer edinmeye başladığını fark ettiğinde geri çekilebilir. Partnerinin beklentilerini fazla bulabilir, daha fazla yalnız kalmak isteyebilir, duygusal konuşmalardan kaçınabilir veya ilişkinin içerisinde kendisini “sıkışmış” hissetmeye başlayabilir.Dışarıdan bakıldığında bütün bunları “bağlanma korkusu” olarak tanımlamak oldukça kolaydır.Ancak bazen asıl soru “Bu kişi neden bağlanmak istemiyor?” değil;“Bu kişi bağlandığında ne olacağından neden bu kadar endişe ediyor?” olabilir.Yakınlığı İlk Nerede Öğreniyoruz?Bir yetişkin olarak romantik ilişkilerimizde yakınlıkla ne yaptığımızı anlayabilmek için, yakınlığı ilk olarak nerede deneyimlediğimize bakmak önemlidir.Çocuk dünyaya geldiğinde yoğun duygularını tek başına düzenleyebilecek kapasiteye sahip değildir. Korktuğunda, huzursuz olduğunda, canı acıdığında veya bir ihtiyacı olduğunda bakım verenine yönelir.Bu tekrar eden deneyimler içerisinde çocuk yalnızca ihtiyaçlarının karşılanıp karşılanmayacağını öğrenmez. Aynı zamanda ilişkiler hakkında bazı temel beklentiler geliştirmeye başlar:“Birine ihtiyaç duyduğumda ne olur?”“Yaklaştığımda karşılık bulur muyum?”“Üzüldüğümde biri benimle kalabilir mi?”“Birine ihtiyaç duymak güvenli midir?”Bakım verenin ulaşılabilir, duyarlı ve çocuğun ihtiyacına uygun biçimde karşılık verebildiği deneyimlerde çocuk, yakınlığın zorlandığında başvurabileceği güvenli bir alan olabileceğini öğrenebilir.Fakat bakım veren sıklıkla duygusal olarak ulaşılmaz, tepkisiz veya reddedici olduğunda çocuk farklı bir şey öğrenebilir:“İhtiyaç duyduğumda karşılık alamayabilirim.”Benzer şekilde bakım veren aşırı müdahaleci olduğunda, çocuğun alanına ve sınırlarına yeterince yer bırakmadığında yakınlık bu kez yalnızca güven veren değil, bunaltıcı bir deneyim olarak da kodlanabilir.Böylece çocuk zaman içerisinde kendisini koruyabilmek için ihtiyacını daha az göstermeyi, kendi kendine yetmeye çalışmayı veya yakınlık arttığında geri çekilmeyi öğrenebilir.Bu noktada önemli olan şudur: Bunlar çocuğun bilinçli olarak aldığı kararlar değildir. İçinde bulunduğu ilişkide kendisini koruyabilmek ve duygularını düzenleyebilmek için geliştirdiği ilişki stratejileridir.Çocuklukta Öğrenilen Bir Strateji Yetişkin İlişkisine Nasıl Taşınır?Çocuklukta işe yarayan bir strateji, yetişkinlikte romantik ilişkilerde yeniden ortaya çıkabilir.Çocukken ihtiyaç duyduğunda karşılık alamamayı öğrenmiş biri, yetişkin olduğunda partnerine ihtiyaç duyduğunu göstermekte zorlanabilir.Çocukken yakınlığın beraberinde fazla müdahale getirdiğini deneyimleyen biri, yetişkin ilişkisinde partnerinin sıradan yakınlık taleplerini bile zaman zaman “üzerime geliyor” şeklinde algılayabilir.Duygusal ihtiyaçlarının karşılanmayacağı beklentisini geliştirmiş biri, ilerleyen yıllarda “Ben kimseye ihtiyaç duymam” diyerek ilişkilerinde güçlü bir bağımsızlık alanı oluşturabilir.Böylece bugün partnerle yaşanan bir durum, yalnızca bugünkü ilişkinin koşulları üzerinden deneyimlenmeyebilir.Partner “Biraz daha konuşabilir miyiz?” dediğinde kişi yalnızca bir konuşma talebi duymayabilir; bunu kendisinden fazla şey beklendiği şeklinde yaşayabilir.Partner daha fazla yakınlık istediğinde bunu sevginin bir ifadesinden çok özgürlüğünün kısıtlanması gibi hissedebilir.Bir tartışmada karşısındaki kişi duygusal olarak ona yaklaşmaya çalışırken, kendisini sakinleştirmek için uzaklaşmaya ihtiyaç duyabilir.İlişki ciddi bir noktaya geldiğinde ise bir başkasına ihtiyaç duyma ihtimali bile huzursuzluk yaratabilir.Dolayısıyla yetişkin romantik ilişkide gördüğümüz mesafe her zaman “Seni yeterince sevmiyorum” anlamına gelmeyebilir.Bazen kişinin geçmişten taşıdığı ilişki bilgisi ona şunu söylüyor olabilir:“Yakınlık arttığında kendini korumalısın.”Araştırmalar Bize Ne Söylüyor?Sharon Dekel ve Barry Farber tarafından yayımlanan bir çalışma, tam olarak bu noktayı anlamaya çalışmıştır.Araştırmacılar 22–28 yaşları arasındaki 58 genç yetişkinin romantik ilişki geçmişlerini ve yakınlıkla kurdukları ilişkiyi incelemişlerdir. Katılımcıların %22,4’ü ilişkilerinde kaçıngan özellikler gösteren grupta değerlendirilmiştir.Bu kişilerde yakınlık konusunda kaygı, partnerle daha derin paylaşımlarda bulunmaya veya bağlanmaya karşı isteksizlik ve partneri zaman zaman fazla “yapışkan” olarak algılama gibi özellikler görülmüştür. Ayrıca güvenli bağlanan katılımcılara kıyasla ilişkilerindeki kişisel doyumlarının daha düşük olduğu bildirilmiştir.Araştırmanın dikkat çekici taraflarından biri ise bu kişilerin yakınlığa ihtiyaç duymuyor olmamaları değildi.Hem güvenli hem de kaçıngan özellikler gösteren yetişkinler yakınlık kurmak istiyordu.Fark, yakınlıkla ne yaptıklarında ortaya çıkıyordu.Kaçıngan özellikler gösteren kişilerde yakınlık ihtiyacı ile yakınlığa karşı geliştirilen savunmaların aynı anda bulunabildiği görüldü. Başka bir ifadeyle kişi bir taraftan görülmek, kabul edilmek ve ihtiyaçlarının karşılandığı bir ilişki ararken; diğer taraftan reddedilme ihtimaline karşı yakınlığı sınırlandırmaya çalışabiliyordu.Bu nedenle ilişkilerde oldukça çelişkili görünen bir durum ortaya çıkabilir:“Bana yakın ol.”Ama aynı zamanda:“Çok da yaklaşma.”Peki Bu Romantik İlişkide Nasıl Görünür?Bazen ilişki henüz belirsizken kişi oldukça rahattır.Fakat ilişki netleştiğinde, partner daha fazla yakınlık istediğinde veya gelecek konuşulmaya başlandığında geri çekilme başlar.Partnerinin mesajlarını fazla bulabilir.Daha önce hoşuna giden ilgi bir süre sonra “bunaltıcı” gelmeye başlayabilir.Duygusal konuşmaları erteleyebilir.Bir problem olduğunda konuşmak yerine yalnız kalmak isteyebilir.Partnerine ihtiyaç duyduğunu hissettiği anda daha fazla bağımsızlık arayabilir.İlişki iyi giderken bile partnerinin kusurlarına daha fazla odaklanmaya başlayabilir.Bütün bunların ardından karşı taraf doğal olarak daha fazla güvence ve yakınlık istemeye başlayabilir.Ve tam burada çiftler arasında sık gördüğümüz bir döngü oluşabilir:Bir taraf yakınlaştıkça diğeri uzaklaşır; diğeri uzaklaştıkça ilk taraf daha fazla yakınlaşmaya çalışır.Sonunda her iki taraf da kendi korktuğu deneyimi yaşamaya başlar.Biri “Beni terk edecek” diye düşünürken, diğeri “Bu ilişkinin içinde kendime yer kalmayacak” diye hissedebilir.Geçmiş Bugünü Belirlemek Zorunda DeğildirBurada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta var.Bağlanma kuramı, bugün yaşadığımız her ilişki probleminin nedenini anne veya babamızda bulmamız gerektiğini söylemez.Erken dönem bakım veren ilişkileri önemlidir; ancak yetişkinlikteki romantik ilişki biçimimizi tek başına belirlemez. Sonraki ilişkilerimiz, kayıplarımız, reddedilme deneyimlerimiz, mizacımız ve hayatımız boyunca kurduğumuz güvenli ilişkiler de bu örüntünün şekillenmesine katkıda bulunabilir.Dolayısıyla geçmişe bakmanın amacı “Beni ailem böyle yaptı” sonucuna ulaşmak değildir.Amaç, bugün otomatik olarak yaptığımız bazı şeylerin nereden öğrenilmiş olabileceğini anlayabilmektir.Çünkü çocukken kendimizi koruyan bir ilişki stratejisi, yetişkinlikte artık ihtiyacımız olan yakınlığı kurmamızın önünde duruyor olabilir.Bu nedenle belki de kendimize sormamız gereken soru şudur:Birisi bana gerçekten yaklaştığında ben ne yaşıyorum?Yakınlık benim için güven mi ifade ediyor, yoksa bir süre sonra baskı mı?İhtiyaç duyduğumu söyleyebiliyor muyum?Partnerimin bana ihtiyaç duyması bende ne uyandırıyor?Bir ilişkide görülmek güzel gelirken, görülmeye devam etmek neden bazen zorlaşıyor?Bağlanma örüntülerini anlamak, geçmişte bir suçlu bulmak değil; bugünkü ilişkilerimizde geçmişten taşıdığımız hangi stratejileri hâlâ kullanmaya devam ettiğimizi fark etmektir.Çünkü bazen mesele bağlanmak istememek değildir.Mesele, bağlandığımızda geçmişte öğrendiğimiz korunma biçimlerinin yeniden devreye girmesidir.Ve bir örüntüyü fark etmek, onu değiştirebilmenin ilk adımlarından biri olabilir.Klinik Psikolog Deniz Beren KılıçlıKaynakçaBirnie, C., McClure, M. J., Lydon, J. E., & Holmberg, D. (2009). Attachment avoidance and commitment aversion: A script for relationship failure. Personal Relationships, 16(1), 79–97. https://doi.org/10.1111/j.1475-6811.2009.01211.xDekel, S., & Farber, B. A. (2012). Models of intimacy of securely and avoidantly attached young adults. The Journal of Nervous and Mental Disease, 200(2), 156–162. https://doi.org/10.1097/NMD.0b013e3182439702Hazan, C., & Shaver, P. (1987). Romantic love conceptualized as an attachment process. Journal of Personality and Social Psychology, 52(3), 511–524. https://doi.org/10.1037/0022-3514.52.3.511Ainsworth, M. D. S., Blehar, M. C., Waters, E., & Wall, S. (1978). Patterns of attachment: A psychological study of the Strange Situation. Lawrence Erlbaum Associates.

Psikoloji
Deniz Beren Kılıçlı
August 23, 2026
Ayrılık Acıdır, Ama Neden?
Ayrılık Acıdır, Ama Neden?

Ayrılık Acıdır, Ama Neden?Romantik bir ilişkinin bitişi, ilişkinin bir süredir yolunda gitmediğini biliyor olsak dahi sarsıcı olabilir. Çünkü ayrılık, yalnızca bir insanın hayatımızdan çıkması değildir. Birlikte kurulan düzenin, alışkanlıkların, geleceğe dair ihtimallerin ve zihnimizde şekillenen “biz” anlatısının da değişmesidir. Özellikle ayrılık kararını veren taraf biz değilsek, bu kayba reddedilme ve terk edilme deneyimi de eşlik eder. Bu nedenle bazen zihnimiz ilişkinin neden bitmesi gerektiğini çok iyi bilirken, duygularımız aynı hızda bu gerçeğe uyum sağlayamaz.İlişkiler yalnızca hayatımızda değil, beynimizde de bir yer edinir. Partnerimizin varlığı; yakınlık, ödül, motivasyon ve beklenti sistemleriyle ilişkilenen güçlü bir uyaran hâline gelebilir. Romantik reddedilme üzerine yapılan beyin görüntüleme çalışmalarında, eski partnerini hâlâ seven kişilere partnerlerinin fotoğrafları gösterildiğinde motivasyon, ödül ve yoğun arzu ile ilişkili bazı beyin bölgelerinde aktivasyon gözlemlenmiştir. Bu bulgular, ayrılık sonrasında neden “Onu düşünmemeliyim” dedikçe daha fazla düşündüğümüzü ya da iletişim kurmamak gerektiğini bildiğimiz hâlde mesaj atma isteğinin neden bu kadar güçlü olabildiğini anlamamız açısından önemlidir.Dolayısıyla ayrılık sonrasında yaşanan yoğun özlem her zaman “Bu ilişki benim için doğruydu” anlamına gelmez. Bazen özlenen şey kişinin kendisinden çok, onunla kurulan bağın tanıdıklığı; birlikte oluşturulan rutin; geleceğe ilişkin beklentiler veya ilişkinin kişinin yaşamında tuttuğu yerdir. Zihin, alıştığı bir bağın artık ulaşılabilir olmadığını kabul etmeye çalışırken tekrar tekrar o kişiye, anılara ve ilişkinin nasıl kurtarılabileceğine dönebilir.Özellikle terk edilen tarafta bu süreç daha karmaşık yaşanabilir. “Neden?”, “Nerede yanlış yaptım?”, “Bir şeyleri farklı yapsaydım kalır mıydı?”, “Beni nasıl bu kadar kolay bırakabildi?” gibi sorular yalnızca ilişkinin bitişini anlamlandırma çabası değildir. Aynı zamanda kişinin kendilik algısını yeniden düzenlemeye çalışmasının da bir parçasıdır. Çünkü romantik reddedilme bazen yalnızca “ilişkim sona erdi” şeklinde değil, “istenmedim”, “seçilmedim” ya da “yeterli olmadım” biçiminde kişisel bir anlam kazanabilir. Ayrılık acısının derinleştiği yerlerden biri de tam olarak burasıdır.Ayrılık Bir Yas SürecidirAyrılığın ardından yaşananları anlamanın en önemli yollarından biri, süreci bir yas deneyimi olarak değerlendirmektir. Yas yalnızca ölüm sonrasında ortaya çıkmaz. Hayatımızda anlam verdiğimiz bir bağın, rolün, düzenin ya da geleceğin kaybında da yas tutabiliriz.Üstelik romantik ayrılıklardaki kayıp oldukça katmanlıdır. Partnerinizi kaybederken onunla yaptığınız günlük konuşmaları, hafta sonu planlarını, ortak arkadaşlıkları, bazı mekânları, küçük ritüelleri ve belki de henüz gerçekleşmemiş bir geleceği de kaybedersiniz. Bu nedenle bazen insan, ayrıldığı kişiyi mi yoksa onunla yaşayacağını düşündüğü hayatı mı özlediğini ayırt etmekte zorlanabilir.Yas süreci de doğrusal ilerlemez. Bir gün ayrılığı kabullenmiş ve oldukça güçlü hissederken ertesi gün küçük bir hatırlatıcıyla yeniden yoğun bir özlem yaşayabilirsiniz. Bazen öfke, bazen hüzün, bazen rahatlama, bazen suçluluk, bazen de yeniden birleşme umudu ön plana çıkabilir. Bu değişkenlik, geriye gittiğiniz anlamına gelmez. Zihnin ve duyguların kaybı işlemleme biçimi çoğu zaman dalgalıdır.Bu nedenle ayrılığın ardından kendimizden hemen “eski hâlimize dönmemizi” beklemek gerçekçi olmayabilir. Konsantrasyonumuz azalabilir, işlevselliğimiz bir süre düşebilir, sosyal ilişkilerden uzaklaşmak isteyebilir veya tam tersine sürekli birileriyle birlikte olma ihtiyacı hissedebiliriz. Burada önemli olan duyguyu ortadan kaldırmaya çalışmaktan çok, onun bize ne anlattığını fark edebilmektir.“Artık üzülmemeliyim”, “Onu düşünmemeliyim”, “Bu kadar zaman geçti, çoktan geçmiş olması gerekiyordu” gibi cümleler çoğu zaman iyileşmeyi hızlandırmaz. Aksine kişi, yaşadığı acının üzerine bir de “Bunu neden hâlâ aşamadım?” yükünü eklemeye başlayabilir.Ayrılık sonrasında iyileşme, olanları unutmak ya da bir daha hiç üzülmemek değildir. İyileşme; ilişkinin hayatımızdaki yerini yeniden anlamlandırabilmek, kaybın yarattığı boşluğa zamanla yeni deneyimler yerleştirebilmek ve yaşananları kendi değerimizin bir göstergesi hâline getirmeden yolumuza devam edebilmektir.Ve belki de ayrılık sürecinin en önemli taraflarından biri şudur: Zaman tek başına her şeyi çözmeyebilir; fakat zamanın içinde kaybın yaşanmasına izin vermek, duyguları bastırmadan işleyebilmek ve değişen hayata yeniden temas etmek acının biçimini değiştirebilir. Bir zamanlar günün büyük bölümünü kaplayan düşünceler giderek daha seyrek gelir. Hatırlamak, ilk zamanlardaki kadar yoğun bir bedensel ve duygusal tepki yaratmamaya başlar.Bu süreçte sosyal desteğin korunması, günlük yaşamın mümkün olduğunca sürdürülebilmesi, ayrılığı sürekli yeniden tetikleyen davranışların fark edilmesi ve kişinin kendisine uyum sağlamak için zaman tanıması önemlidir.Ancak ayrılığın üzerinden zaman geçmesine rağmen acının yoğunluğu azalmıyor; kişinin günlük yaşamını, işlevselliğini, ilişkilerini veya kendisiyle kurduğu bağı belirgin biçimde etkiliyorsa profesyonel destek almak değerlendirilebilir. Çünkü bazen ayrılık yalnızca bugünkü ilişkinin kaybını değil, geçmişte yaşanmış başka kayıpları, reddedilme deneyimlerini ve kişinin kendisiyle ilgili taşıdığı daha eski anlamları da harekete geçirebilir.Ayrılık acıtır. Çünkü yalnızca bir kişiden değil, onunla birlikte oluşmuş bir yaşam biçiminden de ayrılırız. Yas ise unutmanın değil; kaybettiğimiz şeyle kurduğumuz ilişkinin biçim değiştirmesinin sürecidir.Klinik Psikolog Deniz Beren KılıçlıKaynakçaFisher, H. E., Brown, L. L., Aron, A., Strong, G., & Mashek, D. (2010). Reward, addiction, and emotion regulation systems associated with rejection in love. Journal of Neurophysiology, 104(1), 51–60. https://doi.org/10.1152/jn.00784.2009Kross, E., Berman, M. G., Mischel, W., Smith, E. E., & Wager, T. D. (2011). Social rejection shares somatosensory representations with physical pain. Proceedings of the National Academy of Sciences, 108(15), 6270–6275. https://doi.org/10.1073/pnas.1102693108Sbarra, D. A., & Emery, R. E. (2005). The emotional sequelae of nonmarital relationship dissolution: Analysis of change and intraindividual variability over time. Personal Relationships, 12(2), 213–232. https://doi.org/10.1111/j.1350-4126.2005.00112.x

Genel
Deniz Beren Kılıçlı
August 23, 2026
Arzun Kime Ait?
Arzun Kime Ait?

İnsan ne istediğini bildiğini düşünür. Daha iyi bir iş, daha iyi bir ilişki, daha çok başarı, daha fazla para, daha güzel bir beden, daha sakin bir hayat… Hayatımızı çoğu zaman bu isteklerin peşinde kurarız. Fakat bazen bütün bunlara ulaştığımız hâlde beklediğimiz tatmin gelmez. Bir hedef gerçekleşir, kısa bir süre sonra başka bir hedef belirir. Bir ilişki başlar, bir süre sonra başka bir eksiklik hissedilir. Bir başarı elde edilir, ardından daha fazlasının yapılması gerektiği düşünülür. Sanki istediğimiz şeyin peşinden koşarken, ona ulaştığımız anda neden onu istediğimizi unutmuş oluruz.Lacancı psikanalizin önemli sorularından biri tam burada ortaya çıkar: Gerçekten ne istiyoruz? Daha da önemlisi, arzumuz gerçekten bize mi ait? Çünkü Lacan'a göre insanın arzusu boşlukta oluşmaz. İnsan, doğduğu andan itibaren bir dilin, ilişkilerin ve beklentilerin içine doğar. Kendimizi anlamaya başlamadan önce başkalarının bakışlarıyla karşılaşırız. Ne zaman sevildiğimizi, ne zaman onaylandığımızı, neyin değerli bulunduğunu ve bizden ne beklendiğini zaman içinde öğreniriz. Böylece "Ben ne istiyorum?" sorusunun içine fark etmeden başka bir soru yerleşir: "Benden ne isteniyor?"Lacan'ın "Büyük Öteki" olarak adlandırdığı alan tam da burada önem kazanır. Öteki yalnızca belirli bir kişi değildir; içinde yaşadığımız dil, kültür, aile, toplum ve bizi bizden önce karşılayan sembolik dünyadır. Çocuk, kendisini henüz kendi başına tanımlayamazken başkalarının bakışında bir yer edinmeye çalışır. "Akıllı çocuk", "uslu çocuk", "başarılı çocuk", "güçlü çocuk" gibi tanımlar zamanla yalnızca başkalarının söylediği sözler olmaktan çıkar; kişinin kendisini tanımlama biçimine dönüşebilir. Böylece ilerleyen yıllarda "Ben bunu istiyorum." dediğimizde, bu isteğin ne kadarının kendi arzumuz, ne kadarının bize öğretilmiş bir beklenti olduğunu ayırt etmek her zaman kolay değildir.Belki de bu yüzden bazı insanlar yıllarca ulaşmak için çabaladıkları şeylere sahip olduklarında bekledikleri mutluluğu yaşayamazlar. Çünkü elde edilen şey, arzunun kendisinden çok, başkasının arzusunda kendisine bir yer bulma çabısının sonucudur. Başarılı olmak gerçekten isteniyor olabilir; fakat başarının yanında "başarılı biri olarak görülmek" de arzulanıyor olabilir. Sevilmek isteniyor olabilir; fakat sevilmenin yanında "seçilen kişi" olmanın verdiği değer duygusu aranıyor olabilir. Güzel olmak isteniyor olabilir; fakat güzelliğin kendisinden çok, başkasının bakışında arzu edilir olmanın sağladığı güven peşinden geliniyor olabilir.Bu noktada arzu ile ihtiyaç arasındaki fark önem kazanır. İhtiyaç doyurulabilir. Susadığımızda su içeriz ve susuzluğumuz diner. Ancak arzu aynı şekilde çalışmaz. Lacan için arzu, eksiklikle ilişkili bir yapıdır ve bu nedenle tek bir nesnenin elde edilmesiyle bütünüyle sona ermez. İstediğimiz şeye sahip olduğumuzda başka bir şey istemeye başlamamızın nedeni yalnızca "doyumsuz" olmamız değildir. Arzu, kendisini hareket ettiren eksiklik sayesinde yaşamaya devam eder. Bu nedenle mesele arzunun tamamen ortadan kaldırılması değil, onun bizim için ne anlama geldiğini anlayabilmektir.Bazen insanın bütün yaşamı, Öteki'nin bakışında yeterli olmaya çalışmakla geçebilir. Daha başarılı olmak, daha güzel görünmek, daha çok kazanmak, daha çok sevilmek, daha az hata yapmak… Bunların her biri kendi başına sorun değildir. Ancak kişi bunları gerçekleştirdiğinde bile kendisini hâlâ eksik hissediyorsa, belki de peşinden gittiği şey yalnızca hedef değildir. Hedefin arkasında "Böyle olursam değerli olurum." ya da "Böyle olursam sevilebilirim." gibi daha eski bir inanç bulunabilir.Lacan'ın arzu düşüncesi burada rahatsız edici ama önemli bir soru bırakır: "Öteki benden ne istiyor?" İnsan bazen kendi hayatını bu soruya cevap vermeye çalışarak yaşar. Ailesinin gurur duyacağı bir çocuk olur, toplumun başarılı saydığı bir yetişkin olur, partnerinin arzuladığı kişi olmaya çalışır. Fakat bütün bunların içinde kendi arzusunun sesi giderek daha az duyulabilir. Kişi bir gün hayatına baktığında "İstediğim her şeye sahibim ama neden mutlu değilim?" diye sorabilir. Belki de ilk kez o anda, hayatını ne kadarının kendi arzusuyla kurulduğunu düşünmeye başlar.Psikanalitik süreç, kişiye ne istemesi gerektiğini söylemez. Tam tersine, hazır cevapları ve alışılmış tanımları sorgulayabileceği bir alan açar. "Başarılı olmalıyım" dediğinde, başarıdan ne anladığını; "Sevilmek istiyorum" dediğinde, sevginin onun için ne ifade ettiğini; "Mutlu olmak istiyorum" dediğinde ise mutluluğun kimin tarifine göre belirlendiğini araştırmaya başlar. Çünkü bazen kendi arzumuza yaklaşabilmek için önce bize ait olduğunu sandığımız bazı arzuların kime ait olduğunu sormamız gerekir.

Psikoloji
Betül Esra Baba
August 23, 2026

Categories