Seni Değil, Seninle Olabilecekleri Bırakamıyorum
Seni Değil, Seninle Olabilecekleri Bırakamıyorum

Seni Değil, Seninle Olabilecekleri BırakamıyorumBazı ilişkiler vardır; içinde iyi olmadığımızı anlamak zor değildir.Sürekli aynı yerden kırılırız. Aynı tartışmalar tekrar eder, aynı hayal kırıklıkları yaşanır. Kendimizi eskisinden daha kaygılı, daha değersiz ya da daha yalnız hissetmeye başlarız. Dışarıdan bakan biri için yapılması gereken oldukça açıktır: Gitmek.Bazen bizim için de açıktır.Yine de gitmek kolay olmaz.Çünkü bir ilişkinin bize iyi gelmediğini fark etmekle o ilişkiden duygusal olarak ayrılabilmek aynı şey değildir. Zihin “Bu bana zarar veriyor.” diyebilirken başka bir tarafımız hâlâ özleyebilir, umut edebilir, bekleyebilir.İşte tam da bu yüzden “Madem mutsuzsun, neden ayrılmıyorsun?” sorusu çoğu zaman meseleyi olduğundan çok daha basit gösterir.İnsan bazen kendisine iyi gelmeyen bir ilişkide, iyi olduğunu düşündüğü için kalmaz. Ayrılmanın içinde uyandırdığı şeylerle baş etmek zor geldiği için kalır.Birinden Ayrılırken Aslında Nelerden Ayrılırız?Bir ilişki sona erdiğinde hayatımızdan yalnızca bir insan çıkmaz.Sabah attığımız mesajlar, gün içinde aradığımız kişi, birlikte gidilen yerler, ortak arkadaşlıklar, küçük alışkanlıklar, yıllar içinde oluşmuş rutinler ve “ileride” diye başlayan bütün cümleler de değişir.Bu nedenle ayrılık, bugünü olduğu kadar geleceği de etkiler.Birlikte yaşayacağınızı düşündüğünüz ev, çıkacağınızı hayal ettiğiniz tatiller, belki evlilik, çocuklar ya da yalnızca birkaç ay sonrasına dair küçük planlar…Henüz gerçekleşmemiş olsalar bile insan bunlarla duygusal bir bağ kurabilir.Bu yüzden ayrılık kararının ardından insan kendisini yalnızca “Onu özlüyorum.” derken bulmaz.“Şimdi ne olacak?”“Ya yanlış karar veriyorsam?”“Biraz daha bekleseydim düzelir miydi?”“Ya bir daha kimseyle böyle bir bağ kuramazsam?”gibi sorular da ortaya çıkar.Dolayısıyla bazen geri dönmek istediğimiz şey yalnızca kişi değildir. O kişiyle birlikte kaybetmek üzere olduğumuz hayatın tamamıdır.Belki de Onu Değil, Olabileceği Kişiyi BırakamıyoruzBazı ilişkileri sürdürmemizi sağlayan şey ilişkinin bugünkü hâlinden çok, değişeceğine dair inancımızdır.Karşımızdaki insanın zaman zaman gösterdiği küçük değişimler bu umudu canlı tutabilir. Güzel geçen birkaç gün, içten bir özür, uzun zamandır beklediğimiz bir cümle ya da ilişkinin başındaki hâline kısa süreli bir dönüş…Ve insan yeniden düşünmeye başlar:“Demek ki aslında yapabiliyor.”“Biraz daha zaman verirsem belki düzelir.”“Beni seviyor ama bunu nasıl göstereceğini bilmiyor.”Böylece ilişkinin nasıl olduğu ile nasıl olabileceği arasındaki sınır giderek bulanıklaşır.Burada ayrılmayı zorlaştıran çok önemli bir şey vardır: Gitmek, yalnızca bugünkü kişiden vazgeçmek değildir. Onun bir gün dönüşmesini beklediğimiz kişiden de vazgeçmektir.İnsan bazen yaşadığı ilişkiye değil, ilişkinin potansiyeline bağlanır.Bu nedenle kendimize sorabileceğimiz en zor sorulardan biri belki de şudur:“Bu insan hiç değişmeyecek olsaydı, bugün olduğu hâliyle onu ve bu ilişkiyi yine seçer miydim?”Neden Hep Benzer İnsanlara Çekiliyoruz?Bazen hayatımızdaki kişilerin isimleri değişir ama ilişkilerimizin bizde bıraktığı his şaşırtıcı biçimde aynı kalır.Yine bekleyen taraf biz oluruz.Yine sevgiden emin olmaya çalışan taraf.Yine karşı taraf uzaklaştığında peşinden giden, yakınlaştığında rahatlayan kişi oluruz.Psikodinamik yaklaşım tam da bu tekrarların üzerinde durur.Çocuklukta yakın ilişkiler içinde öğrendiğimiz bazı duygusal deneyimler, yetişkinlikte neyi “tanıdık” bulduğumuzu etkileyebilir. Sevgi bizim için nasıl bir şeydi? Yakınlık kolayca ulaşılabilir miydi? Birinin ilgisini kazanmak için başarılı, uyumlu, sessiz ya da “iyi” olmamız mı gerekiyordu? Sevdiğimiz kişi bazen yakın, bazen ulaşılmaz mıydı?Freud’un tekrar zorlantısı kavramı da insanın geçmişte tamamlanmamış bazı ilişki örüntülerini farklı kişiler ve ilişkiler içinde yeniden kurabilmesini anlamaya çalışır.Buradaki önemli nokta şudur:İnsan bilinçli olarak acıyı seçmez.Fakat tanıdık bir ilişki biçimine farkında olmadan çekilebilir.Örneğin sevginin peşinden gitmeye alışmış biri için kendisini açıkça seven ve yanında duran bir insan ilk başta beklenmedik biçimde “heyecansız” gelebilir. Buna karşılık ne hissettiğini tam olarak anlayamadığı, zaman zaman uzaklaşan veya sevgisinden emin olamadığı biri çok daha yoğun duygular uyandırabilir.Çünkü yoğunluk her zaman yakınlık değildir.Ve tanıdıklık her zaman güven değildir.Bazen Mesele Sevilmekten Çok “Seçilebilmek” OlabilirBir insanın bizi istememesi neden bazen bu kadar ağır gelir?Çünkü her reddedilme yalnızca bugüne ait olmayabilir.Bazı insanlar için karşısındaki kişinin kendisini seçmesi, zamanla ilişkinin çok ötesinde bir anlam kazanmaya başlayabilir.“Beni seçerse yeterliyim.”“Benim için değişirse gerçekten değerliyim.”“Bunca şeyden sonra beni bırakmazsa demek ki sevilebilir biriyim.”Bu noktada ilişki artık yalnızca iki insan arasındaki bağ olmaktan çıkar. Kişinin kendi değeriyle ilgili bir sınava dönüşebilir.Bu yüzden ayrılmak da çok daha zor hâle gelir.Çünkü gitmek yalnızca “Bu ilişki bana uygun değil.” demek gibi hissedilmez.Bazen çok daha acı bir yere dokunur:“Beni seçmedi.”İnsan tam da bu duyguyla karşılaşmamak için ilişki içinde daha fazla çabalayabilir. Daha çok verir, daha çok bekler, daha fazla tolere eder.Belki de bilinçdışındaki beklenti şudur:“Bir gün beni gerçekten seçerse bütün bunların bir anlamı olacak.”Oysa burada üzerinde düşünülmesi gereken başka bir soru vardır:Bir başkasının beni seçmesi, neden benim kendi değerim hakkında bu kadar güçlü bir şey söylüyor?Bağlanma Sistemi Ayrılıkta Neden Bu Kadar Güçlü Tepki Verir?Bowlby’nin bağlanma kuramı açısından baktığımızda yakın ilişkiler yalnızca romantik sevgi alanları değildir. Aynı zamanda güvenlik duygumuzun önemli parçalarından biri hâline gelebilirler.Bu nedenle bağ kurduğumuz biri uzaklaştığında yalnızca üzülmeyiz. Bağlanma sistemimiz de harekete geçebilir.Kişiyi daha fazla düşünmeye, ona ulaşmaya, yakınlığı yeniden kurmaya çalışabiliriz.İlginç olan şudur: Bir ilişkinin problemli olduğunu bilmek bu sistemi otomatik olarak kapatmaz.“Bana iyi gelmiyor.” diyebilirsiniz ve yine de telefonunuzu kontrol edebilirsiniz.Ayrılmanız gerektiğini düşünebilir ve yine de mesaj atmasını bekleyebilirsiniz.Yaşadıklarınızı hatırlayabilir ve yine de onu özleyebilirsiniz.Bunların aynı anda yaşanması mümkündür.Çünkü bilmek ile bağın çözülmesi aynı süreç değildir.Bir Gün Çok Yakın, Ertesi Gün Çok Uzak…Bazı ilişkilerin özellikle zor bırakılmasının başka bir nedeni de ilişkinin sürekli değişen yapısıdır.Her zaman kötü giden bir ilişkiden farklı olarak burada güzel dönemler de vardır.Bazen partner son derece yakın, ilgili ve sevgi doludur. Sonra birden uzaklaşır. Bir tartışma çıkar. Günlerce soğukluk yaşanır. Tam insan “Artık yapamıyorum.” dediğinde yeniden bir yakınlaşma gelir.Bir özür.Uzun bir konuşma.Güzel geçirilen birkaç gün.Ve rahatlama.İnsan o anda ilişkinin kötü dönemini değil, yeniden gelen yakınlığın yarattığı rahatlamayı hisseder.Bir süre sonra kişi ilişkide iyi olmaktan çok, ilişkinin yeniden iyi olmasını beklemeye başlayabilir.Bu nedenle her yeni yakınlaşma “Belki bu sefer gerçekten değişti.” düşüncesini yeniden canlandırabilir.İlişkinin yarattığı yoğunluk da zaman zaman “Aramızdaki bağ çok güçlü.” şeklinde yorumlanabilir.Oysa bir ilişkinin yoğun hissettirmesi ile güvenli olması aynı şey değildir.Kaybetme korkusu, belirsizlik ve sürekli yakınlaşıp uzaklaşmak da çok güçlü duygular yaratabilir.Özlemek, Geri Dönmek Gerektiği Anlamına GelmezAyrılıktan sonra insanın en çok kafasını karıştıran duygulardan biri özlemdir.“Bu kadar özlüyorsam demek ki hâlâ onunla olmalıyım.”diye düşünebiliriz.Oysa özlem her zaman bir ilişkinin bizim için doğru olduğunu göstermez.Birini özlemek, onunla yaşadığımız güzel anları hatırlamak veya hâlâ ona karşı sevgi hissetmek mümkündür. Aynı zamanda o ilişkinin bize zarar verdiğini de bilebiliriz.İki gerçek aynı anda var olabilir:“Onu seviyorum.”ve“Onunla kurduğum ilişki bana iyi gelmiyor.”Birini sevmek, o ilişkinin devam etmesi gerektiğine dair tek başına yeterli bir ölçüt değildir.Çünkü sağlıklı bir ilişki yalnızca sevgiyle kurulmaz. Güven, saygı, sınırlar, karşılıklılık ve kişinin ilişki içinde kendisi olarak kalabilmesi de gerekir.Bazen birini sevmeye devam ederken ondan uzaklaşmak mümkündür.Ve bazen kendimizi korumak, sevgimizin bittiği yerde değil; sevgi devam ederken sınır koyabildiğimiz yerde başlar.Asıl Yasını Tuttuğumuz Şey Ne?Belki de bazı ilişkilerden ayrılmayı bu kadar zorlaştıran şey, ilişkinin gerçekte ne olduğunu kabul etmektir.Çünkü kabul ettiğimiz anda bazı umutların da yasını tutmamız gerekir.Onun değişmeyeceğini…Beklediğimiz özrün hiç gelmeyebileceğini…Birlikte düşündüğümüz geleceğin gerçekleşmeyebileceğini…Verdiğimiz emeğin ilişkinin istediğimiz yere gelmesine yetmediğini…Ve belki de karşımızdaki insanın, ihtiyaç duyduğumuz insan olmadığını…Bazen en büyük kayıp insanın kendisi değildir.“Bir gün olacak.” dediğimiz şeyin olmayacağını kabul etmektir.Bu yüzden ayrılıkların ardından yalnızca geçmiş için üzülmeyiz. Hiç yaşanmamış bir geleceğin de yasını tutabiliriz.Belki evlenmeyeceğiz.Belki birlikte yaşlanmayacağız.Belki kafamızda yüzlerce kez yaptığımız o konuşma hiçbir zaman gerçekleşmeyecek.Belki de yıllardır beklediğimiz şekilde sevilmeyeceğiz.İşte bu nedenle bazı ilişkilerden çıkmak yalnızca bir kapıyı kapatmak gibi değildir. O kapının arkasında bir gün bulacağımızı düşündüğümüz hayatın da artık orada olmadığını kabul etmektir.“Neden Kopamıyorum?” Yerine Başka Bir Şey Sorabilir miyiz?İnsan kendisine iyi gelmeyen bir ilişkiden ayrılamadığında çoğu zaman kendisine öfkelenmeye başlar.“Neden bu kadar güçsüzüm?”“Neden hâlâ onu düşünüyorum?”“Neden bir türlü bitiremiyorum?”Oysa belki de kendimizi yargılamak yerine anlamaya çalışmak daha işlevsel bir başlangıçtır.Belki soru “Neden ondan kopamıyorum?” değildir.Belki sorulması gerekenler şunlardır:Onu kaybettiğimde aslında neyi kaybetmiş olacağım?Onu mu özlüyorum, onun yanındayken hissettiğim şeyi mi?Bu ilişkide sürekli kazanmaya çalıştığım şey ne?Onun beni seçmesi benim için ne anlama geliyor?Bugünkü kişiye mi bağlıyım, yoksa değişeceğine dair umuduma mı?Bu ilişkide yaşadığım hangi duygu bana eskiden beri tanıdık geliyor?Ve belki de en önemlisi:Bu ilişki bundan sonra hiç değişmeyecek olsaydı, yine de içinde kalmak ister miydim?Bazen bir ilişkiden ayrılabilmek için önce sevgimizin bitmesini bekleriz.Oysa sevgi her zaman önce bitmez.Bazen önce gerçekliği görürüz. Sonra sınır koyarız. Sonra uzaklaşırız. Ve bağ, bütün bunların ardından yavaş yavaş çözülür.Çünkü bazı ilişkilerde bırakılması gereken yalnızca bir insan değildir.Bazen onun değişeceğine dair umudu, onun bizi seçerek değerimizi kanıtlayacağı beklentisini ve birlikte yaşayacağımızı düşündüğümüz hayatı da bırakmamız gerekir.Belki de gerçek ayrılık, tam olarak burada başlar.KaynakçaBowlby, J. (1969). Attachment and loss: Vol. 1. Attachment. Basic Books.Bowlby, J. (1973). Attachment and loss: Vol. 2. Separation: Anxiety and anger. Basic Books.Freud, S. (1920). Beyond the pleasure principle. International Psycho-Analytical Press.Hazan, C., & Shaver, P. (1987). Romantic love conceptualized as an attachment process. Journal of Personality and Social Psychology, 52(3), 511–524.Mikulincer, M., & Shaver, P. R. (2016). Attachment in adulthood: Structure, dynamics, and change (2nd ed.). Guilford Press.Winnicott, D. W. (1965). The maturational processes and the facilitating environment: Studies in the theory of emotional development. Hogarth Press.

Psikoloji
Deniz Beren Kılıçlı
October 03, 2026

Recent Blogs

İlişkilerde Sorumluluk Dağılımı: Görünmeyen Yük ve Eşitsiz Emek
İlişkilerde Sorumluluk Dağılımı: Görünmeyen Yük ve Eşitsiz Emek

Bir ilişkide sorumlulukların paylaşılması denildiğinde çoğu zaman akla ev işleri, alışveriş, faturalar veya günlük yapılması gerekenler gelir. Ancak sorumluluk paylaşımı yalnızca bir işi kimin yaptığıyla ilgili değildir. O işin yapılması gerektiğini kimin hatırladığı, ne zaman yapılacağını kimin planladığı, eksiklerin kim tarafından fark edildiği ve sürecin kim tarafından takip edildiği de bu paylaşımın bir parçasıdır.Örneğin iki kişi aynı evde yaşıyor olabilir. Partnerlerden biri yemek yapıyor, diğeri mutfağı topluyor olabilir. Dışarıdan bakıldığında görevler paylaşılmış gibi görünür. Fakat alışveriş listesini hazırlayan, evde neyin eksildiğini takip eden, yemek için ne yapılacağına karar veren ve gerekli malzemelerin alınmasını hatırlayan hep aynı kişiyse sorumlulukların zihinsel kısmı eşit paylaşılmıyor olabilir.Bu durum yalnızca evli çiftlerde veya birlikte yaşayan kişilerde görülmez. Ortak planların yapılması, aile ziyaretlerinin organize edilmesi, özel günlerin hatırlanması, maddi konuların takip edilmesi ve ilişkide ortaya çıkan sorunların konuşulması gibi birçok alanda da benzer bir örüntü oluşabilir.Zamanla bir partner kendisini sürekli düşünen, planlayan ve hatırlatan kişi olarak bulurken diğeri daha çok kendisinden bir şey istendiğinde harekete geçen kişi hâline gelebilir. Bu noktada yaşanan güçlük, yalnızca yapılacak işlerin çokluğu değildir. Birlikte yürütülmesi gereken yaşamın sorumluluğunu zihinsel olarak da tek başına taşıyormuş gibi hissetmektir.Bir İşi Yapmakla O İşin Sorumluluğunu Üstlenmek Aynı Şey DeğildirBir sorumluluğun yerine getirilmesi genellikle görünür bir sonuç ortaya çıkarır. Ev temizlenir, faturalar ödenir, akşam yemeği hazırlanır veya bir tatil için rezervasyon yapılır. Ancak bu sonuçların ortaya çıkmasından önce çoğu zaman görünmeyen bir süreç vardır.Bir ihtiyacın fark edilmesi, seçeneklerin değerlendirilmesi, karar verilmesi, uygun zamanın belirlenmesi ve işin tamamlanıp tamamlanmadığının takip edilmesi gerekir. Bütün bu adımlar da zaman ve zihinsel çaba gerektirir.Örneğin bir çiftin hafta sonu aile ziyaretine gideceğini düşünelim. Ziyaretin hangi gün yapılacağına karar veren, aile üyeleriyle iletişim kuran, uygun saati belirleyen ve gerekli hazırlıkları düşünen kişi aynı partner olabilir. Diğer partner de belirlenen saatte hazır bulunarak ziyarete katılabilir. Her iki kişi de ziyaretin gerçekleşmesine katkıda bulunmuştur; ancak ziyaretin planlanması ve takip edilmesi için gereken zihinsel emek aynı ölçüde paylaşılmamıştır.Benzer bir durum ev işlerinde de ortaya çıkabilir. Bir partner çamaşırları yıkayabilir ancak çamaşırların ne zaman yıkanması gerektiğini, hangi ürünlerin alınacağını ve temiz kıyafetlere ne zaman ihtiyaç duyulacağını sürekli diğer partner takip ediyorsa sorumluluğun önemli bir bölümü hâlâ tek kişidedir.Bu nedenle sorumluluk paylaşımını değerlendirirken yalnızca kimin hangi işi yaptığına bakmak yeterli olmayabilir. İşlerin düşünülmesi, planlanması ve takip edilmesi sürecinin nasıl dağıldığı da önemlidir.Sürekli Hatırlatan Kişi Olmak Neden Yorucudur?Bir ilişkide aynı kişinin sürekli hatırlatma yapması zamanla yorucu bir döngüye dönüşebilir. Başlangıçta basit bir rica olarak görülen durum, tekrarlandıkça ilişkinin işleyişini etkileyebilir.Örneğin bir partner, diğerinden ortak bir sorumluluğu yerine getirmesini ister. İş yapılmadığında yeniden hatırlatır. Bir süre daha bekledikten sonra konuyu tekrar gündeme getirir. Sonunda işi kendisi tamamlar. Böylece sorumluluk yerine getirilmiş olsa da sürecin takibi yine aynı kişinin üzerinde kalır.Bu döngü tekrarlandığında hatırlatan kişi yalnızca yapılacak işleri değil, diğer partnerin sorumluluklarını da takip etmek zorunda hissedebilir. Bir süre sonra neyin eksik olduğunu düşünmek, hatırlatma yapmak ve işlerin tamamlanmasını beklemek günlük yaşamın sürekli bir parçasına dönüşebilir.Üstelik hatırlatma davranışı ilişkinin iletişim biçimini de değiştirebilir. Sorumluluklarını takip etmeyen partner, kendisine sürekli bir şey söylendiğini veya eleştirildiğini düşünebilir. Hatırlatan partner ise aynı konuyu defalarca dile getirmek zorunda kaldığı için anlaşılmadığını hissedebilir.Böylece taraflardan biri daha fazla hatırlatırken diğeri kendisini daha fazla baskı altında hissedebilir. Hatırlatan kişi sesini yükselttiğinde sorun iletişimin tonuna kayabilir ve başlangıçta konuşulması gereken sorumluluk paylaşımı arka planda kalabilir.Burada önemli olan, her hatırlatmanın veya her iş bölümünün sorunlu olduğu sonucuna varmak değildir. İlişkilerde zaman zaman birbirinden yardım istemek ve bazı sorumlulukları hatırlatmak doğaldır. Güçlük, sorumlulukların düzenli olarak aynı kişide toplanması ve bu düzenin taraflardan birinin sürekli takip etmesine bağlı hâle gelmesiyle ortaya çıkabilir.Eşitsiz Emek Zamanla İlişkide Nasıl Bir Etki Yaratır?Bir partnerin sürekli planlayan, düşünen ve takip eden kişi olması zaman içinde farklı duygulara yol açabilir. Başlangıçta yalnızca yorgunluk olarak hissedilen durum, zamanla kırgınlığa, yalnızlık hissine veya ilişkideki emeğin karşılıklı olmadığı düşüncesine dönüşebilir.Örneğin bir kişi, partnerinin yapılacakları kendiliğinden fark etmesini bekliyor olabilir. Onun hatırlatılmadan sorumluluk almasını, ortak yaşamı düşünmesini ve ihtiyaçları birlikte takip etmelerini istiyor olabilir. Ancak her defasında kendisinin konuyu gündeme getirmesi gerektiğinde şu düşünce ortaya çıkabilir: “Bunu da ben düşünmesem hiç yapılmayacak.”Bu düşünce yalnızca belirli bir işin tamamlanmamasıyla ilgili değildir. Kişi, ortak yaşamı sürdürme sorumluluğunun kendisine bırakıldığını düşünüyor olabilir. Bu da ilişkide birlikte hareket etme ve dayanışma hissini zayıflatabilir.Diğer taraftan, daha az sorumluluk üstlenen partner bu durumu aynı şekilde yorumlamayabilir. Kendisinden istenen işleri yaptığını, elinden gelen katkıyı sunduğunu veya karşı tarafın beklentilerinin kendisi için yeterince açık olmadığını düşünebilir. Böyle bir durumda iki kişi aynı ilişki düzenini farklı biçimlerde deneyimliyor olabilir.Bir taraf için temel mesele kendiliğinden sorumluluk alınmaması iken diğer taraf için sorun, ne yapması gerektiğinin sürekli söylenmesi olabilir. Her iki taraf da kendi açısından anlaşılmadığını hissettiğinde tartışmalar giderek görevlerin kendisinden uzaklaşarak kimin daha fazla emek verdiği üzerine yoğunlaşabilir.Bu nedenle sorumluluk paylaşımındaki güçlüğü yalnızca bir tarafın daha fazla iş yapması üzerinden değerlendirmek eksik kalabilir. Tarafların emek, sorumluluk, destek ve adalet kavramlarına ne anlam verdiklerini de anlamak gerekir.Her İki Tarafın Adil Bulduğu Bir Paylaşım Nasıl Oluşturulabilir?Sorumlulukların adil paylaşılması, her işin mutlaka yarı yarıya bölünmesi anlamına gelmez. Çiftlerin çalışma saatleri, sağlık durumları, kişisel koşulları ve günlük sorumlulukları farklı olabilir. Bazı dönemlerde bir partner daha fazla sorumluluk üstlenirken başka bir dönemde diğer partner daha fazla katkıda bulunabilir.Burada önemli olan, iş bölümünün iki taraf için de anlaşılır, sürdürülebilir ve karşılıklı olarak kabul edilebilir olmasıdır.İlk adım, görünür ve görünmeyen sorumlulukları birlikte değerlendirmek olabilir. Günlük yaşamda yapılması gerekenleri listelemek, bunların kim tarafından başlatıldığını, planlandığını ve takip edildiğini görmeyi kolaylaştırabilir. Böylece daha önce fark edilmeyen bir emek paylaşımı da görünür hâle gelebilir.İkinci adım, beklentileri açık biçimde konuşmaktır. Bir partner, diğerinin ihtiyaçları kendiliğinden fark etmesini bekleyebilir. Diğer partner ise kendisinden açıkça istenmeyen bir şeyin sorumluluğunu üstlenmesi gerektiğini düşünmeyebilir. Bu farklılıkları konuşmak, tarafların birbirlerinden ne beklediğini anlamalarına yardımcı olabilir.Ancak burada çözümün bütün sorumlulukları bir partnerin belirleyip diğerine dağıtması olmadığını da unutmamak gerekir. Bir kişi her işin planını yapmaya ve diğerine ne yapacağını söylemeye devam ediyorsa zihinsel yük yine aynı kişide kalabilir. Daha dengeli bir paylaşımda her iki partner de belirli sorumlulukların yalnızca uygulanmasından değil, gerektiğinde fark edilmesinden ve takip edilmesinden de sorumlu olur.Son olarak, sorumluluk paylaşımının değişmez bir düzen olmak zorunda olmadığı kabul edilebilir. İş yoğunluğu, maddi koşullar veya yaşamın farklı dönemleri iş bölümünü değiştirebilir. Önemli olan, bu değişikliklerin konuşulabilmesi ve bir tarafın sürekli olarak bütün yükü üstlenmek zorunda kalmamasıdır.Sorumluluk Paylaşımı Psikolojik Danışmanlık Sürecinde Nasıl Ele Alınır?Sorumluluk dağılımı konusunda yaşanan güçlükler bazen çiftlerin kendi aralarında konuşarak çözebilecekleri farklılıklardan kaynaklanabilir. Ancak konu tekrar tekrar tartışmaya dönüşüyor, taraflardan biri kendisini sürekli yalnız veya anlaşılmamış hissediyor ya da konuşmalar herhangi bir değişiklik yaratmıyorsa profesyonel destek almak değerlendirilebilecek seçeneklerden biridir.Çiftlerle yürütülen psikolojik danışmanlık sürecinde öncelikle sorunun nasıl ortaya çıktığı ve ilişkinin günlük işleyişinde nasıl sürdüğü anlaşılmaya çalışılır. Hangi sorumlulukların kim tarafından üstlenildiği kadar, tarafların bu iş bölümüne hangi anlamları yüklediği de ele alınır.Örneğin bir partner için kendiliğinden sorumluluk alınması, önemsenmenin ve dayanışmanın göstergesi olabilir. Diğer partner ise bir görev açıkça paylaşılmadığında o konuda kendisinden beklenti olduğunu fark etmeyebilir. Bu farklılıklar konuşulmadığında taraflar birbirlerinin davranışlarını kendi bakış açıları üzerinden yorumlayabilir. Bir taraf ilgisizlik hissettiği için daha fazla hatırlatma yaparken diğer taraf eleştirildiğini düşündüğü için geri çekilebilir.Danışmanlık sürecinde bu etkileşim örüntüsünü fark etmek, çiftlerin birbirlerini suçlamadan yaşadıkları güçlüğü konuşabilmeleri açısından önemlidir. Bunun yanında sorumlulukların nasıl dağıtıldığı, hangi beklentilerin açıkça ifade edilmediği ve mevcut iş bölümünün iki tarafın ihtiyaçlarını ne ölçüde karşıladığı birlikte değerlendirilebilir.Gerektiğinde çiftler, günlük sorumlulukları daha görünür hâle getirmek, görevlerin yalnızca yapılmasını değil planlanmasını ve takip edilmesini de paylaşmak veya tartışmalar sırasında ihtiyaçlarını daha açık ifade etmek gibi somut değişiklikler üzerinde çalışabilir. Amaç, taraflardan birini haklı ya da haksız ilan etmek değil; ilişkinin işleyişini anlamak ve her iki kişinin de katkı sunabileceği daha sürdürülebilir bir düzen geliştirmektir.Elbette her ilişkideki sorumluluk sorunu aynı değildir. Bazı durumlarda beklentilerin netleştirilmesi yeterli olabilirken bazı durumlarda uzun süredir devam eden iletişim örüntülerinin, kırgınlıkların veya ilişki içindeki güç dengesinin daha ayrıntılı ele alınması gerekebilir. Bu nedenle sürecin, çiftin yaşadığı güçlüğe ve ihtiyaçlarına göre şekillenmesi önemlidir.Bir ilişkide sorumluluk paylaşımını yeniden değerlendirmek, yalnızca kimin daha fazla iş yaptığını hesaplamak değildir. Aynı zamanda ortak yaşamın yükünü kimin düşündüğünü, planladığını ve takip ettiğini fark etmektir. Çünkü birlikte olmak, her işi eşit sayıda yapmak anlamına gelmese de ortak yaşamın sorumluluğunu birlikte üstlenebilmek anlamına gelir.Bazen ilişkideki yorgunluk, yapılacak işlerin çokluğundan değil, bütün bu işleri düşünen ve takip eden kişinin hep aynı kişi olmasından kaynaklanır. Bu görünmeyen emeği fark etmek ve açıkça konuşabilmek, daha dengeli bir ilişki kurmanın önemli adımlarından biridir.

Çift Danışmanlığı
İrem Gerdan
October 02, 2026
Koşullu-Koşulsuz Sevgi
Koşullu-Koşulsuz Sevgi

Koşullu-Koşulsuz SevgiKlinik odasında danışanlarımdan en sık duyduğum cümlelerden biridir: “Ben onu hiçbir koşul öne sürmeden, tamamen olduğu gibi sevmiştim; o ise beni terk etti / bana zarar verdi.”Büyüme çağımızdan beri kulaklarımıza fısıldanan, filmlerin, dizilerin ve masalların bize ezberlettiği en büyük yalanlardan biridir "koşulsuz sevgi". Hiçbir şart sunulmadan, hiçbir bedel ödemeden, sadece var olduğumuz için birileri tarafından kusursuzca sarıp sarmalanacağımız inancıyla büyütülürüz. Hepimiz içten içe, hatalarımızla, dağınıklığımızla, kaprislerimizle biri tarafından "hiç değiştirilmeden" kabul edilmeyi hayal ederiz.Peki, yetişkinlerin dünyasına adım attığımızda gerçekle karşılaşınca ne olur? Hayatın en sert ama en şifalı yüzleşmelerinden biri şudur: Yetişkin ilişkilerinde "koşulsuz sevgi" diye bir şey yoktur; olamaz da.Sevgi, doğası gereği her zaman bir karşılıklılığa, bir dengeye ve görünmez bir "alışverişe" dayanır. Bu gerçeği yok saymak, insanı hayat boyu tükenmişlikten tükenmişliğe, zehirli ilişkilerden hayal kırıklıklarına sürükler."Koşul" Dediğimiz Şey Aslında Nedir?Birine "Seni koşulsuz seviyorum" dediğimizde bile, arka planda zihnimiz sessiz ama çok net sözleşmeler imzalar. Günlük hayatta "koşul" kelimesi kulağa biraz çıkarcı veya soğuk gelebilir. Oysa ilişkilerin ayakta kalabilmesi için bu şartlar adeta oksijen gibidir.Buradaki koşul; paraya, mala mülke ya da büyük başarılara bağlı olmak zorunda değildir. Çoğu zaman çok daha insani, çok daha temel kurallardır: “Bana temel düzeyde saygı duyduğun, değer verdiğim şeyleri ezmediğin sürece seni severim.” “Kriz anlarında kaçmak yerine masada kalabildiğinde, derdimi dinlemeye niyet ettiğinde sana bağlanabilirim.” “Bana bilerek, isteyerek ve sistematik olarak zarar vermediğin, ruhumu incitmediğin sürece bu bağ sürer.”Görüldüğü gibi, sevginin yaşayabilmesi ve insanın kendi benliğini koruyabilmesi için tarafların birbirine sunduğu temel insani çizgiler vardır. Bu çizgiler ortadan kalktığında, yani karşımızdaki insan bize aktif olarak zarar vermeye başladığında bile "Ama ben onu koşulsuzca seviyorum" diyerek kalmaya devam etmek bir erdem değil, insanın kendine yapabileceği en büyük haksızlıktır.İlişkilerdeki Gizli Alışveriş: Duygusal Ticaret Değil, Vefa Dengesiİnsan ilişkileri, en saf ve en temiz halinde bile karşılıklı bir alışveriştir. Bunu soğuk bir ticaret gibi değil, bir vefa ve özen dengesi olarak okumalıyız. Bir ilişkiye kalbimizi, zamanımızı ve emeğimizi yatırırken ruhsal olarak bir karşılık bekleriz:1. Görülmek ve Duyulmak: Karşımızdakinin gözünde var olduğumuzu, kıymetli olduğumuzu hissetmek.2. Güven ve Sığınak: En yorgun, en kırılgan anımızda sırtımızı yaslayabileceğimiz bir omuz bulmak.3. Karşılık (Vefa): Verdiğimiz sevginin ve gösterdiğimiz özenin en azından bir tebessümle, bir vefayla ya da benzer bir çabayla karşılanması.Eğer bir ilişkide trafik hep tek taraflı akıyorsa —yani bir taraf sürekli veren, fedakarlık yapan, alttan alan; diğeri ise sadece alan, talep eden ama hiçbir şey vermeyen konumundaysa— o ilişkideki sevgi bir süre sonra ruhsal bir yaraya dönüşür. Sağlıklı bir bağ, tek taraflı köleliklerle değil, dengeli bir "al-ver" döngüsüyle ayakta kalır."Koşulsuz Sevgi" Masalının Bize Kestiği Ağır FaturaPiyasada pompalanan o "koşulsuz sevgi" safsatası, insanlara çok ağır bir ruhsal fatura keser. Kişi; kendisini üzen, sınırlarına saygı duymayan, hatta psikolojik ya da fiziksel olarak hırpalayan bir ilişkide kalmaya devam eder ve kendi kendine şunu söyler: "Gerçek sevgi koşulsuzdur, demek ki ben yeterince sabırlı değilim, onu bu haliyle de sevebilmeliyim."İşte bu masal, iyi niyetli insanları zehirli ilişkilerin çekim alanına sokar. Oysa insan, koşullu bir varlıktır. Tahammül sınırımız, sabrımız, ruhsal kapasitemiz vardır. Sevgi; her şeye körü körüne göz yumma saflığı değil, "Ben de buradayım, benim de insani şartlarım var" diyebilme cesaretidir.Sevginin koşullu olduğunu kabul etmek onu küçültmez; aksine onu bilinçli, yetişkin ve değerli kılar. Koşul koyabilmek; insanın kendi sınırlarına sahip çıkabilmesi, "Benim de huzurum, ruh sağlığım ve güvenliğim bu ilişkinin en az senin kadar önemli bir parçasıdır" diyebilmesidir.Masallardaki o dağları deviren, her türlü haksızlığa boyun eğen "koşulsuz" mitleri bir kenara bırakalım. Kendi sınırlarını bilen, karşısındakinden özen talep eden ve bu insani şartlar altında el ele yürüyebilen iki gerçek insan olabilmek bütün mesele budur. Çünkü ruhsal özgürlük, her şeyi sineye çekmekte değil; neyi kabul edip neye "buraya kadar" diyeceğini bilmekte gizlidir.📚 Kaynakça ve Okuma Önerileri Fromm, Erich. (1956). Sevme Sanatı (Çev. Sururi Baykal). Payel Yayınları.(Sevginin pasif bir duygu değil, aktif bir çaba, sorumluluk ve karşılıklı bir emek olduğunu anlamak için başucu eseridir.) Yalom, Irvin D. (1989). Aşkın Yanılsamaları (Çev. Funda Başaran). Ayrıntı Yayınları.(İlişkilerde aradığımız kurtarıcılık, koşulsuzluk ve gerçek dışı beklentilerin insan ruhundaki yansımalarını hikayeleştiren psikolojik bir çalışmadır.) Gottman, John & Silver, Nan. (2015). Evliliği Sürdürmek İçin Yedi İlke (Çev. K. Atbaşoğlu). Varlık Yayınları.

Psikoloji
Deniz Beren Kılıçlı
October 01, 2026
Sürekli Bir Şeylerle Meşgul Olup Hiçbir Şeyi Tamamlayamamak
Sürekli Bir Şeylerle Meşgul Olup Hiçbir Şeyi Tamamlayamamak

Bir işe başlarsın, birkaç dakika sonra aklına yapman gereken başka bir şey gelir. Mevcut işi bitirmeden diğerine geçer, onun ortasında bir mesajı yanıtlar, ardından daha önce ertelediğin başka bir sorumluluğu hatırlarsın. Bir süre sonra günün büyük bir kısmını farklı işlerle ilgilenerek geçirdiğini fark edersin. Ancak akşam olduğunda, sabah tamamlamayı planladığın işin hâlâ beklediğini görürsün. Üstelik yalnızca o iş değil, gün içinde başladığın başka görevler de yarım kalmıştır.Böyle bir günün sonunda insanın aklından genellikle benzer düşünceler geçer: Neden hiçbir şeye doğru düzgün odaklanamıyorum? Bütün gün uğraştığım hâlde neden istediğim kadar ilerleyemiyorum? Daha planlı olsam veya kendimi biraz daha zorlasam bunların hepsini tamamlayabilir miydim?Bu soruların cevaplarını yalnızca disiplin eksikliğinde aramak, yaşanan güçlüğün önemli bir bölümünü gözden kaçırabilir. Çünkü bir işi tamamlamakta zorlanmak her zaman çalışmak istememekle ilgili değildir. Bazen dikkatin çok fazla görev arasında bölünmesi, bazen zorlayıcı bir işe başlamanın yarattığı belirsizlik, bazen de sürekli yeni uyaranlarla karşılaşmak bu döngünün oluşmasına katkıda bulunabilir.Üstelik bu durumun yorucu tarafı yalnızca işlerin yarım kalması değildir. Bir görevden diğerine geçmek, ne yapacağını yeniden belirlemek, nerede kaldığını hatırlamak ve zihnini tekrar aynı konuya yönlendirmek de çaba gerektirir. Gün boyunca hareket hâlinde olsan bile bu çabanın tamamı, gerçekten ilerlemek istediğin işlere yansımayabilir.Zamanla kişi, yaptığı işlerin sayısından çok tamamlayamadıklarına odaklanmaya başlayabilir. Gün içinde birçok sorumluluğu yerine getirmiş olsa bile aklında kalanlar, yetişmeyen işler ve yarım bırakılan görevler olur. Bu da bir sonraki güne daha fazla işi yetiştirme isteğiyle başlamasına, fakat çalışma biçimi değişmediğinde benzer bir döngüyü yeniden yaşamasına neden olabilir.Bir İşten Diğerine Geçmek Bize Ne Sağlıyor?Bir işi yarıda bırakıp başka bir işle ilgilenmenin her zaman aynı nedeni yoktur. Bazen gerçekten daha acil bir sorumluluk ortaya çıkar. Bazen bir bildirim dikkatimizi dağıtır. Bazen de üzerinde çalıştığımız görev zorlaştığında başka bir işle uğraşmak daha kolay ve rahatlatıcı görünür.Örneğin bir sunum hazırlaman gerektiğini düşün. Konuyu araştırman, bilgileri düzenlemen ve bunları anlaşılır bir anlatıma dönüştürmen gerekiyor. Ancak nereden başlayacağını bilemediğinde sunum üzerinde çalışmak zorlayıcı gelebilir. Bu sırada e-postalarını kontrol etmek veya masanı düzenlemek çok daha kolay görünür. Üstelik bu işleri yaptığında gerçekten bir şeyleri tamamlamış olursun. Dolayısıyla kendini tamamen boş durmuş gibi hissetmezsin.Buradaki güçlük, yaptığın diğer işlerin gereksiz olması değildir. Sorun, daha zorlayıcı olan görevin sürekli olarak daha kolay görevlerle yer değiştirmesidir. Böylece gün boyunca meşgul kalabilir, ancak ilerlemek istediğin konuda somut bir aşama kaydedemeyebilirsin.Bazı görevler hızlı sonuç verirken bazıları uzun süre çaba göstermeyi gerektirir. Kısa sürede tamamlanan bir işi bitirmek, ilerlediğimizi görmemizi sağlar. Buna karşılık uzun bir projede harcadığımız emek hemen görünür bir sonuç vermeyebilir. Bu nedenle kişi farkında olmadan tamamlanması daha kolay işlere yönelebilir.Bu davranış tekrarlandığında kısa vadede rahatlatıcı görünen tercih, uzun vadede daha fazla baskı yaratabilir. Ertelenen görevler birikmeye başlar, teslim tarihleri yaklaşır ve kişi yetiştiremediği işler nedeniyle kendisini daha fazla zorlamaya çalışır. Artan baskı, zorlayıcı görevleri daha da göz korkutucu hâle getirebilir. Böylece başlangıçta küçük görünen bir dikkat dağılması, zamanla işlerin sürekli yarım kaldığı bir döngüye dönüşebilir.Her Düşünceyi Hemen Eyleme Dönüştürmek Zorunda DeğilizBir işe odaklanmaya çalışırken aklımıza başka sorumlulukların gelmesi oldukça doğaldır. Çalışırken marketten alınacakları hatırlayabilir, yanıtlamamız gereken bir mesajı düşünebilir veya ertesi gün yapacağımız bir görüşmeyi planlamaya başlayabiliriz. Bu düşünceler ortaya çıktığında onları unutmamak için hemen harekete geçme ihtiyacı duyabiliriz.Ancak bir şeyi hatırlamak, onu o anda yapmak zorunda olduğumuz anlamına gelmez.Aklımıza gelen her görevi hemen yerine getirmeye çalıştığımızda mevcut işimizi tekrar tekrar bırakabiliriz. Bunun yerine yapılacakları kısa bir listeye kaydetmek, dikkatimizi mevcut görevde tutmamıza yardımcı olabilir. Böylece hem diğer sorumluluklarımızı unutmamak için bir yöntem geliştirmiş hem de her düşüncenin çalışma düzenimizi değiştirmesini önlemiş oluruz.Benzer biçimde, telefon bildirimleri ve açık uygulamalar da dikkatin farklı yönlere kaymasına neden olabilir. Bir mesajı kontrol etmek yalnızca birkaç saniye sürse bile sonrasında ne yaptığımızı yeniden hatırlamamız gerekebilir. Özellikle düşünme ve planlama gerektiren işlerde bu geçişler, çalışmanın akışını kesintiye uğratabilir.Elbette her kesintiyi ortadan kaldırmak mümkün değildir. Günlük yaşamda telefon görüşmeleri, beklenmedik sorumluluklar ve başkalarının talepleri olabilir. Buradaki amaç kesintisiz bir yaşam düzeni kurmak değil, kontrol edebildiğimiz kesintileri azaltmak ve dikkatimizi yeniden toplamak için kendimize alan açmaktır.Daha Fazla Çabalamak Yerine Nasıl İlerleyebiliriz?Sürekli bir işten diğerine geçiyorsak ilk adım, kendimizi daha fazla zorlamak değil, bu davranışın hangi durumlarda ortaya çıktığını fark etmek olabilir. Hangi görevlerde dikkatimizi daha kolay kaybediyoruz? Bir işi yarıda bıraktığımızda genellikle ne yapmaya başlıyoruz? Zorlandığımızda mı başka bir işle ilgileniyoruz, yoksa çevremizdeki uyaranlar mı bizi daha sık bölüyor?Bu sorulara verilen yanıtlar, hangi değişikliklerin işe yarayabileceğini anlamamızı kolaylaştırır.Öncelikle gün içinde ilerlemek istediğimiz bir veya iki önemli görev belirleyebiliriz. Yapılacaklar listesindeki bütün maddeleri aynı anda tamamlamaya çalışmak yerine, hangi işin öncelikli olduğunu netleştirmek dikkatimizi yönlendirmemize yardımcı olabilir. Bu, diğer sorumlulukları görmezden gelmek anlamına gelmez. Yalnızca günün hangi noktasında neye odaklanacağımızı belirlememizi sağlar.İkinci olarak, büyük görevleri küçük adımlara ayırabiliriz. Örneğin bir raporu tamamlamak yerine önce başlıklarını oluşturmayı, ardından ilk bölümü yazmayı hedefleyebiliriz. Böylece nereden başlayacağımızı düşünerek zaman kaybetmek yerine doğrudan uygulanabilir bir adım atabiliriz.Üçüncü olarak, çalışma sırasında aklımıza gelen diğer işleri hemen yapmak yerine not edebiliriz. Bu yöntem özellikle bir şeyi unutacağımızdan endişelendiğimizde işe yarayabilir. Not aldığımız göreve daha sonra geri dönebileceğimizi bilmek, mevcut işimizi sürdürmemizi kolaylaştırabilir.Son olarak, bir görevden diğerine geçmek zorunda kaldığımızda işe nasıl geri döneceğimizi de planlayabiliriz. Çalışmayı bırakmadan önce nerede kaldığımızı ve sıradaki adımın ne olduğunu kısaca yazmak, yeniden başladığımızda aynı noktaya ulaşmak için harcayacağımız çabayı azaltabilir.Bu önerilerin amacı her gün kusursuz bir plan uygulamak değildir. Bazen işler planlandığı gibi ilerlemeyebilir ve bazı görevler ertesi güne kalabilir. Önemli olan, her yarım kalan işi kişisel bir başarısızlık olarak değerlendirmek yerine neyin işe yaradığını ve hangi koşullarda zorlandığımızı anlayabilmektir.Günün Sonunda Yalnızca Yarım Kalanlara BakmamakAkşam olduğunda tamamlanamayan işlere odaklanmak kolaydır. Özellikle yapılacaklar listesi uzunsa gün boyunca yapılanları gözden kaçırabiliriz. Ancak yalnızca biten işlerin sayısına bakmak da yeterli değildir. Bazı görevler daha fazla düşünme, karar verme veya hazırlık gerektirebilir. Bu nedenle ilerlemeyi değerlendirirken yalnızca sonuçlara değil, kaydedilen aşamalara da bakmak önemlidir.Günün sonunda kendimize birkaç soru sorabiliriz: Bugün hangi işte ilerleme kaydettim? Dikkatimi en çok ne böldü? Hangi görevi sürekli erteledim ve bunun nedeni ne olabilir? Yarın çalışma biçimimde değiştirebileceğim küçük bir şey var mı?Bu sorular, kendimizi suçlamak yerine davranışlarımızı gözlemlememize yardımcı olabilir. Belki de daha fazla zamana değil, daha net bir başlangıç noktasına ihtiyacımız vardır. Belki de aynı anda üstlenmeye çalıştığımız görevlerin sayısını azaltmak veya çalışma sırasında dikkatimizi bölen unsurları düzenlemek daha işlevsel olacaktır.Dikkati sürdürme ve işleri organize etme güçlüğü uzun süredir devam ediyor, farklı yaşam alanlarını etkiliyor ve günlük sorumlulukları yerine getirmeyi belirgin biçimde zorlaştırıyorsa bu durumun daha ayrıntılı değerlendirilmesi de yararlı olabilir. Çünkü benzer davranışlar farklı nedenlerle ortaya çıkabilir ve yalnızca dışarıdan görülen davranışa bakarak tek bir açıklamaya ulaşmak mümkün değildir.Gün boyunca sürekli bir şeylerle meşgul olup hiçbir şeyi tamamlayamamak, mutlaka daha fazla çalışmamız gerektiğini göstermez. Bazen asıl ihtiyaç, dikkatimizi hangi durumlarda kaybettiğimizi anlamak, görevlerimizi daha yönetilebilir hâle getirmek ve enerjimizi nereye yönlendirdiğimizi fark etmektir.Kendimize yalnızca “Bugün ne kadar iş yaptım?” diye sormak yerine “Bugün enerjimi gerçekten ilerlemek istediğim şeylere ne ölçüde yönlendirebildim?” sorusunu da yöneltebiliriz. Çünkü önemli olan her an meşgul olmak değil, çabamızın bizim için anlamlı olan işlerde ilerlememize yardımcı olabilmesidir.

Bireysel Danışmanlık
İrem Gerdan
September 30, 2026

Most Read

İlişkilerde Sorumluluk Dağılımı: Görünmeyen Yük ve Eşitsiz Emek
İlişkilerde Sorumluluk Dağılımı: Görünmeyen Yük ve Eşitsiz Emek

Bir ilişkide sorumlulukların paylaşılması denildiğinde çoğu zaman akla ev işleri, alışveriş, faturalar veya günlük yapılması gerekenler gelir. Ancak sorumluluk paylaşımı yalnızca bir işi kimin yaptığıyla ilgili değildir. O işin yapılması gerektiğini kimin hatırladığı, ne zaman yapılacağını kimin planladığı, eksiklerin kim tarafından fark edildiği ve sürecin kim tarafından takip edildiği de bu paylaşımın bir parçasıdır.Örneğin iki kişi aynı evde yaşıyor olabilir. Partnerlerden biri yemek yapıyor, diğeri mutfağı topluyor olabilir. Dışarıdan bakıldığında görevler paylaşılmış gibi görünür. Fakat alışveriş listesini hazırlayan, evde neyin eksildiğini takip eden, yemek için ne yapılacağına karar veren ve gerekli malzemelerin alınmasını hatırlayan hep aynı kişiyse sorumlulukların zihinsel kısmı eşit paylaşılmıyor olabilir.Bu durum yalnızca evli çiftlerde veya birlikte yaşayan kişilerde görülmez. Ortak planların yapılması, aile ziyaretlerinin organize edilmesi, özel günlerin hatırlanması, maddi konuların takip edilmesi ve ilişkide ortaya çıkan sorunların konuşulması gibi birçok alanda da benzer bir örüntü oluşabilir.Zamanla bir partner kendisini sürekli düşünen, planlayan ve hatırlatan kişi olarak bulurken diğeri daha çok kendisinden bir şey istendiğinde harekete geçen kişi hâline gelebilir. Bu noktada yaşanan güçlük, yalnızca yapılacak işlerin çokluğu değildir. Birlikte yürütülmesi gereken yaşamın sorumluluğunu zihinsel olarak da tek başına taşıyormuş gibi hissetmektir.Bir İşi Yapmakla O İşin Sorumluluğunu Üstlenmek Aynı Şey DeğildirBir sorumluluğun yerine getirilmesi genellikle görünür bir sonuç ortaya çıkarır. Ev temizlenir, faturalar ödenir, akşam yemeği hazırlanır veya bir tatil için rezervasyon yapılır. Ancak bu sonuçların ortaya çıkmasından önce çoğu zaman görünmeyen bir süreç vardır.Bir ihtiyacın fark edilmesi, seçeneklerin değerlendirilmesi, karar verilmesi, uygun zamanın belirlenmesi ve işin tamamlanıp tamamlanmadığının takip edilmesi gerekir. Bütün bu adımlar da zaman ve zihinsel çaba gerektirir.Örneğin bir çiftin hafta sonu aile ziyaretine gideceğini düşünelim. Ziyaretin hangi gün yapılacağına karar veren, aile üyeleriyle iletişim kuran, uygun saati belirleyen ve gerekli hazırlıkları düşünen kişi aynı partner olabilir. Diğer partner de belirlenen saatte hazır bulunarak ziyarete katılabilir. Her iki kişi de ziyaretin gerçekleşmesine katkıda bulunmuştur; ancak ziyaretin planlanması ve takip edilmesi için gereken zihinsel emek aynı ölçüde paylaşılmamıştır.Benzer bir durum ev işlerinde de ortaya çıkabilir. Bir partner çamaşırları yıkayabilir ancak çamaşırların ne zaman yıkanması gerektiğini, hangi ürünlerin alınacağını ve temiz kıyafetlere ne zaman ihtiyaç duyulacağını sürekli diğer partner takip ediyorsa sorumluluğun önemli bir bölümü hâlâ tek kişidedir.Bu nedenle sorumluluk paylaşımını değerlendirirken yalnızca kimin hangi işi yaptığına bakmak yeterli olmayabilir. İşlerin düşünülmesi, planlanması ve takip edilmesi sürecinin nasıl dağıldığı da önemlidir.Sürekli Hatırlatan Kişi Olmak Neden Yorucudur?Bir ilişkide aynı kişinin sürekli hatırlatma yapması zamanla yorucu bir döngüye dönüşebilir. Başlangıçta basit bir rica olarak görülen durum, tekrarlandıkça ilişkinin işleyişini etkileyebilir.Örneğin bir partner, diğerinden ortak bir sorumluluğu yerine getirmesini ister. İş yapılmadığında yeniden hatırlatır. Bir süre daha bekledikten sonra konuyu tekrar gündeme getirir. Sonunda işi kendisi tamamlar. Böylece sorumluluk yerine getirilmiş olsa da sürecin takibi yine aynı kişinin üzerinde kalır.Bu döngü tekrarlandığında hatırlatan kişi yalnızca yapılacak işleri değil, diğer partnerin sorumluluklarını da takip etmek zorunda hissedebilir. Bir süre sonra neyin eksik olduğunu düşünmek, hatırlatma yapmak ve işlerin tamamlanmasını beklemek günlük yaşamın sürekli bir parçasına dönüşebilir.Üstelik hatırlatma davranışı ilişkinin iletişim biçimini de değiştirebilir. Sorumluluklarını takip etmeyen partner, kendisine sürekli bir şey söylendiğini veya eleştirildiğini düşünebilir. Hatırlatan partner ise aynı konuyu defalarca dile getirmek zorunda kaldığı için anlaşılmadığını hissedebilir.Böylece taraflardan biri daha fazla hatırlatırken diğeri kendisini daha fazla baskı altında hissedebilir. Hatırlatan kişi sesini yükselttiğinde sorun iletişimin tonuna kayabilir ve başlangıçta konuşulması gereken sorumluluk paylaşımı arka planda kalabilir.Burada önemli olan, her hatırlatmanın veya her iş bölümünün sorunlu olduğu sonucuna varmak değildir. İlişkilerde zaman zaman birbirinden yardım istemek ve bazı sorumlulukları hatırlatmak doğaldır. Güçlük, sorumlulukların düzenli olarak aynı kişide toplanması ve bu düzenin taraflardan birinin sürekli takip etmesine bağlı hâle gelmesiyle ortaya çıkabilir.Eşitsiz Emek Zamanla İlişkide Nasıl Bir Etki Yaratır?Bir partnerin sürekli planlayan, düşünen ve takip eden kişi olması zaman içinde farklı duygulara yol açabilir. Başlangıçta yalnızca yorgunluk olarak hissedilen durum, zamanla kırgınlığa, yalnızlık hissine veya ilişkideki emeğin karşılıklı olmadığı düşüncesine dönüşebilir.Örneğin bir kişi, partnerinin yapılacakları kendiliğinden fark etmesini bekliyor olabilir. Onun hatırlatılmadan sorumluluk almasını, ortak yaşamı düşünmesini ve ihtiyaçları birlikte takip etmelerini istiyor olabilir. Ancak her defasında kendisinin konuyu gündeme getirmesi gerektiğinde şu düşünce ortaya çıkabilir: “Bunu da ben düşünmesem hiç yapılmayacak.”Bu düşünce yalnızca belirli bir işin tamamlanmamasıyla ilgili değildir. Kişi, ortak yaşamı sürdürme sorumluluğunun kendisine bırakıldığını düşünüyor olabilir. Bu da ilişkide birlikte hareket etme ve dayanışma hissini zayıflatabilir.Diğer taraftan, daha az sorumluluk üstlenen partner bu durumu aynı şekilde yorumlamayabilir. Kendisinden istenen işleri yaptığını, elinden gelen katkıyı sunduğunu veya karşı tarafın beklentilerinin kendisi için yeterince açık olmadığını düşünebilir. Böyle bir durumda iki kişi aynı ilişki düzenini farklı biçimlerde deneyimliyor olabilir.Bir taraf için temel mesele kendiliğinden sorumluluk alınmaması iken diğer taraf için sorun, ne yapması gerektiğinin sürekli söylenmesi olabilir. Her iki taraf da kendi açısından anlaşılmadığını hissettiğinde tartışmalar giderek görevlerin kendisinden uzaklaşarak kimin daha fazla emek verdiği üzerine yoğunlaşabilir.Bu nedenle sorumluluk paylaşımındaki güçlüğü yalnızca bir tarafın daha fazla iş yapması üzerinden değerlendirmek eksik kalabilir. Tarafların emek, sorumluluk, destek ve adalet kavramlarına ne anlam verdiklerini de anlamak gerekir.Her İki Tarafın Adil Bulduğu Bir Paylaşım Nasıl Oluşturulabilir?Sorumlulukların adil paylaşılması, her işin mutlaka yarı yarıya bölünmesi anlamına gelmez. Çiftlerin çalışma saatleri, sağlık durumları, kişisel koşulları ve günlük sorumlulukları farklı olabilir. Bazı dönemlerde bir partner daha fazla sorumluluk üstlenirken başka bir dönemde diğer partner daha fazla katkıda bulunabilir.Burada önemli olan, iş bölümünün iki taraf için de anlaşılır, sürdürülebilir ve karşılıklı olarak kabul edilebilir olmasıdır.İlk adım, görünür ve görünmeyen sorumlulukları birlikte değerlendirmek olabilir. Günlük yaşamda yapılması gerekenleri listelemek, bunların kim tarafından başlatıldığını, planlandığını ve takip edildiğini görmeyi kolaylaştırabilir. Böylece daha önce fark edilmeyen bir emek paylaşımı da görünür hâle gelebilir.İkinci adım, beklentileri açık biçimde konuşmaktır. Bir partner, diğerinin ihtiyaçları kendiliğinden fark etmesini bekleyebilir. Diğer partner ise kendisinden açıkça istenmeyen bir şeyin sorumluluğunu üstlenmesi gerektiğini düşünmeyebilir. Bu farklılıkları konuşmak, tarafların birbirlerinden ne beklediğini anlamalarına yardımcı olabilir.Ancak burada çözümün bütün sorumlulukları bir partnerin belirleyip diğerine dağıtması olmadığını da unutmamak gerekir. Bir kişi her işin planını yapmaya ve diğerine ne yapacağını söylemeye devam ediyorsa zihinsel yük yine aynı kişide kalabilir. Daha dengeli bir paylaşımda her iki partner de belirli sorumlulukların yalnızca uygulanmasından değil, gerektiğinde fark edilmesinden ve takip edilmesinden de sorumlu olur.Son olarak, sorumluluk paylaşımının değişmez bir düzen olmak zorunda olmadığı kabul edilebilir. İş yoğunluğu, maddi koşullar veya yaşamın farklı dönemleri iş bölümünü değiştirebilir. Önemli olan, bu değişikliklerin konuşulabilmesi ve bir tarafın sürekli olarak bütün yükü üstlenmek zorunda kalmamasıdır.Sorumluluk Paylaşımı Psikolojik Danışmanlık Sürecinde Nasıl Ele Alınır?Sorumluluk dağılımı konusunda yaşanan güçlükler bazen çiftlerin kendi aralarında konuşarak çözebilecekleri farklılıklardan kaynaklanabilir. Ancak konu tekrar tekrar tartışmaya dönüşüyor, taraflardan biri kendisini sürekli yalnız veya anlaşılmamış hissediyor ya da konuşmalar herhangi bir değişiklik yaratmıyorsa profesyonel destek almak değerlendirilebilecek seçeneklerden biridir.Çiftlerle yürütülen psikolojik danışmanlık sürecinde öncelikle sorunun nasıl ortaya çıktığı ve ilişkinin günlük işleyişinde nasıl sürdüğü anlaşılmaya çalışılır. Hangi sorumlulukların kim tarafından üstlenildiği kadar, tarafların bu iş bölümüne hangi anlamları yüklediği de ele alınır.Örneğin bir partner için kendiliğinden sorumluluk alınması, önemsenmenin ve dayanışmanın göstergesi olabilir. Diğer partner ise bir görev açıkça paylaşılmadığında o konuda kendisinden beklenti olduğunu fark etmeyebilir. Bu farklılıklar konuşulmadığında taraflar birbirlerinin davranışlarını kendi bakış açıları üzerinden yorumlayabilir. Bir taraf ilgisizlik hissettiği için daha fazla hatırlatma yaparken diğer taraf eleştirildiğini düşündüğü için geri çekilebilir.Danışmanlık sürecinde bu etkileşim örüntüsünü fark etmek, çiftlerin birbirlerini suçlamadan yaşadıkları güçlüğü konuşabilmeleri açısından önemlidir. Bunun yanında sorumlulukların nasıl dağıtıldığı, hangi beklentilerin açıkça ifade edilmediği ve mevcut iş bölümünün iki tarafın ihtiyaçlarını ne ölçüde karşıladığı birlikte değerlendirilebilir.Gerektiğinde çiftler, günlük sorumlulukları daha görünür hâle getirmek, görevlerin yalnızca yapılmasını değil planlanmasını ve takip edilmesini de paylaşmak veya tartışmalar sırasında ihtiyaçlarını daha açık ifade etmek gibi somut değişiklikler üzerinde çalışabilir. Amaç, taraflardan birini haklı ya da haksız ilan etmek değil; ilişkinin işleyişini anlamak ve her iki kişinin de katkı sunabileceği daha sürdürülebilir bir düzen geliştirmektir.Elbette her ilişkideki sorumluluk sorunu aynı değildir. Bazı durumlarda beklentilerin netleştirilmesi yeterli olabilirken bazı durumlarda uzun süredir devam eden iletişim örüntülerinin, kırgınlıkların veya ilişki içindeki güç dengesinin daha ayrıntılı ele alınması gerekebilir. Bu nedenle sürecin, çiftin yaşadığı güçlüğe ve ihtiyaçlarına göre şekillenmesi önemlidir.Bir ilişkide sorumluluk paylaşımını yeniden değerlendirmek, yalnızca kimin daha fazla iş yaptığını hesaplamak değildir. Aynı zamanda ortak yaşamın yükünü kimin düşündüğünü, planladığını ve takip ettiğini fark etmektir. Çünkü birlikte olmak, her işi eşit sayıda yapmak anlamına gelmese de ortak yaşamın sorumluluğunu birlikte üstlenebilmek anlamına gelir.Bazen ilişkideki yorgunluk, yapılacak işlerin çokluğundan değil, bütün bu işleri düşünen ve takip eden kişinin hep aynı kişi olmasından kaynaklanır. Bu görünmeyen emeği fark etmek ve açıkça konuşabilmek, daha dengeli bir ilişki kurmanın önemli adımlarından biridir.

Çift Danışmanlığı
İrem Gerdan
October 02, 2026
Koşullu-Koşulsuz Sevgi
Koşullu-Koşulsuz Sevgi

Koşullu-Koşulsuz SevgiKlinik odasında danışanlarımdan en sık duyduğum cümlelerden biridir: “Ben onu hiçbir koşul öne sürmeden, tamamen olduğu gibi sevmiştim; o ise beni terk etti / bana zarar verdi.”Büyüme çağımızdan beri kulaklarımıza fısıldanan, filmlerin, dizilerin ve masalların bize ezberlettiği en büyük yalanlardan biridir "koşulsuz sevgi". Hiçbir şart sunulmadan, hiçbir bedel ödemeden, sadece var olduğumuz için birileri tarafından kusursuzca sarıp sarmalanacağımız inancıyla büyütülürüz. Hepimiz içten içe, hatalarımızla, dağınıklığımızla, kaprislerimizle biri tarafından "hiç değiştirilmeden" kabul edilmeyi hayal ederiz.Peki, yetişkinlerin dünyasına adım attığımızda gerçekle karşılaşınca ne olur? Hayatın en sert ama en şifalı yüzleşmelerinden biri şudur: Yetişkin ilişkilerinde "koşulsuz sevgi" diye bir şey yoktur; olamaz da.Sevgi, doğası gereği her zaman bir karşılıklılığa, bir dengeye ve görünmez bir "alışverişe" dayanır. Bu gerçeği yok saymak, insanı hayat boyu tükenmişlikten tükenmişliğe, zehirli ilişkilerden hayal kırıklıklarına sürükler."Koşul" Dediğimiz Şey Aslında Nedir?Birine "Seni koşulsuz seviyorum" dediğimizde bile, arka planda zihnimiz sessiz ama çok net sözleşmeler imzalar. Günlük hayatta "koşul" kelimesi kulağa biraz çıkarcı veya soğuk gelebilir. Oysa ilişkilerin ayakta kalabilmesi için bu şartlar adeta oksijen gibidir.Buradaki koşul; paraya, mala mülke ya da büyük başarılara bağlı olmak zorunda değildir. Çoğu zaman çok daha insani, çok daha temel kurallardır: “Bana temel düzeyde saygı duyduğun, değer verdiğim şeyleri ezmediğin sürece seni severim.” “Kriz anlarında kaçmak yerine masada kalabildiğinde, derdimi dinlemeye niyet ettiğinde sana bağlanabilirim.” “Bana bilerek, isteyerek ve sistematik olarak zarar vermediğin, ruhumu incitmediğin sürece bu bağ sürer.”Görüldüğü gibi, sevginin yaşayabilmesi ve insanın kendi benliğini koruyabilmesi için tarafların birbirine sunduğu temel insani çizgiler vardır. Bu çizgiler ortadan kalktığında, yani karşımızdaki insan bize aktif olarak zarar vermeye başladığında bile "Ama ben onu koşulsuzca seviyorum" diyerek kalmaya devam etmek bir erdem değil, insanın kendine yapabileceği en büyük haksızlıktır.İlişkilerdeki Gizli Alışveriş: Duygusal Ticaret Değil, Vefa Dengesiİnsan ilişkileri, en saf ve en temiz halinde bile karşılıklı bir alışveriştir. Bunu soğuk bir ticaret gibi değil, bir vefa ve özen dengesi olarak okumalıyız. Bir ilişkiye kalbimizi, zamanımızı ve emeğimizi yatırırken ruhsal olarak bir karşılık bekleriz:1. Görülmek ve Duyulmak: Karşımızdakinin gözünde var olduğumuzu, kıymetli olduğumuzu hissetmek.2. Güven ve Sığınak: En yorgun, en kırılgan anımızda sırtımızı yaslayabileceğimiz bir omuz bulmak.3. Karşılık (Vefa): Verdiğimiz sevginin ve gösterdiğimiz özenin en azından bir tebessümle, bir vefayla ya da benzer bir çabayla karşılanması.Eğer bir ilişkide trafik hep tek taraflı akıyorsa —yani bir taraf sürekli veren, fedakarlık yapan, alttan alan; diğeri ise sadece alan, talep eden ama hiçbir şey vermeyen konumundaysa— o ilişkideki sevgi bir süre sonra ruhsal bir yaraya dönüşür. Sağlıklı bir bağ, tek taraflı köleliklerle değil, dengeli bir "al-ver" döngüsüyle ayakta kalır."Koşulsuz Sevgi" Masalının Bize Kestiği Ağır FaturaPiyasada pompalanan o "koşulsuz sevgi" safsatası, insanlara çok ağır bir ruhsal fatura keser. Kişi; kendisini üzen, sınırlarına saygı duymayan, hatta psikolojik ya da fiziksel olarak hırpalayan bir ilişkide kalmaya devam eder ve kendi kendine şunu söyler: "Gerçek sevgi koşulsuzdur, demek ki ben yeterince sabırlı değilim, onu bu haliyle de sevebilmeliyim."İşte bu masal, iyi niyetli insanları zehirli ilişkilerin çekim alanına sokar. Oysa insan, koşullu bir varlıktır. Tahammül sınırımız, sabrımız, ruhsal kapasitemiz vardır. Sevgi; her şeye körü körüne göz yumma saflığı değil, "Ben de buradayım, benim de insani şartlarım var" diyebilme cesaretidir.Sevginin koşullu olduğunu kabul etmek onu küçültmez; aksine onu bilinçli, yetişkin ve değerli kılar. Koşul koyabilmek; insanın kendi sınırlarına sahip çıkabilmesi, "Benim de huzurum, ruh sağlığım ve güvenliğim bu ilişkinin en az senin kadar önemli bir parçasıdır" diyebilmesidir.Masallardaki o dağları deviren, her türlü haksızlığa boyun eğen "koşulsuz" mitleri bir kenara bırakalım. Kendi sınırlarını bilen, karşısındakinden özen talep eden ve bu insani şartlar altında el ele yürüyebilen iki gerçek insan olabilmek bütün mesele budur. Çünkü ruhsal özgürlük, her şeyi sineye çekmekte değil; neyi kabul edip neye "buraya kadar" diyeceğini bilmekte gizlidir.📚 Kaynakça ve Okuma Önerileri Fromm, Erich. (1956). Sevme Sanatı (Çev. Sururi Baykal). Payel Yayınları.(Sevginin pasif bir duygu değil, aktif bir çaba, sorumluluk ve karşılıklı bir emek olduğunu anlamak için başucu eseridir.) Yalom, Irvin D. (1989). Aşkın Yanılsamaları (Çev. Funda Başaran). Ayrıntı Yayınları.(İlişkilerde aradığımız kurtarıcılık, koşulsuzluk ve gerçek dışı beklentilerin insan ruhundaki yansımalarını hikayeleştiren psikolojik bir çalışmadır.) Gottman, John & Silver, Nan. (2015). Evliliği Sürdürmek İçin Yedi İlke (Çev. K. Atbaşoğlu). Varlık Yayınları.

Psikoloji
Deniz Beren Kılıçlı
October 01, 2026
Sürekli Bir Şeylerle Meşgul Olup Hiçbir Şeyi Tamamlayamamak
Sürekli Bir Şeylerle Meşgul Olup Hiçbir Şeyi Tamamlayamamak

Bir işe başlarsın, birkaç dakika sonra aklına yapman gereken başka bir şey gelir. Mevcut işi bitirmeden diğerine geçer, onun ortasında bir mesajı yanıtlar, ardından daha önce ertelediğin başka bir sorumluluğu hatırlarsın. Bir süre sonra günün büyük bir kısmını farklı işlerle ilgilenerek geçirdiğini fark edersin. Ancak akşam olduğunda, sabah tamamlamayı planladığın işin hâlâ beklediğini görürsün. Üstelik yalnızca o iş değil, gün içinde başladığın başka görevler de yarım kalmıştır.Böyle bir günün sonunda insanın aklından genellikle benzer düşünceler geçer: Neden hiçbir şeye doğru düzgün odaklanamıyorum? Bütün gün uğraştığım hâlde neden istediğim kadar ilerleyemiyorum? Daha planlı olsam veya kendimi biraz daha zorlasam bunların hepsini tamamlayabilir miydim?Bu soruların cevaplarını yalnızca disiplin eksikliğinde aramak, yaşanan güçlüğün önemli bir bölümünü gözden kaçırabilir. Çünkü bir işi tamamlamakta zorlanmak her zaman çalışmak istememekle ilgili değildir. Bazen dikkatin çok fazla görev arasında bölünmesi, bazen zorlayıcı bir işe başlamanın yarattığı belirsizlik, bazen de sürekli yeni uyaranlarla karşılaşmak bu döngünün oluşmasına katkıda bulunabilir.Üstelik bu durumun yorucu tarafı yalnızca işlerin yarım kalması değildir. Bir görevden diğerine geçmek, ne yapacağını yeniden belirlemek, nerede kaldığını hatırlamak ve zihnini tekrar aynı konuya yönlendirmek de çaba gerektirir. Gün boyunca hareket hâlinde olsan bile bu çabanın tamamı, gerçekten ilerlemek istediğin işlere yansımayabilir.Zamanla kişi, yaptığı işlerin sayısından çok tamamlayamadıklarına odaklanmaya başlayabilir. Gün içinde birçok sorumluluğu yerine getirmiş olsa bile aklında kalanlar, yetişmeyen işler ve yarım bırakılan görevler olur. Bu da bir sonraki güne daha fazla işi yetiştirme isteğiyle başlamasına, fakat çalışma biçimi değişmediğinde benzer bir döngüyü yeniden yaşamasına neden olabilir.Bir İşten Diğerine Geçmek Bize Ne Sağlıyor?Bir işi yarıda bırakıp başka bir işle ilgilenmenin her zaman aynı nedeni yoktur. Bazen gerçekten daha acil bir sorumluluk ortaya çıkar. Bazen bir bildirim dikkatimizi dağıtır. Bazen de üzerinde çalıştığımız görev zorlaştığında başka bir işle uğraşmak daha kolay ve rahatlatıcı görünür.Örneğin bir sunum hazırlaman gerektiğini düşün. Konuyu araştırman, bilgileri düzenlemen ve bunları anlaşılır bir anlatıma dönüştürmen gerekiyor. Ancak nereden başlayacağını bilemediğinde sunum üzerinde çalışmak zorlayıcı gelebilir. Bu sırada e-postalarını kontrol etmek veya masanı düzenlemek çok daha kolay görünür. Üstelik bu işleri yaptığında gerçekten bir şeyleri tamamlamış olursun. Dolayısıyla kendini tamamen boş durmuş gibi hissetmezsin.Buradaki güçlük, yaptığın diğer işlerin gereksiz olması değildir. Sorun, daha zorlayıcı olan görevin sürekli olarak daha kolay görevlerle yer değiştirmesidir. Böylece gün boyunca meşgul kalabilir, ancak ilerlemek istediğin konuda somut bir aşama kaydedemeyebilirsin.Bazı görevler hızlı sonuç verirken bazıları uzun süre çaba göstermeyi gerektirir. Kısa sürede tamamlanan bir işi bitirmek, ilerlediğimizi görmemizi sağlar. Buna karşılık uzun bir projede harcadığımız emek hemen görünür bir sonuç vermeyebilir. Bu nedenle kişi farkında olmadan tamamlanması daha kolay işlere yönelebilir.Bu davranış tekrarlandığında kısa vadede rahatlatıcı görünen tercih, uzun vadede daha fazla baskı yaratabilir. Ertelenen görevler birikmeye başlar, teslim tarihleri yaklaşır ve kişi yetiştiremediği işler nedeniyle kendisini daha fazla zorlamaya çalışır. Artan baskı, zorlayıcı görevleri daha da göz korkutucu hâle getirebilir. Böylece başlangıçta küçük görünen bir dikkat dağılması, zamanla işlerin sürekli yarım kaldığı bir döngüye dönüşebilir.Her Düşünceyi Hemen Eyleme Dönüştürmek Zorunda DeğilizBir işe odaklanmaya çalışırken aklımıza başka sorumlulukların gelmesi oldukça doğaldır. Çalışırken marketten alınacakları hatırlayabilir, yanıtlamamız gereken bir mesajı düşünebilir veya ertesi gün yapacağımız bir görüşmeyi planlamaya başlayabiliriz. Bu düşünceler ortaya çıktığında onları unutmamak için hemen harekete geçme ihtiyacı duyabiliriz.Ancak bir şeyi hatırlamak, onu o anda yapmak zorunda olduğumuz anlamına gelmez.Aklımıza gelen her görevi hemen yerine getirmeye çalıştığımızda mevcut işimizi tekrar tekrar bırakabiliriz. Bunun yerine yapılacakları kısa bir listeye kaydetmek, dikkatimizi mevcut görevde tutmamıza yardımcı olabilir. Böylece hem diğer sorumluluklarımızı unutmamak için bir yöntem geliştirmiş hem de her düşüncenin çalışma düzenimizi değiştirmesini önlemiş oluruz.Benzer biçimde, telefon bildirimleri ve açık uygulamalar da dikkatin farklı yönlere kaymasına neden olabilir. Bir mesajı kontrol etmek yalnızca birkaç saniye sürse bile sonrasında ne yaptığımızı yeniden hatırlamamız gerekebilir. Özellikle düşünme ve planlama gerektiren işlerde bu geçişler, çalışmanın akışını kesintiye uğratabilir.Elbette her kesintiyi ortadan kaldırmak mümkün değildir. Günlük yaşamda telefon görüşmeleri, beklenmedik sorumluluklar ve başkalarının talepleri olabilir. Buradaki amaç kesintisiz bir yaşam düzeni kurmak değil, kontrol edebildiğimiz kesintileri azaltmak ve dikkatimizi yeniden toplamak için kendimize alan açmaktır.Daha Fazla Çabalamak Yerine Nasıl İlerleyebiliriz?Sürekli bir işten diğerine geçiyorsak ilk adım, kendimizi daha fazla zorlamak değil, bu davranışın hangi durumlarda ortaya çıktığını fark etmek olabilir. Hangi görevlerde dikkatimizi daha kolay kaybediyoruz? Bir işi yarıda bıraktığımızda genellikle ne yapmaya başlıyoruz? Zorlandığımızda mı başka bir işle ilgileniyoruz, yoksa çevremizdeki uyaranlar mı bizi daha sık bölüyor?Bu sorulara verilen yanıtlar, hangi değişikliklerin işe yarayabileceğini anlamamızı kolaylaştırır.Öncelikle gün içinde ilerlemek istediğimiz bir veya iki önemli görev belirleyebiliriz. Yapılacaklar listesindeki bütün maddeleri aynı anda tamamlamaya çalışmak yerine, hangi işin öncelikli olduğunu netleştirmek dikkatimizi yönlendirmemize yardımcı olabilir. Bu, diğer sorumlulukları görmezden gelmek anlamına gelmez. Yalnızca günün hangi noktasında neye odaklanacağımızı belirlememizi sağlar.İkinci olarak, büyük görevleri küçük adımlara ayırabiliriz. Örneğin bir raporu tamamlamak yerine önce başlıklarını oluşturmayı, ardından ilk bölümü yazmayı hedefleyebiliriz. Böylece nereden başlayacağımızı düşünerek zaman kaybetmek yerine doğrudan uygulanabilir bir adım atabiliriz.Üçüncü olarak, çalışma sırasında aklımıza gelen diğer işleri hemen yapmak yerine not edebiliriz. Bu yöntem özellikle bir şeyi unutacağımızdan endişelendiğimizde işe yarayabilir. Not aldığımız göreve daha sonra geri dönebileceğimizi bilmek, mevcut işimizi sürdürmemizi kolaylaştırabilir.Son olarak, bir görevden diğerine geçmek zorunda kaldığımızda işe nasıl geri döneceğimizi de planlayabiliriz. Çalışmayı bırakmadan önce nerede kaldığımızı ve sıradaki adımın ne olduğunu kısaca yazmak, yeniden başladığımızda aynı noktaya ulaşmak için harcayacağımız çabayı azaltabilir.Bu önerilerin amacı her gün kusursuz bir plan uygulamak değildir. Bazen işler planlandığı gibi ilerlemeyebilir ve bazı görevler ertesi güne kalabilir. Önemli olan, her yarım kalan işi kişisel bir başarısızlık olarak değerlendirmek yerine neyin işe yaradığını ve hangi koşullarda zorlandığımızı anlayabilmektir.Günün Sonunda Yalnızca Yarım Kalanlara BakmamakAkşam olduğunda tamamlanamayan işlere odaklanmak kolaydır. Özellikle yapılacaklar listesi uzunsa gün boyunca yapılanları gözden kaçırabiliriz. Ancak yalnızca biten işlerin sayısına bakmak da yeterli değildir. Bazı görevler daha fazla düşünme, karar verme veya hazırlık gerektirebilir. Bu nedenle ilerlemeyi değerlendirirken yalnızca sonuçlara değil, kaydedilen aşamalara da bakmak önemlidir.Günün sonunda kendimize birkaç soru sorabiliriz: Bugün hangi işte ilerleme kaydettim? Dikkatimi en çok ne böldü? Hangi görevi sürekli erteledim ve bunun nedeni ne olabilir? Yarın çalışma biçimimde değiştirebileceğim küçük bir şey var mı?Bu sorular, kendimizi suçlamak yerine davranışlarımızı gözlemlememize yardımcı olabilir. Belki de daha fazla zamana değil, daha net bir başlangıç noktasına ihtiyacımız vardır. Belki de aynı anda üstlenmeye çalıştığımız görevlerin sayısını azaltmak veya çalışma sırasında dikkatimizi bölen unsurları düzenlemek daha işlevsel olacaktır.Dikkati sürdürme ve işleri organize etme güçlüğü uzun süredir devam ediyor, farklı yaşam alanlarını etkiliyor ve günlük sorumlulukları yerine getirmeyi belirgin biçimde zorlaştırıyorsa bu durumun daha ayrıntılı değerlendirilmesi de yararlı olabilir. Çünkü benzer davranışlar farklı nedenlerle ortaya çıkabilir ve yalnızca dışarıdan görülen davranışa bakarak tek bir açıklamaya ulaşmak mümkün değildir.Gün boyunca sürekli bir şeylerle meşgul olup hiçbir şeyi tamamlayamamak, mutlaka daha fazla çalışmamız gerektiğini göstermez. Bazen asıl ihtiyaç, dikkatimizi hangi durumlarda kaybettiğimizi anlamak, görevlerimizi daha yönetilebilir hâle getirmek ve enerjimizi nereye yönlendirdiğimizi fark etmektir.Kendimize yalnızca “Bugün ne kadar iş yaptım?” diye sormak yerine “Bugün enerjimi gerçekten ilerlemek istediğim şeylere ne ölçüde yönlendirebildim?” sorusunu da yöneltebiliriz. Çünkü önemli olan her an meşgul olmak değil, çabamızın bizim için anlamlı olan işlerde ilerlememize yardımcı olabilmesidir.

Bireysel Danışmanlık
İrem Gerdan
September 30, 2026

Önceki Yazılar

İlişkilerde Sorumluluk Dağılımı: Görünmeyen Yük ve Eşitsiz Emek
İlişkilerde Sorumluluk Dağılımı: Görünmeyen Yük ve Eşitsiz Emek

Bir ilişkide sorumlulukların paylaşılması denildiğinde çoğu zaman akla ev işleri, alışveriş, faturalar veya günlük yapılması gerekenler gelir. Ancak sorumluluk paylaşımı yalnızca bir işi kimin yaptığıyla ilgili değildir. O işin yapılması gerektiğini kimin hatırladığı, ne zaman yapılacağını kimin planladığı, eksiklerin kim tarafından fark edildiği ve sürecin kim tarafından takip edildiği de bu paylaşımın bir parçasıdır.Örneğin iki kişi aynı evde yaşıyor olabilir. Partnerlerden biri yemek yapıyor, diğeri mutfağı topluyor olabilir. Dışarıdan bakıldığında görevler paylaşılmış gibi görünür. Fakat alışveriş listesini hazırlayan, evde neyin eksildiğini takip eden, yemek için ne yapılacağına karar veren ve gerekli malzemelerin alınmasını hatırlayan hep aynı kişiyse sorumlulukların zihinsel kısmı eşit paylaşılmıyor olabilir.Bu durum yalnızca evli çiftlerde veya birlikte yaşayan kişilerde görülmez. Ortak planların yapılması, aile ziyaretlerinin organize edilmesi, özel günlerin hatırlanması, maddi konuların takip edilmesi ve ilişkide ortaya çıkan sorunların konuşulması gibi birçok alanda da benzer bir örüntü oluşabilir.Zamanla bir partner kendisini sürekli düşünen, planlayan ve hatırlatan kişi olarak bulurken diğeri daha çok kendisinden bir şey istendiğinde harekete geçen kişi hâline gelebilir. Bu noktada yaşanan güçlük, yalnızca yapılacak işlerin çokluğu değildir. Birlikte yürütülmesi gereken yaşamın sorumluluğunu zihinsel olarak da tek başına taşıyormuş gibi hissetmektir.Bir İşi Yapmakla O İşin Sorumluluğunu Üstlenmek Aynı Şey DeğildirBir sorumluluğun yerine getirilmesi genellikle görünür bir sonuç ortaya çıkarır. Ev temizlenir, faturalar ödenir, akşam yemeği hazırlanır veya bir tatil için rezervasyon yapılır. Ancak bu sonuçların ortaya çıkmasından önce çoğu zaman görünmeyen bir süreç vardır.Bir ihtiyacın fark edilmesi, seçeneklerin değerlendirilmesi, karar verilmesi, uygun zamanın belirlenmesi ve işin tamamlanıp tamamlanmadığının takip edilmesi gerekir. Bütün bu adımlar da zaman ve zihinsel çaba gerektirir.Örneğin bir çiftin hafta sonu aile ziyaretine gideceğini düşünelim. Ziyaretin hangi gün yapılacağına karar veren, aile üyeleriyle iletişim kuran, uygun saati belirleyen ve gerekli hazırlıkları düşünen kişi aynı partner olabilir. Diğer partner de belirlenen saatte hazır bulunarak ziyarete katılabilir. Her iki kişi de ziyaretin gerçekleşmesine katkıda bulunmuştur; ancak ziyaretin planlanması ve takip edilmesi için gereken zihinsel emek aynı ölçüde paylaşılmamıştır.Benzer bir durum ev işlerinde de ortaya çıkabilir. Bir partner çamaşırları yıkayabilir ancak çamaşırların ne zaman yıkanması gerektiğini, hangi ürünlerin alınacağını ve temiz kıyafetlere ne zaman ihtiyaç duyulacağını sürekli diğer partner takip ediyorsa sorumluluğun önemli bir bölümü hâlâ tek kişidedir.Bu nedenle sorumluluk paylaşımını değerlendirirken yalnızca kimin hangi işi yaptığına bakmak yeterli olmayabilir. İşlerin düşünülmesi, planlanması ve takip edilmesi sürecinin nasıl dağıldığı da önemlidir.Sürekli Hatırlatan Kişi Olmak Neden Yorucudur?Bir ilişkide aynı kişinin sürekli hatırlatma yapması zamanla yorucu bir döngüye dönüşebilir. Başlangıçta basit bir rica olarak görülen durum, tekrarlandıkça ilişkinin işleyişini etkileyebilir.Örneğin bir partner, diğerinden ortak bir sorumluluğu yerine getirmesini ister. İş yapılmadığında yeniden hatırlatır. Bir süre daha bekledikten sonra konuyu tekrar gündeme getirir. Sonunda işi kendisi tamamlar. Böylece sorumluluk yerine getirilmiş olsa da sürecin takibi yine aynı kişinin üzerinde kalır.Bu döngü tekrarlandığında hatırlatan kişi yalnızca yapılacak işleri değil, diğer partnerin sorumluluklarını da takip etmek zorunda hissedebilir. Bir süre sonra neyin eksik olduğunu düşünmek, hatırlatma yapmak ve işlerin tamamlanmasını beklemek günlük yaşamın sürekli bir parçasına dönüşebilir.Üstelik hatırlatma davranışı ilişkinin iletişim biçimini de değiştirebilir. Sorumluluklarını takip etmeyen partner, kendisine sürekli bir şey söylendiğini veya eleştirildiğini düşünebilir. Hatırlatan partner ise aynı konuyu defalarca dile getirmek zorunda kaldığı için anlaşılmadığını hissedebilir.Böylece taraflardan biri daha fazla hatırlatırken diğeri kendisini daha fazla baskı altında hissedebilir. Hatırlatan kişi sesini yükselttiğinde sorun iletişimin tonuna kayabilir ve başlangıçta konuşulması gereken sorumluluk paylaşımı arka planda kalabilir.Burada önemli olan, her hatırlatmanın veya her iş bölümünün sorunlu olduğu sonucuna varmak değildir. İlişkilerde zaman zaman birbirinden yardım istemek ve bazı sorumlulukları hatırlatmak doğaldır. Güçlük, sorumlulukların düzenli olarak aynı kişide toplanması ve bu düzenin taraflardan birinin sürekli takip etmesine bağlı hâle gelmesiyle ortaya çıkabilir.Eşitsiz Emek Zamanla İlişkide Nasıl Bir Etki Yaratır?Bir partnerin sürekli planlayan, düşünen ve takip eden kişi olması zaman içinde farklı duygulara yol açabilir. Başlangıçta yalnızca yorgunluk olarak hissedilen durum, zamanla kırgınlığa, yalnızlık hissine veya ilişkideki emeğin karşılıklı olmadığı düşüncesine dönüşebilir.Örneğin bir kişi, partnerinin yapılacakları kendiliğinden fark etmesini bekliyor olabilir. Onun hatırlatılmadan sorumluluk almasını, ortak yaşamı düşünmesini ve ihtiyaçları birlikte takip etmelerini istiyor olabilir. Ancak her defasında kendisinin konuyu gündeme getirmesi gerektiğinde şu düşünce ortaya çıkabilir: “Bunu da ben düşünmesem hiç yapılmayacak.”Bu düşünce yalnızca belirli bir işin tamamlanmamasıyla ilgili değildir. Kişi, ortak yaşamı sürdürme sorumluluğunun kendisine bırakıldığını düşünüyor olabilir. Bu da ilişkide birlikte hareket etme ve dayanışma hissini zayıflatabilir.Diğer taraftan, daha az sorumluluk üstlenen partner bu durumu aynı şekilde yorumlamayabilir. Kendisinden istenen işleri yaptığını, elinden gelen katkıyı sunduğunu veya karşı tarafın beklentilerinin kendisi için yeterince açık olmadığını düşünebilir. Böyle bir durumda iki kişi aynı ilişki düzenini farklı biçimlerde deneyimliyor olabilir.Bir taraf için temel mesele kendiliğinden sorumluluk alınmaması iken diğer taraf için sorun, ne yapması gerektiğinin sürekli söylenmesi olabilir. Her iki taraf da kendi açısından anlaşılmadığını hissettiğinde tartışmalar giderek görevlerin kendisinden uzaklaşarak kimin daha fazla emek verdiği üzerine yoğunlaşabilir.Bu nedenle sorumluluk paylaşımındaki güçlüğü yalnızca bir tarafın daha fazla iş yapması üzerinden değerlendirmek eksik kalabilir. Tarafların emek, sorumluluk, destek ve adalet kavramlarına ne anlam verdiklerini de anlamak gerekir.Her İki Tarafın Adil Bulduğu Bir Paylaşım Nasıl Oluşturulabilir?Sorumlulukların adil paylaşılması, her işin mutlaka yarı yarıya bölünmesi anlamına gelmez. Çiftlerin çalışma saatleri, sağlık durumları, kişisel koşulları ve günlük sorumlulukları farklı olabilir. Bazı dönemlerde bir partner daha fazla sorumluluk üstlenirken başka bir dönemde diğer partner daha fazla katkıda bulunabilir.Burada önemli olan, iş bölümünün iki taraf için de anlaşılır, sürdürülebilir ve karşılıklı olarak kabul edilebilir olmasıdır.İlk adım, görünür ve görünmeyen sorumlulukları birlikte değerlendirmek olabilir. Günlük yaşamda yapılması gerekenleri listelemek, bunların kim tarafından başlatıldığını, planlandığını ve takip edildiğini görmeyi kolaylaştırabilir. Böylece daha önce fark edilmeyen bir emek paylaşımı da görünür hâle gelebilir.İkinci adım, beklentileri açık biçimde konuşmaktır. Bir partner, diğerinin ihtiyaçları kendiliğinden fark etmesini bekleyebilir. Diğer partner ise kendisinden açıkça istenmeyen bir şeyin sorumluluğunu üstlenmesi gerektiğini düşünmeyebilir. Bu farklılıkları konuşmak, tarafların birbirlerinden ne beklediğini anlamalarına yardımcı olabilir.Ancak burada çözümün bütün sorumlulukları bir partnerin belirleyip diğerine dağıtması olmadığını da unutmamak gerekir. Bir kişi her işin planını yapmaya ve diğerine ne yapacağını söylemeye devam ediyorsa zihinsel yük yine aynı kişide kalabilir. Daha dengeli bir paylaşımda her iki partner de belirli sorumlulukların yalnızca uygulanmasından değil, gerektiğinde fark edilmesinden ve takip edilmesinden de sorumlu olur.Son olarak, sorumluluk paylaşımının değişmez bir düzen olmak zorunda olmadığı kabul edilebilir. İş yoğunluğu, maddi koşullar veya yaşamın farklı dönemleri iş bölümünü değiştirebilir. Önemli olan, bu değişikliklerin konuşulabilmesi ve bir tarafın sürekli olarak bütün yükü üstlenmek zorunda kalmamasıdır.Sorumluluk Paylaşımı Psikolojik Danışmanlık Sürecinde Nasıl Ele Alınır?Sorumluluk dağılımı konusunda yaşanan güçlükler bazen çiftlerin kendi aralarında konuşarak çözebilecekleri farklılıklardan kaynaklanabilir. Ancak konu tekrar tekrar tartışmaya dönüşüyor, taraflardan biri kendisini sürekli yalnız veya anlaşılmamış hissediyor ya da konuşmalar herhangi bir değişiklik yaratmıyorsa profesyonel destek almak değerlendirilebilecek seçeneklerden biridir.Çiftlerle yürütülen psikolojik danışmanlık sürecinde öncelikle sorunun nasıl ortaya çıktığı ve ilişkinin günlük işleyişinde nasıl sürdüğü anlaşılmaya çalışılır. Hangi sorumlulukların kim tarafından üstlenildiği kadar, tarafların bu iş bölümüne hangi anlamları yüklediği de ele alınır.Örneğin bir partner için kendiliğinden sorumluluk alınması, önemsenmenin ve dayanışmanın göstergesi olabilir. Diğer partner ise bir görev açıkça paylaşılmadığında o konuda kendisinden beklenti olduğunu fark etmeyebilir. Bu farklılıklar konuşulmadığında taraflar birbirlerinin davranışlarını kendi bakış açıları üzerinden yorumlayabilir. Bir taraf ilgisizlik hissettiği için daha fazla hatırlatma yaparken diğer taraf eleştirildiğini düşündüğü için geri çekilebilir.Danışmanlık sürecinde bu etkileşim örüntüsünü fark etmek, çiftlerin birbirlerini suçlamadan yaşadıkları güçlüğü konuşabilmeleri açısından önemlidir. Bunun yanında sorumlulukların nasıl dağıtıldığı, hangi beklentilerin açıkça ifade edilmediği ve mevcut iş bölümünün iki tarafın ihtiyaçlarını ne ölçüde karşıladığı birlikte değerlendirilebilir.Gerektiğinde çiftler, günlük sorumlulukları daha görünür hâle getirmek, görevlerin yalnızca yapılmasını değil planlanmasını ve takip edilmesini de paylaşmak veya tartışmalar sırasında ihtiyaçlarını daha açık ifade etmek gibi somut değişiklikler üzerinde çalışabilir. Amaç, taraflardan birini haklı ya da haksız ilan etmek değil; ilişkinin işleyişini anlamak ve her iki kişinin de katkı sunabileceği daha sürdürülebilir bir düzen geliştirmektir.Elbette her ilişkideki sorumluluk sorunu aynı değildir. Bazı durumlarda beklentilerin netleştirilmesi yeterli olabilirken bazı durumlarda uzun süredir devam eden iletişim örüntülerinin, kırgınlıkların veya ilişki içindeki güç dengesinin daha ayrıntılı ele alınması gerekebilir. Bu nedenle sürecin, çiftin yaşadığı güçlüğe ve ihtiyaçlarına göre şekillenmesi önemlidir.Bir ilişkide sorumluluk paylaşımını yeniden değerlendirmek, yalnızca kimin daha fazla iş yaptığını hesaplamak değildir. Aynı zamanda ortak yaşamın yükünü kimin düşündüğünü, planladığını ve takip ettiğini fark etmektir. Çünkü birlikte olmak, her işi eşit sayıda yapmak anlamına gelmese de ortak yaşamın sorumluluğunu birlikte üstlenebilmek anlamına gelir.Bazen ilişkideki yorgunluk, yapılacak işlerin çokluğundan değil, bütün bu işleri düşünen ve takip eden kişinin hep aynı kişi olmasından kaynaklanır. Bu görünmeyen emeği fark etmek ve açıkça konuşabilmek, daha dengeli bir ilişki kurmanın önemli adımlarından biridir.

Çift Danışmanlığı
İrem Gerdan
October 02, 2026
Koşullu-Koşulsuz Sevgi
Koşullu-Koşulsuz Sevgi

Koşullu-Koşulsuz SevgiKlinik odasında danışanlarımdan en sık duyduğum cümlelerden biridir: “Ben onu hiçbir koşul öne sürmeden, tamamen olduğu gibi sevmiştim; o ise beni terk etti / bana zarar verdi.”Büyüme çağımızdan beri kulaklarımıza fısıldanan, filmlerin, dizilerin ve masalların bize ezberlettiği en büyük yalanlardan biridir "koşulsuz sevgi". Hiçbir şart sunulmadan, hiçbir bedel ödemeden, sadece var olduğumuz için birileri tarafından kusursuzca sarıp sarmalanacağımız inancıyla büyütülürüz. Hepimiz içten içe, hatalarımızla, dağınıklığımızla, kaprislerimizle biri tarafından "hiç değiştirilmeden" kabul edilmeyi hayal ederiz.Peki, yetişkinlerin dünyasına adım attığımızda gerçekle karşılaşınca ne olur? Hayatın en sert ama en şifalı yüzleşmelerinden biri şudur: Yetişkin ilişkilerinde "koşulsuz sevgi" diye bir şey yoktur; olamaz da.Sevgi, doğası gereği her zaman bir karşılıklılığa, bir dengeye ve görünmez bir "alışverişe" dayanır. Bu gerçeği yok saymak, insanı hayat boyu tükenmişlikten tükenmişliğe, zehirli ilişkilerden hayal kırıklıklarına sürükler."Koşul" Dediğimiz Şey Aslında Nedir?Birine "Seni koşulsuz seviyorum" dediğimizde bile, arka planda zihnimiz sessiz ama çok net sözleşmeler imzalar. Günlük hayatta "koşul" kelimesi kulağa biraz çıkarcı veya soğuk gelebilir. Oysa ilişkilerin ayakta kalabilmesi için bu şartlar adeta oksijen gibidir.Buradaki koşul; paraya, mala mülke ya da büyük başarılara bağlı olmak zorunda değildir. Çoğu zaman çok daha insani, çok daha temel kurallardır: “Bana temel düzeyde saygı duyduğun, değer verdiğim şeyleri ezmediğin sürece seni severim.” “Kriz anlarında kaçmak yerine masada kalabildiğinde, derdimi dinlemeye niyet ettiğinde sana bağlanabilirim.” “Bana bilerek, isteyerek ve sistematik olarak zarar vermediğin, ruhumu incitmediğin sürece bu bağ sürer.”Görüldüğü gibi, sevginin yaşayabilmesi ve insanın kendi benliğini koruyabilmesi için tarafların birbirine sunduğu temel insani çizgiler vardır. Bu çizgiler ortadan kalktığında, yani karşımızdaki insan bize aktif olarak zarar vermeye başladığında bile "Ama ben onu koşulsuzca seviyorum" diyerek kalmaya devam etmek bir erdem değil, insanın kendine yapabileceği en büyük haksızlıktır.İlişkilerdeki Gizli Alışveriş: Duygusal Ticaret Değil, Vefa Dengesiİnsan ilişkileri, en saf ve en temiz halinde bile karşılıklı bir alışveriştir. Bunu soğuk bir ticaret gibi değil, bir vefa ve özen dengesi olarak okumalıyız. Bir ilişkiye kalbimizi, zamanımızı ve emeğimizi yatırırken ruhsal olarak bir karşılık bekleriz:1. Görülmek ve Duyulmak: Karşımızdakinin gözünde var olduğumuzu, kıymetli olduğumuzu hissetmek.2. Güven ve Sığınak: En yorgun, en kırılgan anımızda sırtımızı yaslayabileceğimiz bir omuz bulmak.3. Karşılık (Vefa): Verdiğimiz sevginin ve gösterdiğimiz özenin en azından bir tebessümle, bir vefayla ya da benzer bir çabayla karşılanması.Eğer bir ilişkide trafik hep tek taraflı akıyorsa —yani bir taraf sürekli veren, fedakarlık yapan, alttan alan; diğeri ise sadece alan, talep eden ama hiçbir şey vermeyen konumundaysa— o ilişkideki sevgi bir süre sonra ruhsal bir yaraya dönüşür. Sağlıklı bir bağ, tek taraflı köleliklerle değil, dengeli bir "al-ver" döngüsüyle ayakta kalır."Koşulsuz Sevgi" Masalının Bize Kestiği Ağır FaturaPiyasada pompalanan o "koşulsuz sevgi" safsatası, insanlara çok ağır bir ruhsal fatura keser. Kişi; kendisini üzen, sınırlarına saygı duymayan, hatta psikolojik ya da fiziksel olarak hırpalayan bir ilişkide kalmaya devam eder ve kendi kendine şunu söyler: "Gerçek sevgi koşulsuzdur, demek ki ben yeterince sabırlı değilim, onu bu haliyle de sevebilmeliyim."İşte bu masal, iyi niyetli insanları zehirli ilişkilerin çekim alanına sokar. Oysa insan, koşullu bir varlıktır. Tahammül sınırımız, sabrımız, ruhsal kapasitemiz vardır. Sevgi; her şeye körü körüne göz yumma saflığı değil, "Ben de buradayım, benim de insani şartlarım var" diyebilme cesaretidir.Sevginin koşullu olduğunu kabul etmek onu küçültmez; aksine onu bilinçli, yetişkin ve değerli kılar. Koşul koyabilmek; insanın kendi sınırlarına sahip çıkabilmesi, "Benim de huzurum, ruh sağlığım ve güvenliğim bu ilişkinin en az senin kadar önemli bir parçasıdır" diyebilmesidir.Masallardaki o dağları deviren, her türlü haksızlığa boyun eğen "koşulsuz" mitleri bir kenara bırakalım. Kendi sınırlarını bilen, karşısındakinden özen talep eden ve bu insani şartlar altında el ele yürüyebilen iki gerçek insan olabilmek bütün mesele budur. Çünkü ruhsal özgürlük, her şeyi sineye çekmekte değil; neyi kabul edip neye "buraya kadar" diyeceğini bilmekte gizlidir.📚 Kaynakça ve Okuma Önerileri Fromm, Erich. (1956). Sevme Sanatı (Çev. Sururi Baykal). Payel Yayınları.(Sevginin pasif bir duygu değil, aktif bir çaba, sorumluluk ve karşılıklı bir emek olduğunu anlamak için başucu eseridir.) Yalom, Irvin D. (1989). Aşkın Yanılsamaları (Çev. Funda Başaran). Ayrıntı Yayınları.(İlişkilerde aradığımız kurtarıcılık, koşulsuzluk ve gerçek dışı beklentilerin insan ruhundaki yansımalarını hikayeleştiren psikolojik bir çalışmadır.) Gottman, John & Silver, Nan. (2015). Evliliği Sürdürmek İçin Yedi İlke (Çev. K. Atbaşoğlu). Varlık Yayınları.

Psikoloji
Deniz Beren Kılıçlı
October 01, 2026
Sürekli Bir Şeylerle Meşgul Olup Hiçbir Şeyi Tamamlayamamak
Sürekli Bir Şeylerle Meşgul Olup Hiçbir Şeyi Tamamlayamamak

Bir işe başlarsın, birkaç dakika sonra aklına yapman gereken başka bir şey gelir. Mevcut işi bitirmeden diğerine geçer, onun ortasında bir mesajı yanıtlar, ardından daha önce ertelediğin başka bir sorumluluğu hatırlarsın. Bir süre sonra günün büyük bir kısmını farklı işlerle ilgilenerek geçirdiğini fark edersin. Ancak akşam olduğunda, sabah tamamlamayı planladığın işin hâlâ beklediğini görürsün. Üstelik yalnızca o iş değil, gün içinde başladığın başka görevler de yarım kalmıştır.Böyle bir günün sonunda insanın aklından genellikle benzer düşünceler geçer: Neden hiçbir şeye doğru düzgün odaklanamıyorum? Bütün gün uğraştığım hâlde neden istediğim kadar ilerleyemiyorum? Daha planlı olsam veya kendimi biraz daha zorlasam bunların hepsini tamamlayabilir miydim?Bu soruların cevaplarını yalnızca disiplin eksikliğinde aramak, yaşanan güçlüğün önemli bir bölümünü gözden kaçırabilir. Çünkü bir işi tamamlamakta zorlanmak her zaman çalışmak istememekle ilgili değildir. Bazen dikkatin çok fazla görev arasında bölünmesi, bazen zorlayıcı bir işe başlamanın yarattığı belirsizlik, bazen de sürekli yeni uyaranlarla karşılaşmak bu döngünün oluşmasına katkıda bulunabilir.Üstelik bu durumun yorucu tarafı yalnızca işlerin yarım kalması değildir. Bir görevden diğerine geçmek, ne yapacağını yeniden belirlemek, nerede kaldığını hatırlamak ve zihnini tekrar aynı konuya yönlendirmek de çaba gerektirir. Gün boyunca hareket hâlinde olsan bile bu çabanın tamamı, gerçekten ilerlemek istediğin işlere yansımayabilir.Zamanla kişi, yaptığı işlerin sayısından çok tamamlayamadıklarına odaklanmaya başlayabilir. Gün içinde birçok sorumluluğu yerine getirmiş olsa bile aklında kalanlar, yetişmeyen işler ve yarım bırakılan görevler olur. Bu da bir sonraki güne daha fazla işi yetiştirme isteğiyle başlamasına, fakat çalışma biçimi değişmediğinde benzer bir döngüyü yeniden yaşamasına neden olabilir.Bir İşten Diğerine Geçmek Bize Ne Sağlıyor?Bir işi yarıda bırakıp başka bir işle ilgilenmenin her zaman aynı nedeni yoktur. Bazen gerçekten daha acil bir sorumluluk ortaya çıkar. Bazen bir bildirim dikkatimizi dağıtır. Bazen de üzerinde çalıştığımız görev zorlaştığında başka bir işle uğraşmak daha kolay ve rahatlatıcı görünür.Örneğin bir sunum hazırlaman gerektiğini düşün. Konuyu araştırman, bilgileri düzenlemen ve bunları anlaşılır bir anlatıma dönüştürmen gerekiyor. Ancak nereden başlayacağını bilemediğinde sunum üzerinde çalışmak zorlayıcı gelebilir. Bu sırada e-postalarını kontrol etmek veya masanı düzenlemek çok daha kolay görünür. Üstelik bu işleri yaptığında gerçekten bir şeyleri tamamlamış olursun. Dolayısıyla kendini tamamen boş durmuş gibi hissetmezsin.Buradaki güçlük, yaptığın diğer işlerin gereksiz olması değildir. Sorun, daha zorlayıcı olan görevin sürekli olarak daha kolay görevlerle yer değiştirmesidir. Böylece gün boyunca meşgul kalabilir, ancak ilerlemek istediğin konuda somut bir aşama kaydedemeyebilirsin.Bazı görevler hızlı sonuç verirken bazıları uzun süre çaba göstermeyi gerektirir. Kısa sürede tamamlanan bir işi bitirmek, ilerlediğimizi görmemizi sağlar. Buna karşılık uzun bir projede harcadığımız emek hemen görünür bir sonuç vermeyebilir. Bu nedenle kişi farkında olmadan tamamlanması daha kolay işlere yönelebilir.Bu davranış tekrarlandığında kısa vadede rahatlatıcı görünen tercih, uzun vadede daha fazla baskı yaratabilir. Ertelenen görevler birikmeye başlar, teslim tarihleri yaklaşır ve kişi yetiştiremediği işler nedeniyle kendisini daha fazla zorlamaya çalışır. Artan baskı, zorlayıcı görevleri daha da göz korkutucu hâle getirebilir. Böylece başlangıçta küçük görünen bir dikkat dağılması, zamanla işlerin sürekli yarım kaldığı bir döngüye dönüşebilir.Her Düşünceyi Hemen Eyleme Dönüştürmek Zorunda DeğilizBir işe odaklanmaya çalışırken aklımıza başka sorumlulukların gelmesi oldukça doğaldır. Çalışırken marketten alınacakları hatırlayabilir, yanıtlamamız gereken bir mesajı düşünebilir veya ertesi gün yapacağımız bir görüşmeyi planlamaya başlayabiliriz. Bu düşünceler ortaya çıktığında onları unutmamak için hemen harekete geçme ihtiyacı duyabiliriz.Ancak bir şeyi hatırlamak, onu o anda yapmak zorunda olduğumuz anlamına gelmez.Aklımıza gelen her görevi hemen yerine getirmeye çalıştığımızda mevcut işimizi tekrar tekrar bırakabiliriz. Bunun yerine yapılacakları kısa bir listeye kaydetmek, dikkatimizi mevcut görevde tutmamıza yardımcı olabilir. Böylece hem diğer sorumluluklarımızı unutmamak için bir yöntem geliştirmiş hem de her düşüncenin çalışma düzenimizi değiştirmesini önlemiş oluruz.Benzer biçimde, telefon bildirimleri ve açık uygulamalar da dikkatin farklı yönlere kaymasına neden olabilir. Bir mesajı kontrol etmek yalnızca birkaç saniye sürse bile sonrasında ne yaptığımızı yeniden hatırlamamız gerekebilir. Özellikle düşünme ve planlama gerektiren işlerde bu geçişler, çalışmanın akışını kesintiye uğratabilir.Elbette her kesintiyi ortadan kaldırmak mümkün değildir. Günlük yaşamda telefon görüşmeleri, beklenmedik sorumluluklar ve başkalarının talepleri olabilir. Buradaki amaç kesintisiz bir yaşam düzeni kurmak değil, kontrol edebildiğimiz kesintileri azaltmak ve dikkatimizi yeniden toplamak için kendimize alan açmaktır.Daha Fazla Çabalamak Yerine Nasıl İlerleyebiliriz?Sürekli bir işten diğerine geçiyorsak ilk adım, kendimizi daha fazla zorlamak değil, bu davranışın hangi durumlarda ortaya çıktığını fark etmek olabilir. Hangi görevlerde dikkatimizi daha kolay kaybediyoruz? Bir işi yarıda bıraktığımızda genellikle ne yapmaya başlıyoruz? Zorlandığımızda mı başka bir işle ilgileniyoruz, yoksa çevremizdeki uyaranlar mı bizi daha sık bölüyor?Bu sorulara verilen yanıtlar, hangi değişikliklerin işe yarayabileceğini anlamamızı kolaylaştırır.Öncelikle gün içinde ilerlemek istediğimiz bir veya iki önemli görev belirleyebiliriz. Yapılacaklar listesindeki bütün maddeleri aynı anda tamamlamaya çalışmak yerine, hangi işin öncelikli olduğunu netleştirmek dikkatimizi yönlendirmemize yardımcı olabilir. Bu, diğer sorumlulukları görmezden gelmek anlamına gelmez. Yalnızca günün hangi noktasında neye odaklanacağımızı belirlememizi sağlar.İkinci olarak, büyük görevleri küçük adımlara ayırabiliriz. Örneğin bir raporu tamamlamak yerine önce başlıklarını oluşturmayı, ardından ilk bölümü yazmayı hedefleyebiliriz. Böylece nereden başlayacağımızı düşünerek zaman kaybetmek yerine doğrudan uygulanabilir bir adım atabiliriz.Üçüncü olarak, çalışma sırasında aklımıza gelen diğer işleri hemen yapmak yerine not edebiliriz. Bu yöntem özellikle bir şeyi unutacağımızdan endişelendiğimizde işe yarayabilir. Not aldığımız göreve daha sonra geri dönebileceğimizi bilmek, mevcut işimizi sürdürmemizi kolaylaştırabilir.Son olarak, bir görevden diğerine geçmek zorunda kaldığımızda işe nasıl geri döneceğimizi de planlayabiliriz. Çalışmayı bırakmadan önce nerede kaldığımızı ve sıradaki adımın ne olduğunu kısaca yazmak, yeniden başladığımızda aynı noktaya ulaşmak için harcayacağımız çabayı azaltabilir.Bu önerilerin amacı her gün kusursuz bir plan uygulamak değildir. Bazen işler planlandığı gibi ilerlemeyebilir ve bazı görevler ertesi güne kalabilir. Önemli olan, her yarım kalan işi kişisel bir başarısızlık olarak değerlendirmek yerine neyin işe yaradığını ve hangi koşullarda zorlandığımızı anlayabilmektir.Günün Sonunda Yalnızca Yarım Kalanlara BakmamakAkşam olduğunda tamamlanamayan işlere odaklanmak kolaydır. Özellikle yapılacaklar listesi uzunsa gün boyunca yapılanları gözden kaçırabiliriz. Ancak yalnızca biten işlerin sayısına bakmak da yeterli değildir. Bazı görevler daha fazla düşünme, karar verme veya hazırlık gerektirebilir. Bu nedenle ilerlemeyi değerlendirirken yalnızca sonuçlara değil, kaydedilen aşamalara da bakmak önemlidir.Günün sonunda kendimize birkaç soru sorabiliriz: Bugün hangi işte ilerleme kaydettim? Dikkatimi en çok ne böldü? Hangi görevi sürekli erteledim ve bunun nedeni ne olabilir? Yarın çalışma biçimimde değiştirebileceğim küçük bir şey var mı?Bu sorular, kendimizi suçlamak yerine davranışlarımızı gözlemlememize yardımcı olabilir. Belki de daha fazla zamana değil, daha net bir başlangıç noktasına ihtiyacımız vardır. Belki de aynı anda üstlenmeye çalıştığımız görevlerin sayısını azaltmak veya çalışma sırasında dikkatimizi bölen unsurları düzenlemek daha işlevsel olacaktır.Dikkati sürdürme ve işleri organize etme güçlüğü uzun süredir devam ediyor, farklı yaşam alanlarını etkiliyor ve günlük sorumlulukları yerine getirmeyi belirgin biçimde zorlaştırıyorsa bu durumun daha ayrıntılı değerlendirilmesi de yararlı olabilir. Çünkü benzer davranışlar farklı nedenlerle ortaya çıkabilir ve yalnızca dışarıdan görülen davranışa bakarak tek bir açıklamaya ulaşmak mümkün değildir.Gün boyunca sürekli bir şeylerle meşgul olup hiçbir şeyi tamamlayamamak, mutlaka daha fazla çalışmamız gerektiğini göstermez. Bazen asıl ihtiyaç, dikkatimizi hangi durumlarda kaybettiğimizi anlamak, görevlerimizi daha yönetilebilir hâle getirmek ve enerjimizi nereye yönlendirdiğimizi fark etmektir.Kendimize yalnızca “Bugün ne kadar iş yaptım?” diye sormak yerine “Bugün enerjimi gerçekten ilerlemek istediğim şeylere ne ölçüde yönlendirebildim?” sorusunu da yöneltebiliriz. Çünkü önemli olan her an meşgul olmak değil, çabamızın bizim için anlamlı olan işlerde ilerlememize yardımcı olabilmesidir.

Bireysel Danışmanlık
İrem Gerdan
September 30, 2026
Tahtın Bedeli
Tahtın Bedeli

Tahtın BedeliHayatımızın bir döneminde hepimiz o büyüleyici hissi yaşamışızdır. Karşımıza öyle biri çıkar ki, onun attığı her adım bir pusula, kurduğu her cümle kanun gibi gelmeye başlar. Öyle bir yere koyarız ki o insanı; sıradan bir insan olmaktan çıkar, adeta hayatımızın merkezindeki tapınağın tek tanrısı haline gelir. Peki, bizler neden karşımızdakini bir "ilah" koltuğuna oturtma ihtiyacı duyarız? Ve o ilahın gölgesinde yaşamaya başladığımızda, kendi içimizde nasıl bir yangın çıkarırız? Gelin, bu hayranlık ve teslimiyet sarmalına birlikte bakalım.O Taht Neden Kurulur?Aslında hikaye çok eskilerden başlar. Çocukken anne babamızı dünyayı kurtaran, her şeyi bilen, kusursuz dev varlıklar olarak görürüz. Büyüdüğümüzde bu çocukluk özlemi kaybolmaz; sadece şekil değiştirir.Hayatta kendimizi eksik, yetersiz ya da biraz kaybolmuş hissettiğimizde, bu boşluğu dolduracak dışarıdan bir kahraman ararız. Karşımızdaki insana olağanüstü özellikler atfederiz: "O çok akıllı, o çok güçlü, o ne derse en iyisini bilir." Onu ilahlaştırmak, aslında kendi içimizdeki güvensizlikleri ve korkuları örtmenin en konforlu yoludur. Çünkü direksiyona kusursuz olduğuna inandığımız birini geçirdiğimizde, sorumluluktan da kaçmış oluruz.İlahın Gücünden Etkilenmek: Kendi Sesini Kısma HaliBirini ilahlaştırmaya başladığınız an, ilişkideki denge altüst olur. Artık iki eşit insan yoktur; biri tapınılan, diğeri ise onun lütfedeceği biricik sevgiyi veya onayı bekleyen bir kul haline gelmiştir.O "ilah" konumundaki kişinin gücünden etkilenmek, zamanla kendi benliğinizi kaybetmenize yol açar: Onun beğenmediği kıyafetleri giymemeye, sevmediği şeyleri hayatınızdan çıkarmaya başlarsınız. Kendi fikirleriniz, arzularınız ve sınırlarınız buharlaşır; çünkü onun rızası sizin için hayatta kalma meselesi haline gelmiştir. O övdüğünde dünyalar sizin olur, ama yüzünü biraz astığında ya da eleştirdiğinde kendinizi boşlukta, yok olmuş gibi hissedersiniz.Kendi İçimizdeki Çatışmalar: Tahttakinin Düşüşü ve Vicdan Azabıİşte asıl kopuş ve içsel savaş tam da burada başlar. Bir insanı ilahlaştırmanın faturası çok ağırdır ve bu fatura ruhunuza kesilir. İçeride kıyasıya yaşanan o çatışmalar şunlardır:1. Hayranlık ve Öfke Arasındaki Sıkışmışlık: Karşınızdakini kusursuz bir ilah yaptığınızda, onun yaptığı en ufak bir hata (örneğin size kırıcı bir şey söylemesi veya sıradan bir insan gibi bencilce davranması) içinizde büyük bir hayal kırıklığı yaratır. Ama ona kızamazsınız; çünkü ilahlar hata yapmaz! Bu öfkeyi içinize atar, kendi kendinizi suçlarsınız: "O kusursuz, sorun bende, demek ki ben yeterince iyi değilim."2. Özgürlük ile Güvenlik Çatışması: Bir yandan o güçlü figürün kanatları altında güvende hissetmek istersiniz, diğer yandan kendi benliğinizin boğulduğunu, nefessiz kaldığınızı fark edersiniz. İçinizdeki bir ses "Buradan kaç, kendi hayatını geri al" diye bağırırken, diğer ses "O olmadan hiçbir şey yapamazsın" diye korkutur.3. Yerle Bir Etme Dürtüsü (Devalüasyon): Büyü bozulup da o ilahın aslında etten kemikten, hataları ve korkuları olan sıradan bir insan olduğunu anladığınız an, bu kez sarkaç tersine döner. Onu tahttan indirip yerin dibine sokmak, suçlamak istersiniz. İçinizdeki bu ani geçiş (bir gün tapıp ertesi gün nefret etme hali) ruhunuzu darmadağın eder.Tapınaktan İnmek ve Gerçek Bağ KurmakHani hep derler ya; "Kimseyi dinden imandan edecek kadar büyütmeyin" diye. İlişkilerde de birini ilahlaştırmak, o ilişkiyi daha baştan çıkmaza sokmaktır. Çünkü gerçek sevgi ve bağ, iki kusurlu insanın yan yana durabilmesiyle mümkündür.Karşınızdakinin tahtını yıkmak ilk başta korkutucu gelebilir; sanki bütün zemin ayaklarınızın altından kayacakmış gibi hissedersiniz. Ancak o tahtı yıktığınızda fark edersiniz ki; ihtiyacınız olan şey dışarıdan gelen ilahi bir güç değil, kendi ayaklarınızın üzerinde durabilme cesaretidir.Gerçek aşk; tapınakta kul olmayı değil, iki eşit insan olarak göz göze bakabilmeyi seçtiğinizde başlar.Kaynakça ve Okuma Önerileri Fromm, Erich. (1956). Sevme Sanatı (Çev. Sururi Baykal). Payel Yayınları.(İnsanın kendi gücünü ve üretkenliğini dışarıdaki bir figüre devrederek yabancılaşmasını ve "putlaştırma" eğilimini anlamak için temel bir eserdir.) Freud, Sigmund. (1914). Narsisizm Üzerine ve Schreber Vakası (Çev. Emre Kapkın). Yapı Kredi Yayınları.(Bireyin kendi ideal benlik tasvirini ve tümgüçlülük arzusunu dışarıdaki bir nesneye yansıtma mekanizmasını açıklar.) Kohut, Heinz. (1971). Kendiliğin Çözümlenmesi: Psikanalizin Kişilik Bozukluklarının Narsisistik Tedavisine Katkısı (Çev. Cem Atbaşoğlu). Metis Yayınları.(Erken dönemdeki tümgüçlü ebeveyn fantezilerinin ve yetişkinlikteki idealizasyon ile aynalanma ihtiyaçlarının psikanalitik temellerini inceler.) Lacan, Jacques. (1966). Yazılar (Écrits) (Seçilmiş metinler ve "Büyük Öteki" kavramı üzerine derlemeler).(İnsanın kendi eksikliğini kapatmak için karşısındakine "tamlık" ve mutlak otorite (Büyük Öteki) atfetme dinamiklerini ele alır.) Yalom, Irvin D. (1992). Nietzsche Ağladığında (Çev. Alev Türker). Ayrıntı Yayınları.(İlişkilerdeki güç dengesizliklerini, hayranlık ve hayal kırıklığı sarmalını edebi bir dille gözler önüne seren psikolojik bir romandır.)

Genel
Deniz Beren Kılıçlı
September 30, 2026
Kaygılı ve Kaçıngan Bağlanan Kişilerin İlişkideki Dansı
Kaygılı ve Kaçıngan Bağlanan Kişilerin İlişkideki Dansı

Kaygılı ve Kaçıngan Bağlanan Kişilerin İlişkideki DansıHiç kendinizi bir ilişkide şu iki rolden birinde buldunuz mu?Biri mesajınıza geç yanıt verdiğinde içinizi kemiren o yoğun terk edilme korkusuyla art arda aramalar yaparken…Ya da partneriniz biraz fazla yaklaştığında içinizde aniden beliren o "boğuluyorum, bana biraz alan ver" dürtüsüyle geri çekilirken…Eğer bu sahne size tanıdık geliyorsa, romantik ilişkilerde en sık rastlanan ve tarafları en çok tüketen dinamiklerden birinin içindesiniz demektir: Kaygılı ve Kaçıngan Dansı.İşin aslı şu ki; ne biri "aşırı talepkâr ve takıntılı", ne de diğeri "duygusuz ve bencil". İkisi de sadece hayatta kalmaya ve çocuklukta öğrendikleri tek dille sevilmeye çalışıyor.Peki, ilişkide yaralandığımız bu yeri yine bir ilişkinin içinde onarmak mümkün mü? Gelin, birlikte bakalım.Önce Zemini Anlamak: "Güvenli Bağlanmak" Ne Demektir?Bağlanma kuramının öncüsü John Bowlby, bebeklikte bakım verenle kurulan duygusal bağın hayatta kalma refleksimiz olduğunu söyler. Yetişkinlikte ise bu güvenli liman rolünü partnerimiz devralır.Güvenli bağlanan bir yetişkin; yakınlık kurmaktan korkmaz, ihtiyaç duyduğunda partnerine yaslanabilir ama aynı zamanda kendi bağımsız alanını korumaktan da çekinmez. Bir çatışma çıktığında bunu ilişkinin sonu olarak değil, çözülmesi gereken bir problem olarak görür; duygularını savunmaya geçmeden açıkça ifade edebilir.Çünkü onların çocukluk belleğinde tutarlı, duyarlı ve ulaşılabilir bir bakım verenin fısıldadığı şu temel inanç yatar:“Görülüyorum, varlığım yeterli ve ihtiyaçlarım değerli.”Peki ya çocukluğumuzda bu duygusal ihtiyaçlar tutarsız karşılandıysa ya da tümden reddedildiyse? İşte o zaman sahneye kaygılı ve kaçıngan stratejiler çıkar.Bunlar Bir Hastalık ya da Tanı Değil: "Savunma Zırhlarımız"Öncelikle en önemli gerçeğin altını çizelim: Kaygılı veya kaçıngan bağlanmak bir kişilik bozukluğu ya da psikiyatrik bir tanı değildir. Bunlar, çocukken duygusal olarak hayatta kalabilmek için geliştirdiğimiz son derece anlaşılır adaptasyonlardır. Kaygılı Bağlanma (Alarm Sistemi Sürekli Açık Kalanlar):Bakım verenin bazen çok şefkatli, bazen ise tamamen ulaşılamaz olduğu tutarsız ortamlarda büyüyen çocuklar, sevginin her an ellerinden kayıp gidebileceğini öğrenirler. Bu yüzden hiperaktif bir bağlanma sistemi geliştirirler. İşlevi / Neden Gelişti? Çocuğun sevgiyi ve ilgiyi kaybetmemek için sürekli tetikte olması, ebeveynin dikkatini çekmek için sesini yükseltmesi gerekiyordu. Bugün Neye Zarar Verir? Yetişkinlikte partnerin en ufak bir dalgınlığı ya da geç yanıtı bile bir "terk edilme sinyali" gibi algılanır. Kişi güvence aramak için aşırı yakınlaşma, sitem, küsme veya kontrol etme gibi protesto davranışlarına başvurur; bu da ironik şekilde partneri daha çok uzaklaştırır. Kaçıngan Bağlanma (Kendi Kalesine Çekilenler):Duygusal ihtiyaçlarını her gösterdiğinde reddedilen, küçümsenen ya da ihmal edilen çocuklar ise şunu öğrenir: "İhtiyaçlarımı gösterirsem daha çok incinirim. En iyisi kimseye muhtaç olmamak." İşlevi / Neden Gelişti? Çocuğu daha fazla hayal kırıklığından ve yalnız kalma acısından korumak için duygusal düğmeyi kapatmasını sağladı. Kendi kendine yetmek bir hayatta kalma kalkanı oldu. Bugün Neye Zarar Verir? Dışarıdan "soğuk, mesafeli veya aşırı mantıklı" gibi görünseler de iç dünyalarında duygular vardır; sadece paylaşmak tehlikelidir. Partner yakınlaşmak istediğinde içsel bir "boğulma" hissiyle savunmaya geçer, konuyu değiştirir, meşguliyetlere sığınır ya da geri çekilirler."Takip Et ve Uzaklaş" Döngüsü: İki Yaranın KarşılaşmasıFarklı bağlanma stilleri bir araya geldiğinde kaçınılmaz olarak "kaygılı-kaçıngan tuzağı" ortaya çıkar:1. Kaygılı partner ilişkide bir güvensizlik hisseder ve yakınlaşmak için adım atar ("Neden sessizsin? Beni sevmiyor musun?").2. Kaçıngan partner bu yoğunluğu bir baskı ve tehdit olarak algılar, kendini korumak için bir adım geri çekilir.3. Bu geri çekilme, kaygılı partnerin "Beni terk ediyor!" alarmını çalar ve daha sert takip etmeye, eleştirmeye başlar.4. Kaçıngan daha da kabuğuna çekilir; kaygılı daha da öfkelenir.Buradaki trajik gerçek şudur: Aslında ikisi de güvende hissetmek istemektedir. Ancak kaygılı partner bunu daha çok yaklaşarak, kaçıngan partner ise mesafeyi koruyarak yapabileceğini düşünür.İlk Yaranın Ötesi: "Kazanılmış Güvenli Bağlanma"İlk yaralarımız anne ve babamızla kurduğumuz temaslarda açılmış olabilir; ancak kaderimiz bu ilk ilişkisel deneyimlerle sınırlı kalmak zorunda değil.Psikolojide buna "Kazanılmış Güvenli Bağlanma" denir. Beynimiz hayat boyu yeni deneyimlerle şekillenebilir (nöroplastisite). Zorlu bir geçmişe rağmen, onarıcı bir romantik ilişki yaşantısıyla veya bir terapi süreciyle güvenli bağlanmayı yetişkinlikte yeniden inşa etmek tamamen mümkündür.Bu Kalıpları Günlük Hayatta Nasıl Esnetebiliriz? Döngüyü Şahsileştirmeyi Bırakın: Çatışma anında sorunun eşiniz değil, aranızdaki görünmez dans olduğunu fark edin. "Ben şu an korktuğum için üstüne geliyorum, sen de boğulduğun için çekiliyorsun. Biz yine o döngüye girdik" diyebilmek bile gerilimi sakinleştirir. Tepkilerin Altındaki Kırılganlığı Paylaşın: Eleştiri ve suçlama savunma tepkileridir. Altında yatan asıl duygu ise çoğu zaman yalnızlık, korku veya yetersizliktir. "Sen beni önemsemiyorsun" yerine "Sessiz kaldığında kendimi güvensiz ve yalnız hissediyorum" demek köprü kurar. Tetiklenme Anlarında "Güvenli Mola" Verin: Kaçıngan partnerin sakinleşmek için alana, kaygılı partnerin ise terk edilmeyeceğine dair güvenceye ihtiyacı vardır: "Şu an bunalmış hissediyorum. Seni terk etmiyorum, 20 dakika sonra gelip bu konuyu konuşacağız."Terapinin İşlevi: Yeni Bir İlişki Kültürü İnşa EtmekKendi başınıza bu döngüyü kırmak bazen çok zorlayıcı olabilir; çünkü tetiklendiğimizde rasyonel zihnimiz değil, çocuklukta hayatta kalmaya çalışan parçamız kontrolü ele alır. Terapi tam da burada devreye girer: Gottman Çift Terapisi ile Güvenli Limanı Yeniden Kurmak:Gottman Çift Terapisi, çiftlerin içine düştüğü bu yıpratıcı çatışma döngülerini bilimsel ve somut yöntemlerle ele alır. Kaygılı partnerin eleştirisine ve kaçıngan partnerin duvar örme tepkisine alternatif yeni iletişim yolları geliştirilir. Tartışma anlarında fizyolojik olarak sakinleşme (mola ve fizyolojik yatışma), Çatışmanın altında yatan derin ihtiyaçları ve hayalleri keşfetme (Çatışma İçindeki Hayaller), Kırıcı bir tartışmanın ardından duygusal hasarı toparlama (Kavgadan Sonra / Onarma Girişimleri) ve partnerin etkisini kabul etme gibi pratiklerle çift, birbirini tetikleyen iki yaralı insan olmaktan çıkıp aynı takımda oynayan iki yol arkadaşına dönüşür. Bireysel Terapide Bağlanma Çalışması (Şema Terapi ve Bütüncül Yaklaşımlar):Bireysel süreçte kişinin "Sevilmeye layık değilim" ya da "Kimseye güvenemem, kendi başıma kalmalıyım" gibi erken dönem inançları çalışılır. Terapistle kurulan tutarlı, güvenli ve yargısız bağ; danışanın hayatına aktarabileceği yepyeni ve onarıcı bir güvenli bağlanma şablonu haline gelir.Bir ilişkide kaygılı ya da kaçıngan tepkiler vermek sizin kusurlu olduğunuzu göstermez; sadece geçmişte kendinizi çok iyi koruduğunuzu gösterir. Ancak dünün savunma zırhı, bugünün yalnızlığına dönüşmek zorunda değil.Unutmayınİlişkilerde yaralanır, ilişkilerde iyileşiriz.

Genel
Deniz Beren Kılıçlı
September 08, 2026
Travma, Sessizlik ve Sanat: Çok Konuşulan Bir Kavramın Söze Sığmayan Gerçekliği
Travma, Sessizlik ve Sanat: Çok Konuşulan Bir Kavramın Söze Sığmayan Gerçekliği

Travma kavramının gündelik dildeki yaygınlaşmasından, kelimelerin ulaşamadığı deneyimlere ve sanatın sessiz anlatısına…Neden Artık Her Şey "Travmatik"?Kötü geçen bir iş görüşmesi, sosyal medyada alınan olumsuz bir yorum, biten bir ilişki ya da günlük hayatın sıradan hayal kırıklıkları… Bugün bu deneyimleri tanımlarken “travma yaşadım” demek neredeyse bir refleks hâline geldi. Bir zamanlar ağır fiziksel yaralanmaları, savaşları, ciddi kazaları ve yaşamı tehdit eden olayları tanımlamak için kullanılan “travma” kavramı, modern dilde belirgin bir dönüşüm geçiriyor. Artık yalnızca klinik bir kavram değil; gündelik hayatın acılarını anlamlandırmak için de başvurduğumuz güçlü bir etiket. Peki bu değişim yalnızca dilin doğal bir evrimi mi? Yoksa “travma” kelimesinin kapsamı genişledikçe, travmanın kendisine ilişkin toplumsal algımız da mı değişiyor? Psikoloji ve dilbilim perspektifinden bakıldığında, mesele yalnızca hangi kelimeyi kullandığımızla ilgili değil. Kullandığımız kelimeler, yaşadığımız deneyimleri nasıl yorumladığımızı ve başkalarının acısını nasıl değerlendirdiğimizi de şekillendiriyor. Kavram genişlemesi: Her acı travma mıdır? Psikolog Nick Haslam’ın kavram genişlemesi (concept creep) teorisi, psikolojik kavramların zaman içerisinde daha geniş bir deneyim alanını kapsayacak şekilde değişebildiğini öne sürüyor. Bu genişleme iki biçimde gerçekleşebiliyor. Yatay genişlemede, kavram daha önce kapsamadığı yeni olay ve deneyimlere yayılıyor. Dikey genişlemede ise aynı kavram, giderek daha düşük düzeydeki şiddet veya yoğunlukta yaşanan olayları tanımlamak için kullanılmaya başlanıyor. “Travma” kavramı da bu dönüşümün dikkat çekici örneklerinden biri. 1970–2017 yılları arasında yayımlanan 800.000’den fazla psikoloji makalesini inceleyen bir çalışma, travma kelimesinin kullanımının artmasıyla birlikte kelimenin tarif etmeye çalıştığı durumlara karşı duygusal yoğunluk ve şiddetine dair algı eşiğinin düştüğünü ortaya koymaktadır. Travma kavramı zaman içerisinde savaş, cinayet veya ağır şiddet gibi yüksek yoğunluklu olayların yanı sıra eleştirilmek, reddedilme veya utandırılma deneyimi gibi daha düşük yoğunluklu stresörlerle de ilişkilendirilmeye başlanıyor. Bu durum, “Her şey travma mı?” sorusunu önemli hâle getiriyor. Çünkü bir deneyime “travma” adını vermek yalnızca onu tarif etmek değildir. Aynı zamanda o deneyime belirli bir psikolojik anlam yüklemektir. Travma ile zor deneyim arasındaki fark Burada önemli olan nokta, gündelik acıları küçümsemek değil. Bir ilişkinin bitmesi, işten çıkarılmak, dışlanmak, aşağılanmak veya sosyal medyada yoğun biçimde eleştirilmek elbette insan üzerinde derin izler bırakabilir. Bazı deneyimler, kişide uzun süreli psikolojik sonuçlar da yaratabilir. Ancak acı verici olmak ile klinik anlamda travmatik olmak aynı şey değildir. Travma kavramını her türlü zorlanmanın eş anlamlısı hâline getirmek, psikolojik acının çeşitliliğini paradoksal biçimde azaltabilir. Çünkü böyle bir kullanımda yas, hayal kırıklığı, kronik stres, reddedilme ve travmatik yaşantı arasındaki önemli farklılıklar görünmez hâle gelebilir. Dolayısıyla mesele “Kim gerçekten travma yaşadı?” diye bir yarış başlatmak değil; yaşanan deneyimi doğru kavramlarla tanımlayabilmektir. Tam da burada ilginç bir çelişki ortaya çıkar: Travma kelimesi gündelik dilde giderek daha fazla konuşulurken, gerçek travmatik deneyimin kendisi çoğu zaman kelimelerin ötesinde yaşanır. Dile Getirilemeyen Şeyin Dili Travmanın en dikkat çekici özelliklerinden biri, kişinin yaşadığı şeyi anlatmakta zorlanabilmesidir. Bazı travmatik deneyimler kronolojik, tutarlı ve sözel bir hikâye olarak hatırlanmak yerine; görüntüler, bedensel duyumlar, sesler, kokular, duygular ve parçalı anılar şeklinde ortaya çıkabilir. Bu nedenle travmatik bir yaşantıyı anlatmak bazen “olanları hatırlamak”tan çok daha karmaşık bir süreçtir. Travma literatüründe özellikle İkili Temsil Teorisi, travmatik anıların sözel olarak erişilebilir temsillerle ve daha duyusal/algısal temsillerle ilişkisini açıklamak için kullanılmıştır. Travmatik deneyimin bazı yönleri kişinin kolayca kelimelere dökemediği duyusal ve algısal izler şeklinde kalabilir. Bu noktada sanatın potansiyeli önem kazanmaya başlar. Çünkü insan yalnızca kelimelerle anlatmaz. Bazen bir renk, bir çizgi, bir şekil, bir beden hareketi ya da bir metafor; kişinin henüz cümleye dönüştüremediği bir deneyimin taşıyıcısı olabilir. Kelimelerin bittiği yerde sanat başlar mı? Sanat terapisini yalnızca “duyguları resimle anlatmak” şeklinde düşünmek, onun potansiyelini oldukça daraltır. Travma bağlamında sanat terapisi; kişinin deneyimini sembolleştirmesine, dışsallaştırmasına, duyusal ve duygusal yaşantısına farklı bir ifade kanalı açmasına ve terapötik ilişki içerisinde bu deneyim üzerine çalışmasına olanak sağlayabilir. Burada amaç travmatik anıyı “güzel bir resme dönüştürmek” değildir. Asıl mesele, kişinin kelimelerle doğrudan yaklaşamadığı bir deneyimle daha güvenli ve kontrollü bir biçimde temas edebilmesidir. Bu nedenle sanat, travmanın karşısında alternatif bir dil hâline gelebilir. Bir resim bazen “Ne olduğunu anlatamıyorum” cümlesinin kendisi olabilir. Bir renk, bir bedensel duyumun karşılığı olabilir. Bir şekil, henüz söze dökülmemiş bir hatıranın sınırlarını çizebilir. Ve bazen kişinin yaptığı şey, yaşadığı deneyimi anlatmaktan çok, ilk kez ona dışarıdan bakabilmesidir. “Birlikte yaratmak”: Travmanın karşısında ilişki Travmanın sonuçlarından biri de kişinin dünyayla ve diğer insanlarla kurduğu bağın zarar görmesi olabilir. Özellikle kişilerarası travmalarda güven duygusu, aidiyet ve ilişki kurma kapasitesi etkilenebilir. Bu nedenle sanat terapisinin yalnızca bireysel ifade boyutuna odaklanmak eksik kalır. Grup temelli yaratıcı çalışmaların önemli bir başka işlevi, kişinin deneyimini tamamen yalnız başına taşımak zorunda olmadığı bir alan oluşturabilmesidir. Birlikte üretmek, birlikte sessiz kalmak, başka birinin yaptığı işe tanıklık etmek ve kendi üretiminin başka biri tarafından görülmesine izin vermek; travmanın yarattığı izolasyonun karşısında sosyal bir deneyim yaratabilir. Buradaki iyileştirici unsur yalnızca sanat nesnesi değildir. İlişki, tanıklık ve birlikte üretme deneyimi de sürecin bir parçasıdır. Hafızayı yeniden yazmak: Sanat ve bellek Sanat terapisinin travma ile ilişkisinde bir başka önemli kavram ise bellek yeniden yapılandırma süreçleridir (memory reconsolidation).  Bir anının her hatırlanışında tamamen değişmeden yeniden oynatılan bir kayıt gibi davranmadığı; hatırlama sırasında belirli koşullarda yeniden işlenebilir hâle gelebildiği düşünülmektedir. Bu nedenle travmatik bir anının terapi içerisinde yeniden ele alınması, yalnızca geçmişte yaşananları tekrar tekrar anlatmak anlamına gelmez. Anı, yeni bir bağlam içerisinde yeniden deneyimlenebilir. Sanat burada doğrudan “travmatik anıyı silen” bir araç değildir. Daha ziyade, kişinin hatırladığı deneyime yeni anlamlar, imgeler ve duygusal bağlamlar ekleyebilmesine yardımcı olabilecek bir ifade alanı sunabilir. Bu ayrım önemli. Çünkü travmatik anının iyileşmesi, geçmişin değiştirilmesi değil; geçmişin bugün üzerindeki etkisinin değişebilmesidir.Travma kelimesinin enflasyonu Belki de bugün ihtiyacımız olan şey “travma” kelimesini daha az kullanmak değil, daha dikkatli kullanmak. Çünkü kavramın gündelik dilde yaygınlaşmasının olumlu bir tarafı da var. İnsanların psikolojik acıyı konuşmaya başlaması, ruh sağlığına ilişkin damgalamanın azalması ve kişinin yaşadığı zorluğu ciddiye alabilmesi önemli kazanımlar. Ancak kavramın sınırları tamamen ortadan kalktığında başka bir problem ortaya çıkıyor. Savaş, ağır istismar, işkence, ciddi kazalar veya yaşamı tehdit eden deneyimlerle; günlük hayattaki hayal kırıklıklarını aynı kavramsal kategori içerisinde değerlendirmek, travmanın özgül anlamını bulanıklaştırabilir. Üstelik bu bulanıklık, gerçekten travma yaşamış kişilerin deneyimlerini görünmez kılma riski taşır. Bu nedenle yeni bir travma okuryazarlığına ihtiyacımız var. Bu okuryazarlık yalnızca travmanın ne olduğunu bilmekten ibaret değil. Aynı zamanda farklı acı biçimlerini birbirine karıştırmadan görebilmeyi, kişinin deneyimini küçümsemeden doğru kavramı kullanabilmeyi ve kültürel, sosyal ve bireysel bağlamı hesaba katabilmeyi gerektiriyor. Kelimelerin ötesinde Belki de travma hakkında konuşurken kendimize sormamız gereken soru artık yalnızca: “Bu travma mı?”değil. Bunun yanında: “Bu deneyim kişide ne bıraktı?” “Bunu nasıl hatırlıyor?”“Bedeninde nasıl taşıyor?” “Bunu anlatmak için hangi dile ihtiyaç duyuyor?” sorularını da sorabilmek. Çünkü bazı acılar kelimelerle anlatılabilir. Bazıları ise önce bir görüntüye, bir renge, bir metafora veya sessizliğe ihtiyaç duyabilir. Sanat terapisi, travmayı romantize etmek ya da her acıyı travma olarak adlandırmak için değil; kelimelerin yetersiz kaldığı deneyimlere başka bir ifade alanı açabilmek içindir.Travma kelimesinin enflasyonu yaşanırken belki de ihtiyacımız olan şey, acıyı daha büyük kelimelerle tanımlamak değil; onu daha dikkatli dinlemek.Çünkü bazen mesele yaşadığımız şeye en ağır etiketi vermek değil, ona doğru adı verebilecek kadar yakından bakabilmektir.

Bireysel Danışmanlık
Feyzanur Telli
September 05, 2026
Aslında Ne İçin Tartışıyoruz? İlişkilerde Görünenin Altındaki Hikâye
Aslında Ne İçin Tartışıyoruz? İlişkilerde Görünenin Altındaki Hikâye

Aslında Ne İçin Tartışıyoruz? İlişkilerde Görünenin Altındaki Hikâye“Sen zaten beni hiç dinlemiyorsun.”“Tamam, yine başladın.”“Ben mi başladım? Seninle hiçbir şey konuşulmuyor ki!”Tanıdık geldi mi?Belki cümleler birebir böyle değil. Ama bazen bir tartışmanın daha ilk birkaç cümlesinde nereye gideceğini hissederiz.Henüz asıl konuya bile gelinmemiştir ama içinizden bir ses şöyle der:“Eyvah… yine aynı yere gidiyoruz.”Peki gerçekten bir tartışmanın nasıl biteceğini, daha nasıl başladığına bakarak tahmin etmek mümkün olabilir mi?John Gottman’ın çiftlerle yaptığı yıllara yayılan çalışmalarında dikkat çekici cevaplardan biri tam olarak burada karşımıza çıkıyor.İlk 3 Dakika Sandığımızdan Daha Fazlasını Söylüyor OlabilirGottman ve araştırmacı Sybil Carrère, yeni evli 124 çifti bir araya getiriyor ve onlardan ilişkilerinde anlaşamadıkları bir konu hakkında konuşmalarını istiyor.Sonra bu çiftleri yıllar boyunca takip ediyorlar.Araştırmanın en çarpıcı taraflarından biri şu:Çiftlerin tartışmalarının yalnızca ilk üç dakikasındaki etkileşim biçimine bakıldığında bile, altı yıl sonraki evlilik sonuçları hakkında önemli ölçüde öngörüde bulunulabiliyor.Gottman’ın çalışmalarında aktarılan bir başka dikkat çekici oran ise %96.Bir çatışma konuşmasının nasıl sonuçlanacağı, etkileşimin ilk üç dakikasına bakılarak %96 oranında öngörülebiliyor.Bir düşünün…Üç dakika.Belki tartışmanın asıl konusuna bile gelmediğiniz üç dakika.Peki bu üç dakikada ne oluyor da konuşmanın geri kalanını bu kadar etkiliyor?Cevap çoğu zaman ne söylediğimizden önce, nasıl başladığımızda saklı.“Sen Zaten Hep Böylesin…”Gottman buna sert başlangıç diyor.Sert başlangıç her zaman bağırmak anlamına gelmiyor.Bazen oldukça sakin bir ses tonuyla bile başlayabilir:“Sen zaten hiçbir zaman beni düşünmüyorsun.”“Bir kere de söylediğim şeyi yap.”“Senin ailene gelince her şeyi yapıyorsun zaten.”“Boş ver, sen anlamazsın.”Dikkat ederseniz burada bir problem anlatılmıyor.Yavaş yavaş karşıdaki kişi problem hâline getiriliyor.Ve işte tartışmanın yönü tam burada değişmeye başlayabiliyor.Çünkü karşımızdaki kişi artık söylediğimiz şeyi anlamaya çalışmak yerine kendisini korumaya başlıyor.“Ben öyle bir insan değilim.”“Sen de aynısını yapıyorsun.”“Her şeyi yine bana yıkıyorsun.”Ve bir anda başlangıçtaki mesele kayboluyor.Bulaşık makinesi konuşulacaktı.Saat kaçta eve gelindiği konuşulacaktı.Bir mesajın neden cevapsız kaldığı konuşulacaktı.Ama artık çift bulaşık makinesini konuşmuyor.Birbirlerini konuşuyorlar.Peki Gerçekten Bulaşık Makinesini mi Tartışıyoruz?İşte burada tartışmanın biraz daha altına inmek gerekiyor.Çünkü çiftlerin tartışmalarında gördüğümüz şey her zaman tartışmanın tamamı değildir.Bunu bir katman gibi düşünebiliriz.En üstte gördüğümüz şey olaydır:“Eve geç geldin.”“Bana mesaj atmadın.”“Yine annenin tarafını tuttun.”“Evde bana hiç yardım etmiyorsun.”Ama biraz aşağı indiğimizde başka şeylerle karşılaşabiliriz.Kırıldım.Yalnız kaldım.Önemsenmediğimi hissettim.Senin için öncelikli miyim, emin olamadım.Bir katman daha aşağı indiğimizde ise bazen çok daha temel bir ihtiyaç vardır:Görülmek.Duyulmak.Değerli hissetmek.Güvende olmak.Partnerinin yanında olduğunu bilmek.İşte çift terapisinde bazen “Kim haklı?” sorusundan çok daha önemli bir soru ortaya çıkar:Bu tartışmanın altında aslında ne var?Çünkü “Neden bana mesaj atmadın?” diyen biri yalnızca bir mesajı sormuyor olabilir.Belki aslında şunu soruyordur:“Aklında mıyım?”“Annenin yanında neden beni savunmadın?” diyen biri yalnızca o akşam yaşanan olayı konuşmuyor olabilir.Belki altında:“Biz gerçekten aynı takım mıyız?”sorusu vardır.Ve bazen tartışmanın görünen yüzüyle uğraşırken çiftin asıl ihtiyacı hiç konuşulmadan kalır.Bir Tartışmanın İçinde Fark Etmeden Yaptığımız Dört ŞeyPeki bir tartışma kötü bir yere doğru giderken aslında arada ne oluyor?Gottman, yıllar boyunca çiftlerin tartışmalarını gözlemlediğinde bazı iletişim biçimlerinin tekrar tekrar ortaya çıktığını fark ediyor. Üstelik bunlar yalnızca o anki tartışmayı zorlaştırmıyor; sıklaştıklarında ilişkinin duygusal iklimini de zaman içerisinde değiştirebiliyor.Gottman bu dört iletişim biçimini oldukça çarpıcı bir isimle tanımlıyor:Mahşerin Dört Atlısı: Eleştiri, küçümseme, savunmaya geçme ve duvar örme.1. Eleştiri: Sorundan Kişiliğe GeçmekEleştiri, partnerimizin yaptığı bir davranıştan rahatsız olduğumuzu söylemekten farklıdır.Sağlıklı bir şikâyette belirli bir olaydan söz ederiz: Ne oldu, bunun üzerimizde nasıl bir etkisi oldu ve neye ihtiyacımız var?Eleştiride ise konu yavaş yavaş davranış olmaktan çıkar ve karşımızdaki kişinin nasıl biri olduğuna dönüşür.Artık problem “yapılan şey” değil, partnerimizin karakteridir.Özellikle “sen zaten…”, “sen hiçbir zaman…”, “sen hep…” gibi genellemeler bunun habercisi olabilir.Bu ayrım küçük görünebilir ama ilişkide oldukça önemlidir. Çünkü bir davranışı değiştirmek mümkündür. Fakat kişi kendisine “Sorun senin yaptığın şey değil, sorun sensin” mesajı geldiğini hissettiğinde doğal olarak kendisini korumaya başlayabilir.2. Küçümseme: Artık Yalnızca Kızgın DeğilimGottman’ın özellikle üzerinde durduğu davranışlardan biri küçümsemedir.Çünkü küçümsemede yalnızca öfke yoktur. İçinde bir miktar üstünlük ve değersizleştirme de bulunur.Alay etmek, partnerin söylediğini aşağılamak, onunla dalga geçmek, göz devirmek, iğneleyici konuşmak, zekâsını ya da yeterliliğini küçümsemek bu iletişim biçiminin parçaları olabilir.Buradaki gizli mesaj kabaca şuna dönüşür:“Ben senden daha doğru, daha mantıklı ya da daha iyiyim.”Bu nedenle küçümseme yalnızca tartışılan meseleye zarar vermez. Zamanla çiftin birbirine duyduğu saygıyı da aşındırabilir.Gottman’ın araştırmalarında küçümsemenin ilişki açısından özellikle güçlü bir tehlike işareti olarak görülmesinin nedeni de budur.3. Savunmaya Geçme: Kendimizi Korumaya Çalışırken Birbirimizi DuymamakEleştirildiğimizi hissettiğimizde kendimizi savunmak oldukça insani bir tepkidir.Sorun, savunmanın tartışma içerisindeki temel iletişim biçimimiz hâline gelmesidir.Savunmaya geçtiğimizde artık partnerimizin bize anlatmaya çalıştığı şeyi duymaktan çok, neden suçlu olmadığımızı göstermeye çalışırız.Açıklamalar yaparız, mazeretler üretiriz, karşı örnekler buluruz veya sorumluluğu yeniden karşı tarafa göndeririz.Ve çok sık karşımıza çıkan o küçük geçiş gerçekleşir:“Peki ya sen?”İşte burada iki taraf da kendisini anlatmaya çalışırken aslında kimse diğerini dinlememeye başlayabilir.Savunmaya geçmenin panzehiri her şeyi üzerimize almak değildir. Gottman yaklaşımında önemli olan, tartışılan meselede bize ait olan küçük de olsa bir parçanın sorumluluğunu alabilmektir.Çünkü bazen bir tartışmanın yönünü değiştiren şey “Tamamen ben hatalıyım” demek değil;“Burada benim de payım olduğunu görebiliyorum”diyebilmektir.4. Duvar Örme: Bazen Sessizlik Sakinlik DeğildirSonuncusu ise duvar örme.Dışarıdan bakıldığında diğerlerinden daha zararsız görünebilir.Kişi bağırmıyordur. Hakaret etmiyordur. Tartışmıyordur bile.Sadece susuyordur.Ama her sessizlik sakinlik anlamına gelmez.Gottman’ın çalışmalarında duvar örme, kişinin etkileşimden çekilmesiyle ilişkilidir. Partnerine cevap vermemek, göz temasını kesmek, konuşmayı tamamen kapatmak ya da zihinsel olarak konuşmadan uzaklaşmak şeklinde görülebilir.Bunun arkasında bazen umursamazlıktan çok yoğun fizyolojik uyarılma vardır.Yani kişi aslında o kadar yükselmiş olabilir ki artık sağlıklı biçimde konuşabilecek durumda değildir. Gottman bu yoğun bedensel ve duygusal yüklenmeyi “flooding” yani duygusal taşma kavramıyla açıklar.Kalp hızlanabilir, beden gerilebilir, düşünceler toparlanamayabilir ve kişi artık karşısındakini anlamaktan çok o yoğunluktan çıkmaya çalışabilir.Bu yüzden burada önemli bir ayrım vardır:Konuşmaya ara vermek ile duvar örmek aynı şey değildir.Sağlıklı bir mola, kişinin sakinleşmek için konuşmaya ara vermesi ve sonrasında konuşmaya geri dönmesidir.Duvar örmede ise ilişkinin kapısı belirsiz bir şekilde kapanır.Dört Atlı Neden Bu Kadar Önemli?Buradaki amaç bir tartışmanın ortasında partnerimize bakıp “Şu anda üçüncü atlıyı yapıyorsun” demek değildir.Asıl mesele kendi ilişki döngümüzü fark edebilmektir.Çünkü bu dört davranış çoğu zaman birbirinden bağımsız ilerlemez.Bir taraf eleştirdikçe diğeri savunmaya geçebilir. Savunmayla karşılaşan kişi kendisini duyurabilmek için daha fazla yükselebilir. İletişim sertleştikçe küçümseme ortaya çıkabilir. Yoğunluk arttığında taraflardan biri artık dayanamayarak tamamen kapanabilir.Sonra çift bir sonraki hafta başka bir konuda tartışır.Konu değişmiştir.Ama dans aynıdır.Bu nedenle çift terapisinde bazen en önemli soru:“Ne hakkında tartışıyorsunuz?”değil,“Tartışmaya başladığınızda ikinizin arasında ne oluyor?”sorusudur.Çünkü konu para olabilir, aileler olabilir, çocuklar olabilir, telefon olabilir.Ama altında çalışan ilişki döngüsü aynı kaldığı sürece çift kendisini tekrar tekrar aynı yerde bulabilir.“Ama Biz Hep Aynı Şeyi Tartışıyoruz!”Belki de ilişkinizde sizi en çok yoran şeylerden biri bu.“Bunu yüz kere konuştuk.”“Tamam dedik ama yine aynı şey oldu.”“Kaç yıldır aynı konuyu tartışıyoruz.”Burada Gottman’ın başka bir bulgusu biraz şaşırtıcı olabilir:Çiftlerin yaşadığı ilişki problemlerinin yaklaşık %69’u süreğen problemlerdir.Yani bazı meseleler tamamen ortadan kalkmayabilir.Çünkü karşınızdaki kişi sizden farklı bir insandır.Siz planlısınızdır, o daha spontandır.Siz konuşarak yakınlık kurarsınız, o yalnız kalarak sakinleşir.Siz para biriktirdiğinizde güvende hissedersiniz, o hayatın tadını çıkarmak için harcamak ister.Peki bu durumda ne yapacağız?Her farklılığı ortadan kaldırmaya mı çalışacağız?Belki de soru bu değildir.Belki daha iyi soru şudur:“Bu farklılık aramızda kalmaya devam etse bile birbirimizi yaralamadan bununla yaşayabilir miyiz?”Çünkü iyi ilişkilerin sırrı hiç problem yaşamamak olmayabilir.Problemi yaşarken birbirini kaybetmemek olabilir.Tartışmanın Başını Değiştirsek Ne Olur?Şimdi en baştaki cümleye geri dönelim:“Sen zaten beni hiçbir zaman düşünmüyorsun.”Bu cümlenin altında gerçekten ne olabilir?Belki:“Son zamanlarda biraz geri planda kaldığımı hissediyorum.”Belki:“Seninle daha fazla vakit geçirmeyi özledim.”Belki de sadece:“Beni biraz daha fark etmene ihtiyacım var.”Gottman’ın yumuşak başlangıç dediği şey tam olarak burada devreye giriyor.Yumuşak başlamak susmak değildir.Alttan almak değildir.Öfkelenmemek hiç değildir.Aynı ihtiyacı, karşımızdakini savunmaya itmeden anlatabilmektir.“Sen zaten beni hiç önemsemiyorsun.”yerine:“Bu hafta çok az vakit geçirdik ve kendimi senden biraz uzak hissettim. Bu akşam biraz birlikte kalmaya ihtiyacım var.”İhtiyaç aynı.Duygu aynı.Hatta problem de aynı.Ama konuşmanın kapısı bambaşka bir yerden açılıyor.Belki de Bir Sonraki Tartışmada Şunu DeneyebilirizBir dahaki sefere partnerinizle tartışmaya başladığınızı fark ettiğinizde hemen çözmeye çalışmayın.Önce kendinizi bir anlığına dışarıdan izleyin.İlk üç dakikada ne yapıyorum?Şikâyetimi mi anlatıyorum, yoksa partnerimin karakterini mi tarif ediyorum?Gerçekten şu anki olaya mı kızgınım?Yoksa bu olay bende daha eski ve daha derin bir yere mi dokunuyor?Ve belki en önemlisi:Öfkemin altında partnerime aslında ne söylemeye çalışıyorum?“Beni gör.”“Yanımda ol.”“Beni önemse.”“Beni yalnız bırakma.”“Benimle aynı takımda olduğunu hissettir.”Bazen bir tartışmanın en yüksek sesle söylenen cümlesi, anlatılmak istenen asıl cümle değildir.Ve belki ilişkilerde değişim tam da burada başlar:Partnerimize söylediğimiz cümleyi değil, o cümlenin altında söylemeye çalıştığımız şeyi fark ettiğimizde.Çünkü mesele her zaman tartışmamak değildir.Bazen mesele, tartışırken bile birbirimize ulaşmanın bir yolunu bulabilmektir.KaynakçaCarrère, S., & Gottman, J. M. (1999). Predicting divorce among newlyweds from the first three minutes of a marital conflict discussion. Family Process, 38(3), 293–301. https://doi.org/10.1111/j.1545-5300.1999.00293.xGottman, J. M. (1994). What Predicts Divorce? The Relationship Between Marital Processes and Marital Outcomes. Lawrence Erlbaum Associates.Gottman, J. M., & Levenson, R. W. (1992). Marital processes predictive of later dissolution: Behavior, physiology, and health. Journal of Personality and Social Psychology, 63(2), 221–233.Gottman, J. M., & Silver, N. (2015). The Seven Principles for Making Marriage Work. Harmony Books.Bu hâli doğrudan kopyalayıp kullanabilirsiniz. Özellikle %69 süreğen problem bilgisi de Gottman Institute’un güncel açıklamalarında aynı oranla aktarılıyor. “Sen zaten beni hiç dinlemiyorsun.”“Tamam, yine başladın.”“Ben mi başladım? Seninle hiçbir şey konuşulmuyor ki!”Tanıdık geldi mi?Belki cümleler birebir böyle değil. Ama bazen bir tartışmanın daha ilk birkaç cümlesinde nereye gideceğini hissederiz.Henüz asıl konuya bile gelinmemiştir ama içinizden bir ses şöyle der:“Eyvah… yine aynı yere gidiyoruz.”Peki gerçekten bir tartışmanın nasıl biteceğini, daha nasıl başladığına bakarak tahmin etmek mümkün olabilir mi?John Gottman’ın çiftlerle yaptığı yıllara yayılan çalışmalarında dikkat çekici cevaplardan biri tam olarak burada karşımıza çıkıyor.İlk 3 Dakika Sandığımızdan Daha Fazlasını Söylüyor OlabilirGottman ve araştırmacı Sybil Carrère, yeni evli 124 çifti bir araya getiriyor ve onlardan ilişkilerinde anlaşamadıkları bir konu hakkında konuşmalarını istiyor.Sonra bu çiftleri yıllar boyunca takip ediyorlar.Araştırmanın en çarpıcı taraflarından biri şu:Çiftlerin tartışmalarının yalnızca ilk üç dakikasındaki etkileşim biçimine bakıldığında bile, altı yıl sonraki evlilik sonuçları hakkında önemli ölçüde öngörüde bulunulabiliyor.Gottman’ın çalışmalarında aktarılan bir başka dikkat çekici oran ise %96.Bir çatışma konuşmasının nasıl sonuçlanacağı, etkileşimin ilk üç dakikasına bakılarak %96 oranında öngörülebiliyor.Bir düşünün…Üç dakika.Belki tartışmanın asıl konusuna bile gelmediğiniz üç dakika.Peki bu üç dakikada ne oluyor da konuşmanın geri kalanını bu kadar etkiliyor?Cevap çoğu zaman ne söylediğimizden önce, nasıl başladığımızda saklı.“Sen Zaten Hep Böylesin…”Gottman buna sert başlangıç diyor.Sert başlangıç her zaman bağırmak anlamına gelmiyor.Bazen oldukça sakin bir ses tonuyla bile başlayabilir:“Sen zaten hiçbir zaman beni düşünmüyorsun.”“Bir kere de söylediğim şeyi yap.”“Senin ailene gelince her şeyi yapıyorsun zaten.”“Boş ver, sen anlamazsın.”Dikkat ederseniz burada bir problem anlatılmıyor.Yavaş yavaş karşıdaki kişi problem hâline getiriliyor.Ve işte tartışmanın yönü tam burada değişmeye başlayabiliyor.Çünkü karşımızdaki kişi artık söylediğimiz şeyi anlamaya çalışmak yerine kendisini korumaya başlıyor.“Ben öyle bir insan değilim.”“Sen de aynısını yapıyorsun.”“Her şeyi yine bana yıkıyorsun.”Ve bir anda başlangıçtaki mesele kayboluyor.Bulaşık makinesi konuşulacaktı.Saat kaçta eve gelindiği konuşulacaktı.Bir mesajın neden cevapsız kaldığı konuşulacaktı.Ama artık çift bulaşık makinesini konuşmuyor.Birbirlerini konuşuyorlar.Peki Gerçekten Bulaşık Makinesini mi Tartışıyoruz?İşte burada tartışmanın biraz daha altına inmek gerekiyor.Çünkü çiftlerin tartışmalarında gördüğümüz şey her zaman tartışmanın tamamı değildir.Bunu bir katman gibi düşünebiliriz.En üstte gördüğümüz şey olaydır:“Eve geç geldin.”“Bana mesaj atmadın.”“Yine annenin tarafını tuttun.”“Evde bana hiç yardım etmiyorsun.”Ama biraz aşağı indiğimizde başka şeylerle karşılaşabiliriz.Kırıldım.Yalnız kaldım.Önemsenmediğimi hissettim.Senin için öncelikli miyim, emin olamadım.Bir katman daha aşağı indiğimizde ise bazen çok daha temel bir ihtiyaç vardır:Görülmek.Duyulmak.Değerli hissetmek.Güvende olmak.Partnerinin yanında olduğunu bilmek.İşte çift terapisinde bazen “Kim haklı?” sorusundan çok daha önemli bir soru ortaya çıkar:Bu tartışmanın altında aslında ne var?Çünkü “Neden bana mesaj atmadın?” diyen biri yalnızca bir mesajı sormuyor olabilir.Belki aslında şunu soruyordur:“Aklında mıyım?”“Annenin yanında neden beni savunmadın?” diyen biri yalnızca o akşam yaşanan olayı konuşmuyor olabilir.Belki altında:“Biz gerçekten aynı takım mıyız?”sorusu vardır.Ve bazen tartışmanın görünen yüzüyle uğraşırken çiftin asıl ihtiyacı hiç konuşulmadan kalır.Bir Tartışmanın İçinde Fark Etmeden Yaptığımız Dört ŞeyPeki bir tartışma kötü bir yere doğru giderken aslında arada ne oluyor?Gottman, yıllar boyunca çiftlerin tartışmalarını gözlemlediğinde bazı iletişim biçimlerinin tekrar tekrar ortaya çıktığını fark ediyor. Üstelik bunlar yalnızca o anki tartışmayı zorlaştırmıyor; sıklaştıklarında ilişkinin duygusal iklimini de zaman içerisinde değiştirebiliyor.Gottman bu dört iletişim biçimini oldukça çarpıcı bir isimle tanımlıyor:Mahşerin Dört Atlısı: Eleştiri, küçümseme, savunmaya geçme ve duvar örme.1. Eleştiri: Sorundan Kişiliğe GeçmekEleştiri, partnerimizin yaptığı bir davranıştan rahatsız olduğumuzu söylemekten farklıdır.Sağlıklı bir şikâyette belirli bir olaydan söz ederiz: Ne oldu, bunun üzerimizde nasıl bir etkisi oldu ve neye ihtiyacımız var?Eleştiride ise konu yavaş yavaş davranış olmaktan çıkar ve karşımızdaki kişinin nasıl biri olduğuna dönüşür.Artık problem “yapılan şey” değil, partnerimizin karakteridir.Özellikle “sen zaten…”, “sen hiçbir zaman…”, “sen hep…” gibi genellemeler bunun habercisi olabilir.Bu ayrım küçük görünebilir ama ilişkide oldukça önemlidir. Çünkü bir davranışı değiştirmek mümkündür. Fakat kişi kendisine “Sorun senin yaptığın şey değil, sorun sensin” mesajı geldiğini hissettiğinde doğal olarak kendisini korumaya başlayabilir.2. Küçümseme: Artık Yalnızca Kızgın DeğilimGottman’ın özellikle üzerinde durduğu davranışlardan biri küçümsemedir.Çünkü küçümsemede yalnızca öfke yoktur. İçinde bir miktar üstünlük ve değersizleştirme de bulunur.Alay etmek, partnerin söylediğini aşağılamak, onunla dalga geçmek, göz devirmek, iğneleyici konuşmak, zekâsını ya da yeterliliğini küçümsemek bu iletişim biçiminin parçaları olabilir.Buradaki gizli mesaj kabaca şuna dönüşür:“Ben senden daha doğru, daha mantıklı ya da daha iyiyim.”Bu nedenle küçümseme yalnızca tartışılan meseleye zarar vermez. Zamanla çiftin birbirine duyduğu saygıyı da aşındırabilir.Gottman’ın araştırmalarında küçümsemenin ilişki açısından özellikle güçlü bir tehlike işareti olarak görülmesinin nedeni de budur.3. Savunmaya Geçme: Kendimizi Korumaya Çalışırken Birbirimizi DuymamakEleştirildiğimizi hissettiğimizde kendimizi savunmak oldukça insani bir tepkidir.Sorun, savunmanın tartışma içerisindeki temel iletişim biçimimiz hâline gelmesidir.Savunmaya geçtiğimizde artık partnerimizin bize anlatmaya çalıştığı şeyi duymaktan çok, neden suçlu olmadığımızı göstermeye çalışırız.Açıklamalar yaparız, mazeretler üretiriz, karşı örnekler buluruz veya sorumluluğu yeniden karşı tarafa göndeririz.Ve çok sık karşımıza çıkan o küçük geçiş gerçekleşir:“Peki ya sen?”İşte burada iki taraf da kendisini anlatmaya çalışırken aslında kimse diğerini dinlememeye başlayabilir.Savunmaya geçmenin panzehiri her şeyi üzerimize almak değildir. Gottman yaklaşımında önemli olan, tartışılan meselede bize ait olan küçük de olsa bir parçanın sorumluluğunu alabilmektir.Çünkü bazen bir tartışmanın yönünü değiştiren şey “Tamamen ben hatalıyım” demek değil;“Burada benim de payım olduğunu görebiliyorum”diyebilmektir.4. Duvar Örme: Bazen Sessizlik Sakinlik DeğildirSonuncusu ise duvar örme.Dışarıdan bakıldığında diğerlerinden daha zararsız görünebilir.Kişi bağırmıyordur. Hakaret etmiyordur. Tartışmıyordur bile.Sadece susuyordur.Ama her sessizlik sakinlik anlamına gelmez.Gottman’ın çalışmalarında duvar örme, kişinin etkileşimden çekilmesiyle ilişkilidir. Partnerine cevap vermemek, göz temasını kesmek, konuşmayı tamamen kapatmak ya da zihinsel olarak konuşmadan uzaklaşmak şeklinde görülebilir.Bunun arkasında bazen umursamazlıktan çok yoğun fizyolojik uyarılma vardır.Yani kişi aslında o kadar yükselmiş olabilir ki artık sağlıklı biçimde konuşabilecek durumda değildir. Gottman bu yoğun bedensel ve duygusal yüklenmeyi “flooding” yani duygusal taşma kavramıyla açıklar.Kalp hızlanabilir, beden gerilebilir, düşünceler toparlanamayabilir ve kişi artık karşısındakini anlamaktan çok o yoğunluktan çıkmaya çalışabilir.Bu yüzden burada önemli bir ayrım vardır:Konuşmaya ara vermek ile duvar örmek aynı şey değildir.Sağlıklı bir mola, kişinin sakinleşmek için konuşmaya ara vermesi ve sonrasında konuşmaya geri dönmesidir.Duvar örmede ise ilişkinin kapısı belirsiz bir şekilde kapanır.Dört Atlı Neden Bu Kadar Önemli?Buradaki amaç bir tartışmanın ortasında partnerimize bakıp “Şu anda üçüncü atlıyı yapıyorsun” demek değildir.Asıl mesele kendi ilişki döngümüzü fark edebilmektir.Çünkü bu dört davranış çoğu zaman birbirinden bağımsız ilerlemez.Bir taraf eleştirdikçe diğeri savunmaya geçebilir. Savunmayla karşılaşan kişi kendisini duyurabilmek için daha fazla yükselebilir. İletişim sertleştikçe küçümseme ortaya çıkabilir. Yoğunluk arttığında taraflardan biri artık dayanamayarak tamamen kapanabilir.Sonra çift bir sonraki hafta başka bir konuda tartışır.Konu değişmiştir.Ama dans aynıdır.Bu nedenle çift terapisinde bazen en önemli soru:“Ne hakkında tartışıyorsunuz?”değil,“Tartışmaya başladığınızda ikinizin arasında ne oluyor?”sorusudur.Çünkü konu para olabilir, aileler olabilir, çocuklar olabilir, telefon olabilir.Ama altında çalışan ilişki döngüsü aynı kaldığı sürece çift kendisini tekrar tekrar aynı yerde bulabilir.“Ama Biz Hep Aynı Şeyi Tartışıyoruz!”Belki de ilişkinizde sizi en çok yoran şeylerden biri bu.“Bunu yüz kere konuştuk.”“Tamam dedik ama yine aynı şey oldu.”“Kaç yıldır aynı konuyu tartışıyoruz.”Burada Gottman’ın başka bir bulgusu biraz şaşırtıcı olabilir:Çiftlerin yaşadığı ilişki problemlerinin yaklaşık %69’u süreğen problemlerdir.Yani bazı meseleler tamamen ortadan kalkmayabilir.Çünkü karşınızdaki kişi sizden farklı bir insandır.Siz planlısınızdır, o daha spontandır.Siz konuşarak yakınlık kurarsınız, o yalnız kalarak sakinleşir.Siz para biriktirdiğinizde güvende hissedersiniz, o hayatın tadını çıkarmak için harcamak ister.Peki bu durumda ne yapacağız?Her farklılığı ortadan kaldırmaya mı çalışacağız?Belki de soru bu değildir.Belki daha iyi soru şudur:“Bu farklılık aramızda kalmaya devam etse bile birbirimizi yaralamadan bununla yaşayabilir miyiz?”Çünkü iyi ilişkilerin sırrı hiç problem yaşamamak olmayabilir.Problemi yaşarken birbirini kaybetmemek olabilir.Tartışmanın Başını Değiştirsek Ne Olur?Şimdi en baştaki cümleye geri dönelim:“Sen zaten beni hiçbir zaman düşünmüyorsun.”Bu cümlenin altında gerçekten ne olabilir?Belki:“Son zamanlarda biraz geri planda kaldığımı hissediyorum.”Belki:“Seninle daha fazla vakit geçirmeyi özledim.”Belki de sadece:“Beni biraz daha fark etmene ihtiyacım var.”Gottman’ın yumuşak başlangıç dediği şey tam olarak burada devreye giriyor.Yumuşak başlamak susmak değildir.Alttan almak değildir.Öfkelenmemek hiç değildir.Aynı ihtiyacı, karşımızdakini savunmaya itmeden anlatabilmektir.“Sen zaten beni hiç önemsemiyorsun.”yerine:“Bu hafta çok az vakit geçirdik ve kendimi senden biraz uzak hissettim. Bu akşam biraz birlikte kalmaya ihtiyacım var.”İhtiyaç aynı.Duygu aynı.Hatta problem de aynı.Ama konuşmanın kapısı bambaşka bir yerden açılıyor.Belki de Bir Sonraki Tartışmada Şunu DeneyebilirizBir dahaki sefere partnerinizle tartışmaya başladığınızı fark ettiğinizde hemen çözmeye çalışmayın.Önce kendinizi bir anlığına dışarıdan izleyin.İlk üç dakikada ne yapıyorum?Şikâyetimi mi anlatıyorum, yoksa partnerimin karakterini mi tarif ediyorum?Gerçekten şu anki olaya mı kızgınım?Yoksa bu olay bende daha eski ve daha derin bir yere mi dokunuyor?Ve belki en önemlisi:Öfkemin altında partnerime aslında ne söylemeye çalışıyorum?“Beni gör.”“Yanımda ol.”“Beni önemse.”“Beni yalnız bırakma.”“Benimle aynı takımda olduğunu hissettir.”Bazen bir tartışmanın en yüksek sesle söylenen cümlesi, anlatılmak istenen asıl cümle değildir.Ve belki ilişkilerde değişim tam da burada başlar:Partnerimize söylediğimiz cümleyi değil, o cümlenin altında söylemeye çalıştığımız şeyi fark ettiğimizde.Çünkü mesele her zaman tartışmamak değildir.Bazen mesele, tartışırken bile birbirimize ulaşmanın bir yolunu bulabilmektir.KaynakçaCarrère, S., & Gottman, J. M. (1999). Predicting divorce among newlyweds from the first three minutes of a marital conflict discussion. Family Process, 38(3), 293–301. https://doi.org/10.1111/j.1545-5300.1999.00293.xGottman, J. M. (1994). What Predicts Divorce? The Relationship Between Marital Processes and Marital Outcomes. Lawrence Erlbaum Associates.Gottman, J. M., & Levenson, R. W. (1992). Marital processes predictive of later dissolution: Behavior, physiology, and health. Journal of Personality and Social Psychology, 63(2), 221–233.Gottman, J. M., & Silver, N. (2015). The Seven Principles for Making Marriage Work. Harmony Books.

Psikoloji
Deniz Beren Kılıçlı
September 04, 2026
Bir Şeyler İzlemeden Uyuyamamak
Bir Şeyler İzlemeden Uyuyamamak

Bazı insanlar için uyumak, yalnızca yatağa girip gözlerini kapatmakla başlamaz. Telefonu açmak, bir dizi izlemek, YouTube videosu dinlemek ya da arka planda bir şeyler oynatmak neredeyse uyku rutininin zorunlu bir parçası haline gelebilir. Ekran kapandığında veya ortam sessizleştiğinde uykuya dalmak zorlaşabilir. Kişi yorgun olsa bile “bir şey açmadan uyuyamıyorum” diyebilir.Bu alışkanlık ilk bakışta basit bir uyku tercihi gibi görünebilir. Ancak zamanla kişinin uykuya dalabilmek için dışarıdan bir uyaranın varlığına ihtiyaç duyması, zihinsel ve duygusal bazı süreçlerle ilişkili olabilir. Özellikle sessizlik başladığında düşünceler yoğunlaşıyorsa, gün içinde ertelenen meseleler gece daha görünür hale geliyorsa veya yalnızca “bir şeyler izlerken” zihnin sustuğu hissediliyorsa bu alışkanlığın altında yalnızca eğlence ihtiyacı olmayabilir.Gün boyunca insanların dikkati pek çok uyaran arasında dağılır. İş, okul, mesajlar, konuşmalar, sorumluluklar ve sosyal medya zihni sürekli meşgul eder. Gece olduğunda dış uyaranlar azalır ve kişinin kendi düşünceleri daha belirgin hale gelebilir. Gün içinde fazla fark edilmeyen kaygılar, yapılacak işler, geçmiş konuşmalar veya gelecekle ilgili düşünceler yatağa girildiğinde daha fazla hissedilebilir.Bu noktada bir dizi ya da video açmak zihnin dikkatini başka bir yere taşır. Kişi kendi düşünceleriyle baş başa kalmak yerine ekrandaki içeriğe odaklanır. Böylece kısa süreli bir rahatlama oluşabilir. Özellikle düşünceler yoğun olduğunda, arka planda konuşma sesi duymak kişinin kendisini daha sakin veya daha az yalnız hissetmesine de yardımcı olabilir.Zamanla bu rahatlama bir alışkanlık döngüsüne dönüşebilir. Kişi birkaç gece boyunca bir şeyler izleyerek daha kolay uyuduğunu fark ettiğinde beyin uyku ile ekran arasında bir bağlantı kurmaya başlayabilir. Yatak, sessizlik ve uyku yerine; telefon, video ve uyku birlikte eşleşir. Bir süre sonra ekran olmadan yatağa girmek kişiye eksik veya rahatsız edici gelebilir.Burada önemli olan, “ekran kullanıyorum, demek ki uyku problemim var” şeklinde düşünmek değildir. Birçok insan zaman zaman bir şeyler izleyerek uyuyabilir. Asıl dikkat edilmesi gereken nokta, bunun ne kadar zorunlu hale geldiğidir. Kişi gerçekten istediği için mi bir şeyler izliyor, yoksa ekran olmadan uykuya dalamayacağına mı inanıyor? İzlediği içerik uykuya geçişi kolaylaştırıyor mu, yoksa fark etmeden uyku saatini sürekli geciktiriyor mu?Ekranın uyku üzerindeki etkisi de burada önemlidir. Telefon, tablet ve televizyon gibi cihazlardan gelen ışık ve özellikle gece saatlerinde yoğun ekran kullanımı, uyku-uyanıklık döngüsünü etkileyebilir. Bunun yanında asıl sorun çoğu zaman yalnızca ekran ışığı değildir. İzlenen içeriğin uyarıcı olması, “bir bölüm daha” düşüncesi veya sosyal medyada sürekli yeni içeriklerle karşılaşmak zihnin uyanık kalmasını kolaylaştırabilir.Örneğin kişi “sadece biraz izleyip uyuyacağım” diyerek yatağa girebilir ancak yarım saatlik plan bir buçuk saate dönüşebilir. Böylece kişi ekranın uykuya geçmesine yardımcı olduğunu düşünürken aslında uyku saatini sürekli ileriye taşıyor olabilir. Sabah yorgun uyanmak, gün içinde daha fazla kafein tüketmek ve akşam tekrar geç uyumak zamanla kendi kendini sürdüren bir döngü oluşturabilir.Bir şeyler izlemeden uyuyamama ihtiyacının altında bazen sessizliğe tahammül etmekte zorlanmak da bulunabilir. Sessizlik bazı kişiler için dinlendirici değil, huzursuz edici olabilir. Özellikle zihni sürekli aktif olan kişilerde ortam sakinleştiğinde iç konuşma daha fazla duyulur hale gelir. Günün muhasebesini yapmak, geçmişte söylenenleri tekrar düşünmek veya ertesi günle ilgili senaryolar üretmek uykuya geçişi zorlaştırabilir.Bu durumda ekran bir çeşit dikkat dağıtıcı görevi görebilir. Ancak dikkat dağıtmak her zaman temel nedeni çözmez. Eğer kişi yalnızca düşünceler ortaya çıkmasın diye sürekli bir şeyler izliyorsa, zihnin sessizlikle kurduğu ilişki zamanla daha da zorlaşabilir. Çünkü kişi düşünceler ortaya çıktığında onları tolere etmek yerine her seferinde hızlıca dışarıdan bir uyaran eklemeye alışabilir.Bazı kişiler için ise mesele yalnızlık hissi olabilir. Arka planda konuşma sesi, tanıdık bir dizinin karakterleri veya tekrar tekrar izlenen bir video kişiye “ortamda birileri varmış” hissi verebilir. Özellikle geceleri yalnız hissetmekten hoşlanmayan kişiler için bu sesler rahatlatıcı olabilir. Burada da önemli olan kişinin bu ihtiyacını fark etmesidir. Bazen “ekransız uyuyamıyorum” şeklinde tarif edilen şey aslında sessizlik veya yalnızlıkla ilgili bir huzursuzluk olabilir.Uyku hijyeni açısından uyku öncesindeki rutinin mümkün olduğunca sakinleştirici olması faydalıdır. Herkesin rutini aynı olmak zorunda değildir. Bazı kişiler kitap okuyarak, bazıları hafif bir müzik dinleyerek, bazıları sıcak bir duşla veya kısa bir gevşeme egzersiziyle uykuya hazırlanabilir. Amaç kişinin bedenine ve zihnine “gün bitti, artık dinlenme zamanı” mesajını verecek daha öngörülebilir bir geçiş oluşturmaktır.Eğer ekran kullanımı uzun süredir uyku rutininin bir parçasıysa bunu bir gecede tamamen bırakmaya çalışmak zorlayıcı olabilir. Daha gerçekçi olan, kullanım biçimini yavaş yavaş değiştirmektir. Örneğin izlenen içeriğin süresini azaltmak, ekran parlaklığını düşürmek, daha uyarıcı içerikler yerine sakin içeriklere geçmek veya ekranı yatağın dışında kullanıp son birkaç dakikayı sessizlikte geçirmek küçük başlangıçlar olabilir.Burada kişinin kendi deneyimini gözlemlemesi önemlidir. Ekran kapandıktan sonra zihinde ne oluyor? Hangi düşünceler daha çok ortaya çıkıyor? Sessizlik mi rahatsız ediyor, yoksa uyuyamayacağına dair kaygı mı başlıyor? “Bir şey açmazsam uyuyamam” düşüncesinin kendisi bile uykuya geçişi zorlaştırabilir. Kişi yatağa daha baştan “bu gece yine uyuyamayacağım” beklentisiyle girdiğinde bedenin gevşemesi daha zor hale gelebilir.Uykuya dalma güçlüğü uzun süredir devam ediyorsa, yalnızca ekran kullanımına odaklanmak bazen yeterli olmayabilir. Yoğun kaygı, stres, düzensiz yaşam temposu, uyku saatlerinin sürekli değişmesi veya gün içinde yeterince dinlenememek de uyku düzenini etkileyebilir. Bu nedenle kişinin genel yaşam düzenine bakmak önemlidir.Terapi sürecinde de “bir şeyler izlemeden uyuyamama” alışkanlığı yalnızca davranış düzeyinde ele alınmayabilir. Ekran kapandığında ortaya çıkan düşünceler, duygular ve beden tepkileri birlikte incelenebilir. Kişinin uyku öncesinde neyi bastırmaya veya uzaklaştırmaya çalıştığı, sessizlikle ilgili hangi duyguların ortaya çıktığı ve “uyuyamazsam ne olur?” gibi kaygılı düşüncelerin olup olmadığı değerlendirilebilir.Bazı kişiler için terapide amaç ekranı tamamen yasaklamak değildir. Daha çok kişinin uykuya geçmek için tek bir yönteme bağımlı kalmadan kendisini sakinleştirebilmesi, düşünceler ortaya çıktığında onlarla daha esnek bir ilişki kurabilmesi ve uyku öncesi daha sağlıklı bir rutin geliştirebilmesi hedeflenebilir.Bir şeyler izleyerek uyumak her zaman sorun değildir. Ancak ekran olmadan uyuyamayacağını düşünmek, her gece uyku saatini geciktirmek veya sessizlikle baş başa kalmanın yoğun huzursuzluk yaratması durumunda bu alışkanlığın ne işe yaradığını anlamak faydalı olabilir.Çünkü bazen uyku öncesinde açılan bir dizi yalnızca eğlenmek için değil; zihni susturmak, yalnızlık hissini azaltmak veya gün boyunca ertelenen düşüncelerden uzaklaşmak için kullanılan bir araç haline gelebilir. Bunun fark edilmesi, daha dinlendirici ve kişinin kendi ihtiyaçlarına uygun bir uyku düzeni oluşturmanın ilk adımlarından biri olabilir.

Genel
İrem Gerdan
September 03, 2026
Uzun Zamandır Hiçbir Şey Hissetmiyor Gibi Olmak
Uzun Zamandır Hiçbir Şey Hissetmiyor Gibi Olmak

Bazı dönemlerde insan kendisini üzgün, kaygılı ya da öfkeli hissetmekten çok, sanki hiçbir şey hissetmiyormuş gibi tarif edebilir. Güzel bir haber geldiğinde eskisi kadar sevinmemek, can sıkıcı bir olay yaşandığında beklenen üzüntüyü hissedememek, heyecanlanması gereken bir durumda içten bir hareketlenme yaşamamak bu deneyimin parçaları olabilir. Kişi bazen bunu “boşluk”, “donukluk”, “kopukluk” ya da “sanki her şey uzaktan oluyormuş gibi” ifadelerle anlatabilir.Bu durum tek başına belirli bir psikolojik sorunun göstergesi değildir. “Hiçbir şey hissetmiyorum” cümlesinin altında farklı süreçler bulunabilir. Uzun süreli stres, yoğun yorgunluk, depresif dönemler, tükenmişlik, kayıp ve zorlayıcı yaşam olayları kişinin duygularıyla kurduğu ilişkiyi etkileyebilir. Bazen zihin ve beden, uzun süre çok fazla yük taşıdıktan sonra duygusal tepkileri azaltarak kendisini korumaya çalışıyor gibi görünebilir.Duyguların azalmış gibi gelmesi her zaman duyguların gerçekten ortadan kalktığı anlamına gelmez. Bazı kişiler ne hissettiğini ayırt etmekte zorlanabilir. Duygu vardır fakat kişi onu isimlendiremiyor, bedeninde nasıl ortaya çıktığını fark edemiyor ya da uzun süredir duygularını bastırmaya alıştığı için iç dünyasına ulaşmakta güçlük çekiyor olabilir.Örneğin uzun yıllar boyunca “güçlü olmak”, sorun çıkarmamak, üzülmemek ya da duyguları belli etmemek önemli olmuşsa, kişi zamanla yalnızca zor duygularını değil, olumlu duygularını da geri plana itmeye başlayabilir. Duygular arasında bir açma-kapama düğmesi olmadığı için, acıyı azaltmaya çalışırken heyecan, keyif ve yakınlık hissi de daha silik hale gelebilir.Bazı durumlarda ise kişi günlük yaşamını sürdürmeye devam ederken yaptığı şeylerden eskisi kadar keyif alamadığını fark eder. Daha önce severek yaptığı aktiviteler artık nötr gelebilir, arkadaşlarla görüşmek veya gelecekle ilgili plan yapmak eskisi kadar anlamlı hissettirmeyebilir. Psikolojide keyif ve haz alma kapasitesindeki belirgin azalma için “anhedoni” kavramı kullanılabilir. Ancak kişinin yalnızca kendi başına bu kavrama bakarak kendisine tanı koyması doğru değildir; benzer deneyimler farklı nedenlerle ortaya çıkabilir.“Apati” kavramı da zaman zaman bu deneyimle karıştırılır. Apati daha çok motivasyonun, ilginin ve harekete geçme isteğinin azalmasıyla ilişkilidir. Kişi bir şeyi yapması gerektiğini bilir fakat bunun için içsel bir istek veya önem hissedemeyebilir. Duygusal uyuşma, apati ve haz alamama birbirine eşlik edebilir; ancak aynı şey değildir. Bu ayrımı yapabilmek, kişinin yaşadığı durumu daha doğru anlamak açısından önemlidir.Duygusal donukluk bazen uzun süreli zorlanmaların ardından belirginleşebilir. Kişi bir dönem yoğun kaygı, üzüntü veya öfke yaşadıktan sonra “artık hiçbir şey hissetmiyorum” demeye başlayabilir. Bu geçiş, özellikle duygusal olarak çok yorucu süreçlerde görülebilir. Çok yoğun duygularla uzun süre baş etmeye çalışan kişinin bir noktada daha az tepki vermeye başlaması, psikolojik bir korunma biçimi olarak düşünülebilir.Bazı kişiler bu durumu fark ettiklerinde kendilerini eleştirmeye başlar. “Neden sevinemiyorum?”, “Neden buna üzülmedim?”, “Bende bir problem mi var?” gibi düşünceler ortaya çıkabilir. Özellikle çevredeki insanların daha yoğun duygusal tepkiler verdiği durumlarda kişi kendisini farklı veya eksik hissedebilir. Ancak duyguların yoğunluğu herkes için aynı değildir ve her dönemde aynı şekilde yaşanmaz.Burada önemli olan, bu değişimin ne kadar süredir devam ettiğini ve kişinin günlük yaşamını ne ölçüde etkilediğini fark etmektir. Birkaç yoğun günün ardından kısa süreli bir duygusal yorgunluk yaşamak ile aylar boyunca hemen hiçbir şeye karşı ilgi, heyecan veya duygusal tepki hissedememek aynı şekilde değerlendirilmemelidir.Kişi kendisine şu soruları sorabilir: Bu hissizlik ne zaman başladı? Öncesinde hayatımda yoğun bir stres, kayıp veya değişim var mıydı? Eskiden keyif aldığım şeylerden hâlâ keyif alabiliyor muyum? İnsanlarla yakınlık kurduğumda bir şey hissediyor muyum? Duygularım tamamen yokmuş gibi mi geliyor, yoksa ne hissettiğimi anlamakta mı zorlanıyorum? Günlük sorumluluklarımı yerine getirme isteğimde belirgin bir azalma var mı?Bu sorular kişinin kendisine tanı koyması için değil, yaşadığı değişimi daha yakından gözlemleyebilmesi için kullanılabilir. Çünkü bazen “duygu hissetmiyorum” ifadesi aslında yorgunluk, isteksizlik, hayattan keyif alamama, kopukluk veya duyguları tanımlamakta zorlanma gibi birbirinden farklı deneyimleri aynı anda anlatıyor olabilir.Duygularla yeniden temas kurmak için kişinin kendisini zorlayarak “bir şey hissetmeye çalışması” her zaman işe yaramaz. Bunun yerine gün içerisinde küçük değişimleri fark etmek daha anlamlı olabilir. Bir konuşmanın ardından bedende oluşan gerginlik, bir şarkının verdiği hafif rahatlama, bir olay karşısında ortaya çıkan küçük bir rahatsızlık veya merak hissi gibi daha ince sinyaller duygusal farkındalığın yeniden gelişmesine yardımcı olabilir.Uyku, günlük düzen, sosyal temas ve genel stres düzeyi de bu süreçte önemlidir. Uzun süredir yeterince dinlenemeyen, sürekli çalışan veya yoğun bir yaşam temposu içinde kendisine alan açamayan birinin duygusal olarak daha donuk hissetmesi şaşırtıcı değildir. Bu nedenle yalnızca “neden hiçbir şey hissetmiyorum?” sorusuna değil, kişinin son dönemde nasıl yaşadığına da bakmak gerekir.Bu deneyim uzun süredir devam ediyor, kişinin ilişkilerini, günlük işlevselliğini veya yaşamdan aldığı keyfi belirgin biçimde etkiliyorsa profesyonel destek almak faydalı olabilir. Terapi sürecinde kişinin duygusal uyuşmayı ne zaman yaşamaya başladığı, bunun hangi yaşam olaylarıyla bağlantılı olabileceği ve duygularla temas kurmayı zorlaştıran düşünce ve davranış örüntüleri birlikte incelenebilir.Terapi aynı zamanda kişinin “bir şey hissetmek zorundayım” baskısını azaltarak duygularını daha güvenli bir ortamda fark etmesine alan açabilir. Bazı kişiler için ilk adım yoğun duygular hissetmek değil, küçük duygusal sinyalleri yeniden tanımaya başlamaktır. Hangi durumların kişiyi biraz daha canlı, ilgili veya bağlı hissettirdiğini görmek zamanla önemli ipuçları sağlayabilir.Çünkü uzun zamandır hiçbir şey hissetmiyor gibi olmak, kişinin duygularının tamamen kaybolduğu anlamına gelmeyebilir. Bazen bu deneyim, uzun süredir taşınan yüklerin, bastırılan duyguların veya yoğun bir psikolojik yorgunluğun ardından oluşan bir uzaklaşma hali olabilir. Bu uzaklaşmanın nedenlerini anlamak, kişinin kendi iç dünyasıyla yeniden daha güvenli bir ilişki kurmasının ilk adımlarından biri olabilir.

Bireysel Danışmanlık
İrem Gerdan
September 01, 2026
Yakınlık Arttıkça Geri Çekilme İhtiyacı
Yakınlık Arttıkça Geri Çekilme İhtiyacı

Birine yakınlaşmak çoğu zaman güven, bağ kurma ve paylaşım ihtiyacımızla ilişkilidir. Ancak bazı insanlar için yakınlık arttıkça rahatlamak yerine huzursuzluk ortaya çıkabilir. İlişki ilerledikçe, daha fazla paylaşım oldukça ya da karşı taraf duygusal olarak daha erişilebilir hale geldikçe kişi kendisini geri çekme ihtiyacı içinde bulabilir. Mesajlara daha geç dönmek, görüşme sıklığını azaltmak, duygular hakkında konuşmaktan kaçınmak veya ilişkide daha fazla mesafe istemek bu geri çekilmenin farklı biçimleri olabilir.Bu durum dışarıdan bakıldığında çelişkili görünebilir. Kişi bir yandan yakın bir ilişki isterken diğer yandan yakınlık gerçekten oluşmaya başladığında bundan uzaklaşabilir. Aslında burada çoğu zaman iki farklı ihtiyaç aynı anda çalışır: bağ kurma isteği ve incinmekten korunma ihtiyacı. Yakınlık arttıkça kişi yalnızca sevgi ve bağlılık hissetmez; aynı zamanda kaybetme, reddedilme, kontrolü kaybetme veya fazla açık hale gelme ihtimalini de daha yoğun hissedebilir.Bazı kişiler için duygusal yakınlık, kendini görünür kılmak anlamına gelir. Kendi ihtiyaçlarını, korkularını, zayıf hissettiği yanlarını veya geçmiş deneyimlerini paylaşmak savunmasızlık hissini artırabilir. Eğer geçmişte duygularını paylaşmak eleştirilme, küçümsenme, reddedilme ya da hayal kırıklığı ile sonuçlandıysa kişi zamanla yakınlığın güvenli olmayabileceğini öğrenebilir.Bu nedenle ilişki iyi giderken bile “fazla açıldım”, “kendimi çok kaptırıyorum” ya da “biraz geri çekilmem lazım” gibi düşünceler ortaya çıkabilir. Mesafe koymak, kişiye kısa süreli bir kontrol hissi verebilir. Yakınlığın yoğunluğunu azaltmak, olası bir hayal kırıklığına karşı kendisini daha güvende hissetmesini sağlayabilir.Bazen geri çekilme ihtiyacı, karşı tarafın davranışlarından çok kişinin kendi içindeki değişimle ilgilidir. Bir ilişki ciddileştikçe beklentiler, sorumluluklar ve duygusal yatırım da artabilir. Bu durum özellikle bağımsızlığını kaybetmekten korkan veya ilişkilerde kendi alanını korumakta zorlanan kişiler için rahatsız edici olabilir. Yakınlık, “artık sürekli ulaşılabilir olmalıyım” ya da “kendi alanım kalmayacak” gibi düşüncelerle eşleşebilir.Geçmiş ilişkilerde ani terk edilme veya güven kaybı yaşamış kişilerde de yakınlık arttıkça tetikte olma görülebilir. İlişkinin güzel gitmesi bile güven vermek yerine “bu kadar iyi gidiyorsa mutlaka bozulur” düşüncesini tetikleyebilir. Böyle durumlarda kişi olası bir kaybı daha az acı verici hale getirmek için duygusal olarak önceden geri çekilmeye başlayabilir.Bu geri çekilme her zaman bilinçli değildir. Kişi “ilişkiden korkuyorum” diye düşünmek yerine bir anda karşı tarafın davranışlarından daha fazla rahatsız olmaya başlayabilir, küçük kusurlara odaklanabilir veya “aslında o kadar da uyumlu değiliz” gibi düşünceler geliştirebilir. Bazen zihnin mesafe yaratmak için gerekçeler üretmesi, kişinin yaşadığı savunmasızlık hissini azaltmaya yardımcı olur.Yakınlık arttıkça geri çekilme ihtiyacı yalnızca romantik ilişkilerde görülmez. Arkadaşlıklarda, aile ilişkilerinde ve hatta terapi sürecinde bile ortaya çıkabilir. Kişi biriyle gerçekten anlaşıldığını veya duygusal olarak görüldüğünü hissettiğinde bir süre uzaklaşma ihtiyacı duyabilir. Çünkü görülmek ve anlaşılmak, güven verici olduğu kadar savunmasız hissettiren bir deneyim de olabilir.Burada önemli olan her mesafe ihtiyacını problem olarak görmek değildir. Sağlıklı ilişkilerde bireysel alan ve yalnız kalma ihtiyacı doğaldır. Ancak kişi her yakınlık arttığında otomatik olarak uzaklaşıyor, ilişkileri belirli bir noktadan sonra sürdürmekte zorlanıyor veya yakınlığın ardından yoğun pişmanlık ve huzursuzluk yaşıyorsa bu örüntünün daha yakından incelenmesi faydalı olabilir.Kişinin kendisine “Şu anda gerçekten ilişkiyle ilgili bir sorun mu var, yoksa yakınlık arttığı için mi rahatsız hissediyorum?” diye sorması önemli bir farkındalık yaratabilir. Aynı şekilde geri çekilme isteğinin ne zaman ortaya çıktığını, hangi durumlarda arttığını ve öncesinde hangi duyguların yaşandığını fark etmek de örüntüyü anlamayı kolaylaştırabilir.Örneğin daha fazla ilgi gördüğünde mi mesafe koyma isteği ortaya çıkıyor? Duygusal bir paylaşım yaptıktan sonra mı geri çekilmek istiyor? Gelecekle ilgili konuşmalar başladığında mı huzursuzluk artıyor? Bu sorular, kişinin yakınlıkla ilgili hangi noktada zorlandığını daha görünür hale getirebilir.Terapi sürecinde bu geri çekilme ihtiyacının geçmiş deneyimlerle nasıl bağlantılı olduğu, yakınlığın kişide hangi anlamları taşıdığı ve kendisini korumak için hangi stratejilerin devreye girdiği ele alınabilir. Amaç kişiyi daha fazla yakınlığa zorlamak değil; yakınlık ve mesafe arasında daha esnek bir denge kurabilmesine yardımcı olmaktır. Kişi benzer örüntülerin ilişkilerinde tekrar ettiğini fark ediyor, yakınlık arttığında yoğun huzursuzluk yaşıyor ya da geri çekilme ihtiyacının ilişkilerini zorladığını düşünüyorsa, bu süreci bir terapi ortamında daha yakından incelemek faydalı olabilir.Çünkü bazen ilişkide geri çekilme isteği, karşı tarafı istememekten değil; yakınlığın beraberinde getirdiği savunmasızlık hissini taşımakta zorlanmaktan kaynaklanabilir. Bu hissin nereden geldiğini anlamak, kişinin ilişkilerinde daha güvenli ve daha esnek bir alan oluşturmasına yardımcı olabilir.

Bireysel Danışmanlık
İrem Gerdan
August 29, 2026
Ruhun Görünmeyen Kıyılarına Yelken Açmak
Ruhun Görünmeyen Kıyılarına Yelken Açmak

Kendi İçimize Doğru Bir Yolculuk: Ruhun Görünmeyen Kıyılarına Yelken AçmakKendimizi tanıma çabası, insanın hayat boyu çıkabileceği en heyecan verici keşif yolculuğudur. "Ben aslında kimim?", "Neden hep benzer olaylarda aynı tepkileri veriyorum?" gibi sorular, içimizdeki pusulanın bizi kendi derinliklerimize çağıran fısıltılarıdır.Bu yolculuk, sisli bir ormanda patika açmaya benzer. Kimi zaman önümüzü aydınlatan bir fener bulur, ferahlarız; kimi zaman ise yıllardır kapağı açılmamış, tozlu anı sandıklarıyla burun buruna geliriz. Süreç boyunca içimizde saklanan ya da apaçık ortada duran duygularımızı, kalıplaşmış düşüncelerimizi, kırılgan ihtiyaçlarımızı ve bastırdığımız hayallerimizi tek tek masaya yatırır; kendimizle nihayet dürüst bir bağ kurarız.İç dünyamızın haritasını çıkarmak; hayatta neden zorlandığımızı anlamamızı, kendimize daha şefkatle yaklaşmamızı ve ilişkilerimizde daha sağlam durmamızı sağlar. Hangi durumlarda öfkelendiğimizi, ne zaman içimize kapandığımızı fark ettikçe hem kendimize hem de çevremize çok daha geniş bir pencereden bakabiliriz.Elbette insanın kendi karanlık odalarına girmesi, oradaki gölgelerle yüzleşmesi bazen ürkütücü olabilir. İşte terapi odası, bu yolculukta güvenle adım atabileceğiniz, yanınızda güvenilir bir fener tutanın olduğu güvenli bir sığınaktır.Psikodinamik Terapi: Bir Buzdağının Görünmeyen YüzüPsikodinamik terapi; katı kurallara bağlı kalmadan, aklınıza gelen her düşüncenin serbestçe aktığı, köklü ve derinlemesine bir terapi yöntemidir. Zihnimizi denizin üzerindeki bir buzdağı gibi düşünürsek; yüzeydeki belirtiler (kaygı, mutsuzluk, öfke) buzdağının sadece görünen ucudur. Dinamik terapi, suyun altında kalan o devasa kütleye—yani bilinçdışımıza, çocukluk anılarımıza ve iç çatışmalarımıza—odaklanır. Amacı sadece yüzeydeki dalgaları dindirmek değil, denizin altındaki akıntıları yönetebilecek kalıcı bir içsel güç kazandırmaktır.İç Dünyanın Düğümlerini ÇözmekBu ekol, bugünkü dertlerimizin köklerinin geçmişte nasıl filizlendiğini anlamaya çalışır. Hayatımızdaki "aynı filmi tekrar izliyormuş" hissinin nedenlerini araştırır. Özellikle gündelik hayatın koşturmacasında fark edemediğimiz, hatta kendimizden bile sakladığımız benlik parçalarımızı terapi aynasında net bir şekilde görmemizi sağlar. Kendi davranışlarının arkasındaki gerçek sebepleri merak eden, hayatındaki kör noktaları aydınlatmak ve ilişkilerini daha sağlam temellere oturtmak isteyen herkes için oldukça uygundur.Zihnin Odalarını GezmekTerapi sürecinde; çocukluğumuz, ailemizle kurduğumuz bağlar ve geçmişte aldığımız yaralar bugünkü kararlarımıza nasıl yön veriyor, bunlara bakarız. Önceden hazırlanmış ders programı gibi bir gündem yoktur. Danışan zihnindeki kapıları ardına kadar açar; aklına gelen anıları, rüyaları, arzuları ve hatta anlamsız bulduğu düşünceleri bile filtresizce anlatır.Bazen yüzleşmekten korktuğumuz acı veren duygular kapıyı çaldığında, zihnimiz otomatik olarak savunma kalkanlarını kaldırır ve kaçmak ister. Terapist, bu kalkanları (savunma mekanizmalarını) nazikçe fark etmenize ve ardında yatan gerçek duyguyu anlamanıza yardımcı olur.Kelimelere dökmekte zorlandığımız, adını koyamadığımız ya da içimizde çatışma yaratan duygular, terapistin eşliğinde yavaş yavaş çözülür ve anlaşılır hale gelir.Aynı Çemberin İçinde Dönüp Durmak: İlişkisel Döngüler"Neden hep beni üzen insanları buluyorum?" ya da "Neden hep aynı noktada tıkanıyorum?" dediğiniz anlar vardır. Hayatımızdaki bu kısır döngüler ve patinaj çektiğimiz yerler, dinamik terapinin ana odaklarından biridir. Kişi, kendisine zarar veren bu görünmez senaryoları fark ederek onları yeniden yazmayı öğrenir.Terapist ile Kurulan Güvenli KöprüTerapi odasında kurulan ilişki, dış dünyadaki ilişkilerinizin küçük bir provası gibidir. Geçmişte anne-babanızla ya da hayatınızdaki önemli figürlerle yaşadığınız hayal kırıklıkları, beklentiler ve iletişim kalıpları seans sırasında terapistle olan iletişime de yansır. Bu durum bir laboratuvar ortamı gibidir; burada fark edilen dinamikler, dış dünyadaki ilişkilerinizi iyileştirmek için en güçlü anahtara dönüşür.Bu Yolculuğun Bize Kazandırdıklarıİster sadece o anki sıkıntılardan kurtulmak için gelin, ister kendinizi derinlemesine keşfetmek isteyin; dinamik terapi uzun vadeli ve köklü bir dönüşüm sunar. Bir fırtınayı geçici olarak atlatmanın ötesine geçer; kendi geminizin gerçek kaptanı olmanızı sağlar. Duygusal dünyanız zenginleşir, ilişkileriniz daha samimi ve doyumlu hale gelir, kendinizle barışır ve hayatınızı çok daha anlamlı bir eksene oturtursunuz.KaynakçaGabbard, G. O. (2014). Psychodynamic Psychiatry in Clinical Practice (5th ed.). American Psychiatric Publishing.McWilliams, N. (2004). Psychoanalytic Psychotherapy: A Practitioner's Guide. The Guilford Press.Shedler, J. (2010). The Efficacy of Psychodynamic Psychotherapy. American Psychologist, 65(2), 98–109. https://doi.org/10.1037/a0018378Summers, R. F., & Barber, J. P. (2010). Psychodynamic Therapy: A Guide to Evidence-Based Practice. The Guilford Press.Yalom, I. D. (2002). The Gift of Therapy: An Open Letter to a New Generation of Therapists and Their Patients. HarperCollins.

Genel
Deniz Beren Kılıçlı
August 28, 2026
Bilişsel Davranışçı Terapi gelecek kaygısını nasıl değerlendirir?
Bilişsel Davranışçı Terapi gelecek kaygısını nasıl değerlendirir?

BDT, geleceğe yönelik kaygıyı daha çok bir tehdit değerlendirme sistemi üzerinden ele alır.Genel formül kabaca şöyledir:Belirsizlik → tehdit düşüncesi → kaygı → güvenlik davranışı/kaçınma → kısa süreli rahatlama → uzun vadede kaygının güçlenmesiÖrneğin:Ekonomi kötüleşebilir.düşüncesi:Kesin işimi kaybedeceğim.şeklinde yorumlanabilir.Ardından:İşimi kaybedersem hiçbir şekilde baş edemem.düşüncesi gelir.Böylece iki temel bilişsel hata ortaya çıkar:Tehdidin olasılığını abartmak:Bunun olması neredeyse kesin.Baş etme kapasitesini küçümsemek:Olursa kesinlikle mahvolurum.Sık görülen başka bilişsel örüntüler de vardır: felaketleştirme, zihin okuma, aşırı genelleme, ya olursa? zincirleri ve belirsizliğe tahammülsüzlük.Davranışlar da kaygıyı sürdürebilir. Örneğin kişi sürekli internette araştırma yapar, yakınlarından güvence ister, banka hesabını tekrar tekrar kontrol eder, karar vermeyi erteler veya risk içeren tüm durumları önceden engellemeye çalışır.Bu davranışlar kısa vadede kişiyi rahatlatır. Ancak kişi şu deneyimi yaşayamaz:Belirsizliği tolere edebilirim ve kötü bir şey olsa bile baş edebilirim.BDT müdahaleleri bu nedenle düşünce ve davranış döngüsüne odaklanır.Buna davranışsal deneyler ve belirsizliğe maruz kalma da eklenebilir. Örneğin kişinin küçük kararları uzun uzun araştırmadan vermesi veya güvence aramayı azaltması istenebilir.BDT'nin hedefi çoğu zaman geleceği kesinleştirmek değil, belirsizliğin felaket olmadığına dair yeni öğrenme oluşturmaktır.

Psikoloji
Ümit Erdoğan
August 27, 2026
Tahammül Eşiğinin Düşmesi
Tahammül Eşiğinin Düşmesi

Bazı dönemlerde normalde çok da önemsemeyeceğimiz küçük şeyler bir anda fazlasıyla rahatsız edici gelmeye başlayabilir. Birinin yüksek sesle konuşması, beklemek zorunda kalmak, evdeki küçük bir dağınıklık, gelen bir mesaj, trafikte geçirilen birkaç dakika ya da günlük rutindeki ufak bir aksama beklenenden çok daha yoğun bir öfke veya gerginlik yaratabilir. Kişi bazen kendi tepkisine kendisi de şaşırır. “Ben neden buna bu kadar sinirlendim?” diye düşünür. Aslında çoğu zaman mesele yalnızca o anda yaşanan küçük olay değildir.Tahammül eşiğinin düşmesi, zihinsel ve duygusal kapasitenin uzun süredir zorlandığının işaretlerinden biri olabilir. İnsanların stresle başa çıkabilme kapasitesi sınırsız değildir. Gün içerisinde iş, ilişkiler, sorumluluklar, belirsizlikler ve çözülmesi gereken problemler üst üste geldikçe kişinin elinde yeni bir stres kaynağıyla baş etmek için daha az alan kalabilir. Bu nedenle normalde kolayca tolere edilebilecek bir durum, yoğun bir dönemde çok daha ağır hissedilebilir.Örneğin gün boyunca pek çok sorumluluğu yerine getiren, sürekli karar vermek zorunda kalan ve kendisine dinlenmek için yeterli alan bırakmayan biri akşam eve geldiğinde küçük bir sorun karşısında beklenmedik ölçüde sinirlenebilir. Tepki yalnızca o soruna verilmiş gibi görünse de aslında gün boyunca biriken yorgunluğun ve stresin de etkisini taşır. Bazen son yaşanan olay, dolmuş bir bardağa eklenen son damla gibidir.Zihinsel yük de tahammül kapasitesini önemli ölçüde etkileyebilir. Aynı anda çok fazla şeyi düşünmek, sürekli yapılacak işleri hatırlamak, geleceği planlamak veya başkalarının ihtiyaçlarını takip etmek zihnin dinlenmesini zorlaştırır. Kişi fiziksel olarak oturuyor olsa bile zihinsel olarak hâlâ çalışıyor olabilir. Böyle dönemlerde dışarıdan gelen küçük bir talep bile “Artık hiçbir şeye yetişemiyorum” hissini tetikleyebilir.Tahammül eşiğinin düşmesi yalnızca yoğunlukla değil, kişinin kendi ihtiyaçlarını uzun süre ertelemesiyle de ilişkili olabilir. Sürekli başkalarının beklentilerine uyum sağlamak, istemediği halde “evet” demek, dinlenmeye ihtiyaç duyduğu halde devam etmek ya da rahatsız olduğu durumları dile getirmemek zaman içinde içsel bir gerginlik yaratabilir. Kişi öfkesinin gerçek kaynağını fark etmediğinde bu gerginlik daha küçük olaylarda ortaya çıkabilir.Bu nedenle bazen “Çok çabuk sinirleniyorum” diye görünen durumun altında aslında yorgunluk, karşılanmamış ihtiyaçlar veya uzun süredir aşılmış sınırlar bulunabilir. Öfke her zaman yalnızca saldırganlıkla ilişkili bir duygu değildir. Bazen kişinin kapasitesinin dolduğunu ve artık bir şeylerin değişmesine ihtiyaç duyduğunu gösteren önemli bir sinyal olabilir.Uyku ve fiziksel yorgunluk da tahammül üzerinde doğrudan etkilidir. Yeterince dinlenemeyen bir kişinin dikkatini sürdürmesi, duygularını düzenlemesi ve günlük aksiliklere daha esnek yaklaşması zorlaşabilir. Benzer şekilde uzun süren stres kişinin bedenini de sürekli bir hazırlık halinde tutabilir. Bu durumda kişi çevresindeki uyaranlara karşı daha çabuk tepki verebilir.Bazı insanlar tahammüllerinin azaldığını fark ettiklerinde kendilerini eleştirmeye başlayabilir. “Eskiden böyle değildim”, “Çok huysuz oldum” veya “Her şeye sinirleniyorum” gibi düşünceler ortaya çıkabilir. Ancak kişinin kendisini yalnızca tepkileri üzerinden değerlendirmesi, altında yatan ihtiyacı görmesini zorlaştırabilir. Daha işlevsel olan, bu değişikliğin ne zaman başladığını ve hayatın hangi alanlarında daha belirgin olduğunu incelemektir.Örneğin son dönemde sorumluluklar arttı mı? Dinlenmeye yeterince zaman kalıyor mu? Kişi uzun zamandır rahatsız olduğu halde dile getirmediği bir durumun içinde mi? Sürekli başkalarının ihtiyaçlarına yetişmeye mi çalışıyor? Uyku düzeninde veya günlük yaşamında belirgin bir değişiklik var mı? Bu sorular, tahammülsüzlüğün yalnızca bir karakter özelliği olmadığını ve çoğu zaman belirli koşullar içinde ortaya çıktığını anlamaya yardımcı olabilir.Tahammül eşiğinin düşmesi ilişkileri de etkileyebilir. Kişi yakın olduğu insanlara daha kolay çıkışabilir, küçük davranışlardan daha fazla rahatsız olabilir veya yalnız kalma ihtiyacı hissedebilir. Ardından verdiği tepkiden dolayı suçluluk duyabilir. Böylece bir yandan zaten zorlanırken diğer yandan kendi tepkilerini eleştirdiği yeni bir yük ortaya çıkabilir.Burada önemli olan her öfkeyi bastırmak veya her durumda sakin kalmaya çalışmak değildir. Öncelikle kişinin kendi kapasitesini fark edebilmesi önemlidir. Bazen “Şu anda gerçekten bu olay mı beni bu kadar rahatsız ediyor, yoksa uzun süredir biriken başka şeyler de var mı?” sorusu yaşanan tepkinin arkasındaki ihtiyacı anlamaya yardımcı olabilir.Gün içerisinde küçük dinlenme alanları oluşturmak, bazı sorumlulukları paylaşmak, sınırları daha açık ifade etmek ve kişinin kendi ihtiyaçlarını fark etmesi tahammül kapasitesinin yeniden genişlemesine yardımcı olabilir. Ancak burada amaç yalnızca daha fazla dayanmak değildir. Bazen asıl ihtiyaç, kişinin üzerine aldığı yükün gerçekten ne kadarının taşınması gerektiğini yeniden değerlendirmesidir.Tahammül eşiğinin uzun süre düşük kalması, kişinin günlük yaşamını ve ilişkilerini belirgin şekilde etkilemesi veya yoğun stres ve tükenmişlik hissiyle birlikte görülmesi durumunda bu süreci daha yakından değerlendirmek faydalı olabilir. Terapi sürecinde kişinin hangi koşullarda daha çabuk zorlandığı, biriken stres kaynakları, sınırlar ve ihtiyaçlar birlikte ele alınabilir.Çünkü bazen küçük şeylerin çok fazla gelmesi, o şeylerin gerçekten büyüdüğünü değil; kişinin uzun süredir taşıdığı yükün artık ağırlaşmaya başladığını gösterir. 

Psikoloji
İrem Gerdan
August 26, 2026
Her Şey Yolundayken Hissedilen Huzursuzluk
Her Şey Yolundayken Hissedilen Huzursuzluk

Bazen hayatın dışarıdan bakıldığında oldukça sakin olduğu bir dönemde insanın içinde açıklamakta zorlandığı bir huzursuzluk ortaya çıkabilir. İşler yolundadır, ilişkilerde belirgin bir problem yoktur, çözülmesi gereken büyük bir kriz bulunmaz. Buna rağmen kişi rahatlayamaz. Sanki bir şey olacakmış gibi tetikte hissedebilir, iyi giden şeylerin uzun sürmeyeceğini düşünebilir ya da ortada somut bir neden olmadığı halde içindeki sıkıntının geçmediğini fark edebilir.Bu durum özellikle uzun süre stresli, belirsiz veya duygusal açıdan yorucu dönemlerden geçmiş kişilerde görülebilir. İnsan zihni ve bedeni yaşadığı koşullara uyum sağlamaya çalışır. Eğer uzun süre boyunca sürekli bir problem çözmek, bir sonraki olumsuzluğu tahmin etmek ya da çevrede olup bitenleri kontrol etmek gerekmişse, tetikte olmak zamanla alışılmış bir hale gelebilir. Koşullar değiştiğinde bile bu alışkanlığın hemen ortadan kalkması beklenmeyebilir.Bir süre sonra problem olmaması bile kişiye yabancı gelebilir. Günün sakin geçtiği bir anda “Bu kadar iyi gitmesi normal mi?”, “Kesin birazdan bir şey çıkacak” ya da “Şu an rahatlamamam gerekiyor” gibi düşünceler ortaya çıkabilir. Bazen kişi bu düşüncelerin açıkça farkında bile değildir. Yalnızca sebepsiz bir gerginlik, iç sıkıntısı veya sürekli bir şeylerle uğraşma ihtiyacı hisseder.Aslında burada yaşanan şeylerden biri, zihnin geçmiş deneyimlere dayanarak geleceği tahmin etmeye çalışmasıdır. Daha önce rahatladığı anların ardından beklenmedik sorunlarla karşılaşmış bir kişi, zamanla sakinlik ile tehlikenin habercisi olmayı birbirine bağlayabilir. Böyle durumlarda huzurlu bir dönem “güvendeyim” şeklinde değil, “henüz kötü bir şey olmadı” şeklinde algılanabilir.Bu nedenle kişi güzel bir dönemin tadını çıkarmak yerine ne zaman bozulacağını düşünmeye başlayabilir. İyi giden bir ilişkide partnerinin davranışlarını daha fazla inceleyebilir, iş hayatında henüz ortaya çıkmamış problemlere hazırlanabilir veya günlük yaşamda sürekli yeni bir yapılacaklar listesi oluşturabilir. Zihin böylece belirsizliği azaltmaya ve kontrol hissini korumaya çalışır.Huzursuzluk bazen sürekli meşgul olma ihtiyacı şeklinde de kendini gösterebilir. Dinlenmek için zaman olduğunda kişi rahatlamak yerine suçluluk hissedebilir veya hemen yapacak başka bir şey aramaya başlayabilir. Çünkü yoğunluk ve hareketlilik uzun süre hayatın normal hali olmuşsa, sakinlik kişinin alışık olmadığı bir deneyime dönüşebilir.Örneğin bütün sorumluluklarını tamamladıktan sonra boş kalan bir akşam, bazı insanlar için gerçekten dinlendirici olabilirken bazıları için rahatsız edici hale gelebilir. Kişi telefonuna bakmaya, yapılacak işler aramaya, ertesi günü planlamaya veya zihninde geçmiş konuşmaları tekrar etmeye başlayabilir. Aslında ortada çözülmesi gereken yeni bir problem yoktur; fakat zihin problem aramaya devam eder.Bu durum bazen kişinin iyi hissetmeye karşı geliştirdiği temkinle de ilişkilidir. Geçmişte hayal kırıklıkları, ani değişimler veya beklenmedik kayıplar yaşayan biri kendisini yeniden aynı şekilde incinmekten korumaya çalışabilir. Çok sevinmemek, fazla umutlanmamak veya iyi giden şeylere tamamen güvenmemek bir çeşit duygusal korunma yöntemi haline gelebilir.“Çok sevinirsem üzülürüm”, “Bir şey iyi gidiyorsa mutlaka bozulur” ya da “Hazırlıksız yakalanmamalıyım” gibi düşünceler zamanla kişinin huzurlu anlara yaklaşımını etkileyebilir. Buradaki amaç çoğu zaman kötümser olmak değildir. Zihin aslında kişiyi gelecekte yaşanabilecek hayal kırıklıklarından korumaya çalışmaktadır. Fakat bu korunma çabası, bugün gerçekten iyi olan şeyleri deneyimlemeyi de zorlaştırabilir.Her şey yolundayken hissedilen huzursuzluğun bir başka nedeni de kontrol ihtiyacı olabilir. Belirsizlik hayatın doğal bir parçasıdır ve iyi giden bir dönemin ne kadar süreceğini kimse kesin olarak bilemez. Bazı kişiler için bu bilinmezlik oldukça zorlayıcıdır. Sürekli geleceği planlamak, olası problemleri önceden hesaplamak veya çevresindeki insanların davranışlarını takip etmek kısa süreli bir güven hissi sağlayabilir.Ancak yaşamın tamamını önceden kontrol etmek mümkün değildir. Kişi bunu yapmaya çalıştıkça zihni sürekli yeni ihtimaller üretmeye devam edebilir. Böylece kontrol etme çabası rahatlatmak yerine huzursuzluğu sürdüren bir döngüye dönüşebilir.Bu noktada kişinin kendisine “Şu anda gerçekten çözmem gereken bir problem var mı, yoksa zihnim olabilecek bir probleme mi hazırlanıyor?” diye sorması faydalı olabilir. Bu soru her kaygıyı ortadan kaldırmaz; fakat mevcut gerçeklik ile zihnin ürettiği ihtimalleri birbirinden ayırmaya yardımcı olabilir.Aynı şekilde huzursuzluğu hemen yok etmeye çalışmak yerine onun ne zaman ortaya çıktığını fark etmek de önemlidir. Özellikle dinlenirken mi artıyor? İşler iyi giderken mi gelecek hakkında düşünmeye başlanıyor? Yakın bir ilişkide kendinizi güvende hissettiğinizde mi şüpheler ortaya çıkıyor? Güzel bir haber aldıktan sonra hemen olumsuz ihtimaller mi düşünülüyor?Bu örüntüleri fark etmek, huzursuzluğun rastgele ortaya çıkan bir duygu olmadığını anlamayı kolaylaştırabilir. Çoğu zaman kişinin geçmiş deneyimleri, öğrendiği başa çıkma yöntemleri ve güvenlik ihtiyacı ile bağlantılı bir anlam taşır.Burada amaç kişinin artık hiç kaygılanmaması ya da yalnızca olumlu düşünmesi değildir. Kaygı zaman zaman herkesin yaşayabileceği doğal bir duygudur. Önemli olan, ortada gerçek bir tehlike olmadığı halde sürekli tetikte kalmanın kişinin günlük yaşamını ne kadar etkilediğini fark etmektir.İyi giden dönemlerde rahatlayabilmek de zamanla öğrenilen bir beceri olabilir. Bazen kişinin kendisine sakinliğin de hayatın doğal bir parçası olduğunu hatırlatması gerekir. Bir şeylerin iyi gidiyor olması mutlaka ardından kötü bir şey geleceği anlamına gelmez. Aynı şekilde gelecekte bir zorlukla karşılaşma ihtimali, bugün yaşanan iyi anların değerini azaltmaz.Terapi sürecinde bu huzursuzluğun kişinin yaşamında ne zaman oluşmaya başladığı, hangi deneyimlerle bağlantılı olduğu ve bugün hangi düşünce ve davranışlarla sürdürüldüğü birlikte incelenebilir. Amaç kişinin kendisini zorla rahatlatması değil; zihninin neden sürekli alarmda kalmaya ihtiyaç duyduğunu anlaması ve zamanla güvenli anların içinde de kalabilmesine alan açmaktır.Çünkü bazen üzerinde çalışılması gereken şey yeni bir problemi çözmek değil, ortada problem olmadığında da kendini güvende hissedebilmeyi öğrenmektir.

Psikoloji
İrem Gerdan
August 26, 2026

Categories