Faydalı makaleler ve içerikler
Alanında uzman terapistlerinin çeşitli konularda sizlere değer blog yazıları.

Sürekli Her Şeyi Düşünmek: Fazla Düşünme ve Kaygı Döngüsü Nasıl Oluşur?“Ya şöyle olursa?”“Acaba bunu yanlış mı söyledim?”“Ya işler düşündüğüm gibi gitmezse?”Gün içinde zihnimizden yüzlerce düşünce geçebilir. Bazıları kısa süreli ve kolayca unutulurken bazı düşünceler zihnimizde dönüp durur. Özellikle geçmişte yaşananları tekrar tekrar analiz etmek, gelecekte yaşanabilecek olasılıkları düşünmek ve henüz gerçekleşmemiş durumlara çözüm bulmaya çalışmak zamanla yorucu bir döngüye dönüşebilir.Bu durum çoğu zaman “fazla düşünmek” ya da overthinking olarak ifade edilir. Ancak fazla düşünmek yalnızca çok düşünmek anlamına gelmez. Asıl mesele, düşüncelerin kişiye çözüm üretmekten çok daha fazla kaygı ve zihinsel yorgunluk yaşatmaya başlamasıdır.Fazla düşünmek neden bu kadar yorucu?Zihin belirsizliği sevmez. Bir durumun sonucunu bilmiyorsak onu anlamlandırmaya, kontrol etmeye veya olası sonuçları önceden tahmin etmeye çalışırız.Örneğin bir arkadaşımıza attığımız mesaja cevap gelmediğinde:“Acaba bana mı kızdı?”“Yanlış bir şey mi söyledim?”“Benden uzaklaşmak mı istiyor?”gibi düşünceler peş peşe gelebilir.Bir süre sonra kişi yalnızca yaşanan olayı değil, bu olayın yaratabileceği onlarca farklı ihtimali de düşünmeye başlar. Böylece tek bir belirsizlik, zihinde çok sayıda senaryoya dönüşür.Düşünmek ile fazla düşünmek arasındaki farkHer düşünme süreci problem çözme değildir.Bir problemi düşündüğümüzde genellikle bir noktada “Peki şimdi ne yapabilirim?” sorusuna ulaşırız. Fazla düşünmede ise aynı konu farklı biçimlerde tekrar tekrar ele alınır.Örneğin:Problem çözme:“Yarınki görüşmede söylemek istediklerimi not alayım.”Fazla düşünme:“Ya heyecanlanırsam? Ya yanlış bir şey söylersem? Ya karşı taraf beni yetersiz bulursa? Geçen sefer de böyle olmuştu…”İlkinde düşünce davranışa dönüşür. İkincisinde ise düşünce yeni düşünceler üretmeye devam eder.Kaygı ve fazla düşünme birbirini nasıl besler?Fazla düşünme çoğu zaman kaygıyla birlikte ilerler. Kişi kaygılandığında belirsizliği ortadan kaldırmak için daha fazla düşünmeye çalışır. Ancak her ihtimali önceden düşünmek mümkün olmadığı için zihinsel kontrol çabası arttıkça belirsizlik hissi de artabilir.Böylece bir döngü oluşur:Belirsizlik → Kaygı → Daha fazla düşünme → Daha fazla olasılık üretme → Daha fazla kaygıBu nedenle kişi bazen “Bu konuyu çözmek için düşünüyorum” zannederken aslında kaygısını düşünerek kontrol etmeye çalışıyor olabilir.“Ya olursa?” düşüncelerinin sonu neden gelmez?Kaygılı düşüncelerin önemli özelliklerinden biri, kesinlik aramasıdır.“Ya kötü bir şey olursa?”“Ya hata yaparsam?”“Ya insanlar beni yanlış anlarsa?”Bu soruların çoğunun kesin bir cevabı yoktur. Zihin ise kesinlik bulamadığında yeni ihtimaller üretmeye devam eder.Bu noktada amaç her düşünceye cevap bulmak değil, her düşüncenin cevaplanması gerekmediğini fark edebilmektir.Fazla düşünmeyi azaltmak mümkün mü?Fazla düşünmeyi tamamen ortadan kaldırmaya çalışmak çoğu zaman işe yaramaz. Çünkü “Bunu düşünmemeliyim” demek bile zihnin tekrar o düşünceye yönelmesine neden olabilir.Bunun yerine kişi düşüncesini fark edip onunla arasına biraz mesafe koymayı öğrenebilir.Örneğin:* “Şu anda bir problemi çözmekten çok aynı şeyi tekrar tekrar düşünüyorum.”* “Bu düşüncenin kesin bir cevabı olmayabilir.”* “Şu an kontrol edebileceğim bir şey var mı?”* “Varsa, bunun için atabileceğim tek küçük adım ne?”Bu sorular düşünceyi tamamen susturmak yerine zihinsel döngüyü fark etmeye yardımcı olabilir.Ne zaman profesyonel destek düşünülmeli?Herkes zaman zaman fazla düşünebilir. Ancak düşünceler günlük yaşamı belirgin biçimde etkiliyor, uykuya dalmayı zorlaştırıyor, sürekli gerginlik yaratıyor, karar vermeyi güçleştiriyor veya kişinin ilişkilerini ve işlevselliğini etkiliyorsa bunun altında daha kapsamlı bir kaygı döngüsü bulunabilir.Bu durumda amaç yalnızca “daha az düşünmek” değil; kaygıyla, belirsizlikle ve kişinin kendi düşünceleriyle kurduğu ilişkiyi anlamaktır.Zihnimiz her soruya hemen cevap vermek zorunda değildir. Bazen iyi oluş, daha fazla düşünmekten değil, hangi düşüncenin peşinden gitmeye gerçekten değer olduğunu fark etmekten geçer.
Recent Blogs

Bazı insanlar için güçlü olmak bir tercih değil, adeta bir zorunluluk gibi yaşanır. Zorlandığında belli etmemek, üzgünken toparlanmak, bir problem çıktığında hemen çözüm üretmek ve başkalarının yanında “iyiyim” demek zamanla otomatik bir role dönüşebilir. Dışarıdan bakıldığında bu kişiler dayanıklı, güven veren ve her şeyi halledebilen biri gibi görünür. Fakat bu görüntünün arkasında çoğu zaman oldukça yorucu bir yük vardır: “Ben düşersem kimse toparlayamaz.”, “Zayıf görünmemeliyim.” ya da “İnsanların bana güvenmeye devam etmesi için güçlü kalmalıyım.” gibi düşünceler.Güçlü görünme ihtiyacı çoğu zaman erken yaşlarda şekillenebilir. Çocuklukta aile içinde fazla sorumluluk almak, duygusal olarak başkalarını kollamak, evdeki problemler karşısında “uslu”, “olgun” ya da “dayanıklı” olan kişi olmak zamanla bir kimliğe dönüşebilir. Çocuk, kendi duygularını yaşamak yerine ortamı sakinleştirmeyi, sorun çıkarmamayı veya başkalarının ihtiyaçlarını öncelemeyi öğrenmiş olabilir. Böyle bir düzende “zorlanıyorum” demek, kişinin zihninde yalnızca bir duygu paylaşımı değil; düzeni bozmak, yük olmak ya da başkalarını hayal kırıklığına uğratmak anlamına gelebilir.Bazı kişiler ise geçmişte duygularını ifade ettiklerinde yeterince anlaşılmamış olabilir. Ağladığında küçümsenmiş, yardım istediğinde geri çevrilmiş, kırıldığını söylediğinde “abartıyorsun” tepkisi almış olabilir. Böyle deneyimler tekrarlandığında kişi zamanla duygularını göstermenin güvenli olmadığı sonucuna ulaşabilir. O noktadan sonra güçlü görünmek, yalnızca bir karakter özelliği değil, kendini koruma biçimi haline gelir.Bu örüntü yetişkinlikte çoğu zaman “Ben hallederim.” cümlesiyle kendini gösterir. Kişi yorulduğunda bile dinlenmeyi erteleyebilir, yardım isteyebileceği durumlarda bunu yapmayabilir, çevresindeki insanların sorunlarını üstlenebilir ve kendi ihtiyacını son sıraya koyabilir. Başkalarının gözünde “güçlü kişi” oldukça, bu rol daha da pekişebilir. Çünkü çevresi de zamanla onun desteğe ihtiyaç duymadığını varsaymaya başlayabilir.Burada ilginç bir döngü oluşur. Kişi güçlü görünmeye devam ettikçe insanlar ona daha fazla sorumluluk verebilir. Daha fazla sorumluluk aldıkça yorulabilir ama yine de zorlandığını göstermeyebilir. Çevresindekiler de onun gerçekten her şeyi kaldırabildiğini düşünür. Sonunda kişi “Kimse benim ne kadar zorlandığımı görmüyor.” diye hissedebilir. Oysa çoğu zaman çevresine gösterdiği görüntü tam da bunun tersidir: “Ben iyiyim, ben hallederim.”Güçlü görünme zorunluluğu, duygusal yakınlığı da etkileyebilir. Çünkü bir ilişkide yakınlık yalnızca iyi anları paylaşmakla değil, zaman zaman kırılgan olmaya izin vermekle de kurulur. Kendi korkularını, ihtiyaçlarını veya çaresizlik hissini sürekli saklayan biri, çevresinde insanlar olsa bile duygusal olarak yalnız hissedebilir. İnsanların onu gerçekten tanımadığını düşünebilir; çünkü gösterdiği taraf hep kontrol altında, dayanıklı ve düzenlidir.Bu durum yardım istemeyi de zorlaştırabilir. Yardım istemek bazı kişiler için “başaramadım”, “yetersiz kaldım” veya “kontrolü kaybettim” gibi anlamlara gelebilir. Oysa destek istemek, kişinin kapasitesiz olduğunu değil, insan olduğunu gösterir. Her şeyi tek başına yapmak zorunda olmamak, güçlü olmanın zıttı değildir. Tam tersine, ne zaman desteğe ihtiyaç duyduğunu fark edebilmek de önemli bir öz farkındalık göstergesidir.Güçlü görünme ihtiyacının altında bazen reddedilme veya sevilmeme korkusu da bulunabilir. Kişi bilinçli olarak böyle düşünmese bile, “İnsanlar beni ancak işe yararken sever.”, “Sorun çıkarırsam uzaklaşırlar.” veya “İhtiyaç sahibi olursam değerim azalır.” gibi daha derin inançlar taşıyabilir. Böyle bir durumda kişi ilişkilerinde sürekli veren, çözen ve taşıyan taraf olabilir. Fakat bu rolün dışında nasıl sevileceğini deneyimlemekte zorlanabilir.Aynı şekilde başarı ve üretkenlik de güçlü görünme ihtiyacının bir parçasına dönüşebilir. Kişi dinlendiğinde suçluluk hissedebilir, hata yaptığında kendisine çok sert davranabilir veya yorulmayı bile bir başarısızlık gibi değerlendirebilir. Çünkü zihninde güçlü olmak yalnızca duygularını saklamak değil; sürekli üretmek, kontrolü kaybetmemek ve her durumda yeterli olmak anlamına gelmeye başlamıştır.Bazen kişi gerçekten ne kadar yorulduğunu ancak bedeni sinyal vermeye başladığında fark eder. Sürekli gerginlik, tahammülsüzlük, yorgunluk, uyku problemleri veya hiçbir şey yapmak istememe hali ortaya çıkabilir. Uzun süre “dayanmak” üzerine kurulu bir yaşam biçimi, kişinin kendi ihtiyaçlarıyla bağını zayıflatabilir. Kişi herkese ne gerektiğini bilir ama kendisine ne gerektiğini anlamakta zorlanabilir.Bu noktada güçlü olmayı tamamen bırakmak gerekmez. Ama “güçlü olmak” kavramının anlamını yeniden düşünmek faydalı olabilir. Güçlü olmak her zaman dayanmak, susmak veya yardım istememek değildir. Bazen “Şu an zorlanıyorum.” diyebilmek, sınır koymak, bir sorumluluğu devretmek ya da dinlenmeye izin vermek de güç göstergesidir.Kişinin kendisine şu soruları sorması faydalı olabilir: “Zorlandığımda bunu kimlerden saklıyorum?”, “Yardım istersem ne olacağından korkuyorum?”, “İnsanların beni güçlü görmesi benim için neden bu kadar önemli?”, “Ben destek aldığımda kendim hakkında ne düşünüyorum?” Bu sorular, güçlü görünme ihtiyacının altında hangi korkuların veya inançların bulunduğunu anlamaya yardımcı olabilir.Terapi sürecinde de amaç kişinin dayanıklı taraflarını yok etmek değildir. Aksine, yıllardır işe yarayan bu baş etme biçimlerinin hangi koşullarda oluştuğunu ve bugün hâlâ ne kadar gerekli olduğunu birlikte değerlendirmek mümkündür. Kişi zamanla hem güçlü hem de ihtiyaçları olan biri olabileceğini, destek almanın değerini azaltmadığını ve kırılganlığın ilişkilerde yakınlık yaratabileceğini deneyimleyebilir.Belki de mesele daha az güçlü olmak değil, güçlü olmanın tek bir biçimi olmadığını fark etmektir. Sürekli ayakta kalmak zorunda olmadığınızı kabul etmek, bazen yükü paylaşmak ve kendinize de destek sunmak, uzun vadede daha gerçek ve sürdürülebilir bir güç duygusu yaratabilir.

İlişkinizde bir şeylerin yolunda gitmediğini hissediyor olabilirsiniz. Sürekli aynı konularda tartışıyor, kendinizi anlaşılmamış hissediyor ya da ilişkinizde neden mutsuz olduğunuzu tam olarak çözemiyor olabilirsiniz.Böyle bir noktada profesyonel destek almayı düşündüğünüzde aklınıza şu soru gelebilir:Çift terapisi mi, bireysel terapi mi?Aslında ilişkide yaşadığımız her sorun ilişkinin kendisinden kaynaklanmaz. Bazen problem iki kişi arasındaki etkileşimde ortaya çıkar; bazen de kendi geçmişimizden, duygularımızdan ve ilişki örüntülerimizden getirdiğimiz güçlükler ilişkinin içinde görünür hale gelir.Peki aradaki farkı nasıl anlayabilirsiniz?1. Aynı sorunları konuşuyor ama bir türlü çözemiyor musunuz?Tartışmalarınız sürekli aynı noktaya dönüyor, birbirinizi anlamakta zorlanıyor veya konuşmaya çalıştıkça daha fazla uzaklaşıyorsanız sorun ilişkinin içinde oluşan bir döngüyle ilgili olabilir.İletişim problemleri, tekrarlayan çatışmalar, güven sorunları veya aldatma sonrasında yaşanan güçlükler gibi konularda çift terapisi, iki kişinin arasındaki etkileşimi birlikte ele almak açısından daha uygun olabilir.2. Benzer sorunları farklı ilişkilerinizde de yaşadınız mı?Partnerler değişmesine rağmen kendinizi ilişkilerinizde tekrar tekrar değersiz, terk edilecekmiş gibi ya da güvensiz hissediyor musunuz?Belki sürekli fazla fedakârlık yapıyor, ihtiyaçlarınızı geri plana atıyor ya da yakınlık arttığında kendinizi geri çekiyorsunuz.Benzer örüntüler farklı ilişkilerinizde de tekrar ediyorsa, yaşadığınız güçlüğün bir kısmı kendi ilişki örüntülerinizle bağlantılı olabilir. Bu durumda bireysel terapi, bu tekrarların nereden geldiğini anlamanıza yardımcı olabilir.3. Yaşadığınız güçlük yalnızca ilişkinizde mi ortaya çıkıyor?Kaygı, değersizlik, güvensizlik veya yoğun duygusal zorlanmalar yalnızca partnerinizle ilişkinizde değil; arkadaşlıklarınızda, iş hayatınızda ya da kendinizle kurduğunuz ilişkide de karşınıza çıkıyorsa, bireysel olarak ele alınması gereken bir alan olabilir.Çünkü bazen ilişkide görünür hale gelen bir problem, aslında daha geniş bir içsel güçlüğün yalnızca bir parçasıdır.4. Şu anda hangi sorunun cevabını arıyorsunuz?Kendinize şu iki soruyu sorun:“Biz neden sürekli aynı döngünün içine giriyoruz?”yoksa“Ben neden ilişkilerimde sürekli böyle hissediyorum ya da davranıyorum?”İlk soru daha çok ilişkinin dinamiğini ve iki kişi arasındaki etkileşimi anlamayı gerektirirken; ikinci soru kendi duygularınızı, ihtiyaçlarınızı ve ilişki örüntülerinizi keşfetmeye işaret edebilir.Peki hangisini seçmelisiniz?Her ilişki ve her birey farklıdır. Bu nedenle çift terapisi ve bireysel terapi arasında her zaman kesin bir sınır çizmek mümkün değildir. Bazı durumlarda iki süreç farklı zamanlarda ya da birbirini destekleyecek biçimde de ilerleyebilir.Önemli olan yalnızca “Hangi terapi doğru?” sorusunu sormak değil;“Şu anda anlamaya ve değiştirmeye ihtiyaç duyduğum şey ne?” sorusuna yaklaşabilmektir.Çünkü ilişkiyi anlamanın yolu iki kişiye birlikte bakmaktan, bazen de önce kendimize dönmekten geçer.

Bazen bir şeyden uzun süre korkarız ve sonunda tam da korktuğumuz şey gerçekleştiğinde aklımızdan şu düşünce geçer: “Ben zaten bunun olacağını biliyordum.” Bir ilişkide terk edilmekten korkarken partnerimizin giderek uzaklaştığını fark edebilir, başarısız olmaktan endişe ederken gerçekten istediğimiz sonucu alamayabilir ya da insanların bizi sevmeyeceğini düşünürken sosyal çevremizde kendimizi yalnız bulabiliriz. Böyle durumlarda yaşananlar, geleceği önceden gördüğümüzü düşündürebilir. Oysa bazen mesele geleceği tahmin etmek değil, korkularımızın farkında olmadan davranışlarımızı etkilemesi ve bu davranışların da yaşadığımız sonuçlara katkıda bulunmasıdır.Psikolojide bu durum “kendini gerçekleştiren kehanet” kavramıyla açıklanabilir. Kendini gerçekleştiren kehanet, kişinin bir durumun nasıl sonuçlanacağına ilişkin güçlü bir beklenti geliştirmesi, bu beklenti doğrultusunda davranmaya başlaması ve sonunda yaşanan sonucun başlangıçtaki inancı destekler hale gelmesi anlamına gelir. Buradaki önemli nokta, düşüncelerin tek başına olayları sihirli biçimde meydana getirmediğidir. “Kötü düşünürsen kötü şeyler olur” gibi bir yaklaşım psikolojik açıdan doğru değildir. Asıl mesele, beklentilerimizin nasıl davrandığımızı, nelere dikkat ettiğimizi ve çevremizden gelen bilgileri nasıl yorumladığımızı etkileyebilmesidir.Örneğin terk edilmekten yoğun biçimde korkan bir kişi düşünelim. İlişkisinin başlarında her şey yolunda olsa bile zaman zaman “Nasıl olsa sonunda beni bırakacak.” düşüncesine kapılıyor olabilir. Bu düşünce yalnızca zihinde kalmayabilir. Partnerinin mesajına biraz geç cevap vermesini ilgisinin azaldığı şeklinde yorumlayabilir, sık sık ilişkinin iyi olup olmadığını sormaya başlayabilir, sürekli güvence isteyebilir veya karşı tarafın sevgisini sınayan davranışlarda bulunabilir. Bazı kişiler ise terk edilmeden önce kendileri uzaklaşmayı tercih ederek duygusal olarak geri çekilebilir.Başlangıçta bütün bu davranışların amacı aslında kişinin kendisini korumasıdır. Sürekli güvence almak terk edilme korkusunu azaltmaya, kontrol etmek belirsizliği ortadan kaldırmaya veya uzaklaşmak olası bir kaybın acısından korunmaya hizmet ediyor olabilir. Ancak zamanla partner sürekli sorgulanmaktan veya ilişkinin sürekli test edilmesinden yorulabilir. Aradaki iletişim bozulabilir ve gerçekten bir mesafe oluşmaya başlayabilir. Bunun sonucunda kişi “Gördün mü, zaten beni bırakacağını biliyordum.” diyebilir. Oysa ortaya çıkan sonuç yalnızca başlangıçtaki korkunun doğruluğunu değil, bu korkunun ilişki içerisinde oluşturduğu davranış döngüsünü de yansıtıyor olabilir.Benzer bir süreç sosyal ilişkilerde de görülebilir. Bir kişi “İnsanlar beni sevmez.” ya da “Bir ortama girersem kimse benimle konuşmak istemez.” düşüncesine güçlü biçimde inanıyorsa yeni insanlarla tanışırken daha sessiz, mesafeli veya gergin davranabilir. Sohbete katılmak için fırsat çıktığında geri çekilebilir, göz teması kurmakta zorlanabilir veya karşısındaki kişinin nötr bir davranışını reddedilme olarak yorumlayabilir. Çevresindeki insanlar da onun mesafeli olduğunu düşünerek daha az yaklaşabilir. Sonunda kişi, “Zaten kimse benimle yakınlaşmak istemiyor.” sonucuna ulaşabilir.Başarıyla ilgili korkular da benzer şekilde çalışabilir. “Bu sınavdan kesin kalacağım.”, “Bu işi yapabilecek kadar iyi değilim.” veya “Nasıl olsa başarısız olacağım.” düşünceleri bazen kişiyi daha fazla çalışmaya motive etmek yerine kaçınmaya sürükleyebilir. Başarısızlık ihtimali o kadar rahatsız edici hale gelir ki kişi çalışmayı erteler, göreve başlamaktan kaçınır veya kendisini yeterince hazırlamaz. Sonuç beklendiği kadar iyi olmadığında ise “Ben zaten yapamayacağımı biliyordum.” düşüncesi daha da güçlenir.Burada dikkat edilmesi gereken bir diğer nokta, zihnimizin inandığımız düşünceleri destekleyen bilgileri daha kolay fark edebilmesidir. Bir kişi kendisinin değersiz olduğuna inanıyorsa aldığı on iltifatı görmezden gelip tek bir eleştiri üzerinde saatlerce düşünebilir. “Kimse beni önemsemiyor.” düşüncesine sahip biri, arkadaşlarının yanında olduğu pek çok anı sıradan kabul ederken bir telefonuna geç dönülmesini güçlü bir kanıt olarak görebilir. Böylece kişinin zihni mevcut inancı destekleyen örnekleri toplarken onunla çelişen bilgileri geri plana atabilir.Bu durum, yaşanan her olumsuzluğun kişinin kendi davranışından kaynaklandığı anlamına gelmez. İnsanlar gerçekten terk edilebilir, reddedilebilir, başarısız olabilir veya beklemediği kötü deneyimler yaşayabilir. Başka insanların kararları üzerinde tam kontrolümüz yoktur ve hayatta birçok olay bizim davranışlarımızdan bağımsız olarak gerçekleşir. Bu nedenle kendini gerçekleştiren kehanet kavramını “Başına gelen her kötü şeyi sen yarattın.” şeklinde yorumlamak hem yanlış hem de kişiyi gereksiz yere suçlayıcı olur.Daha faydalı olan soru şudur: “Bu sonucun oluşmasında benim korkum davranışlarımı nasıl etkilemiş olabilir?”Bu soruyu sormak kişinin kendisini suçlaması için değil, kontrol edebileceği alanları fark etmesi için önemlidir. Çünkü korkunun davranışlarımız üzerindeki etkisini görebildiğimizde döngüyü değiştirmek için de bir alan açılır.Kendini gerçekleştiren kehanet döngülerinin güçlü olmasının nedenlerinden biri, kişinin yaptığı bazı davranışları “korunma yöntemi” olarak görmesidir. Partnerini kontrol etmek, bir ortamda konuşmamak, insanlardan önce uzaklaşmak, başarısız olmamak için hiç denememek veya bir hata yapmamak için karar vermeyi sürekli ertelemek kısa vadede kaygıyı azaltabilir. Fakat uzun vadede kişinin korktuğu ihtimali daha da güçlendirebilir.Örneğin, eleştirilmekten korkan bir kişi fikirlerini söylememeyi seçebilir. Böylece eleştiriden korunur ancak aynı zamanda kendi düşüncelerinin kabul edildiğini deneyimleme fırsatını da kaybeder. Zamanla “Ben zaten kendimi ifade edemiyorum.” düşüncesi güçlenebilir. Benzer biçimde reddedilmekten korktuğu için insanlara yaklaşmayan biri, kabul edilme deneyimini de yaşayamaz. Kişi korktuğu durumdan kaçtıkça korkusunun yanlış olabileceğini gösterecek yeni deneyimlere ulaşması zorlaşır.Bu nedenle bazen kişinin kendisine yalnızca “Neden böyle düşünüyorum?” diye sorması yeterli olmayabilir. “Bu düşünceye inandığımda ne yapıyorum?” sorusu daha fazla bilgi verebilir.“Beni terk edecek.” dediğimde daha fazla mı kontrol ediyorum?“Kimse beni sevmez.” dediğimde insanlardan uzak mı duruyorum?“Başaramayacağım.” düşündüğümde başlamayı mı erteliyorum?“Yanlış bir karar vereceğim.” dediğimde sürekli başkalarından onay mı istiyorum?“Bana kızdı.” düşündüğümde karşı tarafın ne hissettiğini sormak yerine kendimi geri mi çekiyorum?Bu davranışları fark etmek, kişinin kendi döngüsünü anlamasının önemli bir parçasıdır.Kendini gerçekleştiren kehanetin bir başka yönü de geçmiş deneyimlerimizle ilgilidir. Daha önce terk edilmiş, yoğun biçimde eleştirilmiş, güveni kırılmış veya sosyal ortamda dışlanmış biri gelecekte benzer bir durumun tekrar yaşanacağına dair daha güçlü beklentiler geliştirebilir. Zihin geçmişte yaşanan acı verici bir deneyimi tekrar yaşamamak için sürekli tehlike aramaya başlayabilir.Bu aslında anlaşılır bir korunma çabasıdır. Daha önce incinmiş olan kişi, aynı şeyi tekrar yaşamamak için işaretleri erkenden görmek ister. Ancak zamanla “tehlikeyi önceden yakalamaya çalışma” hali kişinin nötr durumları bile tehdit olarak yorumlamasına neden olabilir. Geçmişte yaşanan bir deneyim, bugünkü ilişkilerin veya durumların nasıl değerlendirildiğini etkilemeye başlayabilir.Özellikle yakın ilişkilerde bu durum çok belirgin olabilir. Önceki ilişkisinde aldatılmış biri yeni partnerinin davranışlarını daha yakından takip edebilir. Partnerinin telefonda uzun süre kalması veya bir arkadaşından bahsetmesi, geçmişteki deneyim nedeniyle olduğundan daha tehdit edici algılanabilir. Kişi kontrol ederek kendisini güvende tutmaya çalışırken ilişkide yeni bir güven probleminin ortaya çıkmasına neden olabilir.Bu noktada amaç kişinin kendisine “Bir daha hiçbir şeyden korkmamalıyım.” demesi değildir. Korkularımızın tamamen ortadan kalkması gerekmez. Önemli olan, korkuyu bir gerçeklik kanıtı olarak görmek yerine bir duygu ve düşünce olarak değerlendirebilmektir.“Beni terk edecekmiş gibi hissediyorum.” ile “Beni terk edecek.” arasında önemli bir fark vardır.“Başarısız olmaktan korkuyorum.” ile “Kesin başarısız olacağım.” aynı şey değildir.“İnsanların beni sevmemesinden endişeleniyorum.” demek, gerçekten kimsenin sizi sevmeyeceği anlamına gelmez.Düşüncelerimiz bize oldukça gerçek gelebilir; ancak bir düşüncenin güçlü hissedilmesi onun mutlaka doğru olduğu anlamına gelmez.Bu döngüyü fark etmeye başladığımızda beklenti ile gerçekliği birbirinden ayırmak mümkün hale gelir. “Şu anda elimde hangi kanıtlar var?”, “Bunun gerçekleşeceğini düşündüren gerçek bir durum mu var, yoksa geçmişte yaşadığım bir şey mi beni tetikliyor?”, “Kendimi korumak için yaptığım davranış aslında korkumu daha mı fazla besliyor?” gibi sorular bu ayrımı yapmayı kolaylaştırabilir.Bazen kişinin korktuğu sonucun gerçekleşmemesi için yaptığı şey, tam tersine o ihtimali güçlendiren davranış olabilir. Bu farkındalık ilk başta rahatsız edici gelebilir; fakat aynı zamanda umut vericidir. Çünkü kişinin etkileyebildiği bir davranış varsa, değiştirebileceği bir alan da vardır.Terapi sürecinde kendini gerçekleştiren kehanet döngüleri ele alınırken kişinin yalnızca olumsuz düşüncelerini değiştirmesi hedeflenmez. Bu düşüncelerin nereden geldiği, hangi durumlarda daha fazla ortaya çıktığı, kişinin davranışlarını nasıl etkilediği ve hangi sonuçlarla güçlendiği birlikte incelenebilir. Özellikle uzun süredir tekrar eden ilişki, güven, başarı veya özdeğer problemlerinde bu döngüleri fark etmek önemli bir çalışma alanı olabilir.Kişi zamanla korkularıyla hareket etmek yerine mevcut durumu daha gerçekçi değerlendirmeyi, farklı davranışları deneyebilmeyi ve eski beklentilerinin dışında yeni deneyimler yaşayabilmeyi öğrenebilir. Böylece “Zaten hep böyle oluyor.” dediği bazı durumların aslında değişmez olmadığını fark edebilir.Korktuğunuz bir şeyin gerçekleşmesi, onu düşünerek başınıza getirdiğiniz anlamına gelmez. Fakat korkularımız bazen dünyayı nasıl yorumladığımızı ve nasıl davrandığımızı sandığımızdan daha fazla etkileyebilir. Bu nedenle sürekli tekrar eden bir sonuçla karşılaşıyorsanız yalnızca “Neden hep benim başıma geliyor?” diye sormak yerine, “Bu durum ortaya çıkmadan önce ben ne düşünüyor, ne hissediyor ve nasıl davranıyorum?” sorusuna da bakmak döngüyü anlamak için önemli bir başlangıç olabilir.
Most Read

Bazı insanlar için güçlü olmak bir tercih değil, adeta bir zorunluluk gibi yaşanır. Zorlandığında belli etmemek, üzgünken toparlanmak, bir problem çıktığında hemen çözüm üretmek ve başkalarının yanında “iyiyim” demek zamanla otomatik bir role dönüşebilir. Dışarıdan bakıldığında bu kişiler dayanıklı, güven veren ve her şeyi halledebilen biri gibi görünür. Fakat bu görüntünün arkasında çoğu zaman oldukça yorucu bir yük vardır: “Ben düşersem kimse toparlayamaz.”, “Zayıf görünmemeliyim.” ya da “İnsanların bana güvenmeye devam etmesi için güçlü kalmalıyım.” gibi düşünceler.Güçlü görünme ihtiyacı çoğu zaman erken yaşlarda şekillenebilir. Çocuklukta aile içinde fazla sorumluluk almak, duygusal olarak başkalarını kollamak, evdeki problemler karşısında “uslu”, “olgun” ya da “dayanıklı” olan kişi olmak zamanla bir kimliğe dönüşebilir. Çocuk, kendi duygularını yaşamak yerine ortamı sakinleştirmeyi, sorun çıkarmamayı veya başkalarının ihtiyaçlarını öncelemeyi öğrenmiş olabilir. Böyle bir düzende “zorlanıyorum” demek, kişinin zihninde yalnızca bir duygu paylaşımı değil; düzeni bozmak, yük olmak ya da başkalarını hayal kırıklığına uğratmak anlamına gelebilir.Bazı kişiler ise geçmişte duygularını ifade ettiklerinde yeterince anlaşılmamış olabilir. Ağladığında küçümsenmiş, yardım istediğinde geri çevrilmiş, kırıldığını söylediğinde “abartıyorsun” tepkisi almış olabilir. Böyle deneyimler tekrarlandığında kişi zamanla duygularını göstermenin güvenli olmadığı sonucuna ulaşabilir. O noktadan sonra güçlü görünmek, yalnızca bir karakter özelliği değil, kendini koruma biçimi haline gelir.Bu örüntü yetişkinlikte çoğu zaman “Ben hallederim.” cümlesiyle kendini gösterir. Kişi yorulduğunda bile dinlenmeyi erteleyebilir, yardım isteyebileceği durumlarda bunu yapmayabilir, çevresindeki insanların sorunlarını üstlenebilir ve kendi ihtiyacını son sıraya koyabilir. Başkalarının gözünde “güçlü kişi” oldukça, bu rol daha da pekişebilir. Çünkü çevresi de zamanla onun desteğe ihtiyaç duymadığını varsaymaya başlayabilir.Burada ilginç bir döngü oluşur. Kişi güçlü görünmeye devam ettikçe insanlar ona daha fazla sorumluluk verebilir. Daha fazla sorumluluk aldıkça yorulabilir ama yine de zorlandığını göstermeyebilir. Çevresindekiler de onun gerçekten her şeyi kaldırabildiğini düşünür. Sonunda kişi “Kimse benim ne kadar zorlandığımı görmüyor.” diye hissedebilir. Oysa çoğu zaman çevresine gösterdiği görüntü tam da bunun tersidir: “Ben iyiyim, ben hallederim.”Güçlü görünme zorunluluğu, duygusal yakınlığı da etkileyebilir. Çünkü bir ilişkide yakınlık yalnızca iyi anları paylaşmakla değil, zaman zaman kırılgan olmaya izin vermekle de kurulur. Kendi korkularını, ihtiyaçlarını veya çaresizlik hissini sürekli saklayan biri, çevresinde insanlar olsa bile duygusal olarak yalnız hissedebilir. İnsanların onu gerçekten tanımadığını düşünebilir; çünkü gösterdiği taraf hep kontrol altında, dayanıklı ve düzenlidir.Bu durum yardım istemeyi de zorlaştırabilir. Yardım istemek bazı kişiler için “başaramadım”, “yetersiz kaldım” veya “kontrolü kaybettim” gibi anlamlara gelebilir. Oysa destek istemek, kişinin kapasitesiz olduğunu değil, insan olduğunu gösterir. Her şeyi tek başına yapmak zorunda olmamak, güçlü olmanın zıttı değildir. Tam tersine, ne zaman desteğe ihtiyaç duyduğunu fark edebilmek de önemli bir öz farkındalık göstergesidir.Güçlü görünme ihtiyacının altında bazen reddedilme veya sevilmeme korkusu da bulunabilir. Kişi bilinçli olarak böyle düşünmese bile, “İnsanlar beni ancak işe yararken sever.”, “Sorun çıkarırsam uzaklaşırlar.” veya “İhtiyaç sahibi olursam değerim azalır.” gibi daha derin inançlar taşıyabilir. Böyle bir durumda kişi ilişkilerinde sürekli veren, çözen ve taşıyan taraf olabilir. Fakat bu rolün dışında nasıl sevileceğini deneyimlemekte zorlanabilir.Aynı şekilde başarı ve üretkenlik de güçlü görünme ihtiyacının bir parçasına dönüşebilir. Kişi dinlendiğinde suçluluk hissedebilir, hata yaptığında kendisine çok sert davranabilir veya yorulmayı bile bir başarısızlık gibi değerlendirebilir. Çünkü zihninde güçlü olmak yalnızca duygularını saklamak değil; sürekli üretmek, kontrolü kaybetmemek ve her durumda yeterli olmak anlamına gelmeye başlamıştır.Bazen kişi gerçekten ne kadar yorulduğunu ancak bedeni sinyal vermeye başladığında fark eder. Sürekli gerginlik, tahammülsüzlük, yorgunluk, uyku problemleri veya hiçbir şey yapmak istememe hali ortaya çıkabilir. Uzun süre “dayanmak” üzerine kurulu bir yaşam biçimi, kişinin kendi ihtiyaçlarıyla bağını zayıflatabilir. Kişi herkese ne gerektiğini bilir ama kendisine ne gerektiğini anlamakta zorlanabilir.Bu noktada güçlü olmayı tamamen bırakmak gerekmez. Ama “güçlü olmak” kavramının anlamını yeniden düşünmek faydalı olabilir. Güçlü olmak her zaman dayanmak, susmak veya yardım istememek değildir. Bazen “Şu an zorlanıyorum.” diyebilmek, sınır koymak, bir sorumluluğu devretmek ya da dinlenmeye izin vermek de güç göstergesidir.Kişinin kendisine şu soruları sorması faydalı olabilir: “Zorlandığımda bunu kimlerden saklıyorum?”, “Yardım istersem ne olacağından korkuyorum?”, “İnsanların beni güçlü görmesi benim için neden bu kadar önemli?”, “Ben destek aldığımda kendim hakkında ne düşünüyorum?” Bu sorular, güçlü görünme ihtiyacının altında hangi korkuların veya inançların bulunduğunu anlamaya yardımcı olabilir.Terapi sürecinde de amaç kişinin dayanıklı taraflarını yok etmek değildir. Aksine, yıllardır işe yarayan bu baş etme biçimlerinin hangi koşullarda oluştuğunu ve bugün hâlâ ne kadar gerekli olduğunu birlikte değerlendirmek mümkündür. Kişi zamanla hem güçlü hem de ihtiyaçları olan biri olabileceğini, destek almanın değerini azaltmadığını ve kırılganlığın ilişkilerde yakınlık yaratabileceğini deneyimleyebilir.Belki de mesele daha az güçlü olmak değil, güçlü olmanın tek bir biçimi olmadığını fark etmektir. Sürekli ayakta kalmak zorunda olmadığınızı kabul etmek, bazen yükü paylaşmak ve kendinize de destek sunmak, uzun vadede daha gerçek ve sürdürülebilir bir güç duygusu yaratabilir.

İlişkinizde bir şeylerin yolunda gitmediğini hissediyor olabilirsiniz. Sürekli aynı konularda tartışıyor, kendinizi anlaşılmamış hissediyor ya da ilişkinizde neden mutsuz olduğunuzu tam olarak çözemiyor olabilirsiniz.Böyle bir noktada profesyonel destek almayı düşündüğünüzde aklınıza şu soru gelebilir:Çift terapisi mi, bireysel terapi mi?Aslında ilişkide yaşadığımız her sorun ilişkinin kendisinden kaynaklanmaz. Bazen problem iki kişi arasındaki etkileşimde ortaya çıkar; bazen de kendi geçmişimizden, duygularımızdan ve ilişki örüntülerimizden getirdiğimiz güçlükler ilişkinin içinde görünür hale gelir.Peki aradaki farkı nasıl anlayabilirsiniz?1. Aynı sorunları konuşuyor ama bir türlü çözemiyor musunuz?Tartışmalarınız sürekli aynı noktaya dönüyor, birbirinizi anlamakta zorlanıyor veya konuşmaya çalıştıkça daha fazla uzaklaşıyorsanız sorun ilişkinin içinde oluşan bir döngüyle ilgili olabilir.İletişim problemleri, tekrarlayan çatışmalar, güven sorunları veya aldatma sonrasında yaşanan güçlükler gibi konularda çift terapisi, iki kişinin arasındaki etkileşimi birlikte ele almak açısından daha uygun olabilir.2. Benzer sorunları farklı ilişkilerinizde de yaşadınız mı?Partnerler değişmesine rağmen kendinizi ilişkilerinizde tekrar tekrar değersiz, terk edilecekmiş gibi ya da güvensiz hissediyor musunuz?Belki sürekli fazla fedakârlık yapıyor, ihtiyaçlarınızı geri plana atıyor ya da yakınlık arttığında kendinizi geri çekiyorsunuz.Benzer örüntüler farklı ilişkilerinizde de tekrar ediyorsa, yaşadığınız güçlüğün bir kısmı kendi ilişki örüntülerinizle bağlantılı olabilir. Bu durumda bireysel terapi, bu tekrarların nereden geldiğini anlamanıza yardımcı olabilir.3. Yaşadığınız güçlük yalnızca ilişkinizde mi ortaya çıkıyor?Kaygı, değersizlik, güvensizlik veya yoğun duygusal zorlanmalar yalnızca partnerinizle ilişkinizde değil; arkadaşlıklarınızda, iş hayatınızda ya da kendinizle kurduğunuz ilişkide de karşınıza çıkıyorsa, bireysel olarak ele alınması gereken bir alan olabilir.Çünkü bazen ilişkide görünür hale gelen bir problem, aslında daha geniş bir içsel güçlüğün yalnızca bir parçasıdır.4. Şu anda hangi sorunun cevabını arıyorsunuz?Kendinize şu iki soruyu sorun:“Biz neden sürekli aynı döngünün içine giriyoruz?”yoksa“Ben neden ilişkilerimde sürekli böyle hissediyorum ya da davranıyorum?”İlk soru daha çok ilişkinin dinamiğini ve iki kişi arasındaki etkileşimi anlamayı gerektirirken; ikinci soru kendi duygularınızı, ihtiyaçlarınızı ve ilişki örüntülerinizi keşfetmeye işaret edebilir.Peki hangisini seçmelisiniz?Her ilişki ve her birey farklıdır. Bu nedenle çift terapisi ve bireysel terapi arasında her zaman kesin bir sınır çizmek mümkün değildir. Bazı durumlarda iki süreç farklı zamanlarda ya da birbirini destekleyecek biçimde de ilerleyebilir.Önemli olan yalnızca “Hangi terapi doğru?” sorusunu sormak değil;“Şu anda anlamaya ve değiştirmeye ihtiyaç duyduğum şey ne?” sorusuna yaklaşabilmektir.Çünkü ilişkiyi anlamanın yolu iki kişiye birlikte bakmaktan, bazen de önce kendimize dönmekten geçer.

Bazen bir şeyden uzun süre korkarız ve sonunda tam da korktuğumuz şey gerçekleştiğinde aklımızdan şu düşünce geçer: “Ben zaten bunun olacağını biliyordum.” Bir ilişkide terk edilmekten korkarken partnerimizin giderek uzaklaştığını fark edebilir, başarısız olmaktan endişe ederken gerçekten istediğimiz sonucu alamayabilir ya da insanların bizi sevmeyeceğini düşünürken sosyal çevremizde kendimizi yalnız bulabiliriz. Böyle durumlarda yaşananlar, geleceği önceden gördüğümüzü düşündürebilir. Oysa bazen mesele geleceği tahmin etmek değil, korkularımızın farkında olmadan davranışlarımızı etkilemesi ve bu davranışların da yaşadığımız sonuçlara katkıda bulunmasıdır.Psikolojide bu durum “kendini gerçekleştiren kehanet” kavramıyla açıklanabilir. Kendini gerçekleştiren kehanet, kişinin bir durumun nasıl sonuçlanacağına ilişkin güçlü bir beklenti geliştirmesi, bu beklenti doğrultusunda davranmaya başlaması ve sonunda yaşanan sonucun başlangıçtaki inancı destekler hale gelmesi anlamına gelir. Buradaki önemli nokta, düşüncelerin tek başına olayları sihirli biçimde meydana getirmediğidir. “Kötü düşünürsen kötü şeyler olur” gibi bir yaklaşım psikolojik açıdan doğru değildir. Asıl mesele, beklentilerimizin nasıl davrandığımızı, nelere dikkat ettiğimizi ve çevremizden gelen bilgileri nasıl yorumladığımızı etkileyebilmesidir.Örneğin terk edilmekten yoğun biçimde korkan bir kişi düşünelim. İlişkisinin başlarında her şey yolunda olsa bile zaman zaman “Nasıl olsa sonunda beni bırakacak.” düşüncesine kapılıyor olabilir. Bu düşünce yalnızca zihinde kalmayabilir. Partnerinin mesajına biraz geç cevap vermesini ilgisinin azaldığı şeklinde yorumlayabilir, sık sık ilişkinin iyi olup olmadığını sormaya başlayabilir, sürekli güvence isteyebilir veya karşı tarafın sevgisini sınayan davranışlarda bulunabilir. Bazı kişiler ise terk edilmeden önce kendileri uzaklaşmayı tercih ederek duygusal olarak geri çekilebilir.Başlangıçta bütün bu davranışların amacı aslında kişinin kendisini korumasıdır. Sürekli güvence almak terk edilme korkusunu azaltmaya, kontrol etmek belirsizliği ortadan kaldırmaya veya uzaklaşmak olası bir kaybın acısından korunmaya hizmet ediyor olabilir. Ancak zamanla partner sürekli sorgulanmaktan veya ilişkinin sürekli test edilmesinden yorulabilir. Aradaki iletişim bozulabilir ve gerçekten bir mesafe oluşmaya başlayabilir. Bunun sonucunda kişi “Gördün mü, zaten beni bırakacağını biliyordum.” diyebilir. Oysa ortaya çıkan sonuç yalnızca başlangıçtaki korkunun doğruluğunu değil, bu korkunun ilişki içerisinde oluşturduğu davranış döngüsünü de yansıtıyor olabilir.Benzer bir süreç sosyal ilişkilerde de görülebilir. Bir kişi “İnsanlar beni sevmez.” ya da “Bir ortama girersem kimse benimle konuşmak istemez.” düşüncesine güçlü biçimde inanıyorsa yeni insanlarla tanışırken daha sessiz, mesafeli veya gergin davranabilir. Sohbete katılmak için fırsat çıktığında geri çekilebilir, göz teması kurmakta zorlanabilir veya karşısındaki kişinin nötr bir davranışını reddedilme olarak yorumlayabilir. Çevresindeki insanlar da onun mesafeli olduğunu düşünerek daha az yaklaşabilir. Sonunda kişi, “Zaten kimse benimle yakınlaşmak istemiyor.” sonucuna ulaşabilir.Başarıyla ilgili korkular da benzer şekilde çalışabilir. “Bu sınavdan kesin kalacağım.”, “Bu işi yapabilecek kadar iyi değilim.” veya “Nasıl olsa başarısız olacağım.” düşünceleri bazen kişiyi daha fazla çalışmaya motive etmek yerine kaçınmaya sürükleyebilir. Başarısızlık ihtimali o kadar rahatsız edici hale gelir ki kişi çalışmayı erteler, göreve başlamaktan kaçınır veya kendisini yeterince hazırlamaz. Sonuç beklendiği kadar iyi olmadığında ise “Ben zaten yapamayacağımı biliyordum.” düşüncesi daha da güçlenir.Burada dikkat edilmesi gereken bir diğer nokta, zihnimizin inandığımız düşünceleri destekleyen bilgileri daha kolay fark edebilmesidir. Bir kişi kendisinin değersiz olduğuna inanıyorsa aldığı on iltifatı görmezden gelip tek bir eleştiri üzerinde saatlerce düşünebilir. “Kimse beni önemsemiyor.” düşüncesine sahip biri, arkadaşlarının yanında olduğu pek çok anı sıradan kabul ederken bir telefonuna geç dönülmesini güçlü bir kanıt olarak görebilir. Böylece kişinin zihni mevcut inancı destekleyen örnekleri toplarken onunla çelişen bilgileri geri plana atabilir.Bu durum, yaşanan her olumsuzluğun kişinin kendi davranışından kaynaklandığı anlamına gelmez. İnsanlar gerçekten terk edilebilir, reddedilebilir, başarısız olabilir veya beklemediği kötü deneyimler yaşayabilir. Başka insanların kararları üzerinde tam kontrolümüz yoktur ve hayatta birçok olay bizim davranışlarımızdan bağımsız olarak gerçekleşir. Bu nedenle kendini gerçekleştiren kehanet kavramını “Başına gelen her kötü şeyi sen yarattın.” şeklinde yorumlamak hem yanlış hem de kişiyi gereksiz yere suçlayıcı olur.Daha faydalı olan soru şudur: “Bu sonucun oluşmasında benim korkum davranışlarımı nasıl etkilemiş olabilir?”Bu soruyu sormak kişinin kendisini suçlaması için değil, kontrol edebileceği alanları fark etmesi için önemlidir. Çünkü korkunun davranışlarımız üzerindeki etkisini görebildiğimizde döngüyü değiştirmek için de bir alan açılır.Kendini gerçekleştiren kehanet döngülerinin güçlü olmasının nedenlerinden biri, kişinin yaptığı bazı davranışları “korunma yöntemi” olarak görmesidir. Partnerini kontrol etmek, bir ortamda konuşmamak, insanlardan önce uzaklaşmak, başarısız olmamak için hiç denememek veya bir hata yapmamak için karar vermeyi sürekli ertelemek kısa vadede kaygıyı azaltabilir. Fakat uzun vadede kişinin korktuğu ihtimali daha da güçlendirebilir.Örneğin, eleştirilmekten korkan bir kişi fikirlerini söylememeyi seçebilir. Böylece eleştiriden korunur ancak aynı zamanda kendi düşüncelerinin kabul edildiğini deneyimleme fırsatını da kaybeder. Zamanla “Ben zaten kendimi ifade edemiyorum.” düşüncesi güçlenebilir. Benzer biçimde reddedilmekten korktuğu için insanlara yaklaşmayan biri, kabul edilme deneyimini de yaşayamaz. Kişi korktuğu durumdan kaçtıkça korkusunun yanlış olabileceğini gösterecek yeni deneyimlere ulaşması zorlaşır.Bu nedenle bazen kişinin kendisine yalnızca “Neden böyle düşünüyorum?” diye sorması yeterli olmayabilir. “Bu düşünceye inandığımda ne yapıyorum?” sorusu daha fazla bilgi verebilir.“Beni terk edecek.” dediğimde daha fazla mı kontrol ediyorum?“Kimse beni sevmez.” dediğimde insanlardan uzak mı duruyorum?“Başaramayacağım.” düşündüğümde başlamayı mı erteliyorum?“Yanlış bir karar vereceğim.” dediğimde sürekli başkalarından onay mı istiyorum?“Bana kızdı.” düşündüğümde karşı tarafın ne hissettiğini sormak yerine kendimi geri mi çekiyorum?Bu davranışları fark etmek, kişinin kendi döngüsünü anlamasının önemli bir parçasıdır.Kendini gerçekleştiren kehanetin bir başka yönü de geçmiş deneyimlerimizle ilgilidir. Daha önce terk edilmiş, yoğun biçimde eleştirilmiş, güveni kırılmış veya sosyal ortamda dışlanmış biri gelecekte benzer bir durumun tekrar yaşanacağına dair daha güçlü beklentiler geliştirebilir. Zihin geçmişte yaşanan acı verici bir deneyimi tekrar yaşamamak için sürekli tehlike aramaya başlayabilir.Bu aslında anlaşılır bir korunma çabasıdır. Daha önce incinmiş olan kişi, aynı şeyi tekrar yaşamamak için işaretleri erkenden görmek ister. Ancak zamanla “tehlikeyi önceden yakalamaya çalışma” hali kişinin nötr durumları bile tehdit olarak yorumlamasına neden olabilir. Geçmişte yaşanan bir deneyim, bugünkü ilişkilerin veya durumların nasıl değerlendirildiğini etkilemeye başlayabilir.Özellikle yakın ilişkilerde bu durum çok belirgin olabilir. Önceki ilişkisinde aldatılmış biri yeni partnerinin davranışlarını daha yakından takip edebilir. Partnerinin telefonda uzun süre kalması veya bir arkadaşından bahsetmesi, geçmişteki deneyim nedeniyle olduğundan daha tehdit edici algılanabilir. Kişi kontrol ederek kendisini güvende tutmaya çalışırken ilişkide yeni bir güven probleminin ortaya çıkmasına neden olabilir.Bu noktada amaç kişinin kendisine “Bir daha hiçbir şeyden korkmamalıyım.” demesi değildir. Korkularımızın tamamen ortadan kalkması gerekmez. Önemli olan, korkuyu bir gerçeklik kanıtı olarak görmek yerine bir duygu ve düşünce olarak değerlendirebilmektir.“Beni terk edecekmiş gibi hissediyorum.” ile “Beni terk edecek.” arasında önemli bir fark vardır.“Başarısız olmaktan korkuyorum.” ile “Kesin başarısız olacağım.” aynı şey değildir.“İnsanların beni sevmemesinden endişeleniyorum.” demek, gerçekten kimsenin sizi sevmeyeceği anlamına gelmez.Düşüncelerimiz bize oldukça gerçek gelebilir; ancak bir düşüncenin güçlü hissedilmesi onun mutlaka doğru olduğu anlamına gelmez.Bu döngüyü fark etmeye başladığımızda beklenti ile gerçekliği birbirinden ayırmak mümkün hale gelir. “Şu anda elimde hangi kanıtlar var?”, “Bunun gerçekleşeceğini düşündüren gerçek bir durum mu var, yoksa geçmişte yaşadığım bir şey mi beni tetikliyor?”, “Kendimi korumak için yaptığım davranış aslında korkumu daha mı fazla besliyor?” gibi sorular bu ayrımı yapmayı kolaylaştırabilir.Bazen kişinin korktuğu sonucun gerçekleşmemesi için yaptığı şey, tam tersine o ihtimali güçlendiren davranış olabilir. Bu farkındalık ilk başta rahatsız edici gelebilir; fakat aynı zamanda umut vericidir. Çünkü kişinin etkileyebildiği bir davranış varsa, değiştirebileceği bir alan da vardır.Terapi sürecinde kendini gerçekleştiren kehanet döngüleri ele alınırken kişinin yalnızca olumsuz düşüncelerini değiştirmesi hedeflenmez. Bu düşüncelerin nereden geldiği, hangi durumlarda daha fazla ortaya çıktığı, kişinin davranışlarını nasıl etkilediği ve hangi sonuçlarla güçlendiği birlikte incelenebilir. Özellikle uzun süredir tekrar eden ilişki, güven, başarı veya özdeğer problemlerinde bu döngüleri fark etmek önemli bir çalışma alanı olabilir.Kişi zamanla korkularıyla hareket etmek yerine mevcut durumu daha gerçekçi değerlendirmeyi, farklı davranışları deneyebilmeyi ve eski beklentilerinin dışında yeni deneyimler yaşayabilmeyi öğrenebilir. Böylece “Zaten hep böyle oluyor.” dediği bazı durumların aslında değişmez olmadığını fark edebilir.Korktuğunuz bir şeyin gerçekleşmesi, onu düşünerek başınıza getirdiğiniz anlamına gelmez. Fakat korkularımız bazen dünyayı nasıl yorumladığımızı ve nasıl davrandığımızı sandığımızdan daha fazla etkileyebilir. Bu nedenle sürekli tekrar eden bir sonuçla karşılaşıyorsanız yalnızca “Neden hep benim başıma geliyor?” diye sormak yerine, “Bu durum ortaya çıkmadan önce ben ne düşünüyor, ne hissediyor ve nasıl davranıyorum?” sorusuna da bakmak döngüyü anlamak için önemli bir başlangıç olabilir.
Önceki Yazılar

Bazı insanlar için güçlü olmak bir tercih değil, adeta bir zorunluluk gibi yaşanır. Zorlandığında belli etmemek, üzgünken toparlanmak, bir problem çıktığında hemen çözüm üretmek ve başkalarının yanında “iyiyim” demek zamanla otomatik bir role dönüşebilir. Dışarıdan bakıldığında bu kişiler dayanıklı, güven veren ve her şeyi halledebilen biri gibi görünür. Fakat bu görüntünün arkasında çoğu zaman oldukça yorucu bir yük vardır: “Ben düşersem kimse toparlayamaz.”, “Zayıf görünmemeliyim.” ya da “İnsanların bana güvenmeye devam etmesi için güçlü kalmalıyım.” gibi düşünceler.Güçlü görünme ihtiyacı çoğu zaman erken yaşlarda şekillenebilir. Çocuklukta aile içinde fazla sorumluluk almak, duygusal olarak başkalarını kollamak, evdeki problemler karşısında “uslu”, “olgun” ya da “dayanıklı” olan kişi olmak zamanla bir kimliğe dönüşebilir. Çocuk, kendi duygularını yaşamak yerine ortamı sakinleştirmeyi, sorun çıkarmamayı veya başkalarının ihtiyaçlarını öncelemeyi öğrenmiş olabilir. Böyle bir düzende “zorlanıyorum” demek, kişinin zihninde yalnızca bir duygu paylaşımı değil; düzeni bozmak, yük olmak ya da başkalarını hayal kırıklığına uğratmak anlamına gelebilir.Bazı kişiler ise geçmişte duygularını ifade ettiklerinde yeterince anlaşılmamış olabilir. Ağladığında küçümsenmiş, yardım istediğinde geri çevrilmiş, kırıldığını söylediğinde “abartıyorsun” tepkisi almış olabilir. Böyle deneyimler tekrarlandığında kişi zamanla duygularını göstermenin güvenli olmadığı sonucuna ulaşabilir. O noktadan sonra güçlü görünmek, yalnızca bir karakter özelliği değil, kendini koruma biçimi haline gelir.Bu örüntü yetişkinlikte çoğu zaman “Ben hallederim.” cümlesiyle kendini gösterir. Kişi yorulduğunda bile dinlenmeyi erteleyebilir, yardım isteyebileceği durumlarda bunu yapmayabilir, çevresindeki insanların sorunlarını üstlenebilir ve kendi ihtiyacını son sıraya koyabilir. Başkalarının gözünde “güçlü kişi” oldukça, bu rol daha da pekişebilir. Çünkü çevresi de zamanla onun desteğe ihtiyaç duymadığını varsaymaya başlayabilir.Burada ilginç bir döngü oluşur. Kişi güçlü görünmeye devam ettikçe insanlar ona daha fazla sorumluluk verebilir. Daha fazla sorumluluk aldıkça yorulabilir ama yine de zorlandığını göstermeyebilir. Çevresindekiler de onun gerçekten her şeyi kaldırabildiğini düşünür. Sonunda kişi “Kimse benim ne kadar zorlandığımı görmüyor.” diye hissedebilir. Oysa çoğu zaman çevresine gösterdiği görüntü tam da bunun tersidir: “Ben iyiyim, ben hallederim.”Güçlü görünme zorunluluğu, duygusal yakınlığı da etkileyebilir. Çünkü bir ilişkide yakınlık yalnızca iyi anları paylaşmakla değil, zaman zaman kırılgan olmaya izin vermekle de kurulur. Kendi korkularını, ihtiyaçlarını veya çaresizlik hissini sürekli saklayan biri, çevresinde insanlar olsa bile duygusal olarak yalnız hissedebilir. İnsanların onu gerçekten tanımadığını düşünebilir; çünkü gösterdiği taraf hep kontrol altında, dayanıklı ve düzenlidir.Bu durum yardım istemeyi de zorlaştırabilir. Yardım istemek bazı kişiler için “başaramadım”, “yetersiz kaldım” veya “kontrolü kaybettim” gibi anlamlara gelebilir. Oysa destek istemek, kişinin kapasitesiz olduğunu değil, insan olduğunu gösterir. Her şeyi tek başına yapmak zorunda olmamak, güçlü olmanın zıttı değildir. Tam tersine, ne zaman desteğe ihtiyaç duyduğunu fark edebilmek de önemli bir öz farkındalık göstergesidir.Güçlü görünme ihtiyacının altında bazen reddedilme veya sevilmeme korkusu da bulunabilir. Kişi bilinçli olarak böyle düşünmese bile, “İnsanlar beni ancak işe yararken sever.”, “Sorun çıkarırsam uzaklaşırlar.” veya “İhtiyaç sahibi olursam değerim azalır.” gibi daha derin inançlar taşıyabilir. Böyle bir durumda kişi ilişkilerinde sürekli veren, çözen ve taşıyan taraf olabilir. Fakat bu rolün dışında nasıl sevileceğini deneyimlemekte zorlanabilir.Aynı şekilde başarı ve üretkenlik de güçlü görünme ihtiyacının bir parçasına dönüşebilir. Kişi dinlendiğinde suçluluk hissedebilir, hata yaptığında kendisine çok sert davranabilir veya yorulmayı bile bir başarısızlık gibi değerlendirebilir. Çünkü zihninde güçlü olmak yalnızca duygularını saklamak değil; sürekli üretmek, kontrolü kaybetmemek ve her durumda yeterli olmak anlamına gelmeye başlamıştır.Bazen kişi gerçekten ne kadar yorulduğunu ancak bedeni sinyal vermeye başladığında fark eder. Sürekli gerginlik, tahammülsüzlük, yorgunluk, uyku problemleri veya hiçbir şey yapmak istememe hali ortaya çıkabilir. Uzun süre “dayanmak” üzerine kurulu bir yaşam biçimi, kişinin kendi ihtiyaçlarıyla bağını zayıflatabilir. Kişi herkese ne gerektiğini bilir ama kendisine ne gerektiğini anlamakta zorlanabilir.Bu noktada güçlü olmayı tamamen bırakmak gerekmez. Ama “güçlü olmak” kavramının anlamını yeniden düşünmek faydalı olabilir. Güçlü olmak her zaman dayanmak, susmak veya yardım istememek değildir. Bazen “Şu an zorlanıyorum.” diyebilmek, sınır koymak, bir sorumluluğu devretmek ya da dinlenmeye izin vermek de güç göstergesidir.Kişinin kendisine şu soruları sorması faydalı olabilir: “Zorlandığımda bunu kimlerden saklıyorum?”, “Yardım istersem ne olacağından korkuyorum?”, “İnsanların beni güçlü görmesi benim için neden bu kadar önemli?”, “Ben destek aldığımda kendim hakkında ne düşünüyorum?” Bu sorular, güçlü görünme ihtiyacının altında hangi korkuların veya inançların bulunduğunu anlamaya yardımcı olabilir.Terapi sürecinde de amaç kişinin dayanıklı taraflarını yok etmek değildir. Aksine, yıllardır işe yarayan bu baş etme biçimlerinin hangi koşullarda oluştuğunu ve bugün hâlâ ne kadar gerekli olduğunu birlikte değerlendirmek mümkündür. Kişi zamanla hem güçlü hem de ihtiyaçları olan biri olabileceğini, destek almanın değerini azaltmadığını ve kırılganlığın ilişkilerde yakınlık yaratabileceğini deneyimleyebilir.Belki de mesele daha az güçlü olmak değil, güçlü olmanın tek bir biçimi olmadığını fark etmektir. Sürekli ayakta kalmak zorunda olmadığınızı kabul etmek, bazen yükü paylaşmak ve kendinize de destek sunmak, uzun vadede daha gerçek ve sürdürülebilir bir güç duygusu yaratabilir.

İlişkinizde bir şeylerin yolunda gitmediğini hissediyor olabilirsiniz. Sürekli aynı konularda tartışıyor, kendinizi anlaşılmamış hissediyor ya da ilişkinizde neden mutsuz olduğunuzu tam olarak çözemiyor olabilirsiniz.Böyle bir noktada profesyonel destek almayı düşündüğünüzde aklınıza şu soru gelebilir:Çift terapisi mi, bireysel terapi mi?Aslında ilişkide yaşadığımız her sorun ilişkinin kendisinden kaynaklanmaz. Bazen problem iki kişi arasındaki etkileşimde ortaya çıkar; bazen de kendi geçmişimizden, duygularımızdan ve ilişki örüntülerimizden getirdiğimiz güçlükler ilişkinin içinde görünür hale gelir.Peki aradaki farkı nasıl anlayabilirsiniz?1. Aynı sorunları konuşuyor ama bir türlü çözemiyor musunuz?Tartışmalarınız sürekli aynı noktaya dönüyor, birbirinizi anlamakta zorlanıyor veya konuşmaya çalıştıkça daha fazla uzaklaşıyorsanız sorun ilişkinin içinde oluşan bir döngüyle ilgili olabilir.İletişim problemleri, tekrarlayan çatışmalar, güven sorunları veya aldatma sonrasında yaşanan güçlükler gibi konularda çift terapisi, iki kişinin arasındaki etkileşimi birlikte ele almak açısından daha uygun olabilir.2. Benzer sorunları farklı ilişkilerinizde de yaşadınız mı?Partnerler değişmesine rağmen kendinizi ilişkilerinizde tekrar tekrar değersiz, terk edilecekmiş gibi ya da güvensiz hissediyor musunuz?Belki sürekli fazla fedakârlık yapıyor, ihtiyaçlarınızı geri plana atıyor ya da yakınlık arttığında kendinizi geri çekiyorsunuz.Benzer örüntüler farklı ilişkilerinizde de tekrar ediyorsa, yaşadığınız güçlüğün bir kısmı kendi ilişki örüntülerinizle bağlantılı olabilir. Bu durumda bireysel terapi, bu tekrarların nereden geldiğini anlamanıza yardımcı olabilir.3. Yaşadığınız güçlük yalnızca ilişkinizde mi ortaya çıkıyor?Kaygı, değersizlik, güvensizlik veya yoğun duygusal zorlanmalar yalnızca partnerinizle ilişkinizde değil; arkadaşlıklarınızda, iş hayatınızda ya da kendinizle kurduğunuz ilişkide de karşınıza çıkıyorsa, bireysel olarak ele alınması gereken bir alan olabilir.Çünkü bazen ilişkide görünür hale gelen bir problem, aslında daha geniş bir içsel güçlüğün yalnızca bir parçasıdır.4. Şu anda hangi sorunun cevabını arıyorsunuz?Kendinize şu iki soruyu sorun:“Biz neden sürekli aynı döngünün içine giriyoruz?”yoksa“Ben neden ilişkilerimde sürekli böyle hissediyorum ya da davranıyorum?”İlk soru daha çok ilişkinin dinamiğini ve iki kişi arasındaki etkileşimi anlamayı gerektirirken; ikinci soru kendi duygularınızı, ihtiyaçlarınızı ve ilişki örüntülerinizi keşfetmeye işaret edebilir.Peki hangisini seçmelisiniz?Her ilişki ve her birey farklıdır. Bu nedenle çift terapisi ve bireysel terapi arasında her zaman kesin bir sınır çizmek mümkün değildir. Bazı durumlarda iki süreç farklı zamanlarda ya da birbirini destekleyecek biçimde de ilerleyebilir.Önemli olan yalnızca “Hangi terapi doğru?” sorusunu sormak değil;“Şu anda anlamaya ve değiştirmeye ihtiyaç duyduğum şey ne?” sorusuna yaklaşabilmektir.Çünkü ilişkiyi anlamanın yolu iki kişiye birlikte bakmaktan, bazen de önce kendimize dönmekten geçer.

Bazen bir şeyden uzun süre korkarız ve sonunda tam da korktuğumuz şey gerçekleştiğinde aklımızdan şu düşünce geçer: “Ben zaten bunun olacağını biliyordum.” Bir ilişkide terk edilmekten korkarken partnerimizin giderek uzaklaştığını fark edebilir, başarısız olmaktan endişe ederken gerçekten istediğimiz sonucu alamayabilir ya da insanların bizi sevmeyeceğini düşünürken sosyal çevremizde kendimizi yalnız bulabiliriz. Böyle durumlarda yaşananlar, geleceği önceden gördüğümüzü düşündürebilir. Oysa bazen mesele geleceği tahmin etmek değil, korkularımızın farkında olmadan davranışlarımızı etkilemesi ve bu davranışların da yaşadığımız sonuçlara katkıda bulunmasıdır.Psikolojide bu durum “kendini gerçekleştiren kehanet” kavramıyla açıklanabilir. Kendini gerçekleştiren kehanet, kişinin bir durumun nasıl sonuçlanacağına ilişkin güçlü bir beklenti geliştirmesi, bu beklenti doğrultusunda davranmaya başlaması ve sonunda yaşanan sonucun başlangıçtaki inancı destekler hale gelmesi anlamına gelir. Buradaki önemli nokta, düşüncelerin tek başına olayları sihirli biçimde meydana getirmediğidir. “Kötü düşünürsen kötü şeyler olur” gibi bir yaklaşım psikolojik açıdan doğru değildir. Asıl mesele, beklentilerimizin nasıl davrandığımızı, nelere dikkat ettiğimizi ve çevremizden gelen bilgileri nasıl yorumladığımızı etkileyebilmesidir.Örneğin terk edilmekten yoğun biçimde korkan bir kişi düşünelim. İlişkisinin başlarında her şey yolunda olsa bile zaman zaman “Nasıl olsa sonunda beni bırakacak.” düşüncesine kapılıyor olabilir. Bu düşünce yalnızca zihinde kalmayabilir. Partnerinin mesajına biraz geç cevap vermesini ilgisinin azaldığı şeklinde yorumlayabilir, sık sık ilişkinin iyi olup olmadığını sormaya başlayabilir, sürekli güvence isteyebilir veya karşı tarafın sevgisini sınayan davranışlarda bulunabilir. Bazı kişiler ise terk edilmeden önce kendileri uzaklaşmayı tercih ederek duygusal olarak geri çekilebilir.Başlangıçta bütün bu davranışların amacı aslında kişinin kendisini korumasıdır. Sürekli güvence almak terk edilme korkusunu azaltmaya, kontrol etmek belirsizliği ortadan kaldırmaya veya uzaklaşmak olası bir kaybın acısından korunmaya hizmet ediyor olabilir. Ancak zamanla partner sürekli sorgulanmaktan veya ilişkinin sürekli test edilmesinden yorulabilir. Aradaki iletişim bozulabilir ve gerçekten bir mesafe oluşmaya başlayabilir. Bunun sonucunda kişi “Gördün mü, zaten beni bırakacağını biliyordum.” diyebilir. Oysa ortaya çıkan sonuç yalnızca başlangıçtaki korkunun doğruluğunu değil, bu korkunun ilişki içerisinde oluşturduğu davranış döngüsünü de yansıtıyor olabilir.Benzer bir süreç sosyal ilişkilerde de görülebilir. Bir kişi “İnsanlar beni sevmez.” ya da “Bir ortama girersem kimse benimle konuşmak istemez.” düşüncesine güçlü biçimde inanıyorsa yeni insanlarla tanışırken daha sessiz, mesafeli veya gergin davranabilir. Sohbete katılmak için fırsat çıktığında geri çekilebilir, göz teması kurmakta zorlanabilir veya karşısındaki kişinin nötr bir davranışını reddedilme olarak yorumlayabilir. Çevresindeki insanlar da onun mesafeli olduğunu düşünerek daha az yaklaşabilir. Sonunda kişi, “Zaten kimse benimle yakınlaşmak istemiyor.” sonucuna ulaşabilir.Başarıyla ilgili korkular da benzer şekilde çalışabilir. “Bu sınavdan kesin kalacağım.”, “Bu işi yapabilecek kadar iyi değilim.” veya “Nasıl olsa başarısız olacağım.” düşünceleri bazen kişiyi daha fazla çalışmaya motive etmek yerine kaçınmaya sürükleyebilir. Başarısızlık ihtimali o kadar rahatsız edici hale gelir ki kişi çalışmayı erteler, göreve başlamaktan kaçınır veya kendisini yeterince hazırlamaz. Sonuç beklendiği kadar iyi olmadığında ise “Ben zaten yapamayacağımı biliyordum.” düşüncesi daha da güçlenir.Burada dikkat edilmesi gereken bir diğer nokta, zihnimizin inandığımız düşünceleri destekleyen bilgileri daha kolay fark edebilmesidir. Bir kişi kendisinin değersiz olduğuna inanıyorsa aldığı on iltifatı görmezden gelip tek bir eleştiri üzerinde saatlerce düşünebilir. “Kimse beni önemsemiyor.” düşüncesine sahip biri, arkadaşlarının yanında olduğu pek çok anı sıradan kabul ederken bir telefonuna geç dönülmesini güçlü bir kanıt olarak görebilir. Böylece kişinin zihni mevcut inancı destekleyen örnekleri toplarken onunla çelişen bilgileri geri plana atabilir.Bu durum, yaşanan her olumsuzluğun kişinin kendi davranışından kaynaklandığı anlamına gelmez. İnsanlar gerçekten terk edilebilir, reddedilebilir, başarısız olabilir veya beklemediği kötü deneyimler yaşayabilir. Başka insanların kararları üzerinde tam kontrolümüz yoktur ve hayatta birçok olay bizim davranışlarımızdan bağımsız olarak gerçekleşir. Bu nedenle kendini gerçekleştiren kehanet kavramını “Başına gelen her kötü şeyi sen yarattın.” şeklinde yorumlamak hem yanlış hem de kişiyi gereksiz yere suçlayıcı olur.Daha faydalı olan soru şudur: “Bu sonucun oluşmasında benim korkum davranışlarımı nasıl etkilemiş olabilir?”Bu soruyu sormak kişinin kendisini suçlaması için değil, kontrol edebileceği alanları fark etmesi için önemlidir. Çünkü korkunun davranışlarımız üzerindeki etkisini görebildiğimizde döngüyü değiştirmek için de bir alan açılır.Kendini gerçekleştiren kehanet döngülerinin güçlü olmasının nedenlerinden biri, kişinin yaptığı bazı davranışları “korunma yöntemi” olarak görmesidir. Partnerini kontrol etmek, bir ortamda konuşmamak, insanlardan önce uzaklaşmak, başarısız olmamak için hiç denememek veya bir hata yapmamak için karar vermeyi sürekli ertelemek kısa vadede kaygıyı azaltabilir. Fakat uzun vadede kişinin korktuğu ihtimali daha da güçlendirebilir.Örneğin, eleştirilmekten korkan bir kişi fikirlerini söylememeyi seçebilir. Böylece eleştiriden korunur ancak aynı zamanda kendi düşüncelerinin kabul edildiğini deneyimleme fırsatını da kaybeder. Zamanla “Ben zaten kendimi ifade edemiyorum.” düşüncesi güçlenebilir. Benzer biçimde reddedilmekten korktuğu için insanlara yaklaşmayan biri, kabul edilme deneyimini de yaşayamaz. Kişi korktuğu durumdan kaçtıkça korkusunun yanlış olabileceğini gösterecek yeni deneyimlere ulaşması zorlaşır.Bu nedenle bazen kişinin kendisine yalnızca “Neden böyle düşünüyorum?” diye sorması yeterli olmayabilir. “Bu düşünceye inandığımda ne yapıyorum?” sorusu daha fazla bilgi verebilir.“Beni terk edecek.” dediğimde daha fazla mı kontrol ediyorum?“Kimse beni sevmez.” dediğimde insanlardan uzak mı duruyorum?“Başaramayacağım.” düşündüğümde başlamayı mı erteliyorum?“Yanlış bir karar vereceğim.” dediğimde sürekli başkalarından onay mı istiyorum?“Bana kızdı.” düşündüğümde karşı tarafın ne hissettiğini sormak yerine kendimi geri mi çekiyorum?Bu davranışları fark etmek, kişinin kendi döngüsünü anlamasının önemli bir parçasıdır.Kendini gerçekleştiren kehanetin bir başka yönü de geçmiş deneyimlerimizle ilgilidir. Daha önce terk edilmiş, yoğun biçimde eleştirilmiş, güveni kırılmış veya sosyal ortamda dışlanmış biri gelecekte benzer bir durumun tekrar yaşanacağına dair daha güçlü beklentiler geliştirebilir. Zihin geçmişte yaşanan acı verici bir deneyimi tekrar yaşamamak için sürekli tehlike aramaya başlayabilir.Bu aslında anlaşılır bir korunma çabasıdır. Daha önce incinmiş olan kişi, aynı şeyi tekrar yaşamamak için işaretleri erkenden görmek ister. Ancak zamanla “tehlikeyi önceden yakalamaya çalışma” hali kişinin nötr durumları bile tehdit olarak yorumlamasına neden olabilir. Geçmişte yaşanan bir deneyim, bugünkü ilişkilerin veya durumların nasıl değerlendirildiğini etkilemeye başlayabilir.Özellikle yakın ilişkilerde bu durum çok belirgin olabilir. Önceki ilişkisinde aldatılmış biri yeni partnerinin davranışlarını daha yakından takip edebilir. Partnerinin telefonda uzun süre kalması veya bir arkadaşından bahsetmesi, geçmişteki deneyim nedeniyle olduğundan daha tehdit edici algılanabilir. Kişi kontrol ederek kendisini güvende tutmaya çalışırken ilişkide yeni bir güven probleminin ortaya çıkmasına neden olabilir.Bu noktada amaç kişinin kendisine “Bir daha hiçbir şeyden korkmamalıyım.” demesi değildir. Korkularımızın tamamen ortadan kalkması gerekmez. Önemli olan, korkuyu bir gerçeklik kanıtı olarak görmek yerine bir duygu ve düşünce olarak değerlendirebilmektir.“Beni terk edecekmiş gibi hissediyorum.” ile “Beni terk edecek.” arasında önemli bir fark vardır.“Başarısız olmaktan korkuyorum.” ile “Kesin başarısız olacağım.” aynı şey değildir.“İnsanların beni sevmemesinden endişeleniyorum.” demek, gerçekten kimsenin sizi sevmeyeceği anlamına gelmez.Düşüncelerimiz bize oldukça gerçek gelebilir; ancak bir düşüncenin güçlü hissedilmesi onun mutlaka doğru olduğu anlamına gelmez.Bu döngüyü fark etmeye başladığımızda beklenti ile gerçekliği birbirinden ayırmak mümkün hale gelir. “Şu anda elimde hangi kanıtlar var?”, “Bunun gerçekleşeceğini düşündüren gerçek bir durum mu var, yoksa geçmişte yaşadığım bir şey mi beni tetikliyor?”, “Kendimi korumak için yaptığım davranış aslında korkumu daha mı fazla besliyor?” gibi sorular bu ayrımı yapmayı kolaylaştırabilir.Bazen kişinin korktuğu sonucun gerçekleşmemesi için yaptığı şey, tam tersine o ihtimali güçlendiren davranış olabilir. Bu farkındalık ilk başta rahatsız edici gelebilir; fakat aynı zamanda umut vericidir. Çünkü kişinin etkileyebildiği bir davranış varsa, değiştirebileceği bir alan da vardır.Terapi sürecinde kendini gerçekleştiren kehanet döngüleri ele alınırken kişinin yalnızca olumsuz düşüncelerini değiştirmesi hedeflenmez. Bu düşüncelerin nereden geldiği, hangi durumlarda daha fazla ortaya çıktığı, kişinin davranışlarını nasıl etkilediği ve hangi sonuçlarla güçlendiği birlikte incelenebilir. Özellikle uzun süredir tekrar eden ilişki, güven, başarı veya özdeğer problemlerinde bu döngüleri fark etmek önemli bir çalışma alanı olabilir.Kişi zamanla korkularıyla hareket etmek yerine mevcut durumu daha gerçekçi değerlendirmeyi, farklı davranışları deneyebilmeyi ve eski beklentilerinin dışında yeni deneyimler yaşayabilmeyi öğrenebilir. Böylece “Zaten hep böyle oluyor.” dediği bazı durumların aslında değişmez olmadığını fark edebilir.Korktuğunuz bir şeyin gerçekleşmesi, onu düşünerek başınıza getirdiğiniz anlamına gelmez. Fakat korkularımız bazen dünyayı nasıl yorumladığımızı ve nasıl davrandığımızı sandığımızdan daha fazla etkileyebilir. Bu nedenle sürekli tekrar eden bir sonuçla karşılaşıyorsanız yalnızca “Neden hep benim başıma geliyor?” diye sormak yerine, “Bu durum ortaya çıkmadan önce ben ne düşünüyor, ne hissediyor ve nasıl davranıyorum?” sorusuna da bakmak döngüyü anlamak için önemli bir başlangıç olabilir.

"Yapacağım ama biraz sonra."Bazen ertelemek yalnızca zaman yönetimiyle ilgili bir mesele gibi görünür. Yapılması gereken bir iş vardır, yapılması gerektiğini biliriz, hatta yapmadığımız için kendimizi suçlarız; yine de bir türlü başlayamayız. Son teslim tarihi yaklaşınca kaygı artar, kendimize kızarız, bir daha böyle olmayacağına söz veririz. Fakat benzer bir durum başka bir zaman yeniden ortaya çıkar.Ertelemenin yalnızca tembellik ya da disiplinsizlik olarak görülmesi, bu davranışın ardındaki ruhsal dinamikleri gözden kaçırabilir. Çünkü bazı durumlarda insan yapmak istemediği için değil, yapmakla birlikte ortaya çıkacak duygudan kaçınmak için erteler.Bir işe başlamak; başarısız olma, yetersiz kalma, eleştirilme ya da beklentiyi karşılayamama ihtimalini de beraberinde getirebilir. Özellikle kişinin kendisinden yüksek beklentileri varsa, başlamamak bazen başarısız olmaktan daha güvenli gelebilir. Henüz başlamadığımız sürece yeterince iyi olup olmadığımızla yüzleşmek zorunda kalmayız. İş tamamlanmadığı için başarısız olduğumuz da söylenemez. Böylece erteleme, farkında olmadan kişinin benlik değerini koruyan bir savunmaya dönüşebilir.Bazen de ertelediğimiz şeyin kendisi değil, onun temsil ettiği anlamdır. Bir telefon görüşmesini yapmak, bir başvuru göndermek, bir konuşmayı başlatmak ya da bir karar vermek dışarıdan oldukça basit görünebilir. Ancak kişinin iç dünyasında bunların her biri reddedilme, sorumluluk alma, ayrılma, bağımsızlaşma veya bir şeyleri geri dönüşsüz biçimde değiştirme anlamına gelebilir. Bu durumda "Neden bunu yapamıyorum?" sorusunun cevabı yapılacak işin zorluğunda değil, o işin kişide uyandırdığı duyguda saklı olabilir.Erteleme bazen de kontrolle ilişkilidir. Bir şeyi son ana bırakmak, kişinin zaman üzerinde hâlâ kendisine ait bir alan olduğunu hissetmesini sağlayabilir. Başkalarının beklentileri, işin yapılması gereken zamanı ya da sorumlulukların baskısı arttıkça kişi farkında olmadan erteleyerek kendisine küçük bir özgürlük alanı yaratabilir. "Henüz yapmadım çünkü istemiyorum." diyebilmek, bazen "Benden sürekli bir şey bekleniyor." duygusuna karşı sessiz bir direnç hâline gelebilir.Bu nedenle ertelemenin içinde bazen yalnızca kaçınma değil, ifade edilmemiş bir öfke de bulunabilir. Özellikle kişinin hayır demekte zorlandığı, sınırlarını açıkça ifade edemediği ilişkilerde bu daha belirgin olabilir. Sözel olarak "Tamam, yaparım." denir; fakat davranış bunu sürekli geciktirir. Kişi açıkça karşı çıkamadığı bir talebe, erteleme yoluyla bilinçdışı bir şekilde direniyor olabilir.Bununla birlikte erteleme her zaman büyük bir çatışmanın işareti değildir. Zaman zaman yorgunluk, dikkat dağınıklığı, motivasyon kaybı veya işin gerçekten zor olması gibi oldukça gündelik nedenlerle de ortaya çıkabilir. Önemli olan, ertelemenin hayatımızda tekrar eden bir örüntü hâline geldiğinde ona biraz daha yakından bakabilmektir.Örneğin bazı insanlar yalnızca önemsedikleri şeyleri erteler. Önemsiz işlerini kolaylıkla yaparken gerçekten değer verdikleri bir projeye, ilişkiye ya da karara başlayamazlar. Burada başarısızlık korkusu kadar başarı korkusu da rol oynayabilir. Çünkü bir şeyi gerçekten istemek, onu kaybetme ihtimalini de gerçek hâle getirir. Başlamak, yalnızca "başarabilirim" ihtimalini değil, "başaramayabilirim" ihtimalini de beraberinde getirir.Bazen ise kişi erteleyerek kendisini idealize edilmiş bir gelecekte tutar. "Bir gün başlayacağım." düşüncesi, henüz gerçekleştirilmemiş bir potansiyelin korunmasını sağlar. Başlamadığımız sürece nasıl biri olabileceğimize dair hayalimiz bozulmaz. Henüz yazılmamış kitap mükemmel olabilir, henüz başlanmamış proje kusursuz olabilir, henüz alınmamış kararın sonucu her zaman istediğimiz gibi olabilir. Gerçeklik ise bunların hepsini sınar.Bu nedenle ertelemenin altında bazen mükemmeliyetçilik ile gerçeklik arasındaki çatışma bulunabilir. İnsan bir şeyi kusursuz yapamayacağını düşündüğünde, hiç başlamamak daha güvenli bir seçenek hâline gelir. Fakat bu güvenlik kısa sürer. İş ertelendikçe suçluluk artar, suçluluk arttıkça işe başlamak daha zor hâle gelir ve böylece bir döngü oluşur: erteleme, suçluluk, kaygı, daha fazla kaçınma ve yeniden erteleme.Psikodinamik psikoterapide bu döngüyü yalnızca kırılması gereken kötü bir alışkanlık olarak ele almak yerine, onun kişinin ruhsal dünyasında ne işe yaradığını anlamaya çalışmak önemlidir. "Neden erteliyorsun?" sorusunun yanında "Başlarsan ne olacağından korkuyorsun?" veya "Bunu yaparsan hayatında ne değişecek?" gibi sorular da anlam kazanır.Çünkü bazen ertelediğimiz şey bir iş değildir. Bir karar, bir ayrılık, bir yüzleşme, bir başlangıç ya da kendi hayatımızın sorumluluğunu alma ihtimalidir.Ve belki de bazı ertelemelerin ardında tembellik değil, henüz hazır olmadığımız bir gerçekle karşılaşmaktan kaçınmak vardır.

"Ya bir şey olursa?"Bazen tek bir cümle, zihnin bütün gününü doldurabilir.Ya kötü bir haber gelirse? Ya hastalanırsam? Ya işimi kaybedersem? Ya sevdiğim biri başına bir şey gelirse? Ya kontrolümü kaybedersem? Ya işler düşündüğüm gibi gitmezse?Henüz gerçekleşmemiş ihtimaller, yaşanmış bir olay kadar gerçek hissettirmeye başladığında insan yalnızca geleceği düşünmez; gelecekteki tehlikelerin içinde yaşamaya başlar. Kaygı çoğu zaman böyle çalışır. Henüz olmamış olanı bugünde yaşatır. Bir şeylerin ters gitmesini engellemek için sürekli düşünür, planlar, kontrol eder, olasılıkları hesaplarız. Zihnimiz bir türlü "tamam" demez. Çünkü her ihtimalin ardından başka bir ihtimal belirir."Ya bu da olursa?"Böylece düşünmek, çözüm üretmekten çıkıp bir tür ruhsal hazırlık hâline gelir.Psikodinamik açıdan kaygıyı yalnızca ortada gerçek bir tehlike olup olmaması üzerinden değerlendirmek yeterli değildir. Çünkü bazen bugünkü durum oldukça güvenli olduğu hâlde kişi kendisini tehdit altında hissedebilir. Burada önemli olan yalnızca dışarıda ne olduğu değil, kişinin iç dünyasında tehlikenin nasıl deneyimlendiğidir.Bazı insanlar belirsizliğe diğerlerinden daha zor dayanır. Çünkü belirsizlik, kontrolün kaybedilmesi anlamına gelebilir. Ne olacağını bilmek, en azından zihinsel olarak bir hazırlık hissi verir. Bu nedenle kişi sürekli plan yapabilir. Olası sorunları önceden düşünür. Konuşmaları tekrar tekrar zihninde canlandırır. Başkalarının davranışlarını analiz eder. En kötü ihtimali bulmaya çalışır. Bütün bunların altında çoğu zaman basit bir arzu vardır:"Hazırlıklı olursam incinmem."Ancak ruhsal yaşamın paradokslarından biri burada ortaya çıkar. Kişi kendisini korumak için ne kadar çok kontrol etmeye çalışırsa, kontrol edemediği şeylerle karşılaştığında o kadar fazla kaygılanabilir. Çünkü hayatın bütünüyle kontrol edilemeyeceği gerçeğiyle karşılaşmak kaçınılmazdır. İnsan ilişkileri kontrol edilemez. Başkalarının ne hissedeceği kontrol edilemez. Kayıplar tamamen engellenemez. Gelecek önceden bilinemez.Ve belki de kaygının en zor tarafı, bütün bunları bilmek değil; bilmediğimiz hâlde yaşamaya devam edebilmek zorunda olmaktır.Erken dönem deneyimler burada önem kazanabilir. Çocuğun dünyası başlangıçta kendisinden çok daha büyük ve kontrol edemediği bir dünyadır. Güvende hissetmek için bakım verenin varlığına ihtiyaç duyar. Çevresinin öngörülebilir olması, ihtiyaçlarının karşılanması ve korktuğunda yatıştırılması, zamanla dünyaya ilişkin temel bir güven duygusunun gelişmesine katkıda bulunur.Ancak dünya çocuk için sık sık öngörülemez olmuşsa; bakım verenlerin tepkileri değişkense, duygusal ihtiyaçlar tutarsız karşılanmışsa ya da kişi erken dönemde yoğun kayıp ve belirsizliklerle karşılaşmışsa, belirsizlik ilerleyen yaşamda daha tehdit edici hissedilebilir. Bu durumda kişi yalnızca geleceği kontrol etmek istemez. Güvende hissetmek için geleceği bilmek ister. Fakat geleceği bilmek mümkün değildir. Bu imkânsızlık da kaygının devam etmesine neden olabilir. Bazen "Ya bir şey olursa?" sorusunun altında aslında daha eski bir soru bulunur:"Bir şey olduğunda bununla baş edebilir miyim?"Bu ikisi birbirinden oldukça farklıdır. İlk soru bizi sürekli tehlike aramaya iter. İkincisi ise kendi dayanıklılığımızla ilişkilidir. Çünkü kaygı bazen yalnızca kötü bir şey olacağından korkmak değildir. Kötü bir şey olduğunda onunla baş edemeyeceğimize dair derin bir inançtır. Bu nedenle bazı insanlar hayatlarında her şey yolundayken bile rahatlayamaz. Çünkü rahatlamak, kontrolü bırakmak gibi gelir. Zihin sürekli bir sonraki problemi arar. Sanki tetikte olmak, kötü bir şeyin gerçekleşmesini önleyecekmiş gibi... Oysa sürekli tetikte olmak yaşamı güvenli hâle getirmeyebilir. Sadece insanı yorabilir.

Yeterince iyi değilsin.Daha iyisini yapabilirdin.Böyle görünmemelisin.Hata yapmamalısın.Bir şeyleri eksik bırakmamalısın.Bazen bu cümleleri bize söyleyen kimse yoktur. Yine de zihnimizin içinde bir ses, bunları söylemeye devam eder. Başarılı olduğumuzda bile susmaz. Bir işi tamamladığımızda başka bir eksik bulur. Bir övgü aldığımızda onu küçümser. Dinlenirken suçluluk hissettirir.Sanki ne yaparsak yapalım, kendimize ulaşamadığımız bir ölçü vardır.İçsel eleştiri, insan olmanın doğal bir parçasıdır. Kendimizi değerlendirmemize, davranışlarımızı gözden geçirmemize ve hatalarımızdan öğrenmemize yardımcı olabilir. Ancak bazı insanlarda bu ses zamanla o kadar sertleşir ki, kişinin kendisiyle kurduğu ilişkinin merkezine yerleşir.Artık kişi kendisini yalnızca eleştirildiğinde değil, kendi başına kaldığında da yargılamaya başlar.Psikodinamik açıdan bu sesin oluşumunda erken dönem ilişkilerin önemli bir yeri vardır. Çocuk, kendisiyle ve dünyayla ilgili pek çok şeyi önce bakım verenlerin bakışından öğrenir. Nasıl bir çocuk olduğu, neyin doğru neyin yanlış olduğu, ne zaman sevildiği, ne zaman onaylandığı ve hangi davranışlarının kabul edilmediği zamanla iç dünyasında yer edinir.Başlangıçta dışarıdan gelen sesler, zamanla içeride konuşmaya başlayabilir."Yeterince başarılı olursan seni takdir ederim.""Üzülme.""Ağlama.""Hata yapma.""El âlem ne der?""Sen daha iyisini yapabilirsin."Çocuk büyüdüğünde bu cümlelerin bir kısmını artık kimsenin söylemesine gerek kalmaz. Çünkü ses içselleşmiştir. Böylece kişi kendi kendisinin eleştirmeni hâline gelir.Belki de içinizdeki eleştirmen yalnızca sizi yetersiz bulduğu için konuşmuyordur. Belki sizi korumaya çalışıyordur.Bu ilk bakışta çelişkili gelebilir. Ancak psikodinamik açıdan sert bir iç sesin bazen bir savunma işlevi vardır. Kişi kendisini önceden eleştirirse başkasının eleştirisinin daha az acıtacağına inanabilir. Kendisine sürekli yüksek standartlar koyarsa başarısızlık ihtimalini kontrol edebileceğini düşünebilir.Böylece eleştiri bir tür güvenlik mekanizmasına dönüşür."Ben kendimi yeterince zorlarsam kimse beni yetersiz bulamaz.""Her şeyi kontrol edersem hata yapmam.""Her zaman daha iyisini yaparsam terk edilmem."Fakat bu düzenin bir bedeli vardır. Kişi hiçbir zaman gerçekten yeterli hissetmez. Çünkü hedef ulaşıldığında yeni bir hedef belirir. Bir başarı diğerini takip eder. Bir kilo verilir, başka bir kusur bulunur. Bir iş tamamlanır, daha iyisinin yapılması gerektiği düşünülür. Bir ilişki kurulur, daha iyi bir partner olunması gerektiği hissedilir.Böylece yaşam, kişinin kendisiyle sürekli bir yarışa dönüşebilir. Burada benlik ideali de devreye girer. İnsan zihninde nasıl biri olması gerektiğine dair bir tasarım taşır. Başarılı, güzel, güçlü, kontrollü, üretken, sevilen ve her koşulda iyi hissetmesi gereken bir benlik...Gerçek benlik ise yorulur, öfkelenir, kıskanır, hata yapar, bazen hiçbir şey yapmak istemez. İçsel eleştirmen, bu ikisi arasındaki mesafeyi sürekli görünür kılar."Olman gereken kişi bu değil."Belki de huzursuzluğun önemli bir kısmı burada başlar. Çünkü kişi kendisini olduğu hâliyle değerlendirmek yerine, sürekli olması gerektiğine inandığı kişiyle karşılaştırır.

"Beni kimse gerçekten anlamıyor."Bu cümle bazen bir tartışmanın ardından, bazen bir ilişkinin içinde, bazen de insanlarla çevriliyken hissedilen derin bir yalnızlığın ortasında ortaya çıkar. Anlatmaya çalışırız, kelimelerimizi seçeriz, kendimizi açıklamaya uğraşırız. Yine de karşımızdaki kişinin bizi tam olarak göremediğini düşünürüz.Belki de en acı veren yalnızlık biçimlerinden biri budur: Birinin yanında olup yine de anlaşılmamış hissetmek.İnsan yalnızca görülmek değil, kendisine dair bir şeyin karşısındaki kişi tarafından fark edilmesini ister. Duygusunun anlaşılmasını, sözünün duyulmasını, yaşadığının önemsenmesini bekler. Bu nedenle anlaşılmadığımızı hissettiğimizde verdiğimiz tepki bazen yaşanan olaydan çok daha büyük olabilir.Çünkü bugünkü anlaşılmama duygusu, geçmişte yaşanmış başka bir deneyime dokunabilir.Psikodinamik açıdan kişinin kendisiyle ve başkalarıyla kurduğu ilişkinin temelleri erken dönem ilişkiler içinde şekillenir. Çocuğun ne hissettiğinin fark edilmesi, ihtiyaçlarının karşılanması, korkularının yatıştırılması ve yaşadığı duyguların anlamlandırılması; zamanla onun kendi iç dünyasını tanımasını da mümkün kılar.Bir çocuk üzgün olduğunda ona yalnızca "Üzülme." denmesi ile "Üzgün olduğunu görüyorum, bu senin için zor olmalı." denmesi aynı şey değildir.İlkinde duygu ortadan kaldırılmaya çalışılır.İkincisinde ise duyguya bir yer açılır.Çocuk tekrar tekrar anlaşılmadığında, zamanla kendi duygularına da yabancılaşabilir. Ne hissettiğini anlamakta zorlanabilir. İhtiyaçlarını söylemek yerine karşı tarafın bunları kendiliğinden fark etmesini bekleyebilir. Ya da kendisini anlatmak için giderek daha fazla çaba gösterebilir.Böylece yetişkinlikte şu beklenti ortaya çıkabilir:"Eğer beni gerçekten seviyorsan, ne hissettiğimi söylememe gerek kalmadan anlamalısın."Bu beklenti oldukça insani olsa da ilişkilerde ciddi bir kırılganlık yaratabilir. Çünkü hiçbir insan diğerinin iç dünyasını tamamen bilemez.Kişi anlaşılmadığını hissettiğinde daha fazla anlatmaya çalışır. Karşı taraf yine anlamadığında öfkelenebilir. Öfke bazen geri çekilmeye, sessizliğe veya küskünlüğe dönüşür. Karşı taraf ise ne yaparsa yapsın doğru şeyi yapamadığını hissedebilir.Ve ilişki, aslında ilk başta yalnızca "Beni anlamadın." cümlesiyle başlayan bir döngünün içine girebilir.Burada önemli olan yalnızca karşımızdaki kişinin bizi anlayıp anlamadığı değildir.Biz kendimizi ne kadar anlayabiliyoruz?Bazen bir insanın başkasından beklediği anlaşılma, kendi içinde henüz adlandıramadığı bir duygunun taşıyıcısıdır. "Neden bu kadar kırıldım bilmiyorum." dediğimizde, yaşadığımız kırgınlığın bugünkü olaydan daha eski bir anlamı olabilir.Örneğin partnerimizin bizi dinlememesi, yalnızca o anki konuşmanın hayal kırıklığı olmayabilir. Kişide "Benim söylediklerim önemli değil." duygusunu harekete geçirebilir.Bir arkadaşın planı iptal etmesi, yalnızca planın bozulması olmayabilir. "Ben seçilmiyorum." hissini uyandırabilir.Bir eleştiri, yalnızca söylenen söz olmayabilir. "Yeterli değilim." duygusuna dokunabilir.Bu nedenle bazı tepkiler yaşanan olayın büyüklüğüyle orantısız görünebilir. Çünkü tepki yalnızca bugüne verilmemektedir. Bugünün yaşantısı, geçmişten gelen bir duygunun da kapısını açmış olabilir.Bazen de kişi kendisini anlatırken aslında kendisini saklıyor olabilir.Çok konuşur ama asıl duygusuna yaklaşmaz.Olayları ayrıntılarıyla anlatır ama "Ben bunun içinde ne hissettim?" sorusuna geldiğinde zorlanır.Karşısındaki insanın onu anlamasını ister ama kendisi için neyin önemli olduğunu tam olarak bilemez.Çünkü kendini anlamak da öğrenilen bir şeydir.Psikodinamik psikoterapinin önemli işlevlerinden biri burada ortaya çıkar. Terapi yalnızca kişinin anlattıklarını dinlemekten ibaret değildir; kişinin kendi deneyimini anlamlandırabileceği bir alan oluşturur. Söze dökülemeyen duyguların, tekrar eden ilişkilerin, çelişkilerin ve sessizliklerin üzerinde durulur.Bazen kişi terapiye "İnsanlar beni anlamıyor." diyerek gelir ve zamanla başka bir soruyla karşılaşır:"Ben kendimi ne zaman anlamayı bıraktım?"Bu soru kolay değildir. Çünkü kendimizi anlamak, yalnızca ne istediğimizi bilmek anlamına gelmez. Birbirine zıt duygularımızı da taşıyabilmeyi gerektirir.Birini sevip aynı anda ona öfkelenmek.Yakınlık isteyip aynı zamanda yalnız kalmak istemek.Bir ilişkiden vazgeçmek isteyip kaybetmekten korkmak.Hem görülmek isteyip hem de görünür olmaktan çekinmek.İnsan ruhu çoğu zaman bu karşıtlıkların içinde yaşar.Belki de anlaşılmak, bir başkasının bizi tamamen çözmesi değildir. Bazen anlaşılmak, kendi içimizde birbirine yabancı kalmış parçaların birbirini duymaya başlamasıdır.

Bazı insanları daha en başından ulaşılması zor buluruz. Mesafelidirler, kararsızdırlar, bir türlü tam olarak orada değildirler. Bazen bir ilişkiye hazır olmadıklarını söyler, bazen duygularını açıkça göstermez, bazen de tam yakınlaştığımız anda geri çekilirler. İlginç olan ise şudur: Karşımızdaki kişi ne kadar uzaklaşırsa, ona duyduğumuz ilgi bazen o kadar artar.Sanki ulaşmak istediğimiz şey, tam da bize verilmediği için daha değerli hâle gelir.Oysa burada yalnızca karşımızdaki kişinin özelliklerinden söz etmiyor olabiliriz. Bazen bizi çeken şey, kişinin kendisinden çok onunla kurduğumuz ulaşma ve ulaşamama döngüsüdür.Yakınlık olduğunda rahatlayan değil, mesafe olduğunda daha fazla arzulayan insanlar vardır. İlişki karşılıklı ve güvenli bir hâle geldiğinde heyecan azalabilir; ancak karşı taraf uzaklaştığında yoğun bir özlem başlayabilir. "Neden böyle olduğunu anlamıyorum." denir. "Aslında bana iyi davranan insanlar oldu ama onlara karşı aynı şeyi hissetmedim."Bu noktada psikodinamik yaklaşım başka bir soru sorar:Gerçekten kimi istiyoruz; yoksa neyi elde etmeye çalışıyoruz?İnsanların ilişki seçimleri her zaman yalnızca bilinçli tercihlerden oluşmaz. Geçmiş ilişkilerde yaşanan deneyimler, kişinin yakınlıkla, sevgiyle ve kendi değeriyle ilgili içsel beklentiler oluşturmasına neden olabilir. Çocuklukta sevgiye ulaşmak zor olmuşsa, ilgi tutarsız yaşanmışsa ya da kişi kendisini görülmek için sürekli çaba göstermek zorunda hissetmişse, sevgi ile mücadele arasında bilinçdışı bir bağ kurulabilir.Böyle bir durumda kolay ulaşılabilir, duygusal olarak mevcut ve güven veren biri başlangıçta fazla tanıdık gelmeyebilir. Hatta "Bir şey eksik." hissi yaratabilir. Çünkü ruhsal olarak tanıdık olan her zaman iyi olan değildir. Bazen tanıdık olan, yalnızca daha önce defalarca yaşanmış olandır.Bu nedenle bazı insanlar kendilerine yakınlık sunan kişilerden uzaklaşırken, kendilerini sürekli geri çeken kişilerin peşinden gidebilir. Burada bilinçli olarak acı çekmek istemekten söz etmiyoruz. Aksine kişi çoğu zaman neden aynı örüntünün içinde kaldığını gerçekten anlamaz. Ancak bilinçdışında, geçmişte tamamlanmamış bir ilişkinin duygusal izleri bugünkü ilişkilerde yeniden canlanabilir.Belki bu kez farklı olacaktır.Belki bu kez beni seçecek.Belki yeterince sevilebilirsem, yeterince sabırlı olursam, yeterince anlayış gösterirsem sonunda bana yaklaşacak.Bu "belki"lerin içinde yalnızca romantik bir umut değil, kişinin kendi değeriyle ilgili daha eski bir soru da bulunabilir:"Beni seçmeyecek olan birinin beni seçmesini sağlayabilirsem, sonunda yeterince değerli olduğumu hissedecek miyim?"Bu nedenle ulaşılamayan kişiye duyulan arzu bazen yalnızca o kişiye yönelik değildir. Kişinin kendi değerini kanıtlama çabasına da dönüşebilir.Üstelik ulaşılamayan kişiyle kurulan ilişkilerde belirsizlik, arzuyu daha da yoğunlaştırabilir. Karşı tarafın ne hissettiğini tam olarak bilememek, zihinde sürekli bir alan bırakır. "Acaba?" sorusu burada önemli bir rol oynar. Bir gün yakın, bir gün uzak olan bir kişi, karşısındakini sürekli ilişkiyi anlamlandırmaya çalışırken bırakabilir. Her mesaj, her sessizlik, her küçük yakınlık büyük bir anlam kazanır.Böylece ilişkinin kendisinden çok, ilişkiyi çözmeye çalışma hâli yaşamın merkezine yerleşebilir.Psikanalitik düşüncede arzu ile eksiklik arasında güçlü bir bağ vardır. Lacancı açıdan bakıldığında arzu, tamamen sahip olunan bir nesneyle sona eren basit bir istek değildir. Eksiklik, arzunun hareket etmesini sağlayan temel unsurlardan biridir. Bu nedenle bazen tam olarak sahip olamadığımız şey, zihnimizde olduğundan çok daha büyük bir yer kaplar.Ulaşılmaz kişi de böyle bir işlev kazanabilir. Onun gerçekte kim olduğundan bağımsız olarak, zihnimizde taşıdığı anlam büyüyebilir. Onu değil, onun temsil ettiği şeyi arzuluyor olabiliriz: seçilmeyi, yeterli olmayı, özel olmayı, sonunda görülmeyi...

Tanıdıklık: Çocuklukta sevgi, ilgi veya duygusal yakınlık tutarsızsa, erişilmesi zor biri bilinçdışı olarak tanıdık gelebilir. Tanıdık olan, her zaman iyi olduğu için değil, bilindik olduğu için çekici olabilir.Ulaşılması zor kişinin sonunda seni seçmesi, Artık yeterince değerliyim duygusunu sağlayabilir. Böylece ilişki, sevgi ilişkisinden biraz değerini kanıtlama mücadelesine dönüşebilir. o kişinin ilgisini çekme çabası kişinin kendisini daha değerli hissettirir. Kurtarıcı/kovalayan rolü: Sen yakınlaşmaya çalışırken karşı taraf geri çekiliyorsa, sen daha fazla yatırım yapıyor olabilirsin. Böylece ilişki içinde: ben yaklaşırım, o kaçar şeklinde tamamlayıcı bir döngü oluşur.Savunma işlevi: Paradoksal olarak, ulaşılması zor birini seçmek kendi yakınlık korkunu da koruyabilir. Çünkü karşı taraf zaten mesafeliyse, senin de gerçekten tamamen açılman hiç gerçekleşmeyebilir.öyleyse şu soruyu kendinize sormak önemli olabilir: Bu kişinin bana yaklaşmasını neden bu kadar önemli buluyorum ve yaklaşmaması bende hangi eski duyguyu uyandırıyor?
Gündelik hayatımızda “kaygı” kelimesini ne kadar da sık duyar olduk:“Çok kaygılı biriyim.”“Bende kaygı bozukluğu var.”Çoğunlukla günlük dilimizde kaygılı olma hâlini; olmaması, hissedilmemesi gereken, adeta bir “öcü” gibi algılıyoruz.Peki nedir gerçekten bu kaygı dedikleri? Neden bu kadar yaygın? Ve gerçekten tamamen bertaraf edilmesi gereken bir duygu mu?Aslında kaygı, bizi olası tehditlere karşı hazırlayan ve güvende tutmaya çalışan adaptif bir duygu. Bir şeylerin yolunda gitmeme ihtimalini sezer, dikkatimizi oraya yöneltir ve bizi önlem almaya davet eder.İlginç değil mi? Bunca zamandır bir düşman gibi gördüğümüz bu duygunun, aslında hikâyemizdeki koruyucu karakterlerden biri çıkması…Koruyucu olmasına koruyucu ama bazen de çok bunaltıcı. Sırf bizi hayatta ve güvende tutmaya çalışırken, ortada somut bir tehlike yokken bile ansızın belirip iyi oluşumuzu sekteye uğratabiliyor.Çünkü kaygının işi yalnızca mevcut tehlikeyi fark etmek değil; henüz gerçekleşmemiş ama gerçekleşmesi mümkün olan ihtimalleri de hesaba katmaktır. Geçmişte deneyimlediğimiz, gözlemlediğimiz ya da öğrendiğimiz şeyler bu beklentilerin şekillenmesinde rol oynar. İşin içine belirsizlik de girdiğinde, kaygının sesi giderek yükselmeye başlar.Örneğin, arabayla uzun bir yolculuğa çıkacağımızı düşünelim. Yolculukta sorun yaşamamak, tehlikeli durumların içinde kalmamak için yapabileceklerimiz nettir: Lastiklerin sağlamlığından emin oluruz, depoyu doldururuz, rotamızı çizeriz ve uykusuz kalmamak için molalar planlarız.Bunlar kaygının işlevsel tarafıdır. Bize bir ihtimali hatırlatır ve sorumluluk almamızı sağlar.Ancak kaygı kendini dizginleyemediği noktada, kontrolümüzün ötesindeki senaryolara da dikkat çekmek ister. Geçenlerde televizyonda gördüğümüz bir kaza haberini ansızın zihnimize getirir ve “Ya yolda kaza yaparsak?” diye evhamlanmaya başlarız. Ya da “Ya önümüze birden bir hayvan fırlarsa?”Çünkü bunlar da birer ihtimaldir. Fakat bu ihtimallerin belirleyici bir özelliği vardır: Bu senaryolarla ilgili önceden yapabileceklerimiz son derece kısıtlıdır. Önümüze bir hayvanın atlayıp atlamayacağını önceden kesin olarak bilemeyiz, değil mi?Bunu bilemedikçe ve kontrol edemedikçe de kaygımız büyür. Çünkü kaygı belirsizliği sevmez; zemin arar, bir önlem alınsın, mutlak bir güvence sağlansın ister.İşte tam da bu anları fark edebilmek kritik önem taşır. Kontrol edebileceğimiz alanlarda gerekli aksiyonları almak; kontrolümüzün dışında kalan ihtimallerle ise bir süre belirsizlik içinde kalabilmek…Belki de kaygımızın bizim için ne yapmaya çalıştığını tam olarak burada ayırt edebiliriz: Bizi korumaya mı çalışıyor, yoksa kontrol edemeyeceğimiz şeyleri denetlemeye mi çalışıyor?Kaygıya eşlik etmek, onu tamamen susturmak demek değildir. Verdiği mesajı duyup, Gerçekten yapabileceğimiz bir şey olup olmadığını ayırt edebilmektir.Fakat bir diğer mesele de kaygının kimi zaman neye yönelik olduğunu bize doğrudan hissettirmemesidir.Nasıl ki ateşlendiğimizde vücudumuzda bir şeylerin yolunda gitmediğini biliriz ama incelemeden kaynağını ve nasıl müdahale edeceğimizi tam olarak bilemeyiz; bazen anlamlandırmakta zorlandığımız kaygılarımızın da derinlemesine incelenmeye ihtiyacı vardır.Bu kaygı, bilinçdışında henüz çözümlenememiş bir meseleyle mi ilgilidir?Yas tutulmasına izin verilmemiş bir kayıpla mı?Bir ayrılıkla mı?İşte bu sebeple; literaürde kaygının ne olduğuna ve nasıl göründüğüne dair ortak semptomlar bulabilsek de, her birimizin biricik psikolojik sistemi ve içsel öyküsü düşünüldüğünde kaygımız bir parmak izi gibi kişiye özeldir.Evet, kaygının genel çerçevesini biliriz. Ancak kendi kaygımızın kökenini anlamak ve onu yatıştırabilme kapasitemizi geliştirmek daha uzun soluklu bir yolculuktur. Emek ve cesaret ister.Bazen de bu yolculukta yanımızda duracak, duygularımıza ve onların derin anlamlarına alan açacak bir terapistin rehberliğini…

Bir ilişkinin artık iyi gelmediğini görmek ile o ilişkiden duygusal olarak ayrılabilmek aynı şey değildir. Bazen kişi ilişkinin yürümeyeceğini açıkça bilir; defalarca aynı sorunların yaşandığını, beklentilerinin karşılanmadığını, hatta ilişkinin kendisini yorduğunu fark eder. Buna rağmen ayrılık düşüncesi geldiğinde yoğun bir özlem, kaygı veya geri dönme isteği yaşayabilir. Zihin “Bu ilişki bitmeli.” derken duygular aynı hızda ilerlemeyebilir.Bu durum çoğu zaman kişinin iradesiz olduğu ya da ne istediğini bilmediği anlamına gelmez. Çünkü bir ilişkiden ayrılırken yalnızca bir insandan uzaklaşmayız. O kişiyle oluşturduğumuz alışkanlıklardan, günlük rutinden, ortak anılardan, kurduğumuz gelecek hayallerinden ve ilişkinin hayatımızdaki yerinden de ayrılırız. Bu nedenle ayrılık, tek bir bağın kopmasından çok daha fazlasını içerebilir.Uzun süre hayatın önemli bir parçası olmuş biriyle iletişimin aniden kesilmesi günlük yaşamda büyük bir boşluk yaratabilir. Gün içinde mesaj attığınız, yaşadığınız bir şeyi ilk anlatmak istediğiniz veya zorlandığınızda aradığınız kişi artık hayatınızda değildir. Bazen özlenen şey yalnızca eski partner değil, onun hayatınızdaki varlığıyla oluşmuş düzen ve tanıdıklık hissidir. Bu nedenle “Onu özlüyorum.” dediğimiz bazı anlarda aslında ilişkinin bize sağladığı yakınlığı, rutini veya ait olma hissini özlüyor olabiliriz.Ayrılıktan sonra zihnin geçmişi değerlendirme biçimi de kopmayı zorlaştırabilir. İlişki devam ederken rahatsız olduğumuz birçok şey ayrılıktan sonra geri plana çekilebilir. Güzel anılar daha görünür hale gelirken tartışmalar, kırgınlıklar ve ilişkiyi bitirme kararına götüren nedenler daha az hatırlanabilir. Böylece kişi zamanla ilişkinin gerçekte olduğundan daha iyi olduğu hissine kapılabilir. “Belki biraz daha uğraşsaydık düzelirdi.” veya “Aslında o kadar da kötü değildi.” gibi düşünceler ortaya çıkabilir.Bir başka önemli unsur, gerçekleşmemiş ihtimallerdir. İnsan bazen yaşadığı ilişkiye değil, yaşanabileceğine inandığı ilişkiye bağlanır. Partnerinin değişeceği, sorunların çözüleceği veya ilişkinin bir gün hayal ettiği hale geleceği umudu uzun süre devam etmiş olabilir. Ayrılık gerçekleştiğinde kişi yalnızca mevcut ilişkiyi değil, gelecekte gerçekleşmesini beklediği bu ihtimali de kaybeder. Bu nedenle bazen vazgeçmekte zorlandığımız şey kişi kadar, onunla kurduğumuz gelecek hayalidir.Belirsizlik de ayrılık sürecini zorlaştırabilir. Özellikle ilişkinin net bir kapanış yaşamadan bitmesi, bazı soruların cevapsız kalması veya taraflardan birinin zaman zaman yeniden iletişim kurması kişinin zihninde “Acaba?” alanı bırakabilir. “Geri döner mi?”, “Bir gün değişir mi?”, “Bu kez farklı olur mu?” gibi ihtimaller duygusal bağın sürmesine neden olabilir. Kesin bir kayıptan çok, sürekli açık bırakılmış bir ihtimalle baş etmek bazen daha zor olabilir.Kopmakta zorlanmanın altında yalnızlık korkusu da bulunabilir. Bir ilişkinin bitmesiyle birlikte kişinin yalnızca partneri değil, alıştığı sosyal düzeni de değişebilir. Hafta sonlarının nasıl geçirileceğinden gelecek planlarına kadar birçok şey yeniden şekillenmek zorunda kalır. Bu boşluk bazen “Onu istiyorum.” düşüncesiyle “Yalnız kalmak istemiyorum.” düşüncesinin birbirine karışmasına yol açabilir.Bazı kişilerde ise ilişki, özdeğer duygusuyla güçlü biçimde bağlantılı hale gelmiş olabilir. Partner tarafından seçilmek, sevilmek veya istenmek kişinin kendisini değerli hissetmesinin önemli bir kaynağıysa ayrılık yalnızca ilişkinin kaybı olarak yaşanmaz. “Artık beni istemiyor.” düşüncesi zamanla “Demek ki yeterince değerli değilim.” şeklinde yorumlanabilir. Böyle bir durumda eski partnerin geri dönmesini istemek bazen yalnızca ilişkiyi geri istemek değil, kişinin kendi değerine dair sarsılan duygusunu yeniden onarma çabası da olabilir.Bağlanma biçimlerimiz de ayrılığa verdiğimiz tepkileri etkileyebilir. Yakın ilişkilerde terk edilme veya reddedilme konusunda yoğun hassasiyet yaşayan biri için ayrılık, yalnızca bugünkü ilişkinin bitişini değil, geçmişten taşınan bazı korkuları da harekete geçirebilir. Bu nedenle yaşanan duygunun şiddeti bazen yalnızca son ilişkinin süresi veya niteliğiyle açıklanamayabilir.Özellikle ilişkinin bir ayrılıp bir barışma döngüsü içinde ilerlediği durumlarda kopmak daha da karmaşık hale gelebilir. Zor dönemlerin ardından gelen yakınlaşmalar kişide ilişkinin yeniden düzelebileceğine dair güçlü bir umut yaratabilir. Her yeni barışma, “Bu sefer farklı olacak.” beklentisini besleyebilir. Böylece ilişki uzun süredir mutsuzluk yaratıyor olsa bile güzel dönemlerin tekrar geleceği düşüncesi ayrılığı kabullenmeyi zorlaştırabilir.Bu noktada önemli bir ayrım vardır: Birini özlemek, onunla yeniden birlikte olmanın sizin için doğru olduğu anlamına gelmez. İnsan kendisine iyi gelmeyen bir ilişkiyi de özleyebilir. Bir kararın doğru olduğunu bilmek, o kararın acı vermeyeceği anlamına gelmez. Ayrılığın ardından yaşanan özlem, kararın yanlışlığının kanıtı olmak zorunda değildir.Benzer şekilde ayrılığı kabullenmek de eski partneri tamamen unutmak anlamına gelmez. Amaç geçmişi silmek veya hiçbir şey hissetmemek değildir. Kabullenme daha çok, ilişkinin hayatımızdaki yerinin değiştiğini fark edebilmek ve artık gerçekleşmeyecek ihtimallerle yaşamayı öğrenebilmekle ilgilidir.Bu süreçte kişinin kendisine “Neden hâlâ unutamadım?” diye baskı yapması da işleri zorlaştırabilir. Ayrılığın ardından iyileşme doğrusal ilerlemek zorunda değildir. Bazı günler kişi kendisini oldukça iyi hissederken başka bir gün bir şarkı, mekan, fotoğraf veya anı eski duyguları yeniden canlandırabilir. Bunun yaşanması başlangıç noktasına geri dönüldüğü anlamına gelmez.Asıl üzerinde durulabilecek nokta, ilişkinin kişide hangi ihtiyacı karşıladığıdır. O kişiyi mi özlüyorum, yoksa yalnız kalmamayı mı? İlişkinin kendisini mi istiyorum, yoksa onun bir gün değişeceğine dair umudu mu? Geri dönmesini gerçekten istediğim için mi bekliyorum, yoksa reddedilmiş olmanın yarattığı duyguyla mı mücadele ediyorum? Bu soruların cevapları her insan için farklı olabilir.Terapi sürecinde de amaç kişiye “Artık unutmalısın.” demek değildir. İlişkiye bağlanmayı sürdüren duygular, düşünceler ve ihtiyaçlar birlikte anlamlandırılabilir. İlişkide kişinin kendisini nasıl konumlandırdığı, ayrılığın hangi korkuları harekete geçirdiği, tekrar eden ilişki örüntülerinin bulunup bulunmadığı ve kaybın kişinin kendisine dair inançlarını nasıl etkilediği üzerinde çalışılabilir.Bazen ayrılık sonrası yaşanan yoğunluğun altında yalnızca kaybedilen kişi değil, kişinin kendisiyle ilgili daha eski hikayeler bulunur. Terk edilme korkusu, değersizlik hissi, yalnız kalamama, onay ihtiyacı veya geçmiş ilişkilerden taşınan deneyimler bugünkü ayrılığı daha ağır hale getirebilir. Bunları fark etmek, kişinin yalnızca bu ayrılıkla değil, gelecekte kuracağı ilişkilerle ilgili de önemli bir farkındalık kazanmasına yardımcı olabilir.Bir ilişkinin bittiğini kabul etmek, o ilişkinin önemsiz olduğunu kabul etmek değildir. Aksine, hayatımızda önemli bir yeri olmuş bir şeyi geride bırakmanın zor olabileceğini kabul etmektir. Kopmak bazen tek bir karar anından ziyade zaman içinde gerçekleşen bir süreçtir. Zihin ilişkinin neden bittiğini çoktan anlamış olabilir; duyguların aynı yere ulaşması ise biraz daha zaman alabilir.

Bazı insanlar için yardım etmek oldukça doğal, yardım istemek ise şaşırtıcı derecede zordur. Çevresindeki insanların ihtiyaçlarını kolayca fark eden, bir problem olduğunda sorumluluk alan ve başkalarının yükünü hafifletmeye çalışan biri, sıra kendi ihtiyacını dile getirmeye geldiğinde geri çekilebilir. Zorlandığını söylemek yerine çözüm arar, yorulduğunu belli etmemeye çalışır ve çoğu zaman “Ben hallederim.” diyerek devam eder.Dışarıdan bakıldığında bu durum güçlü, bağımsız ve çözüm odaklı olmak şeklinde görülebilir. Elbette kendi sorunlarını çözebilmek önemli bir beceridir. Ancak kişinin yardım istemeyi neredeyse hiç seçenek olarak görmemesi, ihtiyaç duyduğu halde destek almaktan kaçınması veya yardım istediğinde yoğun bir rahatsızlık hissetmesi yalnızca bağımsızlıkla açıklanamayabilir.Yardım istemekte zorlanmanın altında farklı düşünceler bulunabilir. “İnsanlara yük olmamalıyım.”, “Kendi sorunumu kendim çözmeliyim.”, “Yardıma ihtiyacım olduğunu görürlerse güçsüz olduğumu düşünürler.”, “Birinden bir şey istersem ona borçlu kalırım.” veya “Nasıl olsa kimse gerçekten yardımcı olmaz.” gibi inançlar kişinin destek istemesini zorlaştırabilir. Bu düşünceler bazen o kadar otomatikleşir ki kişi yardım istemediğini fark etmez bile; ona göre yapılması gereken zaten her şeyi kendi başına halletmektir.Bu örüntünün kökeninde çocukluk deneyimleri de bulunabilir. İhtiyaçları yeterince görülmeyen, erken yaşta sorumluluk almak zorunda kalan veya çevresindeki yetişkinleri üzmemek için kendi ihtiyaçlarını geri plana atmayı öğrenen bir çocuk zamanla “Benim ihtiyaçlarım başkalarına yük olabilir.” sonucuna ulaşabilir. Bazı ailelerde ise güçlü olmak, sorun çıkarmamak ve kendi başının çaresine bakmak özellikle değer görebilir. Böyle bir ortamda yardım istemek, yetişkinlikte bile kişinin zihninde güçsüzlükle eşleşebilir.Bazen de geçmişte yardım istendiğinde alınan karşılık belirleyici olur. İhtiyacını dile getirdiğinde küçümsenmiş, reddedilmiş, eleştirilmiş ya da sonradan bu yardımın yüzüne vurulduğunu deneyimlemiş biri için tekrar destek istemek kolay olmayabilir. Kişi kendisini korumak için “Bir daha kimseye ihtiyacım olmayacak.” gibi katı bir tutum geliştirebilir. Bu tutum bir dönem gerçekten koruyucu olmuş olsa bile ilerleyen yıllarda kişinin ilişkilerinde yalnızlaşmasına neden olabilir.Yardım istemekte zorlanan kişilerde kontrol ihtiyacı da önemli olabilir. Bir işi başkasına bırakmak, onun farklı bir yöntem kullanacağını veya istenen sonucu vermeyeceğini kabul etmeyi gerektirir. Bu nedenle “En iyisi kendim yapayım.” düşüncesi bazen yalnızca yüksek sorumluluk duygusundan değil, kontrolü bırakmanın yarattığı kaygıdan da beslenebilir. Özellikle mükemmeliyetçi kişiler için yardım istemek, sürecin tamamını kontrol edememek anlamına gelebilir.Bir başka önemli nokta ise özdeğerdir. Kişi kendi değerini ne kadar üretken, güçlü veya başkalarına faydalı olduğuyla ilişkilendiriyorsa ihtiyaç sahibi konumunda olmak o kadar rahatsız edici gelebilir. Sürekli veren kişi olmaya alışmış biri için alan taraf olmak yabancı bir deneyimdir. Başkalarına yardım ederken kendisini değerli hissedebilir fakat aynı şefkati ve desteği kendisi için talep etmekte zorlanabilir.Bu durum ilişkilerde ilginç bir dengesizlik oluşturabilir. Kişi çevresindekiler için çok şey yaparken kendi ihtiyaçlarını açıkça ifade etmez. Ardından kimsenin onun ihtiyaçlarını fark etmediğini veya kendisine aynı desteğin verilmediğini hissedebilir. Zamanla “Ben herkesin yanındayım ama benim yanımda kimse yok.” düşüncesi ortaya çıkabilir. Oysa çevresindeki insanlar çoğu zaman onun neye ihtiyaç duyduğunu bilmiyor olabilir. Çünkü kişi yıllardır dışarıya “Ben hallederim.” mesajını vermektedir.Bu nedenle yardım istemek yalnızca bir ihtiyacı dile getirmek değildir; aynı zamanda bir miktar kırılganlığa izin vermektir. “Şu anda bunu tek başıma yapmakta zorlanıyorum.” diyebilmek, her şeyi kontrol edemediğimizi ve zaman zaman başkalarına ihtiyaç duyabileceğimizi kabul etmeyi gerektirir. Bu da bazı insanlar için yardımın kendisinden çok daha zor olabilir.Sağlıklı bağımsızlık ise hiçbir zaman kimseye ihtiyaç duymamak anlamına gelmez. İnsan hem kendi ayakları üzerinde durabilir hem de gerektiğinde destek isteyebilir. Aslında yakın ilişkilerin önemli parçalarından biri karşılıklılıktır. Bazen destek veren, bazen destek alan kişi olabilmek ilişkide daha dengeli bir bağ kurulmasını sağlar.Yardım istemeyi öğrenmek bir anda bütün sorumlulukları başkalarına bırakmak anlamına da gelmez. Küçük ihtiyaçları ifade etmekle başlanabilir. Birinden fikir istemek, yapılacak bir işte destek talep etmek veya zor geçen bir günde yalnızca “Bugün biraz yanımda olmana ihtiyacım var.” diyebilmek bile kişinin alışık olduğu örüntünün dışına çıkması anlamına gelebilir.Bu süreçte yardım istendiğinde ortaya çıkan ilk düşünceleri fark etmek oldukça değerlidir. “Şimdi beni beceriksiz mi bulacak?”, “Rahatsız etmiş olur muyum?”, “Bunu kendim yapmam gerekirdi.” gibi düşünceler yardım istemenin neden bu kadar zor olduğunu anlamaya dair önemli ipuçları verebilir. Çünkü çoğu zaman asıl mesele yardımın kendisi değil, kişinin yardım istemeye yüklediği anlamdır.Terapi sürecinde de yalnızca “Daha fazla yardım iste.” demek yeterli değildir. Kişinin neden her şeyi kendi başına taşımaya ihtiyaç duyduğu, yardım istemenin onun için ne anlama geldiği ve geçmişte hangi deneyimlerin bu tutumu şekillendirdiği birlikte ele alınabilir. “Güçlü olmak”, “ihtiyaç duymak”, “yük olmak” ve “bağımsız olmak” gibi kavramlara yüklenen anlamlar incelendikçe kişinin bugün kullandığı baş etme biçimlerini anlaması kolaylaşabilir.Zamanla amaç bağımsızlıktan vazgeçmek değil, bağımsızlığı daha esnek hale getirmektir. Kendi sorunlarını çözebilmek bir güçtür; fakat gerektiğinde destek isteyebilmek de öyledir. Her şeyi tek başına taşımak zorunda olmadığını fark etmek, kişinin hem kendisiyle hem de çevresindeki insanlarla kurduğu ilişkide önemli bir değişim yaratabilir.

Duygular, insan yaşamının doğal ve vazgeçilmez bir parçasıdır. Sevinmek, üzülmek, öfkelenmek, hayal kırıklığı yaşamak ya da korkmak, yaşam boyunca karşılaştığımız olaylara verdiğimiz doğal tepkilerdir. Ancak bazı insanlar zamanla duygularını yaşamaktan çok onları kontrol etmeye, saklamaya ya da tamamen görmezden gelmeye çalışır. Dışarıdan bakıldığında sakin, güçlü veya soğukkanlı görünebilirler. Fakat iç dünyalarında ifade edilmeyi bekleyen birçok duygu birikmeye devam eder.Duyguları bastırmak çoğu zaman bilinçli verilen bir karar değildir. Çocukluk döneminde “Ağlama.”, “Abartıyorsun.”, “Güçlü ol.”, “Öfkelenmek ayıptır.” gibi mesajlarla büyüyen kişiler, zamanla duygularını göstermenin yanlış ya da tehlikeli olduğuna inanabilir. Bazıları ise duygularını ifade ettiğinde eleştirildiği, anlaşılmadığı veya cezalandırıldığı için kendisini korumak amacıyla hislerini içinde tutmayı öğrenebilir.Zamanla bu durum bir alışkanlığa dönüşebilir. Kişi üzülse bile ağlayamaz, öfkelense bile bunu dile getiremez ya da kırıldığında bunu ifade etmek yerine sessizleşmeyi tercih eder. Hatta bazen ne hissettiğini anlamakta bile zorlanabilir. “İyiyim.” demek kolay gelir; ancak biraz daha derine inildiğinde hangi duygunun yaşandığını tanımlamak güçleşebilir.Duygular bastırıldığında tamamen ortadan kaybolmaz. Aksine, farklı şekillerde kendini göstermeye devam edebilir. Sürekli gergin hissetmek, tahammülün azalması, beklenmedik öfke patlamaları, yoğun kaygı, tükenmişlik hissi veya bedensel yakınmalar bazen ifade edilemeyen duyguların dolaylı yansımaları olabilir. Bu nedenle bastırılan duygular yalnızca psikolojik değil, fiziksel iyi oluşu da etkileyebilir.Bazı kişiler çevresindekileri üzmemek için duygularını saklar. Bazıları ise zayıf görünmekten korktuğu için hislerini paylaşmaz. Oysa duygularını ifade etmek güçsüzlük değil, kişinin kendisini tanıyabilmesi ve sağlıklı ilişkiler kurabilmesi için önemli bir beceridir. Hislerimizi yok saymak kısa vadede bizi koruyor gibi görünse de uzun vadede hem kendimizle hem de çevremizle olan ilişkimizi zorlaştırabilir.Duygularını bastıran kişiler çoğu zaman ihtiyaçlarını ifade etmekte de zorlanırlar. Kırıldıklarını söylemek yerine uzaklaşabilir, öfkelendiklerinde sessiz kalabilir ya da yardım istemeleri gereken zamanlarda her şeyi tek başına çözmeye çalışabilirler. Bu durum ilişkilerde yanlış anlaşılmalara ve iletişim problemlerine yol açabilir. Çünkü karşı taraf, ifade edilmeyen duyguları tahmin etmek zorunda kalır.Duyguları ifade etmek, onları kontrolsüz bir şekilde dışa vurmak anlamına gelmez. Sağlıklı duygu düzenleme; kişinin ne hissettiğini fark edebilmesi, bu duygunun neden ortaya çıktığını anlayabilmesi ve uygun bir şekilde ifade edebilmesidir. Bu beceri zamanla geliştirilebilir ve öğrenilebilir.Terapi sürecinde amaç kişiyi daha duygusal biri yapmak değildir. Öncelikle hangi duyguların bastırıldığını, bunun ne zaman başladığını ve hangi deneyimlerle ilişkili olduğunu anlamaya çalışırız. Kişi zamanla duygularını tanımayı, onları güvenli bir şekilde ifade etmeyi ve ihtiyaçlarını daha açık dile getirmeyi öğrenebilir. Bu süreç yalnızca kişinin kendisiyle olan ilişkisini değil, ailesi, partneri ve sosyal çevresiyle kurduğu ilişkileri de olumlu yönde etkileyebilir.Duygular bazen rahatsız edici olabilir; ancak onları bastırmak yerine anlamaya çalışmak, ruh sağlığını korumanın en önemli adımlarından biridir. Çünkü bastırılan her duygu kaybolmaz; yalnızca farklı bir biçimde kendini ifade etmeye çalışır. Kendinizi uzun zamandır ne hissettiğinizi anlamakta zorlanıyor ya da duygularınızı paylaşmaktan kaçınıyorsanız, bunun altında yatan nedenleri keşfetmek yaşam kalitenizi ve ilişkilerinizi önemli ölçüde iyileştirebilir.

Kıskançlık, çoğu zaman yalnızca sevginin bir göstergesi ya da güvensizlik olarak açıklanır. Oysa bu duygu, tek başına ele alındığında eksik kalır. Çünkü kıskançlık yalnızca sahip olunanı kaybetme korkusuyla değil, kişinin kendisiyle kurduğu ilişkiyle de yakından bağlantılıdır.Bir ilişkide kıskançlık hissetmek insana özgüdür. Ancak bu duygu yaşamın merkezine yerleştiğinde, sürekli şüphe, kontrol etme ihtiyacı ya da karşılaştırmalarla birlikte yaşandığında, altında yatan dinamikleri anlamak önem kazanır.Kıskançlık çoğu zaman yalnızca partnerle ilgili değildir. Kişinin kendisini ne kadar değerli hissettiği, sevilebilir olduğuna ne ölçüde inandığı ve ilişkilerde nasıl bir yer beklediği bu duygunun yoğunluğunu etkiler.Bazen kişi partnerini değil, onun kaybıyla birlikte yaşayacağını düşündüğü değersizlik duygusunu kıskanır. Çünkü ayrılık yalnızca ilişkinin bitmesi anlamına gelmez; aynı zamanda "Yeterince değerli değilim." inancını yeniden harekete geçirebilir.Kıskançlık çoğu zaman karşılaştırmalarla da beslenir. Başkasının daha başarılı, daha güzel, daha ilgi çekici ya da daha yeterli olduğu düşüncesi, kişinin kendi benlik algısındaki kırılgan noktaları görünür hâle getirir. Sorun yalnızca dışarıdaki kişi değildir; onun temsil ettiği şeydir.Bu nedenle kıskançlık bazen kaybetme korkusundan çok, yerini kaybetme korkusudur.İlişkilerde yoğun kıskançlık yaşayan kişiler çoğu zaman sürekli güvence arayabilir. Telefon kontrol etmek, sık sık "Beni seviyor musun?" diye sormak ya da karşı tarafın ilgisini test etmek kısa süreli rahatlama sağlasa da, alttaki kaygıyı ortadan kaldırmaz. Çünkü güvence dışarıdan geldikçe değil, kişinin kendi iç dünyasında inşa edildikçe kalıcı hâle gelir.Psikoterapide amaç kıskançlığı bastırmak değildir. Daha çok, bu duygunun neyi korumaya çalıştığını anlamaktır. Çünkü bazen kıskançlık, çocukluktan beri taşınan görülmeme korkusunun; bazen değersizlik hissinin, bazen de kaybetme deneyimlerinin bugünkü ilişkilerde yeniden canlanmış hâlidir.