Faydalı makaleler ve içerikler
Alanında uzman terapistlerinin çeşitli konularda sizlere değer blog yazıları.

Bazen terapiye başladıktan sonra şu soru ortaya çıkabilir: “Gerçekten ilerliyor muyum?” Çünkü terapide değişim her zaman çok belirgin, hızlı ya da dışarıdan kolayca fark edilebilir biçimde gerçekleşmez. Bazı insanlar birkaç seans sonra kendilerini daha iyi hissetmeyi beklerken, bazıları terapi sürecinde önce daha fazla farkındalık kazanır ama bunun hemen rahatlama getirmediğini fark eder. Bu yüzden ilerlemeyi yalnızca “Artık hiç üzülmüyor muyum?” ya da “Sorunlarım tamamen bitti mi?” üzerinden değerlendirmek yanıltıcı olabilir.Terapi sürecinde ilerleme çoğu zaman küçük ama anlamlı değişimlerle başlar. Daha önce sizi neyin tetiklediğini fark etmiyorken artık belirli durumlarda ne hissettiğinizi anlayabilmek, otomatik olarak verdiğiniz bir tepkiyi fark etmek ya da bir düşüncenin zihninizden geçip gittiğini görebilmek bile önemli bir değişimdir. Çünkü değişim çoğu zaman önce farkındalıkla başlar.Örneğin daha önce biri size eleştirel bir şey söylediğinde hemen kendinizi yetersiz hissediyor, savunmaya geçiyor ya da günlerce bunu düşünüyorsanız; terapi sürecinde ilk değişim bu tepkinin tamamen ortadan kalkması olmayabilir. Belki aynı duygu yine gelir ama artık “Şu an eleştirildiğim için değil, yetersiz olduğuma dair eski bir inancım tetiklendi.” diye düşünebilirsiniz. Bu fark, dışarıdan küçük görünse de içeride oldukça büyük bir adımdır.İlerlemenin başka bir göstergesi, duygularınızı daha net tanımlayabilmeniz olabilir. Bazı insanlar terapiye başladığında yalnızca “kötü hissediyorum”, “sinirliyim” ya da “bunaldım” diyebilir. Zamanla bu duyguların altında kırgınlık, hayal kırıklığı, yalnızlık, korku, utanç veya değersizlik gibi daha spesifik duyguları fark etmeye başlayabilir. Duyguyu tanımak, onunla ne yapılacağını anlamayı da kolaylaştırabilir.Terapi sürecinde düşüncelerle kurulan ilişki de değişebilir. Daha önce zihninizden geçen her düşünceyi gerçek kabul ediyor olabilirsiniz. “Beni sevmiyor.”, “Kesin başarısız olacağım.”, “Herkes benden daha iyi.” gibi düşünceler geldiğinde bunların doğruluğunu sorgulamadan hareket edebilirsiniz. İlerleme, bu düşüncelerin hiç gelmemesi değil; geldiğinde bir adım geri çekilip “Bu bir düşünce, gerçek olmak zorunda değil.” diyebilmeye başlamaktır.Davranışlarda yaşanan küçük değişimler de oldukça önemlidir. Daha önce sürekli ertelediğiniz bir şeyi yapmaya başlamak, yardım istemek, hayır diyebilmek, bir tartışmada bağırmak yerine durup ne hissettiğinizi söylemek ya da uzun süredir kaçındığınız bir ortamda bulunabilmek terapi sürecindeki ilerlemenin somut göstergeleri olabilir.Bazen ilerleme, aynı durumda farklı bir tepki verebilmekle anlaşılır. Olay değişmez ama sizin verdiğiniz anlam ve tepki değişir. Örneğin daha önce bir mesajın geç gelmesi sizi saatlerce kaygılandırırken, artık kısa süre rahatsız olup sonra günlük hayatınıza dönebiliyor olabilirsiniz. Bu, kaygının tamamen yok olması değil; onun sizi ne kadar yönettiğinin azalmasıdır.İlişkilerde de benzer değişimler görülebilir. Daha önce ihtiyaçlarınızı söylemeden karşı tarafın anlamasını bekliyor olabilirsiniz. Zamanla “Buna ihtiyacım var.”, “Bu davranış beni kırdı.” ya da “Şu an biraz yalnız kalmak istiyorum.” gibi daha açık ifadeler kullanmaya başlayabilirsiniz. İletişimin daha net hale gelmesi, sınır koyabilmek ve çatışma anlarında kendinizi daha iyi ifade etmek de terapideki ilerlemenin önemli parçalarıdır.Bazen ilerleme, daha az suçluluk duymak şeklinde kendini gösterir. Kişi uzun süre başkalarının duygularından kendisini sorumlu tutmuş olabilir. Terapi sürecinde zamanla “Onun üzülmesi benim her zaman yanlış yaptığım anlamına gelmiyor.” gibi daha dengeli bir bakış geliştirebilir. Bu tür değişimler kişinin hem kendisiyle hem de çevresiyle kurduğu ilişkiyi etkileyebilir.Terapi sürecinde kişinin kendisine karşı kullandığı dil de değişebilir. Başlangıçta “Ben neden böyleyim?”, “Yine beceremedim.” ya da “Benimle ilgili bir sorun var.” gibi sert ve suçlayıcı cümleler baskın olabilir. Zamanla bu iç ses biraz daha yumuşayabilir. Kişi hata yaptığında kendisini cezalandırmak yerine ne olduğunu anlamaya çalışabilir. Bu da önemli bir ilerleme göstergesidir.Bir başka önemli değişim, kişinin kendi ihtiyaçlarını daha kolay fark etmeye başlamasıdır. Uzun süre yalnızca çevresindeki insanların ne istediğine odaklanmış biri, terapide zamanla “Ben ne istiyorum?”, “Bana ne iyi geliyor?” veya “Şu anda neye ihtiyacım var?” sorularını sormaya başlayabilir. Kendi ihtiyaçlarına alan açmak çoğu zaman hem öz bakım hem de ilişkiler açısından önemli bir dönüşümdür.İlerleme her zaman iyi hissetmek anlamına gelmez. Bazen terapi sürecinde kişi daha önce fark etmediği bazı konuları fark etmeye başladığı için bir süre daha yoğun duygular yaşayabilir. Uzun zamandır bastırılan bir kırgınlığın fark edilmesi, geçmişteki bir deneyime başka bir gözle bakmak veya ilişkilerde tekrar eden bir örüntüyü görmek ilk anda rahatlatıcı olmayabilir.Bu nedenle terapi sürecinde “Bu seans beni zorladı, demek ki kötü gidiyor.” şeklinde düşünmek her zaman doğru değildir. Bazı seanslar daha hafif geçerken bazıları kişinin üzerine daha fazla düşünmesine neden olabilir. Önemli olan sürecin genel olarak kişinin yaşamında nasıl bir değişim yarattığıdır.Bununla birlikte terapi sürekli olarak kişiyi kötü hissettiren bir deneyim de olmamalıdır. Uzun süre boyunca kendinizi anlaşılmamış, güvensiz veya terapi hedeflerinden tamamen uzak hissediyorsanız bunu terapistinizle konuşmak önemlidir. Terapi sürecinin kendisi de üzerinde konuşulabilen bir konudur. “Bu yöntemin bana iyi gelip gelmediğinden emin değilim.”, “Bu konuda ilerleyemediğimi hissediyorum.” veya “Seanslarda kendimi rahat ifade edemiyorum.” gibi düşünceler terapistle paylaşılabilir.İlerlemenin doğrusal olmadığını hatırlamak da önemlidir. İnsan bazen birkaç hafta kendisini daha iyi hisseder, ardından zor bir dönem yaşayabilir. Eski bir tepkinin tekrar ortaya çıkması her şeyin başa döndüğü anlamına gelmez. Değişim çoğu zaman düz bir çizgi gibi ilerlemez; bazen ilerleme, duraklama ve yeniden zorlanma dönemleri olabilir.Bazen kişi ilerlediğini ancak geçmişteki haliyle bugünkü halini karşılaştırdığında fark eder. Aylar önce aynı durumda nasıl tepki verdiğinizi düşünmek bu açıdan yardımcı olabilir. Daha önce günlerce etkilenirken şimdi birkaç saatte toparlanıyor musunuz? Daha önce konuşamadığınız bir konuyu artık ifade edebiliyor musunuz? Kaçındığınız bazı durumlara daha fazla yaklaşabiliyor musunuz? Kendinizi daha iyi anlıyor musunuz?Bu sorular ilerlemeyi daha gerçekçi değerlendirmeye yardımcı olabilir.Terapi hedeflerinin zaman zaman yeniden gözden geçirilmesi de faydalıdır. Başlangıçta terapiye gelirken belirlediğiniz hedefler zaman içinde değişebilir. İlk başta “Kaygım azalsın.” diye düşünürken süreç içinde aslında ilişkilerinizde sınır koymak, kendinize karşı daha az eleştirel olmak veya belirsizlikle daha iyi baş etmek istediğinizi fark edebilirsiniz. Terapinin ilerlemesiyle birlikte hedeflerin de değişmesi oldukça doğaldır.İlerlemeyi yalnızca büyük değişimlerle ölçmek bazen kişinin yaptığı birçok şeyi görmezden gelmesine neden olabilir. Bir tartışmada ilk kez durup nefes almak, bir daveti istemediğiniz için reddetmek, yoğun bir günün ardından dinlenmeye izin vermek ya da sizi rahatsız eden bir şeyi açıkça dile getirmek küçük görünse de eski davranış örüntüleriniz düşünüldüğünde oldukça önemli olabilir.Bazı değişimler çevrenizdeki insanlar tarafından sizden önce fark edilebilir. “Eskiden bu durumda çok daha fazla gerilirdin.”, “Artık kendini daha açık ifade ediyorsun.” ya da “Bu konuda daha sakin görünüyorsun.” gibi geri bildirimler almak da kişinin değişimini görmesine yardımcı olabilir. Ancak terapinin başarısını yalnızca başkalarının memnuniyetine göre değerlendirmek doğru olmaz. Esas önemli olan, sizin yaşamınızda neyin değiştiğidir.Terapi süreci boyunca bütün problemler ortadan kalkmayabilir. İnsan hayatında stres, kayıp, çatışma ve zorlayıcı duygular olmaya devam eder. Terapideki ilerleme, bunların hiç yaşanmaması değil; yaşandığında kişinin bunlarla baş etme kapasitesinin artması olabilir.Bir başka deyişle amaç, hiç kaygılanmayan, hiç üzülmeyen veya hiç hata yapmayan biri olmak değildir. Amaç, yaşanan duyguları daha iyi anlayabilmek, düşüncelerin esiri olmadan hareket edebilmek ve kişinin kendi ihtiyaçlarıyla daha sağlıklı bir ilişki kurabilmesidir.“İlerliyor muyum?” sorusuna verilecek yanıt bu nedenle yalnızca nasıl hissettiğinize değil, nasıl düşündüğünüze, nasıl davrandığınıza, ilişkilerinizi nasıl yönettiğinize ve zorlandığınız anlarda kendinize nasıl yaklaştığınıza da bakmayı gerektirir.Bazen ilerleme çok sessiz gerçekleşir. Bir gün fark edersiniz ki daha önce sizi saatlerce etkileyen bir olay artık bütün gününüzü belirlemiyor. Bir zamanlar söylemekten çekindiğiniz bir şeyi daha rahat ifade ediyorsunuz. Aynı düşünce geliyor ama artık ona inanmak zorunda hissetmiyorsunuz.Bu küçük değişimler bir araya geldiğinde terapi sürecinde aslında ne kadar yol alındığını gösterebilir.
Son Yazılar

Terapiye başlama fikri, birçok insan için yalnızca bir randevu oluşturmak anlamına gelmez. Bazen uzun zamandır ertelenen bir kararın, konuşulmayan duyguların ya da “belki de artık tek başıma çözmeye çalışmamalıyım” düşüncesinin somut hale gelmesidir. Bu yüzden terapiye ihtiyaç duyduğunu düşünmek ile gerçekten ilk adımı atmak arasında belirgin bir mesafe olabilir.Bazı kişiler terapiye başlamayı uzun süre düşünür ama bir türlü randevu oluşturamaz. Bunun nedeni her zaman isteksizlik değildir. Tam tersine, çoğu zaman kişinin zihninde terapiyle ilgili pek çok soru, belirsizlik ve kaygı aynı anda bulunur. “Ne anlatacağım?”, “Nereden başlayacağım?”, “Ya konuşamazsam?”, “Terapist benim hakkımda ne düşünecek?” gibi düşünceler ilk adımı olduğundan daha zor hale getirebilir.İlk seansın nasıl geçeceğini bilmemek de önemli bir çekince yaratabilir. Günlük hayatta çoğu görüşmenin belli bir amacı ve akışı vardır. Terapi ise ilk kez deneyimlenecekse daha belirsiz gelebilir. Kişi odaya ya da çevrim içi görüşmeye girdiğinde ne söylemesi gerektiğini, terapistin ne soracağını ya da ne kadar ayrıntı vermesinin beklendiğini bilemeyebilir. Bu belirsizlik bazen “Hazır değilim” hissine dönüşebilir.Oysa terapiye başlamak için önceden hazırlanmış kusursuz bir anlatıya ihtiyaç yoktur. Kişinin yaşadığı her şeyi sıraya koymuş olması, problemini doğru kelimelerle tanımlaması ya da ilk seansta ne istediğini net biçimde bilmesi gerekmez. Bazen terapi sürecinin kendisi, neyin zorlayıcı olduğunu ve kişinin neye ihtiyaç duyduğunu anlamaya yardımcı olur.Bir başka önemli çekince yargılanma korkusudur. İnsanlar çoğu zaman çevrelerinde anlatamadıkları şeyleri terapi odasında konuşmayı düşünür. Suçluluk duyulan bir davranış, utanç verici bulunduğu düşünülen bir deneyim, ilişkilerde yaşanan bir problem veya kişinin kendisi hakkında söylemekten kaçındığı bazı düşünceler olabilir. Böyle durumlarda “Bunu söylersem ne düşünür?” kaygısı terapiye başlamayı zorlaştırabilir.Bu kaygı, özellikle geçmişte duyguları küçümsenmiş, eleştirilmiş ya da anlaşılmamış kişiler için daha yoğun olabilir. Kişi daha önce bir şey anlattığında “Abartıyorsun”, “Bunda üzülecek ne var?” ya da “Bunu neden yaptın?” gibi tepkiler aldıysa, terapi ortamında da benzer bir deneyim yaşayacağından korkabilir. Bu nedenle güven duygusunun oluşması terapi sürecinin önemli parçalarından biridir.Bazı kişiler için asıl çekince konuşmak değil, konuşmanın ardından hissedilecek duygulardır. Uzun süredir kaçınılan bir konuya bakmak, geçmişte yaşanan bir deneyimi hatırlamak veya yıllardır bastırılan bir duyguyu fark etmek ürkütücü gelebilir. “Bunu açarsam daha kötü olur muyum?” düşüncesi terapiyi ertelemeye neden olabilir.Bu düşünce anlaşılırdır. İnsan zihni çoğu zaman acı veren şeylerden uzak durmaya çalışır. Bir konuyu düşünmemek, konuşmamak veya sürekli başka şeylerle meşgul olmak kısa vadede rahatlama sağlayabilir. Ancak bazı duygular ve problemler konuşulmadığında tamamen kaybolmaz. Farklı zamanlarda tekrar ortaya çıkabilir veya kişinin ilişkilerini, kararlarını ve günlük yaşamını etkilemeye devam edebilir.Terapi sürecinde ise kişinin bir anda bütün zorlayıcı konularla yüzleşmesi beklenmez. Sürecin hızı kişinin ihtiyaçlarına ve hazır oluşuna göre şekillenebilir. Bazı konular ilk görüşmelerde konuşulabilirken bazıları için güven ilişkisinin oluşması ve kişinin kendisini daha hazır hissetmesi gerekebilir. Terapi, kişinin sınırlarının yok sayıldığı bir alan olmak zorunda değildir.“Benim sorunum terapiye gidecek kadar ciddi değil” düşüncesi de oldukça yaygındır. Kişi çevresindeki insanların yaşadıklarıyla kendi problemlerini karşılaştırabilir ve “Daha kötü durumda olan insanlar var” diyerek kendi sıkıntısını küçümseyebilir. Oysa psikolojik destek almak için kişinin hayatının tamamen işlevsiz hale gelmesini beklemek gerekmez.Terapiye başvuru nedenleri oldukça çeşitlidir. Bazı kişiler yoğun kaygı, depresif hisler veya yas nedeniyle destek ararken bazıları ilişkilerindeki tekrar eden sorunları anlamak, karar vermekte neden zorlandığını keşfetmek, sınır koymayı öğrenmek veya kendisini daha iyi tanımak için terapiye başvurabilir. Bir problemin “yeterince büyük” olup olmadığına dair evrensel bir ölçü yoktur. Kişiyi zorlayan ve yaşam kalitesini etkileyen bir konu, üzerinde çalışmaya değer olabilir.Bazen terapiye başvurmak kişinin kendisi hakkında bazı şeyleri kabul etmesini de gerektirir. “Ben bunu tek başıma çözemiyorum” düşüncesi bazı insanlar için oldukça rahatsız edici olabilir. Özellikle yıllardır kendi sorunlarını kendi başına çözmeye alışmış, yardım istemekte zorlanan veya güçlü görünmeyi önemseyen kişiler için destek almak zayıflık gibi algılanabilir.Oysa terapiye başvurmak, kişinin yetersiz olduğu anlamına gelmez. İnsanlar fiziksel sağlıklarında olduğu gibi psikolojik olarak da zaman zaman başka bir bakış açısına, desteğe veya profesyonel bir alana ihtiyaç duyabilir. Her şeyi tek başına çözmeye çalışmak güç göstergesi olmadığı gibi destek almak da güçsüzlük göstergesi değildir.Terapiye başlamayı zorlaştıran bir diğer konu da kontrol duygusudur. Kişi uzun zamandır hayatındaki sorunlarla belirli yöntemlerle baş ediyor olabilir. Bu yöntemler artık çok işe yaramasa bile tanıdıktır. Terapi ise bazı düşünce ve davranış biçimlerinin yeniden değerlendirilmesini gerektirebilir. Bu da değişim anlamına gelir.İnsan bazen iyi olmadığını bildiği bir düzene bile alışmış olabilir. Bir ilişki biçimi, bir düşünce kalıbı veya bir baş etme yöntemi tanıdık olduğu için güvenli hissettirebilir. Değişim ise daha iyi bir ihtimali taşıdığı kadar belirsizlik de içerir. Bu nedenle kişi bir yandan hayatında bazı şeylerin değişmesini isterken diğer yandan değişimin kendisinden çekinebilir.“Ya terapi işe yaramazsa?” düşüncesi de terapiye başlamadan önce sıkça ortaya çıkabilir. Kişi zaman, para ve duygusal enerji ayıracağı bir süreçten sonuç almak ister. Bunun garanti edilememesi kaygı yaratabilir. Terapi, belirli bir sürede kesin sonuç veren standart bir işlem değildir. Sürecin etkisi kişinin ihtiyaçlarına, yaşadığı probleme, terapiye katılımına, terapötik ilişkiye ve birçok başka etkene göre değişebilir.Bu nedenle terapiye başlarken en gerçekçi beklenti, her şeyin kısa sürede tamamen düzelmesi değildir. Bazen ilk değişim, kişinin daha önce fark etmediği bir örüntüyü görmeye başlamasıdır. Bazen bir duyguyu daha iyi tanımlayabilmek, bir sınır koyabilmek veya uzun süredir kaçınılan bir konuyu ilk kez güvenli bir ortamda konuşabilmek önemli bir adım olabilir.Terapistin kişiye doğrudan ne yapması gerektiğini söyleyeceği beklentisi de bazen süreci karmaşıklaştırabilir. Terapi her zaman tavsiye verme üzerine kurulmaz. Amaç çoğu zaman kişinin kendi düşüncelerini, duygularını, ihtiyaçlarını ve tekrar eden örüntülerini daha iyi anlayabilmesine yardımcı olmaktır. Bu nedenle terapi, kişinin hayatıyla ilgili kararları onun yerine veren bir süreç değildir.Gizlilik konusu da ilk kez terapi düşünen kişiler için önemli olabilir. “Anlattıklarım başka biriyle paylaşılır mı?” sorusu kişiyi terapiye başlamaktan alıkoyabilir. Terapötik ilişkinin temel unsurlarından biri gizliliktir. Bununla birlikte gizliliğin belirli etik ve yasal sınırları bulunabilir. Sürecin başında bu konuların terapistle açık biçimde konuşulması, kişinin kendisini daha güvende hissetmesine yardımcı olabilir.Bazı kişiler ilk görüşmede çok fazla konuşmak zorunda kalacağını düşünür. Sessizlik olmasından, ağlamaktan veya söylemek istediği şeyleri toparlayamamaktan utanabilir. Oysa bunların hiçbiri terapi sürecinde sıra dışı değildir. İnsan zor bir konuyu anlatırken durabilir, kelime bulamayabilir veya ne hissettiğini anlamakta zorlanabilir. Terapinin amacı kişiyi iyi bir konuşmacı haline getirmek değildir.İlk seans çoğu zaman karşılıklı bir tanışma ve değerlendirme alanıdır. Kişi neden terapi düşündüğünü anlatırken terapist de yaşanan durumu anlamaya çalışır. Aynı zamanda kişi terapistle çalışırken kendisini nasıl hissettiğini de gözlemleyebilir. Terapi sürecinde güven ve uyum önemli olduğu için kişinin terapistle kurduğu ilişkiyi değerlendirmesi de sürecin doğal bir parçasıdır.Terapiye başlamadan önce “Tamamen hazır olmayı” beklemek de bazen süreci uzun süre erteletebilir. Hazır olmak her zaman korkunun tamamen ortadan kalkması anlamına gelmez. Kişi hem çekinebilir hem de terapiye başlayabilir. Hem ne anlatacağını bilemeyebilir hem de ilk görüşmeye girebilir. Hem değişimden korkabilir hem de hayatında bir şeylerin farklı olmasını isteyebilir.Aslında terapiye başlama kararı çoğu zaman bu iki duygunun bir arada bulunduğu bir noktada verilir: bir tarafımız mevcut düzeni korumak isterken başka bir tarafımız artık bir şeylerin değişmesini ister.Bu nedenle terapiye başlamaktan çekinmek, kişinin terapiye uygun olmadığı anlamına gelmez. Çekinmenin altında yargılanma korkusu, belirsizlik, geçmiş deneyimler, değişim kaygısı veya yardım istemekte zorlanma gibi birçok anlaşılır neden bulunabilir. Bu nedenleri fark etmek bile ilk adımı biraz daha anlaşılır hale getirebilir.Terapiye başlamak için kişinin bütün sorularının cevaplanmış olması gerekmez. Bazen ilk görüşmenin amacı zaten bu soruların bir kısmını birlikte konuşmaktır. Sürecin nasıl ilerleyeceğini anlamak, beklentileri konuşmak ve kişinin kendisini güvende hissedip hissetmediğini değerlendirmek de ilk adımın bir parçasıdır.Terapiye başlama konusunda uzun süredir düşünüyor ama sürekli erteliyorsanız, belki de ilk bakılabilecek yer “Neden gitmiyorum?” sorusundan çok “Gitmeyi düşündüğümde beni en çok ne korkutuyor?” sorusudur. Çünkü bazen terapiye giden yol, önce terapiye başlamayı zorlaştıran bu çekinceleri anlamaktan geçer.

Bir ilişkide sorun yaşamak, o ilişkinin mutlaka kötü ya da başarısız olduğu anlamına gelmez. İki kişinin uzun süre birlikte olduğu her ilişkide zaman zaman iletişim problemleri, kırgınlıklar, güven sorunları, beklenti farklılıkları ya da tekrarlayan tartışmalar görülebilir. Bazı çiftler bu sorunları kendi içlerinde çözebilirken bazı çiftler aynı döngülerin tekrar tekrar yaşandığını fark eder. Bu noktada çift terapisi, ilişkinin nasıl ilerlediğini daha yakından görmek ve tarafların birbirini daha sağlıklı biçimde anlamasına yardımcı olmak için düşünülebilecek bir destek sürecidir.Çift terapisi, yalnızca “ilişkiyi kurtarmak” amacıyla başvurulan bir terapi değildir. Amaç her koşulda çiftin birlikte kalmasını sağlamak da değildir. Daha çok ilişkinin mevcut dinamiklerini anlamak, tarafların birbirleriyle nasıl iletişim kurduğunu değerlendirmek, tekrar eden çatışma döngülerini fark etmek ve ilişkinin ihtiyaçlarını daha açık hale getirmek üzerine çalışılır. Bazı çiftler ilişkilerini güçlendirmek için gelirken bazıları ciddi bir kriz döneminde destek arayabilir. Bazıları ise ayrılıp ayrılmama konusunda kararsız olabilir.Çift terapisine yalnızca evli çiftlerin başvurabileceği düşüncesi oldukça yaygındır. Oysa sevgililik, nişanlılık veya uzun süreli partnerlik ilişkileri de çift terapisine konu olabilir. Belirleyici olan ilişkinin resmi statüsü değil, iki kişinin ilişki içinde yaşadığı zorluklardır. Bu nedenle uzun süredir devam eden bir ilişkide iletişim sorunları yaşayan veya geleceğe dair önemli kararlar vermeye çalışan çiftler de terapi desteğinden faydalanabilir.Çift terapisine başvurmak için ilişkinin mutlaka çok kötü bir noktaya gelmiş olması gerekmez. Hatta sorunlar kronikleşmeden destek almak çoğu zaman daha işlevsel olabilir. Bazı çiftler uzun süredir aynı konular üzerinden tartıştıklarını fark eder. Tartışmanın içeriği değişse bile alttaki duygu hep aynı olabilir. Bir taraf kendisini değersiz veya yalnız hissederken diğer taraf sürekli eleştirildiğini veya yetersiz bulunduğunu düşünebilir. Böyle durumlarda mesele yalnızca “hangi konuda tartıştığımız” değil, tartışmanın nasıl bir döngü içinde ilerlediğidir.Örneğin bir taraf kendisini anlaşılmamış hissettiğinde daha fazla açıklama yapmaya veya daha çok konuşmaya çalışabilir. Diğer taraf ise bu yoğunluğu baskı gibi algılayarak geri çekilebilir. İlk taraf karşısındaki uzaklaştıkça kendisini daha yalnız hisseder ve daha fazla konuşmaya çalışır. Diğer taraf da daha fazla geri çekilir. Zamanla her iki kişi de karşı tarafın kendisini anlamadığını düşünmeye başlayabilir. Çift terapisinde bu tür döngüler üzerinde durmak oldukça önemlidir.Çift terapisi sadece “iletişim kurmayı öğrenmek” değildir. İletişim elbette önemli bir alandır ancak ilişkideki sorunların altında çoğu zaman daha derin ihtiyaçlar bulunabilir. Güvende hissetmek, değer görmek, anlaşılmak, yakınlık kurmak, bireysel alana sahip olmak, sadakat, destek görmek veya takdir edilmek gibi ihtiyaçlar karşılanmadığında çatışmalar ortaya çıkabilir. Terapide yalnızca söylenen cümlelere değil, bu cümlelerin arkasındaki duygulara ve ihtiyaçlara da bakılır.Güven problemi yaşayan çiftler de çift terapisine sık başvurabilir. Aldatma, yalan söyleme, gizleme, verilen sözlerin tutulmaması veya geçmişte yaşanan bazı olaylar ilişkide güven duygusunu zedeleyebilir. Güven kırıldığında yalnızca yaşanan olay değil, sonrasında ilişkinin nasıl ilerlediği de önem kazanır. Sürekli sorgulama, kontrol etme, savunmaya geçme veya geçmişte yaşanan olayın her tartışmada yeniden gündeme gelmesi çiftleri oldukça yorabilir. Terapide güvenin yeniden kurulup kurulamayacağı, bunun için her iki tarafın da neye ihtiyaç duyduğu ve ilişkinin bu süreçte nasıl ilerleyeceği ele alınabilir.Bazı çiftler ise terapiye sürekli tartıştıkları için değil, artık hiç tartışmadıkları için başvurur. İlişki içinde duygusal uzaklaşma, konuşmaların yalnızca günlük sorumluluklar üzerinden ilerlemesi, birlikte zaman geçirmekten kaçınma veya fiziksel ve duygusal yakınlığın azalması da ilişkinin zorlandığını gösterebilir. Dışarıdan sakin görünen bir ilişkide taraflar birbirlerinden giderek uzaklaşmış olabilir. Bu nedenle “biz kavga etmiyoruz” her zaman ilişkinin iyi olduğu anlamına gelmez.Çift terapisinde terapistin taraflardan birinin haklı, diğerinin haksız olduğunu belirlemesi beklenmez. Terapistin amacı hakemlik yapmak değildir. Daha çok iki kişinin de ilişkiyi nasıl deneyimlediğini anlamaya ve her iki tarafın perspektifine alan açmaya çalışır. Aynı olay iki kişi için tamamen farklı anlamlara gelebilir. Birinin “ilgisizlik” olarak gördüğü davranış, diğer taraf için “alan ihtiyacı” anlamına gelebilir. Terapide bu farklı anlamların görünür hale gelmesi, çiftin birbirini daha iyi anlamasına yardımcı olabilir.Bu süreçte her iki tarafın da sorumluluğu vardır. Çift terapisinin etkili olabilmesi için yalnızca bir kişinin ilişkiyi düzeltmeye çalışması çoğu zaman yeterli değildir. Ancak bu, terapiye gelmeden önce iki tarafın da aynı düzeyde motive olması gerektiği anlamına gelmez. Bazen partnerlerden biri terapiye daha istekli, diğeri daha çekingen olabilir. Önemli olan iki tarafın da sürece en azından bir miktar katılım göstermeye açık olmasıdır.“Partnerim değişsin diye terapiye gitmek istiyorum” düşüncesi de oldukça yaygındır. Ancak çift terapisinde yalnızca karşı tarafın davranışları üzerinde durulmaz. Her iki kişinin de ilişki içindeki katkısı değerlendirilir. Kişi bazen yalnızca partnerinin davranışlarının sorun olduğunu düşünürken kendi tepkilerinin de döngüyü nasıl etkilediğini fark edebilir. Bu farkındalık suçluluk yaratmak için değil, değiştirilebilecek alanları görmek için önemlidir.Çift terapisi ayrılık kararı veren çiftler için de faydalı olabilir. Her terapi süreci ilişkiyi sürdürmek zorunda değildir. Bazı çiftler terapide ilişkiye devam edip etmeyeceklerini daha sağlıklı değerlendirmek isteyebilir. Bazıları ise ayrılık kararını vermiş olsa bile süreci daha az yıpratıcı ve daha açık bir iletişimle yönetmek isteyebilir. Özellikle ortak çocuk, aile veya sosyal çevre gibi bağların bulunduğu ilişkilerde ayrılığın nasıl ele alınacağı önemli olabilir.Her ilişki problemi çift terapisi gerektirmez. Bazen sorun daha çok taraflardan birinin bireysel olarak yaşadığı yoğun kaygı, depresif belirtiler, geçmiş travmalar veya başka psikolojik zorluklarla bağlantılı olabilir. Böyle durumlarda bireysel terapi daha uygun olabilir veya çift terapisiyle birlikte yürütülebilir. Hangi terapi biçiminin daha uygun olduğuna başvuru nedenine ve yaşanan sorunun niteliğine göre karar verilebilir.Çift terapisine başvurmayı düşünürken “Bizim problemimiz yeterince ciddi mi?” sorusu sık yaşanabilir. Oysa terapiye başvurmak için belirli bir problem şiddetine ulaşmak gerekmez. Eğer aynı sorunların tekrar tekrar yaşandığını, konuşmaların bir noktada tıkandığını, ilişkinin giderek daha yorucu hale geldiğini veya birbirinizi anlamakta zorlandığınızı düşünüyorsanız bu durumları değerlendirmek için destek almak anlamlı olabilir.Bazı çiftler için terapiye gelmek başlangıçta zor olabilir. Özel hayatın bir başkasıyla paylaşılması, partnerin terapide ne söyleyeceğine dair kaygı veya “Sorunlarımızı kendimiz çözmeliyiz.” düşüncesi bu süreci ertelemeye neden olabilir. Ancak terapi, çiftin başarısız olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, ilişkinin işleyişini daha yakından anlamak ve mevcut sorunlara farklı bir yerden bakabilmek için kullanılan bir destek alanıdır.Terapide amaç kusursuz bir ilişki oluşturmak değildir. Her çift zaman zaman anlaşmazlık yaşayabilir. Daha gerçekçi hedef, çatışmaların ilişkiyi yıkıcı hale getirmeden ele alınabilmesi, tarafların ihtiyaçlarını daha açık ifade edebilmesi ve birbirlerini yalnızca savunma veya suçlama üzerinden değil, daha derin bir anlayışla dinleyebilmesidir.Çift terapisi sizin için uygun olabilir mi sorusunun tek bir cevabı yoktur. Ancak ilişkinizde uzun süredir tekrar eden sorunlar varsa, konuşmalarınız sürekli aynı noktada kilitleniyorsa, güven duygusu zarar gördüyse, duygusal yakınlığınız azaldıysa veya ilişkinizin geleceğine dair birlikte düşünmekte zorlanıyorsanız çift terapisi bu süreci daha sağlıklı değerlendirmek için bir alan sunabilir.Bazen ilişki içinde aynı sorunu tekrar tekrar çözmeye çalışırken taraflar birbirlerinin niyetlerini değil, yalnızca tepkilerini görmeye başlar. Terapi ise bu döngünün dışına çıkıp ilişkiye biraz daha uzaktan bakabilmeyi sağlayabilir. Amaç kimin haklı olduğunu bulmak değil, “Biz burada ne yaşıyoruz ve bunu nasıl farklı yapabiliriz?” sorusuna birlikte cevap aramaktır.

Yakınlık İsterken Neden Geri Çekiliriz?Bir insan bir ilişkiyi gerçekten isteyebilir, sevebilir, yakınlık kurmaya ihtiyaç duyabilir; fakat ilişki derinleşmeye başladığında aynı yakınlıktan uzaklaşma ihtiyacı da hissedebilir.İlişkinin başlangıcında oldukça ilgili olan biri, karşısındaki kişinin hayatında daha önemli bir yer edinmeye başladığını fark ettiğinde geri çekilebilir. Partnerinin beklentilerini fazla bulabilir, daha fazla yalnız kalmak isteyebilir, duygusal konuşmalardan kaçınabilir veya ilişkinin içerisinde kendisini “sıkışmış” hissetmeye başlayabilir.Dışarıdan bakıldığında bütün bunları “bağlanma korkusu” olarak tanımlamak oldukça kolaydır.Ancak bazen asıl soru “Bu kişi neden bağlanmak istemiyor?” değil;“Bu kişi bağlandığında ne olacağından neden bu kadar endişe ediyor?” olabilir.Yakınlığı İlk Nerede Öğreniyoruz?Bir yetişkin olarak romantik ilişkilerimizde yakınlıkla ne yaptığımızı anlayabilmek için, yakınlığı ilk olarak nerede deneyimlediğimize bakmak önemlidir.Çocuk dünyaya geldiğinde yoğun duygularını tek başına düzenleyebilecek kapasiteye sahip değildir. Korktuğunda, huzursuz olduğunda, canı acıdığında veya bir ihtiyacı olduğunda bakım verenine yönelir.Bu tekrar eden deneyimler içerisinde çocuk yalnızca ihtiyaçlarının karşılanıp karşılanmayacağını öğrenmez. Aynı zamanda ilişkiler hakkında bazı temel beklentiler geliştirmeye başlar:“Birine ihtiyaç duyduğumda ne olur?”“Yaklaştığımda karşılık bulur muyum?”“Üzüldüğümde biri benimle kalabilir mi?”“Birine ihtiyaç duymak güvenli midir?”Bakım verenin ulaşılabilir, duyarlı ve çocuğun ihtiyacına uygun biçimde karşılık verebildiği deneyimlerde çocuk, yakınlığın zorlandığında başvurabileceği güvenli bir alan olabileceğini öğrenebilir.Fakat bakım veren sıklıkla duygusal olarak ulaşılmaz, tepkisiz veya reddedici olduğunda çocuk farklı bir şey öğrenebilir:“İhtiyaç duyduğumda karşılık alamayabilirim.”Benzer şekilde bakım veren aşırı müdahaleci olduğunda, çocuğun alanına ve sınırlarına yeterince yer bırakmadığında yakınlık bu kez yalnızca güven veren değil, bunaltıcı bir deneyim olarak da kodlanabilir.Böylece çocuk zaman içerisinde kendisini koruyabilmek için ihtiyacını daha az göstermeyi, kendi kendine yetmeye çalışmayı veya yakınlık arttığında geri çekilmeyi öğrenebilir.Bu noktada önemli olan şudur: Bunlar çocuğun bilinçli olarak aldığı kararlar değildir. İçinde bulunduğu ilişkide kendisini koruyabilmek ve duygularını düzenleyebilmek için geliştirdiği ilişki stratejileridir.Çocuklukta Öğrenilen Bir Strateji Yetişkin İlişkisine Nasıl Taşınır?Çocuklukta işe yarayan bir strateji, yetişkinlikte romantik ilişkilerde yeniden ortaya çıkabilir.Çocukken ihtiyaç duyduğunda karşılık alamamayı öğrenmiş biri, yetişkin olduğunda partnerine ihtiyaç duyduğunu göstermekte zorlanabilir.Çocukken yakınlığın beraberinde fazla müdahale getirdiğini deneyimleyen biri, yetişkin ilişkisinde partnerinin sıradan yakınlık taleplerini bile zaman zaman “üzerime geliyor” şeklinde algılayabilir.Duygusal ihtiyaçlarının karşılanmayacağı beklentisini geliştirmiş biri, ilerleyen yıllarda “Ben kimseye ihtiyaç duymam” diyerek ilişkilerinde güçlü bir bağımsızlık alanı oluşturabilir.Böylece bugün partnerle yaşanan bir durum, yalnızca bugünkü ilişkinin koşulları üzerinden deneyimlenmeyebilir.Partner “Biraz daha konuşabilir miyiz?” dediğinde kişi yalnızca bir konuşma talebi duymayabilir; bunu kendisinden fazla şey beklendiği şeklinde yaşayabilir.Partner daha fazla yakınlık istediğinde bunu sevginin bir ifadesinden çok özgürlüğünün kısıtlanması gibi hissedebilir.Bir tartışmada karşısındaki kişi duygusal olarak ona yaklaşmaya çalışırken, kendisini sakinleştirmek için uzaklaşmaya ihtiyaç duyabilir.İlişki ciddi bir noktaya geldiğinde ise bir başkasına ihtiyaç duyma ihtimali bile huzursuzluk yaratabilir.Dolayısıyla yetişkin romantik ilişkide gördüğümüz mesafe her zaman “Seni yeterince sevmiyorum” anlamına gelmeyebilir.Bazen kişinin geçmişten taşıdığı ilişki bilgisi ona şunu söylüyor olabilir:“Yakınlık arttığında kendini korumalısın.”Araştırmalar Bize Ne Söylüyor?Sharon Dekel ve Barry Farber tarafından yayımlanan bir çalışma, tam olarak bu noktayı anlamaya çalışmıştır.Araştırmacılar 22–28 yaşları arasındaki 58 genç yetişkinin romantik ilişki geçmişlerini ve yakınlıkla kurdukları ilişkiyi incelemişlerdir. Katılımcıların %22,4’ü ilişkilerinde kaçıngan özellikler gösteren grupta değerlendirilmiştir.Bu kişilerde yakınlık konusunda kaygı, partnerle daha derin paylaşımlarda bulunmaya veya bağlanmaya karşı isteksizlik ve partneri zaman zaman fazla “yapışkan” olarak algılama gibi özellikler görülmüştür. Ayrıca güvenli bağlanan katılımcılara kıyasla ilişkilerindeki kişisel doyumlarının daha düşük olduğu bildirilmiştir.Araştırmanın dikkat çekici taraflarından biri ise bu kişilerin yakınlığa ihtiyaç duymuyor olmamaları değildi.Hem güvenli hem de kaçıngan özellikler gösteren yetişkinler yakınlık kurmak istiyordu.Fark, yakınlıkla ne yaptıklarında ortaya çıkıyordu.Kaçıngan özellikler gösteren kişilerde yakınlık ihtiyacı ile yakınlığa karşı geliştirilen savunmaların aynı anda bulunabildiği görüldü. Başka bir ifadeyle kişi bir taraftan görülmek, kabul edilmek ve ihtiyaçlarının karşılandığı bir ilişki ararken; diğer taraftan reddedilme ihtimaline karşı yakınlığı sınırlandırmaya çalışabiliyordu.Bu nedenle ilişkilerde oldukça çelişkili görünen bir durum ortaya çıkabilir:“Bana yakın ol.”Ama aynı zamanda:“Çok da yaklaşma.”Peki Bu Romantik İlişkide Nasıl Görünür?Bazen ilişki henüz belirsizken kişi oldukça rahattır.Fakat ilişki netleştiğinde, partner daha fazla yakınlık istediğinde veya gelecek konuşulmaya başlandığında geri çekilme başlar.Partnerinin mesajlarını fazla bulabilir.Daha önce hoşuna giden ilgi bir süre sonra “bunaltıcı” gelmeye başlayabilir.Duygusal konuşmaları erteleyebilir.Bir problem olduğunda konuşmak yerine yalnız kalmak isteyebilir.Partnerine ihtiyaç duyduğunu hissettiği anda daha fazla bağımsızlık arayabilir.İlişki iyi giderken bile partnerinin kusurlarına daha fazla odaklanmaya başlayabilir.Bütün bunların ardından karşı taraf doğal olarak daha fazla güvence ve yakınlık istemeye başlayabilir.Ve tam burada çiftler arasında sık gördüğümüz bir döngü oluşabilir:Bir taraf yakınlaştıkça diğeri uzaklaşır; diğeri uzaklaştıkça ilk taraf daha fazla yakınlaşmaya çalışır.Sonunda her iki taraf da kendi korktuğu deneyimi yaşamaya başlar.Biri “Beni terk edecek” diye düşünürken, diğeri “Bu ilişkinin içinde kendime yer kalmayacak” diye hissedebilir.Geçmiş Bugünü Belirlemek Zorunda DeğildirBurada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta var.Bağlanma kuramı, bugün yaşadığımız her ilişki probleminin nedenini anne veya babamızda bulmamız gerektiğini söylemez.Erken dönem bakım veren ilişkileri önemlidir; ancak yetişkinlikteki romantik ilişki biçimimizi tek başına belirlemez. Sonraki ilişkilerimiz, kayıplarımız, reddedilme deneyimlerimiz, mizacımız ve hayatımız boyunca kurduğumuz güvenli ilişkiler de bu örüntünün şekillenmesine katkıda bulunabilir.Dolayısıyla geçmişe bakmanın amacı “Beni ailem böyle yaptı” sonucuna ulaşmak değildir.Amaç, bugün otomatik olarak yaptığımız bazı şeylerin nereden öğrenilmiş olabileceğini anlayabilmektir.Çünkü çocukken kendimizi koruyan bir ilişki stratejisi, yetişkinlikte artık ihtiyacımız olan yakınlığı kurmamızın önünde duruyor olabilir.Bu nedenle belki de kendimize sormamız gereken soru şudur:Birisi bana gerçekten yaklaştığında ben ne yaşıyorum?Yakınlık benim için güven mi ifade ediyor, yoksa bir süre sonra baskı mı?İhtiyaç duyduğumu söyleyebiliyor muyum?Partnerimin bana ihtiyaç duyması bende ne uyandırıyor?Bir ilişkide görülmek güzel gelirken, görülmeye devam etmek neden bazen zorlaşıyor?Bağlanma örüntülerini anlamak, geçmişte bir suçlu bulmak değil; bugünkü ilişkilerimizde geçmişten taşıdığımız hangi stratejileri hâlâ kullanmaya devam ettiğimizi fark etmektir.Çünkü bazen mesele bağlanmak istememek değildir.Mesele, bağlandığımızda geçmişte öğrendiğimiz korunma biçimlerinin yeniden devreye girmesidir.Ve bir örüntüyü fark etmek, onu değiştirebilmenin ilk adımlarından biri olabilir.Klinik Psikolog Deniz Beren KılıçlıKaynakçaBirnie, C., McClure, M. J., Lydon, J. E., & Holmberg, D. (2009). Attachment avoidance and commitment aversion: A script for relationship failure. Personal Relationships, 16(1), 79–97. https://doi.org/10.1111/j.1475-6811.2009.01211.xDekel, S., & Farber, B. A. (2012). Models of intimacy of securely and avoidantly attached young adults. The Journal of Nervous and Mental Disease, 200(2), 156–162. https://doi.org/10.1097/NMD.0b013e3182439702Hazan, C., & Shaver, P. (1987). Romantic love conceptualized as an attachment process. Journal of Personality and Social Psychology, 52(3), 511–524. https://doi.org/10.1037/0022-3514.52.3.511Ainsworth, M. D. S., Blehar, M. C., Waters, E., & Wall, S. (1978). Patterns of attachment: A psychological study of the Strange Situation. Lawrence Erlbaum Associates.
Çok Okunanlar

Terapiye başlama fikri, birçok insan için yalnızca bir randevu oluşturmak anlamına gelmez. Bazen uzun zamandır ertelenen bir kararın, konuşulmayan duyguların ya da “belki de artık tek başıma çözmeye çalışmamalıyım” düşüncesinin somut hale gelmesidir. Bu yüzden terapiye ihtiyaç duyduğunu düşünmek ile gerçekten ilk adımı atmak arasında belirgin bir mesafe olabilir.Bazı kişiler terapiye başlamayı uzun süre düşünür ama bir türlü randevu oluşturamaz. Bunun nedeni her zaman isteksizlik değildir. Tam tersine, çoğu zaman kişinin zihninde terapiyle ilgili pek çok soru, belirsizlik ve kaygı aynı anda bulunur. “Ne anlatacağım?”, “Nereden başlayacağım?”, “Ya konuşamazsam?”, “Terapist benim hakkımda ne düşünecek?” gibi düşünceler ilk adımı olduğundan daha zor hale getirebilir.İlk seansın nasıl geçeceğini bilmemek de önemli bir çekince yaratabilir. Günlük hayatta çoğu görüşmenin belli bir amacı ve akışı vardır. Terapi ise ilk kez deneyimlenecekse daha belirsiz gelebilir. Kişi odaya ya da çevrim içi görüşmeye girdiğinde ne söylemesi gerektiğini, terapistin ne soracağını ya da ne kadar ayrıntı vermesinin beklendiğini bilemeyebilir. Bu belirsizlik bazen “Hazır değilim” hissine dönüşebilir.Oysa terapiye başlamak için önceden hazırlanmış kusursuz bir anlatıya ihtiyaç yoktur. Kişinin yaşadığı her şeyi sıraya koymuş olması, problemini doğru kelimelerle tanımlaması ya da ilk seansta ne istediğini net biçimde bilmesi gerekmez. Bazen terapi sürecinin kendisi, neyin zorlayıcı olduğunu ve kişinin neye ihtiyaç duyduğunu anlamaya yardımcı olur.Bir başka önemli çekince yargılanma korkusudur. İnsanlar çoğu zaman çevrelerinde anlatamadıkları şeyleri terapi odasında konuşmayı düşünür. Suçluluk duyulan bir davranış, utanç verici bulunduğu düşünülen bir deneyim, ilişkilerde yaşanan bir problem veya kişinin kendisi hakkında söylemekten kaçındığı bazı düşünceler olabilir. Böyle durumlarda “Bunu söylersem ne düşünür?” kaygısı terapiye başlamayı zorlaştırabilir.Bu kaygı, özellikle geçmişte duyguları küçümsenmiş, eleştirilmiş ya da anlaşılmamış kişiler için daha yoğun olabilir. Kişi daha önce bir şey anlattığında “Abartıyorsun”, “Bunda üzülecek ne var?” ya da “Bunu neden yaptın?” gibi tepkiler aldıysa, terapi ortamında da benzer bir deneyim yaşayacağından korkabilir. Bu nedenle güven duygusunun oluşması terapi sürecinin önemli parçalarından biridir.Bazı kişiler için asıl çekince konuşmak değil, konuşmanın ardından hissedilecek duygulardır. Uzun süredir kaçınılan bir konuya bakmak, geçmişte yaşanan bir deneyimi hatırlamak veya yıllardır bastırılan bir duyguyu fark etmek ürkütücü gelebilir. “Bunu açarsam daha kötü olur muyum?” düşüncesi terapiyi ertelemeye neden olabilir.Bu düşünce anlaşılırdır. İnsan zihni çoğu zaman acı veren şeylerden uzak durmaya çalışır. Bir konuyu düşünmemek, konuşmamak veya sürekli başka şeylerle meşgul olmak kısa vadede rahatlama sağlayabilir. Ancak bazı duygular ve problemler konuşulmadığında tamamen kaybolmaz. Farklı zamanlarda tekrar ortaya çıkabilir veya kişinin ilişkilerini, kararlarını ve günlük yaşamını etkilemeye devam edebilir.Terapi sürecinde ise kişinin bir anda bütün zorlayıcı konularla yüzleşmesi beklenmez. Sürecin hızı kişinin ihtiyaçlarına ve hazır oluşuna göre şekillenebilir. Bazı konular ilk görüşmelerde konuşulabilirken bazıları için güven ilişkisinin oluşması ve kişinin kendisini daha hazır hissetmesi gerekebilir. Terapi, kişinin sınırlarının yok sayıldığı bir alan olmak zorunda değildir.“Benim sorunum terapiye gidecek kadar ciddi değil” düşüncesi de oldukça yaygındır. Kişi çevresindeki insanların yaşadıklarıyla kendi problemlerini karşılaştırabilir ve “Daha kötü durumda olan insanlar var” diyerek kendi sıkıntısını küçümseyebilir. Oysa psikolojik destek almak için kişinin hayatının tamamen işlevsiz hale gelmesini beklemek gerekmez.Terapiye başvuru nedenleri oldukça çeşitlidir. Bazı kişiler yoğun kaygı, depresif hisler veya yas nedeniyle destek ararken bazıları ilişkilerindeki tekrar eden sorunları anlamak, karar vermekte neden zorlandığını keşfetmek, sınır koymayı öğrenmek veya kendisini daha iyi tanımak için terapiye başvurabilir. Bir problemin “yeterince büyük” olup olmadığına dair evrensel bir ölçü yoktur. Kişiyi zorlayan ve yaşam kalitesini etkileyen bir konu, üzerinde çalışmaya değer olabilir.Bazen terapiye başvurmak kişinin kendisi hakkında bazı şeyleri kabul etmesini de gerektirir. “Ben bunu tek başıma çözemiyorum” düşüncesi bazı insanlar için oldukça rahatsız edici olabilir. Özellikle yıllardır kendi sorunlarını kendi başına çözmeye alışmış, yardım istemekte zorlanan veya güçlü görünmeyi önemseyen kişiler için destek almak zayıflık gibi algılanabilir.Oysa terapiye başvurmak, kişinin yetersiz olduğu anlamına gelmez. İnsanlar fiziksel sağlıklarında olduğu gibi psikolojik olarak da zaman zaman başka bir bakış açısına, desteğe veya profesyonel bir alana ihtiyaç duyabilir. Her şeyi tek başına çözmeye çalışmak güç göstergesi olmadığı gibi destek almak da güçsüzlük göstergesi değildir.Terapiye başlamayı zorlaştıran bir diğer konu da kontrol duygusudur. Kişi uzun zamandır hayatındaki sorunlarla belirli yöntemlerle baş ediyor olabilir. Bu yöntemler artık çok işe yaramasa bile tanıdıktır. Terapi ise bazı düşünce ve davranış biçimlerinin yeniden değerlendirilmesini gerektirebilir. Bu da değişim anlamına gelir.İnsan bazen iyi olmadığını bildiği bir düzene bile alışmış olabilir. Bir ilişki biçimi, bir düşünce kalıbı veya bir baş etme yöntemi tanıdık olduğu için güvenli hissettirebilir. Değişim ise daha iyi bir ihtimali taşıdığı kadar belirsizlik de içerir. Bu nedenle kişi bir yandan hayatında bazı şeylerin değişmesini isterken diğer yandan değişimin kendisinden çekinebilir.“Ya terapi işe yaramazsa?” düşüncesi de terapiye başlamadan önce sıkça ortaya çıkabilir. Kişi zaman, para ve duygusal enerji ayıracağı bir süreçten sonuç almak ister. Bunun garanti edilememesi kaygı yaratabilir. Terapi, belirli bir sürede kesin sonuç veren standart bir işlem değildir. Sürecin etkisi kişinin ihtiyaçlarına, yaşadığı probleme, terapiye katılımına, terapötik ilişkiye ve birçok başka etkene göre değişebilir.Bu nedenle terapiye başlarken en gerçekçi beklenti, her şeyin kısa sürede tamamen düzelmesi değildir. Bazen ilk değişim, kişinin daha önce fark etmediği bir örüntüyü görmeye başlamasıdır. Bazen bir duyguyu daha iyi tanımlayabilmek, bir sınır koyabilmek veya uzun süredir kaçınılan bir konuyu ilk kez güvenli bir ortamda konuşabilmek önemli bir adım olabilir.Terapistin kişiye doğrudan ne yapması gerektiğini söyleyeceği beklentisi de bazen süreci karmaşıklaştırabilir. Terapi her zaman tavsiye verme üzerine kurulmaz. Amaç çoğu zaman kişinin kendi düşüncelerini, duygularını, ihtiyaçlarını ve tekrar eden örüntülerini daha iyi anlayabilmesine yardımcı olmaktır. Bu nedenle terapi, kişinin hayatıyla ilgili kararları onun yerine veren bir süreç değildir.Gizlilik konusu da ilk kez terapi düşünen kişiler için önemli olabilir. “Anlattıklarım başka biriyle paylaşılır mı?” sorusu kişiyi terapiye başlamaktan alıkoyabilir. Terapötik ilişkinin temel unsurlarından biri gizliliktir. Bununla birlikte gizliliğin belirli etik ve yasal sınırları bulunabilir. Sürecin başında bu konuların terapistle açık biçimde konuşulması, kişinin kendisini daha güvende hissetmesine yardımcı olabilir.Bazı kişiler ilk görüşmede çok fazla konuşmak zorunda kalacağını düşünür. Sessizlik olmasından, ağlamaktan veya söylemek istediği şeyleri toparlayamamaktan utanabilir. Oysa bunların hiçbiri terapi sürecinde sıra dışı değildir. İnsan zor bir konuyu anlatırken durabilir, kelime bulamayabilir veya ne hissettiğini anlamakta zorlanabilir. Terapinin amacı kişiyi iyi bir konuşmacı haline getirmek değildir.İlk seans çoğu zaman karşılıklı bir tanışma ve değerlendirme alanıdır. Kişi neden terapi düşündüğünü anlatırken terapist de yaşanan durumu anlamaya çalışır. Aynı zamanda kişi terapistle çalışırken kendisini nasıl hissettiğini de gözlemleyebilir. Terapi sürecinde güven ve uyum önemli olduğu için kişinin terapistle kurduğu ilişkiyi değerlendirmesi de sürecin doğal bir parçasıdır.Terapiye başlamadan önce “Tamamen hazır olmayı” beklemek de bazen süreci uzun süre erteletebilir. Hazır olmak her zaman korkunun tamamen ortadan kalkması anlamına gelmez. Kişi hem çekinebilir hem de terapiye başlayabilir. Hem ne anlatacağını bilemeyebilir hem de ilk görüşmeye girebilir. Hem değişimden korkabilir hem de hayatında bir şeylerin farklı olmasını isteyebilir.Aslında terapiye başlama kararı çoğu zaman bu iki duygunun bir arada bulunduğu bir noktada verilir: bir tarafımız mevcut düzeni korumak isterken başka bir tarafımız artık bir şeylerin değişmesini ister.Bu nedenle terapiye başlamaktan çekinmek, kişinin terapiye uygun olmadığı anlamına gelmez. Çekinmenin altında yargılanma korkusu, belirsizlik, geçmiş deneyimler, değişim kaygısı veya yardım istemekte zorlanma gibi birçok anlaşılır neden bulunabilir. Bu nedenleri fark etmek bile ilk adımı biraz daha anlaşılır hale getirebilir.Terapiye başlamak için kişinin bütün sorularının cevaplanmış olması gerekmez. Bazen ilk görüşmenin amacı zaten bu soruların bir kısmını birlikte konuşmaktır. Sürecin nasıl ilerleyeceğini anlamak, beklentileri konuşmak ve kişinin kendisini güvende hissedip hissetmediğini değerlendirmek de ilk adımın bir parçasıdır.Terapiye başlama konusunda uzun süredir düşünüyor ama sürekli erteliyorsanız, belki de ilk bakılabilecek yer “Neden gitmiyorum?” sorusundan çok “Gitmeyi düşündüğümde beni en çok ne korkutuyor?” sorusudur. Çünkü bazen terapiye giden yol, önce terapiye başlamayı zorlaştıran bu çekinceleri anlamaktan geçer.

Bir ilişkide sorun yaşamak, o ilişkinin mutlaka kötü ya da başarısız olduğu anlamına gelmez. İki kişinin uzun süre birlikte olduğu her ilişkide zaman zaman iletişim problemleri, kırgınlıklar, güven sorunları, beklenti farklılıkları ya da tekrarlayan tartışmalar görülebilir. Bazı çiftler bu sorunları kendi içlerinde çözebilirken bazı çiftler aynı döngülerin tekrar tekrar yaşandığını fark eder. Bu noktada çift terapisi, ilişkinin nasıl ilerlediğini daha yakından görmek ve tarafların birbirini daha sağlıklı biçimde anlamasına yardımcı olmak için düşünülebilecek bir destek sürecidir.Çift terapisi, yalnızca “ilişkiyi kurtarmak” amacıyla başvurulan bir terapi değildir. Amaç her koşulda çiftin birlikte kalmasını sağlamak da değildir. Daha çok ilişkinin mevcut dinamiklerini anlamak, tarafların birbirleriyle nasıl iletişim kurduğunu değerlendirmek, tekrar eden çatışma döngülerini fark etmek ve ilişkinin ihtiyaçlarını daha açık hale getirmek üzerine çalışılır. Bazı çiftler ilişkilerini güçlendirmek için gelirken bazıları ciddi bir kriz döneminde destek arayabilir. Bazıları ise ayrılıp ayrılmama konusunda kararsız olabilir.Çift terapisine yalnızca evli çiftlerin başvurabileceği düşüncesi oldukça yaygındır. Oysa sevgililik, nişanlılık veya uzun süreli partnerlik ilişkileri de çift terapisine konu olabilir. Belirleyici olan ilişkinin resmi statüsü değil, iki kişinin ilişki içinde yaşadığı zorluklardır. Bu nedenle uzun süredir devam eden bir ilişkide iletişim sorunları yaşayan veya geleceğe dair önemli kararlar vermeye çalışan çiftler de terapi desteğinden faydalanabilir.Çift terapisine başvurmak için ilişkinin mutlaka çok kötü bir noktaya gelmiş olması gerekmez. Hatta sorunlar kronikleşmeden destek almak çoğu zaman daha işlevsel olabilir. Bazı çiftler uzun süredir aynı konular üzerinden tartıştıklarını fark eder. Tartışmanın içeriği değişse bile alttaki duygu hep aynı olabilir. Bir taraf kendisini değersiz veya yalnız hissederken diğer taraf sürekli eleştirildiğini veya yetersiz bulunduğunu düşünebilir. Böyle durumlarda mesele yalnızca “hangi konuda tartıştığımız” değil, tartışmanın nasıl bir döngü içinde ilerlediğidir.Örneğin bir taraf kendisini anlaşılmamış hissettiğinde daha fazla açıklama yapmaya veya daha çok konuşmaya çalışabilir. Diğer taraf ise bu yoğunluğu baskı gibi algılayarak geri çekilebilir. İlk taraf karşısındaki uzaklaştıkça kendisini daha yalnız hisseder ve daha fazla konuşmaya çalışır. Diğer taraf da daha fazla geri çekilir. Zamanla her iki kişi de karşı tarafın kendisini anlamadığını düşünmeye başlayabilir. Çift terapisinde bu tür döngüler üzerinde durmak oldukça önemlidir.Çift terapisi sadece “iletişim kurmayı öğrenmek” değildir. İletişim elbette önemli bir alandır ancak ilişkideki sorunların altında çoğu zaman daha derin ihtiyaçlar bulunabilir. Güvende hissetmek, değer görmek, anlaşılmak, yakınlık kurmak, bireysel alana sahip olmak, sadakat, destek görmek veya takdir edilmek gibi ihtiyaçlar karşılanmadığında çatışmalar ortaya çıkabilir. Terapide yalnızca söylenen cümlelere değil, bu cümlelerin arkasındaki duygulara ve ihtiyaçlara da bakılır.Güven problemi yaşayan çiftler de çift terapisine sık başvurabilir. Aldatma, yalan söyleme, gizleme, verilen sözlerin tutulmaması veya geçmişte yaşanan bazı olaylar ilişkide güven duygusunu zedeleyebilir. Güven kırıldığında yalnızca yaşanan olay değil, sonrasında ilişkinin nasıl ilerlediği de önem kazanır. Sürekli sorgulama, kontrol etme, savunmaya geçme veya geçmişte yaşanan olayın her tartışmada yeniden gündeme gelmesi çiftleri oldukça yorabilir. Terapide güvenin yeniden kurulup kurulamayacağı, bunun için her iki tarafın da neye ihtiyaç duyduğu ve ilişkinin bu süreçte nasıl ilerleyeceği ele alınabilir.Bazı çiftler ise terapiye sürekli tartıştıkları için değil, artık hiç tartışmadıkları için başvurur. İlişki içinde duygusal uzaklaşma, konuşmaların yalnızca günlük sorumluluklar üzerinden ilerlemesi, birlikte zaman geçirmekten kaçınma veya fiziksel ve duygusal yakınlığın azalması da ilişkinin zorlandığını gösterebilir. Dışarıdan sakin görünen bir ilişkide taraflar birbirlerinden giderek uzaklaşmış olabilir. Bu nedenle “biz kavga etmiyoruz” her zaman ilişkinin iyi olduğu anlamına gelmez.Çift terapisinde terapistin taraflardan birinin haklı, diğerinin haksız olduğunu belirlemesi beklenmez. Terapistin amacı hakemlik yapmak değildir. Daha çok iki kişinin de ilişkiyi nasıl deneyimlediğini anlamaya ve her iki tarafın perspektifine alan açmaya çalışır. Aynı olay iki kişi için tamamen farklı anlamlara gelebilir. Birinin “ilgisizlik” olarak gördüğü davranış, diğer taraf için “alan ihtiyacı” anlamına gelebilir. Terapide bu farklı anlamların görünür hale gelmesi, çiftin birbirini daha iyi anlamasına yardımcı olabilir.Bu süreçte her iki tarafın da sorumluluğu vardır. Çift terapisinin etkili olabilmesi için yalnızca bir kişinin ilişkiyi düzeltmeye çalışması çoğu zaman yeterli değildir. Ancak bu, terapiye gelmeden önce iki tarafın da aynı düzeyde motive olması gerektiği anlamına gelmez. Bazen partnerlerden biri terapiye daha istekli, diğeri daha çekingen olabilir. Önemli olan iki tarafın da sürece en azından bir miktar katılım göstermeye açık olmasıdır.“Partnerim değişsin diye terapiye gitmek istiyorum” düşüncesi de oldukça yaygındır. Ancak çift terapisinde yalnızca karşı tarafın davranışları üzerinde durulmaz. Her iki kişinin de ilişki içindeki katkısı değerlendirilir. Kişi bazen yalnızca partnerinin davranışlarının sorun olduğunu düşünürken kendi tepkilerinin de döngüyü nasıl etkilediğini fark edebilir. Bu farkındalık suçluluk yaratmak için değil, değiştirilebilecek alanları görmek için önemlidir.Çift terapisi ayrılık kararı veren çiftler için de faydalı olabilir. Her terapi süreci ilişkiyi sürdürmek zorunda değildir. Bazı çiftler terapide ilişkiye devam edip etmeyeceklerini daha sağlıklı değerlendirmek isteyebilir. Bazıları ise ayrılık kararını vermiş olsa bile süreci daha az yıpratıcı ve daha açık bir iletişimle yönetmek isteyebilir. Özellikle ortak çocuk, aile veya sosyal çevre gibi bağların bulunduğu ilişkilerde ayrılığın nasıl ele alınacağı önemli olabilir.Her ilişki problemi çift terapisi gerektirmez. Bazen sorun daha çok taraflardan birinin bireysel olarak yaşadığı yoğun kaygı, depresif belirtiler, geçmiş travmalar veya başka psikolojik zorluklarla bağlantılı olabilir. Böyle durumlarda bireysel terapi daha uygun olabilir veya çift terapisiyle birlikte yürütülebilir. Hangi terapi biçiminin daha uygun olduğuna başvuru nedenine ve yaşanan sorunun niteliğine göre karar verilebilir.Çift terapisine başvurmayı düşünürken “Bizim problemimiz yeterince ciddi mi?” sorusu sık yaşanabilir. Oysa terapiye başvurmak için belirli bir problem şiddetine ulaşmak gerekmez. Eğer aynı sorunların tekrar tekrar yaşandığını, konuşmaların bir noktada tıkandığını, ilişkinin giderek daha yorucu hale geldiğini veya birbirinizi anlamakta zorlandığınızı düşünüyorsanız bu durumları değerlendirmek için destek almak anlamlı olabilir.Bazı çiftler için terapiye gelmek başlangıçta zor olabilir. Özel hayatın bir başkasıyla paylaşılması, partnerin terapide ne söyleyeceğine dair kaygı veya “Sorunlarımızı kendimiz çözmeliyiz.” düşüncesi bu süreci ertelemeye neden olabilir. Ancak terapi, çiftin başarısız olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, ilişkinin işleyişini daha yakından anlamak ve mevcut sorunlara farklı bir yerden bakabilmek için kullanılan bir destek alanıdır.Terapide amaç kusursuz bir ilişki oluşturmak değildir. Her çift zaman zaman anlaşmazlık yaşayabilir. Daha gerçekçi hedef, çatışmaların ilişkiyi yıkıcı hale getirmeden ele alınabilmesi, tarafların ihtiyaçlarını daha açık ifade edebilmesi ve birbirlerini yalnızca savunma veya suçlama üzerinden değil, daha derin bir anlayışla dinleyebilmesidir.Çift terapisi sizin için uygun olabilir mi sorusunun tek bir cevabı yoktur. Ancak ilişkinizde uzun süredir tekrar eden sorunlar varsa, konuşmalarınız sürekli aynı noktada kilitleniyorsa, güven duygusu zarar gördüyse, duygusal yakınlığınız azaldıysa veya ilişkinizin geleceğine dair birlikte düşünmekte zorlanıyorsanız çift terapisi bu süreci daha sağlıklı değerlendirmek için bir alan sunabilir.Bazen ilişki içinde aynı sorunu tekrar tekrar çözmeye çalışırken taraflar birbirlerinin niyetlerini değil, yalnızca tepkilerini görmeye başlar. Terapi ise bu döngünün dışına çıkıp ilişkiye biraz daha uzaktan bakabilmeyi sağlayabilir. Amaç kimin haklı olduğunu bulmak değil, “Biz burada ne yaşıyoruz ve bunu nasıl farklı yapabiliriz?” sorusuna birlikte cevap aramaktır.

Yakınlık İsterken Neden Geri Çekiliriz?Bir insan bir ilişkiyi gerçekten isteyebilir, sevebilir, yakınlık kurmaya ihtiyaç duyabilir; fakat ilişki derinleşmeye başladığında aynı yakınlıktan uzaklaşma ihtiyacı da hissedebilir.İlişkinin başlangıcında oldukça ilgili olan biri, karşısındaki kişinin hayatında daha önemli bir yer edinmeye başladığını fark ettiğinde geri çekilebilir. Partnerinin beklentilerini fazla bulabilir, daha fazla yalnız kalmak isteyebilir, duygusal konuşmalardan kaçınabilir veya ilişkinin içerisinde kendisini “sıkışmış” hissetmeye başlayabilir.Dışarıdan bakıldığında bütün bunları “bağlanma korkusu” olarak tanımlamak oldukça kolaydır.Ancak bazen asıl soru “Bu kişi neden bağlanmak istemiyor?” değil;“Bu kişi bağlandığında ne olacağından neden bu kadar endişe ediyor?” olabilir.Yakınlığı İlk Nerede Öğreniyoruz?Bir yetişkin olarak romantik ilişkilerimizde yakınlıkla ne yaptığımızı anlayabilmek için, yakınlığı ilk olarak nerede deneyimlediğimize bakmak önemlidir.Çocuk dünyaya geldiğinde yoğun duygularını tek başına düzenleyebilecek kapasiteye sahip değildir. Korktuğunda, huzursuz olduğunda, canı acıdığında veya bir ihtiyacı olduğunda bakım verenine yönelir.Bu tekrar eden deneyimler içerisinde çocuk yalnızca ihtiyaçlarının karşılanıp karşılanmayacağını öğrenmez. Aynı zamanda ilişkiler hakkında bazı temel beklentiler geliştirmeye başlar:“Birine ihtiyaç duyduğumda ne olur?”“Yaklaştığımda karşılık bulur muyum?”“Üzüldüğümde biri benimle kalabilir mi?”“Birine ihtiyaç duymak güvenli midir?”Bakım verenin ulaşılabilir, duyarlı ve çocuğun ihtiyacına uygun biçimde karşılık verebildiği deneyimlerde çocuk, yakınlığın zorlandığında başvurabileceği güvenli bir alan olabileceğini öğrenebilir.Fakat bakım veren sıklıkla duygusal olarak ulaşılmaz, tepkisiz veya reddedici olduğunda çocuk farklı bir şey öğrenebilir:“İhtiyaç duyduğumda karşılık alamayabilirim.”Benzer şekilde bakım veren aşırı müdahaleci olduğunda, çocuğun alanına ve sınırlarına yeterince yer bırakmadığında yakınlık bu kez yalnızca güven veren değil, bunaltıcı bir deneyim olarak da kodlanabilir.Böylece çocuk zaman içerisinde kendisini koruyabilmek için ihtiyacını daha az göstermeyi, kendi kendine yetmeye çalışmayı veya yakınlık arttığında geri çekilmeyi öğrenebilir.Bu noktada önemli olan şudur: Bunlar çocuğun bilinçli olarak aldığı kararlar değildir. İçinde bulunduğu ilişkide kendisini koruyabilmek ve duygularını düzenleyebilmek için geliştirdiği ilişki stratejileridir.Çocuklukta Öğrenilen Bir Strateji Yetişkin İlişkisine Nasıl Taşınır?Çocuklukta işe yarayan bir strateji, yetişkinlikte romantik ilişkilerde yeniden ortaya çıkabilir.Çocukken ihtiyaç duyduğunda karşılık alamamayı öğrenmiş biri, yetişkin olduğunda partnerine ihtiyaç duyduğunu göstermekte zorlanabilir.Çocukken yakınlığın beraberinde fazla müdahale getirdiğini deneyimleyen biri, yetişkin ilişkisinde partnerinin sıradan yakınlık taleplerini bile zaman zaman “üzerime geliyor” şeklinde algılayabilir.Duygusal ihtiyaçlarının karşılanmayacağı beklentisini geliştirmiş biri, ilerleyen yıllarda “Ben kimseye ihtiyaç duymam” diyerek ilişkilerinde güçlü bir bağımsızlık alanı oluşturabilir.Böylece bugün partnerle yaşanan bir durum, yalnızca bugünkü ilişkinin koşulları üzerinden deneyimlenmeyebilir.Partner “Biraz daha konuşabilir miyiz?” dediğinde kişi yalnızca bir konuşma talebi duymayabilir; bunu kendisinden fazla şey beklendiği şeklinde yaşayabilir.Partner daha fazla yakınlık istediğinde bunu sevginin bir ifadesinden çok özgürlüğünün kısıtlanması gibi hissedebilir.Bir tartışmada karşısındaki kişi duygusal olarak ona yaklaşmaya çalışırken, kendisini sakinleştirmek için uzaklaşmaya ihtiyaç duyabilir.İlişki ciddi bir noktaya geldiğinde ise bir başkasına ihtiyaç duyma ihtimali bile huzursuzluk yaratabilir.Dolayısıyla yetişkin romantik ilişkide gördüğümüz mesafe her zaman “Seni yeterince sevmiyorum” anlamına gelmeyebilir.Bazen kişinin geçmişten taşıdığı ilişki bilgisi ona şunu söylüyor olabilir:“Yakınlık arttığında kendini korumalısın.”Araştırmalar Bize Ne Söylüyor?Sharon Dekel ve Barry Farber tarafından yayımlanan bir çalışma, tam olarak bu noktayı anlamaya çalışmıştır.Araştırmacılar 22–28 yaşları arasındaki 58 genç yetişkinin romantik ilişki geçmişlerini ve yakınlıkla kurdukları ilişkiyi incelemişlerdir. Katılımcıların %22,4’ü ilişkilerinde kaçıngan özellikler gösteren grupta değerlendirilmiştir.Bu kişilerde yakınlık konusunda kaygı, partnerle daha derin paylaşımlarda bulunmaya veya bağlanmaya karşı isteksizlik ve partneri zaman zaman fazla “yapışkan” olarak algılama gibi özellikler görülmüştür. Ayrıca güvenli bağlanan katılımcılara kıyasla ilişkilerindeki kişisel doyumlarının daha düşük olduğu bildirilmiştir.Araştırmanın dikkat çekici taraflarından biri ise bu kişilerin yakınlığa ihtiyaç duymuyor olmamaları değildi.Hem güvenli hem de kaçıngan özellikler gösteren yetişkinler yakınlık kurmak istiyordu.Fark, yakınlıkla ne yaptıklarında ortaya çıkıyordu.Kaçıngan özellikler gösteren kişilerde yakınlık ihtiyacı ile yakınlığa karşı geliştirilen savunmaların aynı anda bulunabildiği görüldü. Başka bir ifadeyle kişi bir taraftan görülmek, kabul edilmek ve ihtiyaçlarının karşılandığı bir ilişki ararken; diğer taraftan reddedilme ihtimaline karşı yakınlığı sınırlandırmaya çalışabiliyordu.Bu nedenle ilişkilerde oldukça çelişkili görünen bir durum ortaya çıkabilir:“Bana yakın ol.”Ama aynı zamanda:“Çok da yaklaşma.”Peki Bu Romantik İlişkide Nasıl Görünür?Bazen ilişki henüz belirsizken kişi oldukça rahattır.Fakat ilişki netleştiğinde, partner daha fazla yakınlık istediğinde veya gelecek konuşulmaya başlandığında geri çekilme başlar.Partnerinin mesajlarını fazla bulabilir.Daha önce hoşuna giden ilgi bir süre sonra “bunaltıcı” gelmeye başlayabilir.Duygusal konuşmaları erteleyebilir.Bir problem olduğunda konuşmak yerine yalnız kalmak isteyebilir.Partnerine ihtiyaç duyduğunu hissettiği anda daha fazla bağımsızlık arayabilir.İlişki iyi giderken bile partnerinin kusurlarına daha fazla odaklanmaya başlayabilir.Bütün bunların ardından karşı taraf doğal olarak daha fazla güvence ve yakınlık istemeye başlayabilir.Ve tam burada çiftler arasında sık gördüğümüz bir döngü oluşabilir:Bir taraf yakınlaştıkça diğeri uzaklaşır; diğeri uzaklaştıkça ilk taraf daha fazla yakınlaşmaya çalışır.Sonunda her iki taraf da kendi korktuğu deneyimi yaşamaya başlar.Biri “Beni terk edecek” diye düşünürken, diğeri “Bu ilişkinin içinde kendime yer kalmayacak” diye hissedebilir.Geçmiş Bugünü Belirlemek Zorunda DeğildirBurada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta var.Bağlanma kuramı, bugün yaşadığımız her ilişki probleminin nedenini anne veya babamızda bulmamız gerektiğini söylemez.Erken dönem bakım veren ilişkileri önemlidir; ancak yetişkinlikteki romantik ilişki biçimimizi tek başına belirlemez. Sonraki ilişkilerimiz, kayıplarımız, reddedilme deneyimlerimiz, mizacımız ve hayatımız boyunca kurduğumuz güvenli ilişkiler de bu örüntünün şekillenmesine katkıda bulunabilir.Dolayısıyla geçmişe bakmanın amacı “Beni ailem böyle yaptı” sonucuna ulaşmak değildir.Amaç, bugün otomatik olarak yaptığımız bazı şeylerin nereden öğrenilmiş olabileceğini anlayabilmektir.Çünkü çocukken kendimizi koruyan bir ilişki stratejisi, yetişkinlikte artık ihtiyacımız olan yakınlığı kurmamızın önünde duruyor olabilir.Bu nedenle belki de kendimize sormamız gereken soru şudur:Birisi bana gerçekten yaklaştığında ben ne yaşıyorum?Yakınlık benim için güven mi ifade ediyor, yoksa bir süre sonra baskı mı?İhtiyaç duyduğumu söyleyebiliyor muyum?Partnerimin bana ihtiyaç duyması bende ne uyandırıyor?Bir ilişkide görülmek güzel gelirken, görülmeye devam etmek neden bazen zorlaşıyor?Bağlanma örüntülerini anlamak, geçmişte bir suçlu bulmak değil; bugünkü ilişkilerimizde geçmişten taşıdığımız hangi stratejileri hâlâ kullanmaya devam ettiğimizi fark etmektir.Çünkü bazen mesele bağlanmak istememek değildir.Mesele, bağlandığımızda geçmişte öğrendiğimiz korunma biçimlerinin yeniden devreye girmesidir.Ve bir örüntüyü fark etmek, onu değiştirebilmenin ilk adımlarından biri olabilir.Klinik Psikolog Deniz Beren KılıçlıKaynakçaBirnie, C., McClure, M. J., Lydon, J. E., & Holmberg, D. (2009). Attachment avoidance and commitment aversion: A script for relationship failure. Personal Relationships, 16(1), 79–97. https://doi.org/10.1111/j.1475-6811.2009.01211.xDekel, S., & Farber, B. A. (2012). Models of intimacy of securely and avoidantly attached young adults. The Journal of Nervous and Mental Disease, 200(2), 156–162. https://doi.org/10.1097/NMD.0b013e3182439702Hazan, C., & Shaver, P. (1987). Romantic love conceptualized as an attachment process. Journal of Personality and Social Psychology, 52(3), 511–524. https://doi.org/10.1037/0022-3514.52.3.511Ainsworth, M. D. S., Blehar, M. C., Waters, E., & Wall, S. (1978). Patterns of attachment: A psychological study of the Strange Situation. Lawrence Erlbaum Associates.
Önceki Yazılar

Terapiye başlama fikri, birçok insan için yalnızca bir randevu oluşturmak anlamına gelmez. Bazen uzun zamandır ertelenen bir kararın, konuşulmayan duyguların ya da “belki de artık tek başıma çözmeye çalışmamalıyım” düşüncesinin somut hale gelmesidir. Bu yüzden terapiye ihtiyaç duyduğunu düşünmek ile gerçekten ilk adımı atmak arasında belirgin bir mesafe olabilir.Bazı kişiler terapiye başlamayı uzun süre düşünür ama bir türlü randevu oluşturamaz. Bunun nedeni her zaman isteksizlik değildir. Tam tersine, çoğu zaman kişinin zihninde terapiyle ilgili pek çok soru, belirsizlik ve kaygı aynı anda bulunur. “Ne anlatacağım?”, “Nereden başlayacağım?”, “Ya konuşamazsam?”, “Terapist benim hakkımda ne düşünecek?” gibi düşünceler ilk adımı olduğundan daha zor hale getirebilir.İlk seansın nasıl geçeceğini bilmemek de önemli bir çekince yaratabilir. Günlük hayatta çoğu görüşmenin belli bir amacı ve akışı vardır. Terapi ise ilk kez deneyimlenecekse daha belirsiz gelebilir. Kişi odaya ya da çevrim içi görüşmeye girdiğinde ne söylemesi gerektiğini, terapistin ne soracağını ya da ne kadar ayrıntı vermesinin beklendiğini bilemeyebilir. Bu belirsizlik bazen “Hazır değilim” hissine dönüşebilir.Oysa terapiye başlamak için önceden hazırlanmış kusursuz bir anlatıya ihtiyaç yoktur. Kişinin yaşadığı her şeyi sıraya koymuş olması, problemini doğru kelimelerle tanımlaması ya da ilk seansta ne istediğini net biçimde bilmesi gerekmez. Bazen terapi sürecinin kendisi, neyin zorlayıcı olduğunu ve kişinin neye ihtiyaç duyduğunu anlamaya yardımcı olur.Bir başka önemli çekince yargılanma korkusudur. İnsanlar çoğu zaman çevrelerinde anlatamadıkları şeyleri terapi odasında konuşmayı düşünür. Suçluluk duyulan bir davranış, utanç verici bulunduğu düşünülen bir deneyim, ilişkilerde yaşanan bir problem veya kişinin kendisi hakkında söylemekten kaçındığı bazı düşünceler olabilir. Böyle durumlarda “Bunu söylersem ne düşünür?” kaygısı terapiye başlamayı zorlaştırabilir.Bu kaygı, özellikle geçmişte duyguları küçümsenmiş, eleştirilmiş ya da anlaşılmamış kişiler için daha yoğun olabilir. Kişi daha önce bir şey anlattığında “Abartıyorsun”, “Bunda üzülecek ne var?” ya da “Bunu neden yaptın?” gibi tepkiler aldıysa, terapi ortamında da benzer bir deneyim yaşayacağından korkabilir. Bu nedenle güven duygusunun oluşması terapi sürecinin önemli parçalarından biridir.Bazı kişiler için asıl çekince konuşmak değil, konuşmanın ardından hissedilecek duygulardır. Uzun süredir kaçınılan bir konuya bakmak, geçmişte yaşanan bir deneyimi hatırlamak veya yıllardır bastırılan bir duyguyu fark etmek ürkütücü gelebilir. “Bunu açarsam daha kötü olur muyum?” düşüncesi terapiyi ertelemeye neden olabilir.Bu düşünce anlaşılırdır. İnsan zihni çoğu zaman acı veren şeylerden uzak durmaya çalışır. Bir konuyu düşünmemek, konuşmamak veya sürekli başka şeylerle meşgul olmak kısa vadede rahatlama sağlayabilir. Ancak bazı duygular ve problemler konuşulmadığında tamamen kaybolmaz. Farklı zamanlarda tekrar ortaya çıkabilir veya kişinin ilişkilerini, kararlarını ve günlük yaşamını etkilemeye devam edebilir.Terapi sürecinde ise kişinin bir anda bütün zorlayıcı konularla yüzleşmesi beklenmez. Sürecin hızı kişinin ihtiyaçlarına ve hazır oluşuna göre şekillenebilir. Bazı konular ilk görüşmelerde konuşulabilirken bazıları için güven ilişkisinin oluşması ve kişinin kendisini daha hazır hissetmesi gerekebilir. Terapi, kişinin sınırlarının yok sayıldığı bir alan olmak zorunda değildir.“Benim sorunum terapiye gidecek kadar ciddi değil” düşüncesi de oldukça yaygındır. Kişi çevresindeki insanların yaşadıklarıyla kendi problemlerini karşılaştırabilir ve “Daha kötü durumda olan insanlar var” diyerek kendi sıkıntısını küçümseyebilir. Oysa psikolojik destek almak için kişinin hayatının tamamen işlevsiz hale gelmesini beklemek gerekmez.Terapiye başvuru nedenleri oldukça çeşitlidir. Bazı kişiler yoğun kaygı, depresif hisler veya yas nedeniyle destek ararken bazıları ilişkilerindeki tekrar eden sorunları anlamak, karar vermekte neden zorlandığını keşfetmek, sınır koymayı öğrenmek veya kendisini daha iyi tanımak için terapiye başvurabilir. Bir problemin “yeterince büyük” olup olmadığına dair evrensel bir ölçü yoktur. Kişiyi zorlayan ve yaşam kalitesini etkileyen bir konu, üzerinde çalışmaya değer olabilir.Bazen terapiye başvurmak kişinin kendisi hakkında bazı şeyleri kabul etmesini de gerektirir. “Ben bunu tek başıma çözemiyorum” düşüncesi bazı insanlar için oldukça rahatsız edici olabilir. Özellikle yıllardır kendi sorunlarını kendi başına çözmeye alışmış, yardım istemekte zorlanan veya güçlü görünmeyi önemseyen kişiler için destek almak zayıflık gibi algılanabilir.Oysa terapiye başvurmak, kişinin yetersiz olduğu anlamına gelmez. İnsanlar fiziksel sağlıklarında olduğu gibi psikolojik olarak da zaman zaman başka bir bakış açısına, desteğe veya profesyonel bir alana ihtiyaç duyabilir. Her şeyi tek başına çözmeye çalışmak güç göstergesi olmadığı gibi destek almak da güçsüzlük göstergesi değildir.Terapiye başlamayı zorlaştıran bir diğer konu da kontrol duygusudur. Kişi uzun zamandır hayatındaki sorunlarla belirli yöntemlerle baş ediyor olabilir. Bu yöntemler artık çok işe yaramasa bile tanıdıktır. Terapi ise bazı düşünce ve davranış biçimlerinin yeniden değerlendirilmesini gerektirebilir. Bu da değişim anlamına gelir.İnsan bazen iyi olmadığını bildiği bir düzene bile alışmış olabilir. Bir ilişki biçimi, bir düşünce kalıbı veya bir baş etme yöntemi tanıdık olduğu için güvenli hissettirebilir. Değişim ise daha iyi bir ihtimali taşıdığı kadar belirsizlik de içerir. Bu nedenle kişi bir yandan hayatında bazı şeylerin değişmesini isterken diğer yandan değişimin kendisinden çekinebilir.“Ya terapi işe yaramazsa?” düşüncesi de terapiye başlamadan önce sıkça ortaya çıkabilir. Kişi zaman, para ve duygusal enerji ayıracağı bir süreçten sonuç almak ister. Bunun garanti edilememesi kaygı yaratabilir. Terapi, belirli bir sürede kesin sonuç veren standart bir işlem değildir. Sürecin etkisi kişinin ihtiyaçlarına, yaşadığı probleme, terapiye katılımına, terapötik ilişkiye ve birçok başka etkene göre değişebilir.Bu nedenle terapiye başlarken en gerçekçi beklenti, her şeyin kısa sürede tamamen düzelmesi değildir. Bazen ilk değişim, kişinin daha önce fark etmediği bir örüntüyü görmeye başlamasıdır. Bazen bir duyguyu daha iyi tanımlayabilmek, bir sınır koyabilmek veya uzun süredir kaçınılan bir konuyu ilk kez güvenli bir ortamda konuşabilmek önemli bir adım olabilir.Terapistin kişiye doğrudan ne yapması gerektiğini söyleyeceği beklentisi de bazen süreci karmaşıklaştırabilir. Terapi her zaman tavsiye verme üzerine kurulmaz. Amaç çoğu zaman kişinin kendi düşüncelerini, duygularını, ihtiyaçlarını ve tekrar eden örüntülerini daha iyi anlayabilmesine yardımcı olmaktır. Bu nedenle terapi, kişinin hayatıyla ilgili kararları onun yerine veren bir süreç değildir.Gizlilik konusu da ilk kez terapi düşünen kişiler için önemli olabilir. “Anlattıklarım başka biriyle paylaşılır mı?” sorusu kişiyi terapiye başlamaktan alıkoyabilir. Terapötik ilişkinin temel unsurlarından biri gizliliktir. Bununla birlikte gizliliğin belirli etik ve yasal sınırları bulunabilir. Sürecin başında bu konuların terapistle açık biçimde konuşulması, kişinin kendisini daha güvende hissetmesine yardımcı olabilir.Bazı kişiler ilk görüşmede çok fazla konuşmak zorunda kalacağını düşünür. Sessizlik olmasından, ağlamaktan veya söylemek istediği şeyleri toparlayamamaktan utanabilir. Oysa bunların hiçbiri terapi sürecinde sıra dışı değildir. İnsan zor bir konuyu anlatırken durabilir, kelime bulamayabilir veya ne hissettiğini anlamakta zorlanabilir. Terapinin amacı kişiyi iyi bir konuşmacı haline getirmek değildir.İlk seans çoğu zaman karşılıklı bir tanışma ve değerlendirme alanıdır. Kişi neden terapi düşündüğünü anlatırken terapist de yaşanan durumu anlamaya çalışır. Aynı zamanda kişi terapistle çalışırken kendisini nasıl hissettiğini de gözlemleyebilir. Terapi sürecinde güven ve uyum önemli olduğu için kişinin terapistle kurduğu ilişkiyi değerlendirmesi de sürecin doğal bir parçasıdır.Terapiye başlamadan önce “Tamamen hazır olmayı” beklemek de bazen süreci uzun süre erteletebilir. Hazır olmak her zaman korkunun tamamen ortadan kalkması anlamına gelmez. Kişi hem çekinebilir hem de terapiye başlayabilir. Hem ne anlatacağını bilemeyebilir hem de ilk görüşmeye girebilir. Hem değişimden korkabilir hem de hayatında bir şeylerin farklı olmasını isteyebilir.Aslında terapiye başlama kararı çoğu zaman bu iki duygunun bir arada bulunduğu bir noktada verilir: bir tarafımız mevcut düzeni korumak isterken başka bir tarafımız artık bir şeylerin değişmesini ister.Bu nedenle terapiye başlamaktan çekinmek, kişinin terapiye uygun olmadığı anlamına gelmez. Çekinmenin altında yargılanma korkusu, belirsizlik, geçmiş deneyimler, değişim kaygısı veya yardım istemekte zorlanma gibi birçok anlaşılır neden bulunabilir. Bu nedenleri fark etmek bile ilk adımı biraz daha anlaşılır hale getirebilir.Terapiye başlamak için kişinin bütün sorularının cevaplanmış olması gerekmez. Bazen ilk görüşmenin amacı zaten bu soruların bir kısmını birlikte konuşmaktır. Sürecin nasıl ilerleyeceğini anlamak, beklentileri konuşmak ve kişinin kendisini güvende hissedip hissetmediğini değerlendirmek de ilk adımın bir parçasıdır.Terapiye başlama konusunda uzun süredir düşünüyor ama sürekli erteliyorsanız, belki de ilk bakılabilecek yer “Neden gitmiyorum?” sorusundan çok “Gitmeyi düşündüğümde beni en çok ne korkutuyor?” sorusudur. Çünkü bazen terapiye giden yol, önce terapiye başlamayı zorlaştıran bu çekinceleri anlamaktan geçer.

Bir ilişkide sorun yaşamak, o ilişkinin mutlaka kötü ya da başarısız olduğu anlamına gelmez. İki kişinin uzun süre birlikte olduğu her ilişkide zaman zaman iletişim problemleri, kırgınlıklar, güven sorunları, beklenti farklılıkları ya da tekrarlayan tartışmalar görülebilir. Bazı çiftler bu sorunları kendi içlerinde çözebilirken bazı çiftler aynı döngülerin tekrar tekrar yaşandığını fark eder. Bu noktada çift terapisi, ilişkinin nasıl ilerlediğini daha yakından görmek ve tarafların birbirini daha sağlıklı biçimde anlamasına yardımcı olmak için düşünülebilecek bir destek sürecidir.Çift terapisi, yalnızca “ilişkiyi kurtarmak” amacıyla başvurulan bir terapi değildir. Amaç her koşulda çiftin birlikte kalmasını sağlamak da değildir. Daha çok ilişkinin mevcut dinamiklerini anlamak, tarafların birbirleriyle nasıl iletişim kurduğunu değerlendirmek, tekrar eden çatışma döngülerini fark etmek ve ilişkinin ihtiyaçlarını daha açık hale getirmek üzerine çalışılır. Bazı çiftler ilişkilerini güçlendirmek için gelirken bazıları ciddi bir kriz döneminde destek arayabilir. Bazıları ise ayrılıp ayrılmama konusunda kararsız olabilir.Çift terapisine yalnızca evli çiftlerin başvurabileceği düşüncesi oldukça yaygındır. Oysa sevgililik, nişanlılık veya uzun süreli partnerlik ilişkileri de çift terapisine konu olabilir. Belirleyici olan ilişkinin resmi statüsü değil, iki kişinin ilişki içinde yaşadığı zorluklardır. Bu nedenle uzun süredir devam eden bir ilişkide iletişim sorunları yaşayan veya geleceğe dair önemli kararlar vermeye çalışan çiftler de terapi desteğinden faydalanabilir.Çift terapisine başvurmak için ilişkinin mutlaka çok kötü bir noktaya gelmiş olması gerekmez. Hatta sorunlar kronikleşmeden destek almak çoğu zaman daha işlevsel olabilir. Bazı çiftler uzun süredir aynı konular üzerinden tartıştıklarını fark eder. Tartışmanın içeriği değişse bile alttaki duygu hep aynı olabilir. Bir taraf kendisini değersiz veya yalnız hissederken diğer taraf sürekli eleştirildiğini veya yetersiz bulunduğunu düşünebilir. Böyle durumlarda mesele yalnızca “hangi konuda tartıştığımız” değil, tartışmanın nasıl bir döngü içinde ilerlediğidir.Örneğin bir taraf kendisini anlaşılmamış hissettiğinde daha fazla açıklama yapmaya veya daha çok konuşmaya çalışabilir. Diğer taraf ise bu yoğunluğu baskı gibi algılayarak geri çekilebilir. İlk taraf karşısındaki uzaklaştıkça kendisini daha yalnız hisseder ve daha fazla konuşmaya çalışır. Diğer taraf da daha fazla geri çekilir. Zamanla her iki kişi de karşı tarafın kendisini anlamadığını düşünmeye başlayabilir. Çift terapisinde bu tür döngüler üzerinde durmak oldukça önemlidir.Çift terapisi sadece “iletişim kurmayı öğrenmek” değildir. İletişim elbette önemli bir alandır ancak ilişkideki sorunların altında çoğu zaman daha derin ihtiyaçlar bulunabilir. Güvende hissetmek, değer görmek, anlaşılmak, yakınlık kurmak, bireysel alana sahip olmak, sadakat, destek görmek veya takdir edilmek gibi ihtiyaçlar karşılanmadığında çatışmalar ortaya çıkabilir. Terapide yalnızca söylenen cümlelere değil, bu cümlelerin arkasındaki duygulara ve ihtiyaçlara da bakılır.Güven problemi yaşayan çiftler de çift terapisine sık başvurabilir. Aldatma, yalan söyleme, gizleme, verilen sözlerin tutulmaması veya geçmişte yaşanan bazı olaylar ilişkide güven duygusunu zedeleyebilir. Güven kırıldığında yalnızca yaşanan olay değil, sonrasında ilişkinin nasıl ilerlediği de önem kazanır. Sürekli sorgulama, kontrol etme, savunmaya geçme veya geçmişte yaşanan olayın her tartışmada yeniden gündeme gelmesi çiftleri oldukça yorabilir. Terapide güvenin yeniden kurulup kurulamayacağı, bunun için her iki tarafın da neye ihtiyaç duyduğu ve ilişkinin bu süreçte nasıl ilerleyeceği ele alınabilir.Bazı çiftler ise terapiye sürekli tartıştıkları için değil, artık hiç tartışmadıkları için başvurur. İlişki içinde duygusal uzaklaşma, konuşmaların yalnızca günlük sorumluluklar üzerinden ilerlemesi, birlikte zaman geçirmekten kaçınma veya fiziksel ve duygusal yakınlığın azalması da ilişkinin zorlandığını gösterebilir. Dışarıdan sakin görünen bir ilişkide taraflar birbirlerinden giderek uzaklaşmış olabilir. Bu nedenle “biz kavga etmiyoruz” her zaman ilişkinin iyi olduğu anlamına gelmez.Çift terapisinde terapistin taraflardan birinin haklı, diğerinin haksız olduğunu belirlemesi beklenmez. Terapistin amacı hakemlik yapmak değildir. Daha çok iki kişinin de ilişkiyi nasıl deneyimlediğini anlamaya ve her iki tarafın perspektifine alan açmaya çalışır. Aynı olay iki kişi için tamamen farklı anlamlara gelebilir. Birinin “ilgisizlik” olarak gördüğü davranış, diğer taraf için “alan ihtiyacı” anlamına gelebilir. Terapide bu farklı anlamların görünür hale gelmesi, çiftin birbirini daha iyi anlamasına yardımcı olabilir.Bu süreçte her iki tarafın da sorumluluğu vardır. Çift terapisinin etkili olabilmesi için yalnızca bir kişinin ilişkiyi düzeltmeye çalışması çoğu zaman yeterli değildir. Ancak bu, terapiye gelmeden önce iki tarafın da aynı düzeyde motive olması gerektiği anlamına gelmez. Bazen partnerlerden biri terapiye daha istekli, diğeri daha çekingen olabilir. Önemli olan iki tarafın da sürece en azından bir miktar katılım göstermeye açık olmasıdır.“Partnerim değişsin diye terapiye gitmek istiyorum” düşüncesi de oldukça yaygındır. Ancak çift terapisinde yalnızca karşı tarafın davranışları üzerinde durulmaz. Her iki kişinin de ilişki içindeki katkısı değerlendirilir. Kişi bazen yalnızca partnerinin davranışlarının sorun olduğunu düşünürken kendi tepkilerinin de döngüyü nasıl etkilediğini fark edebilir. Bu farkındalık suçluluk yaratmak için değil, değiştirilebilecek alanları görmek için önemlidir.Çift terapisi ayrılık kararı veren çiftler için de faydalı olabilir. Her terapi süreci ilişkiyi sürdürmek zorunda değildir. Bazı çiftler terapide ilişkiye devam edip etmeyeceklerini daha sağlıklı değerlendirmek isteyebilir. Bazıları ise ayrılık kararını vermiş olsa bile süreci daha az yıpratıcı ve daha açık bir iletişimle yönetmek isteyebilir. Özellikle ortak çocuk, aile veya sosyal çevre gibi bağların bulunduğu ilişkilerde ayrılığın nasıl ele alınacağı önemli olabilir.Her ilişki problemi çift terapisi gerektirmez. Bazen sorun daha çok taraflardan birinin bireysel olarak yaşadığı yoğun kaygı, depresif belirtiler, geçmiş travmalar veya başka psikolojik zorluklarla bağlantılı olabilir. Böyle durumlarda bireysel terapi daha uygun olabilir veya çift terapisiyle birlikte yürütülebilir. Hangi terapi biçiminin daha uygun olduğuna başvuru nedenine ve yaşanan sorunun niteliğine göre karar verilebilir.Çift terapisine başvurmayı düşünürken “Bizim problemimiz yeterince ciddi mi?” sorusu sık yaşanabilir. Oysa terapiye başvurmak için belirli bir problem şiddetine ulaşmak gerekmez. Eğer aynı sorunların tekrar tekrar yaşandığını, konuşmaların bir noktada tıkandığını, ilişkinin giderek daha yorucu hale geldiğini veya birbirinizi anlamakta zorlandığınızı düşünüyorsanız bu durumları değerlendirmek için destek almak anlamlı olabilir.Bazı çiftler için terapiye gelmek başlangıçta zor olabilir. Özel hayatın bir başkasıyla paylaşılması, partnerin terapide ne söyleyeceğine dair kaygı veya “Sorunlarımızı kendimiz çözmeliyiz.” düşüncesi bu süreci ertelemeye neden olabilir. Ancak terapi, çiftin başarısız olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, ilişkinin işleyişini daha yakından anlamak ve mevcut sorunlara farklı bir yerden bakabilmek için kullanılan bir destek alanıdır.Terapide amaç kusursuz bir ilişki oluşturmak değildir. Her çift zaman zaman anlaşmazlık yaşayabilir. Daha gerçekçi hedef, çatışmaların ilişkiyi yıkıcı hale getirmeden ele alınabilmesi, tarafların ihtiyaçlarını daha açık ifade edebilmesi ve birbirlerini yalnızca savunma veya suçlama üzerinden değil, daha derin bir anlayışla dinleyebilmesidir.Çift terapisi sizin için uygun olabilir mi sorusunun tek bir cevabı yoktur. Ancak ilişkinizde uzun süredir tekrar eden sorunlar varsa, konuşmalarınız sürekli aynı noktada kilitleniyorsa, güven duygusu zarar gördüyse, duygusal yakınlığınız azaldıysa veya ilişkinizin geleceğine dair birlikte düşünmekte zorlanıyorsanız çift terapisi bu süreci daha sağlıklı değerlendirmek için bir alan sunabilir.Bazen ilişki içinde aynı sorunu tekrar tekrar çözmeye çalışırken taraflar birbirlerinin niyetlerini değil, yalnızca tepkilerini görmeye başlar. Terapi ise bu döngünün dışına çıkıp ilişkiye biraz daha uzaktan bakabilmeyi sağlayabilir. Amaç kimin haklı olduğunu bulmak değil, “Biz burada ne yaşıyoruz ve bunu nasıl farklı yapabiliriz?” sorusuna birlikte cevap aramaktır.

Yakınlık İsterken Neden Geri Çekiliriz?Bir insan bir ilişkiyi gerçekten isteyebilir, sevebilir, yakınlık kurmaya ihtiyaç duyabilir; fakat ilişki derinleşmeye başladığında aynı yakınlıktan uzaklaşma ihtiyacı da hissedebilir.İlişkinin başlangıcında oldukça ilgili olan biri, karşısındaki kişinin hayatında daha önemli bir yer edinmeye başladığını fark ettiğinde geri çekilebilir. Partnerinin beklentilerini fazla bulabilir, daha fazla yalnız kalmak isteyebilir, duygusal konuşmalardan kaçınabilir veya ilişkinin içerisinde kendisini “sıkışmış” hissetmeye başlayabilir.Dışarıdan bakıldığında bütün bunları “bağlanma korkusu” olarak tanımlamak oldukça kolaydır.Ancak bazen asıl soru “Bu kişi neden bağlanmak istemiyor?” değil;“Bu kişi bağlandığında ne olacağından neden bu kadar endişe ediyor?” olabilir.Yakınlığı İlk Nerede Öğreniyoruz?Bir yetişkin olarak romantik ilişkilerimizde yakınlıkla ne yaptığımızı anlayabilmek için, yakınlığı ilk olarak nerede deneyimlediğimize bakmak önemlidir.Çocuk dünyaya geldiğinde yoğun duygularını tek başına düzenleyebilecek kapasiteye sahip değildir. Korktuğunda, huzursuz olduğunda, canı acıdığında veya bir ihtiyacı olduğunda bakım verenine yönelir.Bu tekrar eden deneyimler içerisinde çocuk yalnızca ihtiyaçlarının karşılanıp karşılanmayacağını öğrenmez. Aynı zamanda ilişkiler hakkında bazı temel beklentiler geliştirmeye başlar:“Birine ihtiyaç duyduğumda ne olur?”“Yaklaştığımda karşılık bulur muyum?”“Üzüldüğümde biri benimle kalabilir mi?”“Birine ihtiyaç duymak güvenli midir?”Bakım verenin ulaşılabilir, duyarlı ve çocuğun ihtiyacına uygun biçimde karşılık verebildiği deneyimlerde çocuk, yakınlığın zorlandığında başvurabileceği güvenli bir alan olabileceğini öğrenebilir.Fakat bakım veren sıklıkla duygusal olarak ulaşılmaz, tepkisiz veya reddedici olduğunda çocuk farklı bir şey öğrenebilir:“İhtiyaç duyduğumda karşılık alamayabilirim.”Benzer şekilde bakım veren aşırı müdahaleci olduğunda, çocuğun alanına ve sınırlarına yeterince yer bırakmadığında yakınlık bu kez yalnızca güven veren değil, bunaltıcı bir deneyim olarak da kodlanabilir.Böylece çocuk zaman içerisinde kendisini koruyabilmek için ihtiyacını daha az göstermeyi, kendi kendine yetmeye çalışmayı veya yakınlık arttığında geri çekilmeyi öğrenebilir.Bu noktada önemli olan şudur: Bunlar çocuğun bilinçli olarak aldığı kararlar değildir. İçinde bulunduğu ilişkide kendisini koruyabilmek ve duygularını düzenleyebilmek için geliştirdiği ilişki stratejileridir.Çocuklukta Öğrenilen Bir Strateji Yetişkin İlişkisine Nasıl Taşınır?Çocuklukta işe yarayan bir strateji, yetişkinlikte romantik ilişkilerde yeniden ortaya çıkabilir.Çocukken ihtiyaç duyduğunda karşılık alamamayı öğrenmiş biri, yetişkin olduğunda partnerine ihtiyaç duyduğunu göstermekte zorlanabilir.Çocukken yakınlığın beraberinde fazla müdahale getirdiğini deneyimleyen biri, yetişkin ilişkisinde partnerinin sıradan yakınlık taleplerini bile zaman zaman “üzerime geliyor” şeklinde algılayabilir.Duygusal ihtiyaçlarının karşılanmayacağı beklentisini geliştirmiş biri, ilerleyen yıllarda “Ben kimseye ihtiyaç duymam” diyerek ilişkilerinde güçlü bir bağımsızlık alanı oluşturabilir.Böylece bugün partnerle yaşanan bir durum, yalnızca bugünkü ilişkinin koşulları üzerinden deneyimlenmeyebilir.Partner “Biraz daha konuşabilir miyiz?” dediğinde kişi yalnızca bir konuşma talebi duymayabilir; bunu kendisinden fazla şey beklendiği şeklinde yaşayabilir.Partner daha fazla yakınlık istediğinde bunu sevginin bir ifadesinden çok özgürlüğünün kısıtlanması gibi hissedebilir.Bir tartışmada karşısındaki kişi duygusal olarak ona yaklaşmaya çalışırken, kendisini sakinleştirmek için uzaklaşmaya ihtiyaç duyabilir.İlişki ciddi bir noktaya geldiğinde ise bir başkasına ihtiyaç duyma ihtimali bile huzursuzluk yaratabilir.Dolayısıyla yetişkin romantik ilişkide gördüğümüz mesafe her zaman “Seni yeterince sevmiyorum” anlamına gelmeyebilir.Bazen kişinin geçmişten taşıdığı ilişki bilgisi ona şunu söylüyor olabilir:“Yakınlık arttığında kendini korumalısın.”Araştırmalar Bize Ne Söylüyor?Sharon Dekel ve Barry Farber tarafından yayımlanan bir çalışma, tam olarak bu noktayı anlamaya çalışmıştır.Araştırmacılar 22–28 yaşları arasındaki 58 genç yetişkinin romantik ilişki geçmişlerini ve yakınlıkla kurdukları ilişkiyi incelemişlerdir. Katılımcıların %22,4’ü ilişkilerinde kaçıngan özellikler gösteren grupta değerlendirilmiştir.Bu kişilerde yakınlık konusunda kaygı, partnerle daha derin paylaşımlarda bulunmaya veya bağlanmaya karşı isteksizlik ve partneri zaman zaman fazla “yapışkan” olarak algılama gibi özellikler görülmüştür. Ayrıca güvenli bağlanan katılımcılara kıyasla ilişkilerindeki kişisel doyumlarının daha düşük olduğu bildirilmiştir.Araştırmanın dikkat çekici taraflarından biri ise bu kişilerin yakınlığa ihtiyaç duymuyor olmamaları değildi.Hem güvenli hem de kaçıngan özellikler gösteren yetişkinler yakınlık kurmak istiyordu.Fark, yakınlıkla ne yaptıklarında ortaya çıkıyordu.Kaçıngan özellikler gösteren kişilerde yakınlık ihtiyacı ile yakınlığa karşı geliştirilen savunmaların aynı anda bulunabildiği görüldü. Başka bir ifadeyle kişi bir taraftan görülmek, kabul edilmek ve ihtiyaçlarının karşılandığı bir ilişki ararken; diğer taraftan reddedilme ihtimaline karşı yakınlığı sınırlandırmaya çalışabiliyordu.Bu nedenle ilişkilerde oldukça çelişkili görünen bir durum ortaya çıkabilir:“Bana yakın ol.”Ama aynı zamanda:“Çok da yaklaşma.”Peki Bu Romantik İlişkide Nasıl Görünür?Bazen ilişki henüz belirsizken kişi oldukça rahattır.Fakat ilişki netleştiğinde, partner daha fazla yakınlık istediğinde veya gelecek konuşulmaya başlandığında geri çekilme başlar.Partnerinin mesajlarını fazla bulabilir.Daha önce hoşuna giden ilgi bir süre sonra “bunaltıcı” gelmeye başlayabilir.Duygusal konuşmaları erteleyebilir.Bir problem olduğunda konuşmak yerine yalnız kalmak isteyebilir.Partnerine ihtiyaç duyduğunu hissettiği anda daha fazla bağımsızlık arayabilir.İlişki iyi giderken bile partnerinin kusurlarına daha fazla odaklanmaya başlayabilir.Bütün bunların ardından karşı taraf doğal olarak daha fazla güvence ve yakınlık istemeye başlayabilir.Ve tam burada çiftler arasında sık gördüğümüz bir döngü oluşabilir:Bir taraf yakınlaştıkça diğeri uzaklaşır; diğeri uzaklaştıkça ilk taraf daha fazla yakınlaşmaya çalışır.Sonunda her iki taraf da kendi korktuğu deneyimi yaşamaya başlar.Biri “Beni terk edecek” diye düşünürken, diğeri “Bu ilişkinin içinde kendime yer kalmayacak” diye hissedebilir.Geçmiş Bugünü Belirlemek Zorunda DeğildirBurada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta var.Bağlanma kuramı, bugün yaşadığımız her ilişki probleminin nedenini anne veya babamızda bulmamız gerektiğini söylemez.Erken dönem bakım veren ilişkileri önemlidir; ancak yetişkinlikteki romantik ilişki biçimimizi tek başına belirlemez. Sonraki ilişkilerimiz, kayıplarımız, reddedilme deneyimlerimiz, mizacımız ve hayatımız boyunca kurduğumuz güvenli ilişkiler de bu örüntünün şekillenmesine katkıda bulunabilir.Dolayısıyla geçmişe bakmanın amacı “Beni ailem böyle yaptı” sonucuna ulaşmak değildir.Amaç, bugün otomatik olarak yaptığımız bazı şeylerin nereden öğrenilmiş olabileceğini anlayabilmektir.Çünkü çocukken kendimizi koruyan bir ilişki stratejisi, yetişkinlikte artık ihtiyacımız olan yakınlığı kurmamızın önünde duruyor olabilir.Bu nedenle belki de kendimize sormamız gereken soru şudur:Birisi bana gerçekten yaklaştığında ben ne yaşıyorum?Yakınlık benim için güven mi ifade ediyor, yoksa bir süre sonra baskı mı?İhtiyaç duyduğumu söyleyebiliyor muyum?Partnerimin bana ihtiyaç duyması bende ne uyandırıyor?Bir ilişkide görülmek güzel gelirken, görülmeye devam etmek neden bazen zorlaşıyor?Bağlanma örüntülerini anlamak, geçmişte bir suçlu bulmak değil; bugünkü ilişkilerimizde geçmişten taşıdığımız hangi stratejileri hâlâ kullanmaya devam ettiğimizi fark etmektir.Çünkü bazen mesele bağlanmak istememek değildir.Mesele, bağlandığımızda geçmişte öğrendiğimiz korunma biçimlerinin yeniden devreye girmesidir.Ve bir örüntüyü fark etmek, onu değiştirebilmenin ilk adımlarından biri olabilir.Klinik Psikolog Deniz Beren KılıçlıKaynakçaBirnie, C., McClure, M. J., Lydon, J. E., & Holmberg, D. (2009). Attachment avoidance and commitment aversion: A script for relationship failure. Personal Relationships, 16(1), 79–97. https://doi.org/10.1111/j.1475-6811.2009.01211.xDekel, S., & Farber, B. A. (2012). Models of intimacy of securely and avoidantly attached young adults. The Journal of Nervous and Mental Disease, 200(2), 156–162. https://doi.org/10.1097/NMD.0b013e3182439702Hazan, C., & Shaver, P. (1987). Romantic love conceptualized as an attachment process. Journal of Personality and Social Psychology, 52(3), 511–524. https://doi.org/10.1037/0022-3514.52.3.511Ainsworth, M. D. S., Blehar, M. C., Waters, E., & Wall, S. (1978). Patterns of attachment: A psychological study of the Strange Situation. Lawrence Erlbaum Associates.

Ayrılık Acıdır, Ama Neden?Romantik bir ilişkinin bitişi, ilişkinin bir süredir yolunda gitmediğini biliyor olsak dahi sarsıcı olabilir. Çünkü ayrılık, yalnızca bir insanın hayatımızdan çıkması değildir. Birlikte kurulan düzenin, alışkanlıkların, geleceğe dair ihtimallerin ve zihnimizde şekillenen “biz” anlatısının da değişmesidir. Özellikle ayrılık kararını veren taraf biz değilsek, bu kayba reddedilme ve terk edilme deneyimi de eşlik eder. Bu nedenle bazen zihnimiz ilişkinin neden bitmesi gerektiğini çok iyi bilirken, duygularımız aynı hızda bu gerçeğe uyum sağlayamaz.İlişkiler yalnızca hayatımızda değil, beynimizde de bir yer edinir. Partnerimizin varlığı; yakınlık, ödül, motivasyon ve beklenti sistemleriyle ilişkilenen güçlü bir uyaran hâline gelebilir. Romantik reddedilme üzerine yapılan beyin görüntüleme çalışmalarında, eski partnerini hâlâ seven kişilere partnerlerinin fotoğrafları gösterildiğinde motivasyon, ödül ve yoğun arzu ile ilişkili bazı beyin bölgelerinde aktivasyon gözlemlenmiştir. Bu bulgular, ayrılık sonrasında neden “Onu düşünmemeliyim” dedikçe daha fazla düşündüğümüzü ya da iletişim kurmamak gerektiğini bildiğimiz hâlde mesaj atma isteğinin neden bu kadar güçlü olabildiğini anlamamız açısından önemlidir.Dolayısıyla ayrılık sonrasında yaşanan yoğun özlem her zaman “Bu ilişki benim için doğruydu” anlamına gelmez. Bazen özlenen şey kişinin kendisinden çok, onunla kurulan bağın tanıdıklığı; birlikte oluşturulan rutin; geleceğe ilişkin beklentiler veya ilişkinin kişinin yaşamında tuttuğu yerdir. Zihin, alıştığı bir bağın artık ulaşılabilir olmadığını kabul etmeye çalışırken tekrar tekrar o kişiye, anılara ve ilişkinin nasıl kurtarılabileceğine dönebilir.Özellikle terk edilen tarafta bu süreç daha karmaşık yaşanabilir. “Neden?”, “Nerede yanlış yaptım?”, “Bir şeyleri farklı yapsaydım kalır mıydı?”, “Beni nasıl bu kadar kolay bırakabildi?” gibi sorular yalnızca ilişkinin bitişini anlamlandırma çabası değildir. Aynı zamanda kişinin kendilik algısını yeniden düzenlemeye çalışmasının da bir parçasıdır. Çünkü romantik reddedilme bazen yalnızca “ilişkim sona erdi” şeklinde değil, “istenmedim”, “seçilmedim” ya da “yeterli olmadım” biçiminde kişisel bir anlam kazanabilir. Ayrılık acısının derinleştiği yerlerden biri de tam olarak burasıdır.Ayrılık Bir Yas SürecidirAyrılığın ardından yaşananları anlamanın en önemli yollarından biri, süreci bir yas deneyimi olarak değerlendirmektir. Yas yalnızca ölüm sonrasında ortaya çıkmaz. Hayatımızda anlam verdiğimiz bir bağın, rolün, düzenin ya da geleceğin kaybında da yas tutabiliriz.Üstelik romantik ayrılıklardaki kayıp oldukça katmanlıdır. Partnerinizi kaybederken onunla yaptığınız günlük konuşmaları, hafta sonu planlarını, ortak arkadaşlıkları, bazı mekânları, küçük ritüelleri ve belki de henüz gerçekleşmemiş bir geleceği de kaybedersiniz. Bu nedenle bazen insan, ayrıldığı kişiyi mi yoksa onunla yaşayacağını düşündüğü hayatı mı özlediğini ayırt etmekte zorlanabilir.Yas süreci de doğrusal ilerlemez. Bir gün ayrılığı kabullenmiş ve oldukça güçlü hissederken ertesi gün küçük bir hatırlatıcıyla yeniden yoğun bir özlem yaşayabilirsiniz. Bazen öfke, bazen hüzün, bazen rahatlama, bazen suçluluk, bazen de yeniden birleşme umudu ön plana çıkabilir. Bu değişkenlik, geriye gittiğiniz anlamına gelmez. Zihnin ve duyguların kaybı işlemleme biçimi çoğu zaman dalgalıdır.Bu nedenle ayrılığın ardından kendimizden hemen “eski hâlimize dönmemizi” beklemek gerçekçi olmayabilir. Konsantrasyonumuz azalabilir, işlevselliğimiz bir süre düşebilir, sosyal ilişkilerden uzaklaşmak isteyebilir veya tam tersine sürekli birileriyle birlikte olma ihtiyacı hissedebiliriz. Burada önemli olan duyguyu ortadan kaldırmaya çalışmaktan çok, onun bize ne anlattığını fark edebilmektir.“Artık üzülmemeliyim”, “Onu düşünmemeliyim”, “Bu kadar zaman geçti, çoktan geçmiş olması gerekiyordu” gibi cümleler çoğu zaman iyileşmeyi hızlandırmaz. Aksine kişi, yaşadığı acının üzerine bir de “Bunu neden hâlâ aşamadım?” yükünü eklemeye başlayabilir.Ayrılık sonrasında iyileşme, olanları unutmak ya da bir daha hiç üzülmemek değildir. İyileşme; ilişkinin hayatımızdaki yerini yeniden anlamlandırabilmek, kaybın yarattığı boşluğa zamanla yeni deneyimler yerleştirebilmek ve yaşananları kendi değerimizin bir göstergesi hâline getirmeden yolumuza devam edebilmektir.Ve belki de ayrılık sürecinin en önemli taraflarından biri şudur: Zaman tek başına her şeyi çözmeyebilir; fakat zamanın içinde kaybın yaşanmasına izin vermek, duyguları bastırmadan işleyebilmek ve değişen hayata yeniden temas etmek acının biçimini değiştirebilir. Bir zamanlar günün büyük bölümünü kaplayan düşünceler giderek daha seyrek gelir. Hatırlamak, ilk zamanlardaki kadar yoğun bir bedensel ve duygusal tepki yaratmamaya başlar.Bu süreçte sosyal desteğin korunması, günlük yaşamın mümkün olduğunca sürdürülebilmesi, ayrılığı sürekli yeniden tetikleyen davranışların fark edilmesi ve kişinin kendisine uyum sağlamak için zaman tanıması önemlidir.Ancak ayrılığın üzerinden zaman geçmesine rağmen acının yoğunluğu azalmıyor; kişinin günlük yaşamını, işlevselliğini, ilişkilerini veya kendisiyle kurduğu bağı belirgin biçimde etkiliyorsa profesyonel destek almak değerlendirilebilir. Çünkü bazen ayrılık yalnızca bugünkü ilişkinin kaybını değil, geçmişte yaşanmış başka kayıpları, reddedilme deneyimlerini ve kişinin kendisiyle ilgili taşıdığı daha eski anlamları da harekete geçirebilir.Ayrılık acıtır. Çünkü yalnızca bir kişiden değil, onunla birlikte oluşmuş bir yaşam biçiminden de ayrılırız. Yas ise unutmanın değil; kaybettiğimiz şeyle kurduğumuz ilişkinin biçim değiştirmesinin sürecidir.Klinik Psikolog Deniz Beren KılıçlıKaynakçaFisher, H. E., Brown, L. L., Aron, A., Strong, G., & Mashek, D. (2010). Reward, addiction, and emotion regulation systems associated with rejection in love. Journal of Neurophysiology, 104(1), 51–60. https://doi.org/10.1152/jn.00784.2009Kross, E., Berman, M. G., Mischel, W., Smith, E. E., & Wager, T. D. (2011). Social rejection shares somatosensory representations with physical pain. Proceedings of the National Academy of Sciences, 108(15), 6270–6275. https://doi.org/10.1073/pnas.1102693108Sbarra, D. A., & Emery, R. E. (2005). The emotional sequelae of nonmarital relationship dissolution: Analysis of change and intraindividual variability over time. Personal Relationships, 12(2), 213–232. https://doi.org/10.1111/j.1350-4126.2005.00112.x

İnsan ne istediğini bildiğini düşünür. Daha iyi bir iş, daha iyi bir ilişki, daha çok başarı, daha fazla para, daha güzel bir beden, daha sakin bir hayat… Hayatımızı çoğu zaman bu isteklerin peşinde kurarız. Fakat bazen bütün bunlara ulaştığımız hâlde beklediğimiz tatmin gelmez. Bir hedef gerçekleşir, kısa bir süre sonra başka bir hedef belirir. Bir ilişki başlar, bir süre sonra başka bir eksiklik hissedilir. Bir başarı elde edilir, ardından daha fazlasının yapılması gerektiği düşünülür. Sanki istediğimiz şeyin peşinden koşarken, ona ulaştığımız anda neden onu istediğimizi unutmuş oluruz.Lacancı psikanalizin önemli sorularından biri tam burada ortaya çıkar: Gerçekten ne istiyoruz? Daha da önemlisi, arzumuz gerçekten bize mi ait? Çünkü Lacan'a göre insanın arzusu boşlukta oluşmaz. İnsan, doğduğu andan itibaren bir dilin, ilişkilerin ve beklentilerin içine doğar. Kendimizi anlamaya başlamadan önce başkalarının bakışlarıyla karşılaşırız. Ne zaman sevildiğimizi, ne zaman onaylandığımızı, neyin değerli bulunduğunu ve bizden ne beklendiğini zaman içinde öğreniriz. Böylece "Ben ne istiyorum?" sorusunun içine fark etmeden başka bir soru yerleşir: "Benden ne isteniyor?"Lacan'ın "Büyük Öteki" olarak adlandırdığı alan tam da burada önem kazanır. Öteki yalnızca belirli bir kişi değildir; içinde yaşadığımız dil, kültür, aile, toplum ve bizi bizden önce karşılayan sembolik dünyadır. Çocuk, kendisini henüz kendi başına tanımlayamazken başkalarının bakışında bir yer edinmeye çalışır. "Akıllı çocuk", "uslu çocuk", "başarılı çocuk", "güçlü çocuk" gibi tanımlar zamanla yalnızca başkalarının söylediği sözler olmaktan çıkar; kişinin kendisini tanımlama biçimine dönüşebilir. Böylece ilerleyen yıllarda "Ben bunu istiyorum." dediğimizde, bu isteğin ne kadarının kendi arzumuz, ne kadarının bize öğretilmiş bir beklenti olduğunu ayırt etmek her zaman kolay değildir.Belki de bu yüzden bazı insanlar yıllarca ulaşmak için çabaladıkları şeylere sahip olduklarında bekledikleri mutluluğu yaşayamazlar. Çünkü elde edilen şey, arzunun kendisinden çok, başkasının arzusunda kendisine bir yer bulma çabısının sonucudur. Başarılı olmak gerçekten isteniyor olabilir; fakat başarının yanında "başarılı biri olarak görülmek" de arzulanıyor olabilir. Sevilmek isteniyor olabilir; fakat sevilmenin yanında "seçilen kişi" olmanın verdiği değer duygusu aranıyor olabilir. Güzel olmak isteniyor olabilir; fakat güzelliğin kendisinden çok, başkasının bakışında arzu edilir olmanın sağladığı güven peşinden geliniyor olabilir.Bu noktada arzu ile ihtiyaç arasındaki fark önem kazanır. İhtiyaç doyurulabilir. Susadığımızda su içeriz ve susuzluğumuz diner. Ancak arzu aynı şekilde çalışmaz. Lacan için arzu, eksiklikle ilişkili bir yapıdır ve bu nedenle tek bir nesnenin elde edilmesiyle bütünüyle sona ermez. İstediğimiz şeye sahip olduğumuzda başka bir şey istemeye başlamamızın nedeni yalnızca "doyumsuz" olmamız değildir. Arzu, kendisini hareket ettiren eksiklik sayesinde yaşamaya devam eder. Bu nedenle mesele arzunun tamamen ortadan kaldırılması değil, onun bizim için ne anlama geldiğini anlayabilmektir.Bazen insanın bütün yaşamı, Öteki'nin bakışında yeterli olmaya çalışmakla geçebilir. Daha başarılı olmak, daha güzel görünmek, daha çok kazanmak, daha çok sevilmek, daha az hata yapmak… Bunların her biri kendi başına sorun değildir. Ancak kişi bunları gerçekleştirdiğinde bile kendisini hâlâ eksik hissediyorsa, belki de peşinden gittiği şey yalnızca hedef değildir. Hedefin arkasında "Böyle olursam değerli olurum." ya da "Böyle olursam sevilebilirim." gibi daha eski bir inanç bulunabilir.Lacan'ın arzu düşüncesi burada rahatsız edici ama önemli bir soru bırakır: "Öteki benden ne istiyor?" İnsan bazen kendi hayatını bu soruya cevap vermeye çalışarak yaşar. Ailesinin gurur duyacağı bir çocuk olur, toplumun başarılı saydığı bir yetişkin olur, partnerinin arzuladığı kişi olmaya çalışır. Fakat bütün bunların içinde kendi arzusunun sesi giderek daha az duyulabilir. Kişi bir gün hayatına baktığında "İstediğim her şeye sahibim ama neden mutlu değilim?" diye sorabilir. Belki de ilk kez o anda, hayatını ne kadarının kendi arzusuyla kurulduğunu düşünmeye başlar.Psikanalitik süreç, kişiye ne istemesi gerektiğini söylemez. Tam tersine, hazır cevapları ve alışılmış tanımları sorgulayabileceği bir alan açar. "Başarılı olmalıyım" dediğinde, başarıdan ne anladığını; "Sevilmek istiyorum" dediğinde, sevginin onun için ne ifade ettiğini; "Mutlu olmak istiyorum" dediğinde ise mutluluğun kimin tarifine göre belirlendiğini araştırmaya başlar. Çünkü bazen kendi arzumuza yaklaşabilmek için önce bize ait olduğunu sandığımız bazı arzuların kime ait olduğunu sormamız gerekir.

Sürekli Her Şeyi Düşünmek: Fazla Düşünme ve Kaygı Döngüsü Nasıl Oluşur?“Ya şöyle olursa?”“Acaba bunu yanlış mı söyledim?”“Ya işler düşündüğüm gibi gitmezse?”Gün içinde zihnimizden yüzlerce düşünce geçebilir. Bazıları kısa süreli ve kolayca unutulurken bazı düşünceler zihnimizde dönüp durur. Özellikle geçmişte yaşananları tekrar tekrar analiz etmek, gelecekte yaşanabilecek olasılıkları düşünmek ve henüz gerçekleşmemiş durumlara çözüm bulmaya çalışmak zamanla yorucu bir döngüye dönüşebilir.Bu durum çoğu zaman “fazla düşünmek” ya da overthinking olarak ifade edilir. Ancak fazla düşünmek yalnızca çok düşünmek anlamına gelmez. Asıl mesele, düşüncelerin kişiye çözüm üretmekten çok daha fazla kaygı ve zihinsel yorgunluk yaşatmaya başlamasıdır.Fazla düşünmek neden bu kadar yorucu?Zihin belirsizliği sevmez. Bir durumun sonucunu bilmiyorsak onu anlamlandırmaya, kontrol etmeye veya olası sonuçları önceden tahmin etmeye çalışırız.Örneğin bir arkadaşımıza attığımız mesaja cevap gelmediğinde:“Acaba bana mı kızdı?”“Yanlış bir şey mi söyledim?”“Benden uzaklaşmak mı istiyor?”gibi düşünceler peş peşe gelebilir.Bir süre sonra kişi yalnızca yaşanan olayı değil, bu olayın yaratabileceği onlarca farklı ihtimali de düşünmeye başlar. Böylece tek bir belirsizlik, zihinde çok sayıda senaryoya dönüşür.Düşünmek ile fazla düşünmek arasındaki farkHer düşünme süreci problem çözme değildir.Bir problemi düşündüğümüzde genellikle bir noktada “Peki şimdi ne yapabilirim?” sorusuna ulaşırız. Fazla düşünmede ise aynı konu farklı biçimlerde tekrar tekrar ele alınır.Örneğin:Problem çözme:“Yarınki görüşmede söylemek istediklerimi not alayım.”Fazla düşünme:“Ya heyecanlanırsam? Ya yanlış bir şey söylersem? Ya karşı taraf beni yetersiz bulursa? Geçen sefer de böyle olmuştu…”İlkinde düşünce davranışa dönüşür. İkincisinde ise düşünce yeni düşünceler üretmeye devam eder.Kaygı ve fazla düşünme birbirini nasıl besler?Fazla düşünme çoğu zaman kaygıyla birlikte ilerler. Kişi kaygılandığında belirsizliği ortadan kaldırmak için daha fazla düşünmeye çalışır. Ancak her ihtimali önceden düşünmek mümkün olmadığı için zihinsel kontrol çabası arttıkça belirsizlik hissi de artabilir.Böylece bir döngü oluşur:Belirsizlik → Kaygı → Daha fazla düşünme → Daha fazla olasılık üretme → Daha fazla kaygıBu nedenle kişi bazen “Bu konuyu çözmek için düşünüyorum” zannederken aslında kaygısını düşünerek kontrol etmeye çalışıyor olabilir.“Ya olursa?” düşüncelerinin sonu neden gelmez?Kaygılı düşüncelerin önemli özelliklerinden biri, kesinlik aramasıdır.“Ya kötü bir şey olursa?”“Ya hata yaparsam?”“Ya insanlar beni yanlış anlarsa?”Bu soruların çoğunun kesin bir cevabı yoktur. Zihin ise kesinlik bulamadığında yeni ihtimaller üretmeye devam eder.Bu noktada amaç her düşünceye cevap bulmak değil, her düşüncenin cevaplanması gerekmediğini fark edebilmektir.Fazla düşünmeyi azaltmak mümkün mü?Fazla düşünmeyi tamamen ortadan kaldırmaya çalışmak çoğu zaman işe yaramaz. Çünkü “Bunu düşünmemeliyim” demek bile zihnin tekrar o düşünceye yönelmesine neden olabilir.Bunun yerine kişi düşüncesini fark edip onunla arasına biraz mesafe koymayı öğrenebilir.Örneğin:* “Şu anda bir problemi çözmekten çok aynı şeyi tekrar tekrar düşünüyorum.”* “Bu düşüncenin kesin bir cevabı olmayabilir.”* “Şu an kontrol edebileceğim bir şey var mı?”* “Varsa, bunun için atabileceğim tek küçük adım ne?”Bu sorular düşünceyi tamamen susturmak yerine zihinsel döngüyü fark etmeye yardımcı olabilir.Ne zaman profesyonel destek düşünülmeli?Herkes zaman zaman fazla düşünebilir. Ancak düşünceler günlük yaşamı belirgin biçimde etkiliyor, uykuya dalmayı zorlaştırıyor, sürekli gerginlik yaratıyor, karar vermeyi güçleştiriyor veya kişinin ilişkilerini ve işlevselliğini etkiliyorsa bunun altında daha kapsamlı bir kaygı döngüsü bulunabilir.Bu durumda amaç yalnızca “daha az düşünmek” değil; kaygıyla, belirsizlikle ve kişinin kendi düşünceleriyle kurduğu ilişkiyi anlamaktır.Zihnimiz her soruya hemen cevap vermek zorunda değildir. Bazen iyi oluş, daha fazla düşünmekten değil, hangi düşüncenin peşinden gitmeye gerçekten değer olduğunu fark etmekten geçer.

Bazı insanlar için güçlü olmak bir tercih değil, adeta bir zorunluluk gibi yaşanır. Zorlandığında belli etmemek, üzgünken toparlanmak, bir problem çıktığında hemen çözüm üretmek ve başkalarının yanında “iyiyim” demek zamanla otomatik bir role dönüşebilir. Dışarıdan bakıldığında bu kişiler dayanıklı, güven veren ve her şeyi halledebilen biri gibi görünür. Fakat bu görüntünün arkasında çoğu zaman oldukça yorucu bir yük vardır: “Ben düşersem kimse toparlayamaz.”, “Zayıf görünmemeliyim.” ya da “İnsanların bana güvenmeye devam etmesi için güçlü kalmalıyım.” gibi düşünceler.Güçlü görünme ihtiyacı çoğu zaman erken yaşlarda şekillenebilir. Çocuklukta aile içinde fazla sorumluluk almak, duygusal olarak başkalarını kollamak, evdeki problemler karşısında “uslu”, “olgun” ya da “dayanıklı” olan kişi olmak zamanla bir kimliğe dönüşebilir. Çocuk, kendi duygularını yaşamak yerine ortamı sakinleştirmeyi, sorun çıkarmamayı veya başkalarının ihtiyaçlarını öncelemeyi öğrenmiş olabilir. Böyle bir düzende “zorlanıyorum” demek, kişinin zihninde yalnızca bir duygu paylaşımı değil; düzeni bozmak, yük olmak ya da başkalarını hayal kırıklığına uğratmak anlamına gelebilir.Bazı kişiler ise geçmişte duygularını ifade ettiklerinde yeterince anlaşılmamış olabilir. Ağladığında küçümsenmiş, yardım istediğinde geri çevrilmiş, kırıldığını söylediğinde “abartıyorsun” tepkisi almış olabilir. Böyle deneyimler tekrarlandığında kişi zamanla duygularını göstermenin güvenli olmadığı sonucuna ulaşabilir. O noktadan sonra güçlü görünmek, yalnızca bir karakter özelliği değil, kendini koruma biçimi haline gelir.Bu örüntü yetişkinlikte çoğu zaman “Ben hallederim.” cümlesiyle kendini gösterir. Kişi yorulduğunda bile dinlenmeyi erteleyebilir, yardım isteyebileceği durumlarda bunu yapmayabilir, çevresindeki insanların sorunlarını üstlenebilir ve kendi ihtiyacını son sıraya koyabilir. Başkalarının gözünde “güçlü kişi” oldukça, bu rol daha da pekişebilir. Çünkü çevresi de zamanla onun desteğe ihtiyaç duymadığını varsaymaya başlayabilir.Burada ilginç bir döngü oluşur. Kişi güçlü görünmeye devam ettikçe insanlar ona daha fazla sorumluluk verebilir. Daha fazla sorumluluk aldıkça yorulabilir ama yine de zorlandığını göstermeyebilir. Çevresindekiler de onun gerçekten her şeyi kaldırabildiğini düşünür. Sonunda kişi “Kimse benim ne kadar zorlandığımı görmüyor.” diye hissedebilir. Oysa çoğu zaman çevresine gösterdiği görüntü tam da bunun tersidir: “Ben iyiyim, ben hallederim.”Güçlü görünme zorunluluğu, duygusal yakınlığı da etkileyebilir. Çünkü bir ilişkide yakınlık yalnızca iyi anları paylaşmakla değil, zaman zaman kırılgan olmaya izin vermekle de kurulur. Kendi korkularını, ihtiyaçlarını veya çaresizlik hissini sürekli saklayan biri, çevresinde insanlar olsa bile duygusal olarak yalnız hissedebilir. İnsanların onu gerçekten tanımadığını düşünebilir; çünkü gösterdiği taraf hep kontrol altında, dayanıklı ve düzenlidir.Bu durum yardım istemeyi de zorlaştırabilir. Yardım istemek bazı kişiler için “başaramadım”, “yetersiz kaldım” veya “kontrolü kaybettim” gibi anlamlara gelebilir. Oysa destek istemek, kişinin kapasitesiz olduğunu değil, insan olduğunu gösterir. Her şeyi tek başına yapmak zorunda olmamak, güçlü olmanın zıttı değildir. Tam tersine, ne zaman desteğe ihtiyaç duyduğunu fark edebilmek de önemli bir öz farkındalık göstergesidir.Güçlü görünme ihtiyacının altında bazen reddedilme veya sevilmeme korkusu da bulunabilir. Kişi bilinçli olarak böyle düşünmese bile, “İnsanlar beni ancak işe yararken sever.”, “Sorun çıkarırsam uzaklaşırlar.” veya “İhtiyaç sahibi olursam değerim azalır.” gibi daha derin inançlar taşıyabilir. Böyle bir durumda kişi ilişkilerinde sürekli veren, çözen ve taşıyan taraf olabilir. Fakat bu rolün dışında nasıl sevileceğini deneyimlemekte zorlanabilir.Aynı şekilde başarı ve üretkenlik de güçlü görünme ihtiyacının bir parçasına dönüşebilir. Kişi dinlendiğinde suçluluk hissedebilir, hata yaptığında kendisine çok sert davranabilir veya yorulmayı bile bir başarısızlık gibi değerlendirebilir. Çünkü zihninde güçlü olmak yalnızca duygularını saklamak değil; sürekli üretmek, kontrolü kaybetmemek ve her durumda yeterli olmak anlamına gelmeye başlamıştır.Bazen kişi gerçekten ne kadar yorulduğunu ancak bedeni sinyal vermeye başladığında fark eder. Sürekli gerginlik, tahammülsüzlük, yorgunluk, uyku problemleri veya hiçbir şey yapmak istememe hali ortaya çıkabilir. Uzun süre “dayanmak” üzerine kurulu bir yaşam biçimi, kişinin kendi ihtiyaçlarıyla bağını zayıflatabilir. Kişi herkese ne gerektiğini bilir ama kendisine ne gerektiğini anlamakta zorlanabilir.Bu noktada güçlü olmayı tamamen bırakmak gerekmez. Ama “güçlü olmak” kavramının anlamını yeniden düşünmek faydalı olabilir. Güçlü olmak her zaman dayanmak, susmak veya yardım istememek değildir. Bazen “Şu an zorlanıyorum.” diyebilmek, sınır koymak, bir sorumluluğu devretmek ya da dinlenmeye izin vermek de güç göstergesidir.Kişinin kendisine şu soruları sorması faydalı olabilir: “Zorlandığımda bunu kimlerden saklıyorum?”, “Yardım istersem ne olacağından korkuyorum?”, “İnsanların beni güçlü görmesi benim için neden bu kadar önemli?”, “Ben destek aldığımda kendim hakkında ne düşünüyorum?” Bu sorular, güçlü görünme ihtiyacının altında hangi korkuların veya inançların bulunduğunu anlamaya yardımcı olabilir.Terapi sürecinde de amaç kişinin dayanıklı taraflarını yok etmek değildir. Aksine, yıllardır işe yarayan bu baş etme biçimlerinin hangi koşullarda oluştuğunu ve bugün hâlâ ne kadar gerekli olduğunu birlikte değerlendirmek mümkündür. Kişi zamanla hem güçlü hem de ihtiyaçları olan biri olabileceğini, destek almanın değerini azaltmadığını ve kırılganlığın ilişkilerde yakınlık yaratabileceğini deneyimleyebilir.Belki de mesele daha az güçlü olmak değil, güçlü olmanın tek bir biçimi olmadığını fark etmektir. Sürekli ayakta kalmak zorunda olmadığınızı kabul etmek, bazen yükü paylaşmak ve kendinize de destek sunmak, uzun vadede daha gerçek ve sürdürülebilir bir güç duygusu yaratabilir.

İlişkinizde bir şeylerin yolunda gitmediğini hissediyor olabilirsiniz. Sürekli aynı konularda tartışıyor, kendinizi anlaşılmamış hissediyor ya da ilişkinizde neden mutsuz olduğunuzu tam olarak çözemiyor olabilirsiniz.Böyle bir noktada profesyonel destek almayı düşündüğünüzde aklınıza şu soru gelebilir:Çift terapisi mi, bireysel terapi mi?Aslında ilişkide yaşadığımız her sorun ilişkinin kendisinden kaynaklanmaz. Bazen problem iki kişi arasındaki etkileşimde ortaya çıkar; bazen de kendi geçmişimizden, duygularımızdan ve ilişki örüntülerimizden getirdiğimiz güçlükler ilişkinin içinde görünür hale gelir.Peki aradaki farkı nasıl anlayabilirsiniz?1. Aynı sorunları konuşuyor ama bir türlü çözemiyor musunuz?Tartışmalarınız sürekli aynı noktaya dönüyor, birbirinizi anlamakta zorlanıyor veya konuşmaya çalıştıkça daha fazla uzaklaşıyorsanız sorun ilişkinin içinde oluşan bir döngüyle ilgili olabilir.İletişim problemleri, tekrarlayan çatışmalar, güven sorunları veya aldatma sonrasında yaşanan güçlükler gibi konularda çift terapisi, iki kişinin arasındaki etkileşimi birlikte ele almak açısından daha uygun olabilir.2. Benzer sorunları farklı ilişkilerinizde de yaşadınız mı?Partnerler değişmesine rağmen kendinizi ilişkilerinizde tekrar tekrar değersiz, terk edilecekmiş gibi ya da güvensiz hissediyor musunuz?Belki sürekli fazla fedakârlık yapıyor, ihtiyaçlarınızı geri plana atıyor ya da yakınlık arttığında kendinizi geri çekiyorsunuz.Benzer örüntüler farklı ilişkilerinizde de tekrar ediyorsa, yaşadığınız güçlüğün bir kısmı kendi ilişki örüntülerinizle bağlantılı olabilir. Bu durumda bireysel terapi, bu tekrarların nereden geldiğini anlamanıza yardımcı olabilir.3. Yaşadığınız güçlük yalnızca ilişkinizde mi ortaya çıkıyor?Kaygı, değersizlik, güvensizlik veya yoğun duygusal zorlanmalar yalnızca partnerinizle ilişkinizde değil; arkadaşlıklarınızda, iş hayatınızda ya da kendinizle kurduğunuz ilişkide de karşınıza çıkıyorsa, bireysel olarak ele alınması gereken bir alan olabilir.Çünkü bazen ilişkide görünür hale gelen bir problem, aslında daha geniş bir içsel güçlüğün yalnızca bir parçasıdır.4. Şu anda hangi sorunun cevabını arıyorsunuz?Kendinize şu iki soruyu sorun:“Biz neden sürekli aynı döngünün içine giriyoruz?”yoksa“Ben neden ilişkilerimde sürekli böyle hissediyorum ya da davranıyorum?”İlk soru daha çok ilişkinin dinamiğini ve iki kişi arasındaki etkileşimi anlamayı gerektirirken; ikinci soru kendi duygularınızı, ihtiyaçlarınızı ve ilişki örüntülerinizi keşfetmeye işaret edebilir.Peki hangisini seçmelisiniz?Her ilişki ve her birey farklıdır. Bu nedenle çift terapisi ve bireysel terapi arasında her zaman kesin bir sınır çizmek mümkün değildir. Bazı durumlarda iki süreç farklı zamanlarda ya da birbirini destekleyecek biçimde de ilerleyebilir.Önemli olan yalnızca “Hangi terapi doğru?” sorusunu sormak değil;“Şu anda anlamaya ve değiştirmeye ihtiyaç duyduğum şey ne?” sorusuna yaklaşabilmektir.Çünkü ilişkiyi anlamanın yolu iki kişiye birlikte bakmaktan, bazen de önce kendimize dönmekten geçer.

Bazen bir şeyden uzun süre korkarız ve sonunda tam da korktuğumuz şey gerçekleştiğinde aklımızdan şu düşünce geçer: “Ben zaten bunun olacağını biliyordum.” Bir ilişkide terk edilmekten korkarken partnerimizin giderek uzaklaştığını fark edebilir, başarısız olmaktan endişe ederken gerçekten istediğimiz sonucu alamayabilir ya da insanların bizi sevmeyeceğini düşünürken sosyal çevremizde kendimizi yalnız bulabiliriz. Böyle durumlarda yaşananlar, geleceği önceden gördüğümüzü düşündürebilir. Oysa bazen mesele geleceği tahmin etmek değil, korkularımızın farkında olmadan davranışlarımızı etkilemesi ve bu davranışların da yaşadığımız sonuçlara katkıda bulunmasıdır.Psikolojide bu durum “kendini gerçekleştiren kehanet” kavramıyla açıklanabilir. Kendini gerçekleştiren kehanet, kişinin bir durumun nasıl sonuçlanacağına ilişkin güçlü bir beklenti geliştirmesi, bu beklenti doğrultusunda davranmaya başlaması ve sonunda yaşanan sonucun başlangıçtaki inancı destekler hale gelmesi anlamına gelir. Buradaki önemli nokta, düşüncelerin tek başına olayları sihirli biçimde meydana getirmediğidir. “Kötü düşünürsen kötü şeyler olur” gibi bir yaklaşım psikolojik açıdan doğru değildir. Asıl mesele, beklentilerimizin nasıl davrandığımızı, nelere dikkat ettiğimizi ve çevremizden gelen bilgileri nasıl yorumladığımızı etkileyebilmesidir.Örneğin terk edilmekten yoğun biçimde korkan bir kişi düşünelim. İlişkisinin başlarında her şey yolunda olsa bile zaman zaman “Nasıl olsa sonunda beni bırakacak.” düşüncesine kapılıyor olabilir. Bu düşünce yalnızca zihinde kalmayabilir. Partnerinin mesajına biraz geç cevap vermesini ilgisinin azaldığı şeklinde yorumlayabilir, sık sık ilişkinin iyi olup olmadığını sormaya başlayabilir, sürekli güvence isteyebilir veya karşı tarafın sevgisini sınayan davranışlarda bulunabilir. Bazı kişiler ise terk edilmeden önce kendileri uzaklaşmayı tercih ederek duygusal olarak geri çekilebilir.Başlangıçta bütün bu davranışların amacı aslında kişinin kendisini korumasıdır. Sürekli güvence almak terk edilme korkusunu azaltmaya, kontrol etmek belirsizliği ortadan kaldırmaya veya uzaklaşmak olası bir kaybın acısından korunmaya hizmet ediyor olabilir. Ancak zamanla partner sürekli sorgulanmaktan veya ilişkinin sürekli test edilmesinden yorulabilir. Aradaki iletişim bozulabilir ve gerçekten bir mesafe oluşmaya başlayabilir. Bunun sonucunda kişi “Gördün mü, zaten beni bırakacağını biliyordum.” diyebilir. Oysa ortaya çıkan sonuç yalnızca başlangıçtaki korkunun doğruluğunu değil, bu korkunun ilişki içerisinde oluşturduğu davranış döngüsünü de yansıtıyor olabilir.Benzer bir süreç sosyal ilişkilerde de görülebilir. Bir kişi “İnsanlar beni sevmez.” ya da “Bir ortama girersem kimse benimle konuşmak istemez.” düşüncesine güçlü biçimde inanıyorsa yeni insanlarla tanışırken daha sessiz, mesafeli veya gergin davranabilir. Sohbete katılmak için fırsat çıktığında geri çekilebilir, göz teması kurmakta zorlanabilir veya karşısındaki kişinin nötr bir davranışını reddedilme olarak yorumlayabilir. Çevresindeki insanlar da onun mesafeli olduğunu düşünerek daha az yaklaşabilir. Sonunda kişi, “Zaten kimse benimle yakınlaşmak istemiyor.” sonucuna ulaşabilir.Başarıyla ilgili korkular da benzer şekilde çalışabilir. “Bu sınavdan kesin kalacağım.”, “Bu işi yapabilecek kadar iyi değilim.” veya “Nasıl olsa başarısız olacağım.” düşünceleri bazen kişiyi daha fazla çalışmaya motive etmek yerine kaçınmaya sürükleyebilir. Başarısızlık ihtimali o kadar rahatsız edici hale gelir ki kişi çalışmayı erteler, göreve başlamaktan kaçınır veya kendisini yeterince hazırlamaz. Sonuç beklendiği kadar iyi olmadığında ise “Ben zaten yapamayacağımı biliyordum.” düşüncesi daha da güçlenir.Burada dikkat edilmesi gereken bir diğer nokta, zihnimizin inandığımız düşünceleri destekleyen bilgileri daha kolay fark edebilmesidir. Bir kişi kendisinin değersiz olduğuna inanıyorsa aldığı on iltifatı görmezden gelip tek bir eleştiri üzerinde saatlerce düşünebilir. “Kimse beni önemsemiyor.” düşüncesine sahip biri, arkadaşlarının yanında olduğu pek çok anı sıradan kabul ederken bir telefonuna geç dönülmesini güçlü bir kanıt olarak görebilir. Böylece kişinin zihni mevcut inancı destekleyen örnekleri toplarken onunla çelişen bilgileri geri plana atabilir.Bu durum, yaşanan her olumsuzluğun kişinin kendi davranışından kaynaklandığı anlamına gelmez. İnsanlar gerçekten terk edilebilir, reddedilebilir, başarısız olabilir veya beklemediği kötü deneyimler yaşayabilir. Başka insanların kararları üzerinde tam kontrolümüz yoktur ve hayatta birçok olay bizim davranışlarımızdan bağımsız olarak gerçekleşir. Bu nedenle kendini gerçekleştiren kehanet kavramını “Başına gelen her kötü şeyi sen yarattın.” şeklinde yorumlamak hem yanlış hem de kişiyi gereksiz yere suçlayıcı olur.Daha faydalı olan soru şudur: “Bu sonucun oluşmasında benim korkum davranışlarımı nasıl etkilemiş olabilir?”Bu soruyu sormak kişinin kendisini suçlaması için değil, kontrol edebileceği alanları fark etmesi için önemlidir. Çünkü korkunun davranışlarımız üzerindeki etkisini görebildiğimizde döngüyü değiştirmek için de bir alan açılır.Kendini gerçekleştiren kehanet döngülerinin güçlü olmasının nedenlerinden biri, kişinin yaptığı bazı davranışları “korunma yöntemi” olarak görmesidir. Partnerini kontrol etmek, bir ortamda konuşmamak, insanlardan önce uzaklaşmak, başarısız olmamak için hiç denememek veya bir hata yapmamak için karar vermeyi sürekli ertelemek kısa vadede kaygıyı azaltabilir. Fakat uzun vadede kişinin korktuğu ihtimali daha da güçlendirebilir.Örneğin, eleştirilmekten korkan bir kişi fikirlerini söylememeyi seçebilir. Böylece eleştiriden korunur ancak aynı zamanda kendi düşüncelerinin kabul edildiğini deneyimleme fırsatını da kaybeder. Zamanla “Ben zaten kendimi ifade edemiyorum.” düşüncesi güçlenebilir. Benzer biçimde reddedilmekten korktuğu için insanlara yaklaşmayan biri, kabul edilme deneyimini de yaşayamaz. Kişi korktuğu durumdan kaçtıkça korkusunun yanlış olabileceğini gösterecek yeni deneyimlere ulaşması zorlaşır.Bu nedenle bazen kişinin kendisine yalnızca “Neden böyle düşünüyorum?” diye sorması yeterli olmayabilir. “Bu düşünceye inandığımda ne yapıyorum?” sorusu daha fazla bilgi verebilir.“Beni terk edecek.” dediğimde daha fazla mı kontrol ediyorum?“Kimse beni sevmez.” dediğimde insanlardan uzak mı duruyorum?“Başaramayacağım.” düşündüğümde başlamayı mı erteliyorum?“Yanlış bir karar vereceğim.” dediğimde sürekli başkalarından onay mı istiyorum?“Bana kızdı.” düşündüğümde karşı tarafın ne hissettiğini sormak yerine kendimi geri mi çekiyorum?Bu davranışları fark etmek, kişinin kendi döngüsünü anlamasının önemli bir parçasıdır.Kendini gerçekleştiren kehanetin bir başka yönü de geçmiş deneyimlerimizle ilgilidir. Daha önce terk edilmiş, yoğun biçimde eleştirilmiş, güveni kırılmış veya sosyal ortamda dışlanmış biri gelecekte benzer bir durumun tekrar yaşanacağına dair daha güçlü beklentiler geliştirebilir. Zihin geçmişte yaşanan acı verici bir deneyimi tekrar yaşamamak için sürekli tehlike aramaya başlayabilir.Bu aslında anlaşılır bir korunma çabasıdır. Daha önce incinmiş olan kişi, aynı şeyi tekrar yaşamamak için işaretleri erkenden görmek ister. Ancak zamanla “tehlikeyi önceden yakalamaya çalışma” hali kişinin nötr durumları bile tehdit olarak yorumlamasına neden olabilir. Geçmişte yaşanan bir deneyim, bugünkü ilişkilerin veya durumların nasıl değerlendirildiğini etkilemeye başlayabilir.Özellikle yakın ilişkilerde bu durum çok belirgin olabilir. Önceki ilişkisinde aldatılmış biri yeni partnerinin davranışlarını daha yakından takip edebilir. Partnerinin telefonda uzun süre kalması veya bir arkadaşından bahsetmesi, geçmişteki deneyim nedeniyle olduğundan daha tehdit edici algılanabilir. Kişi kontrol ederek kendisini güvende tutmaya çalışırken ilişkide yeni bir güven probleminin ortaya çıkmasına neden olabilir.Bu noktada amaç kişinin kendisine “Bir daha hiçbir şeyden korkmamalıyım.” demesi değildir. Korkularımızın tamamen ortadan kalkması gerekmez. Önemli olan, korkuyu bir gerçeklik kanıtı olarak görmek yerine bir duygu ve düşünce olarak değerlendirebilmektir.“Beni terk edecekmiş gibi hissediyorum.” ile “Beni terk edecek.” arasında önemli bir fark vardır.“Başarısız olmaktan korkuyorum.” ile “Kesin başarısız olacağım.” aynı şey değildir.“İnsanların beni sevmemesinden endişeleniyorum.” demek, gerçekten kimsenin sizi sevmeyeceği anlamına gelmez.Düşüncelerimiz bize oldukça gerçek gelebilir; ancak bir düşüncenin güçlü hissedilmesi onun mutlaka doğru olduğu anlamına gelmez.Bu döngüyü fark etmeye başladığımızda beklenti ile gerçekliği birbirinden ayırmak mümkün hale gelir. “Şu anda elimde hangi kanıtlar var?”, “Bunun gerçekleşeceğini düşündüren gerçek bir durum mu var, yoksa geçmişte yaşadığım bir şey mi beni tetikliyor?”, “Kendimi korumak için yaptığım davranış aslında korkumu daha mı fazla besliyor?” gibi sorular bu ayrımı yapmayı kolaylaştırabilir.Bazen kişinin korktuğu sonucun gerçekleşmemesi için yaptığı şey, tam tersine o ihtimali güçlendiren davranış olabilir. Bu farkındalık ilk başta rahatsız edici gelebilir; fakat aynı zamanda umut vericidir. Çünkü kişinin etkileyebildiği bir davranış varsa, değiştirebileceği bir alan da vardır.Terapi sürecinde kendini gerçekleştiren kehanet döngüleri ele alınırken kişinin yalnızca olumsuz düşüncelerini değiştirmesi hedeflenmez. Bu düşüncelerin nereden geldiği, hangi durumlarda daha fazla ortaya çıktığı, kişinin davranışlarını nasıl etkilediği ve hangi sonuçlarla güçlendiği birlikte incelenebilir. Özellikle uzun süredir tekrar eden ilişki, güven, başarı veya özdeğer problemlerinde bu döngüleri fark etmek önemli bir çalışma alanı olabilir.Kişi zamanla korkularıyla hareket etmek yerine mevcut durumu daha gerçekçi değerlendirmeyi, farklı davranışları deneyebilmeyi ve eski beklentilerinin dışında yeni deneyimler yaşayabilmeyi öğrenebilir. Böylece “Zaten hep böyle oluyor.” dediği bazı durumların aslında değişmez olmadığını fark edebilir.Korktuğunuz bir şeyin gerçekleşmesi, onu düşünerek başınıza getirdiğiniz anlamına gelmez. Fakat korkularımız bazen dünyayı nasıl yorumladığımızı ve nasıl davrandığımızı sandığımızdan daha fazla etkileyebilir. Bu nedenle sürekli tekrar eden bir sonuçla karşılaşıyorsanız yalnızca “Neden hep benim başıma geliyor?” diye sormak yerine, “Bu durum ortaya çıkmadan önce ben ne düşünüyor, ne hissediyor ve nasıl davranıyorum?” sorusuna da bakmak döngüyü anlamak için önemli bir başlangıç olabilir.

"Yapacağım ama biraz sonra."Bazen ertelemek yalnızca zaman yönetimiyle ilgili bir mesele gibi görünür. Yapılması gereken bir iş vardır, yapılması gerektiğini biliriz, hatta yapmadığımız için kendimizi suçlarız; yine de bir türlü başlayamayız. Son teslim tarihi yaklaşınca kaygı artar, kendimize kızarız, bir daha böyle olmayacağına söz veririz. Fakat benzer bir durum başka bir zaman yeniden ortaya çıkar.Ertelemenin yalnızca tembellik ya da disiplinsizlik olarak görülmesi, bu davranışın ardındaki ruhsal dinamikleri gözden kaçırabilir. Çünkü bazı durumlarda insan yapmak istemediği için değil, yapmakla birlikte ortaya çıkacak duygudan kaçınmak için erteler.Bir işe başlamak; başarısız olma, yetersiz kalma, eleştirilme ya da beklentiyi karşılayamama ihtimalini de beraberinde getirebilir. Özellikle kişinin kendisinden yüksek beklentileri varsa, başlamamak bazen başarısız olmaktan daha güvenli gelebilir. Henüz başlamadığımız sürece yeterince iyi olup olmadığımızla yüzleşmek zorunda kalmayız. İş tamamlanmadığı için başarısız olduğumuz da söylenemez. Böylece erteleme, farkında olmadan kişinin benlik değerini koruyan bir savunmaya dönüşebilir.Bazen de ertelediğimiz şeyin kendisi değil, onun temsil ettiği anlamdır. Bir telefon görüşmesini yapmak, bir başvuru göndermek, bir konuşmayı başlatmak ya da bir karar vermek dışarıdan oldukça basit görünebilir. Ancak kişinin iç dünyasında bunların her biri reddedilme, sorumluluk alma, ayrılma, bağımsızlaşma veya bir şeyleri geri dönüşsüz biçimde değiştirme anlamına gelebilir. Bu durumda "Neden bunu yapamıyorum?" sorusunun cevabı yapılacak işin zorluğunda değil, o işin kişide uyandırdığı duyguda saklı olabilir.Erteleme bazen de kontrolle ilişkilidir. Bir şeyi son ana bırakmak, kişinin zaman üzerinde hâlâ kendisine ait bir alan olduğunu hissetmesini sağlayabilir. Başkalarının beklentileri, işin yapılması gereken zamanı ya da sorumlulukların baskısı arttıkça kişi farkında olmadan erteleyerek kendisine küçük bir özgürlük alanı yaratabilir. "Henüz yapmadım çünkü istemiyorum." diyebilmek, bazen "Benden sürekli bir şey bekleniyor." duygusuna karşı sessiz bir direnç hâline gelebilir.Bu nedenle ertelemenin içinde bazen yalnızca kaçınma değil, ifade edilmemiş bir öfke de bulunabilir. Özellikle kişinin hayır demekte zorlandığı, sınırlarını açıkça ifade edemediği ilişkilerde bu daha belirgin olabilir. Sözel olarak "Tamam, yaparım." denir; fakat davranış bunu sürekli geciktirir. Kişi açıkça karşı çıkamadığı bir talebe, erteleme yoluyla bilinçdışı bir şekilde direniyor olabilir.Bununla birlikte erteleme her zaman büyük bir çatışmanın işareti değildir. Zaman zaman yorgunluk, dikkat dağınıklığı, motivasyon kaybı veya işin gerçekten zor olması gibi oldukça gündelik nedenlerle de ortaya çıkabilir. Önemli olan, ertelemenin hayatımızda tekrar eden bir örüntü hâline geldiğinde ona biraz daha yakından bakabilmektir.Örneğin bazı insanlar yalnızca önemsedikleri şeyleri erteler. Önemsiz işlerini kolaylıkla yaparken gerçekten değer verdikleri bir projeye, ilişkiye ya da karara başlayamazlar. Burada başarısızlık korkusu kadar başarı korkusu da rol oynayabilir. Çünkü bir şeyi gerçekten istemek, onu kaybetme ihtimalini de gerçek hâle getirir. Başlamak, yalnızca "başarabilirim" ihtimalini değil, "başaramayabilirim" ihtimalini de beraberinde getirir.Bazen ise kişi erteleyerek kendisini idealize edilmiş bir gelecekte tutar. "Bir gün başlayacağım." düşüncesi, henüz gerçekleştirilmemiş bir potansiyelin korunmasını sağlar. Başlamadığımız sürece nasıl biri olabileceğimize dair hayalimiz bozulmaz. Henüz yazılmamış kitap mükemmel olabilir, henüz başlanmamış proje kusursuz olabilir, henüz alınmamış kararın sonucu her zaman istediğimiz gibi olabilir. Gerçeklik ise bunların hepsini sınar.Bu nedenle ertelemenin altında bazen mükemmeliyetçilik ile gerçeklik arasındaki çatışma bulunabilir. İnsan bir şeyi kusursuz yapamayacağını düşündüğünde, hiç başlamamak daha güvenli bir seçenek hâline gelir. Fakat bu güvenlik kısa sürer. İş ertelendikçe suçluluk artar, suçluluk arttıkça işe başlamak daha zor hâle gelir ve böylece bir döngü oluşur: erteleme, suçluluk, kaygı, daha fazla kaçınma ve yeniden erteleme.Psikodinamik psikoterapide bu döngüyü yalnızca kırılması gereken kötü bir alışkanlık olarak ele almak yerine, onun kişinin ruhsal dünyasında ne işe yaradığını anlamaya çalışmak önemlidir. "Neden erteliyorsun?" sorusunun yanında "Başlarsan ne olacağından korkuyorsun?" veya "Bunu yaparsan hayatında ne değişecek?" gibi sorular da anlam kazanır.Çünkü bazen ertelediğimiz şey bir iş değildir. Bir karar, bir ayrılık, bir yüzleşme, bir başlangıç ya da kendi hayatımızın sorumluluğunu alma ihtimalidir.Ve belki de bazı ertelemelerin ardında tembellik değil, henüz hazır olmadığımız bir gerçekle karşılaşmaktan kaçınmak vardır.

"Ya bir şey olursa?"Bazen tek bir cümle, zihnin bütün gününü doldurabilir.Ya kötü bir haber gelirse? Ya hastalanırsam? Ya işimi kaybedersem? Ya sevdiğim biri başına bir şey gelirse? Ya kontrolümü kaybedersem? Ya işler düşündüğüm gibi gitmezse?Henüz gerçekleşmemiş ihtimaller, yaşanmış bir olay kadar gerçek hissettirmeye başladığında insan yalnızca geleceği düşünmez; gelecekteki tehlikelerin içinde yaşamaya başlar. Kaygı çoğu zaman böyle çalışır. Henüz olmamış olanı bugünde yaşatır. Bir şeylerin ters gitmesini engellemek için sürekli düşünür, planlar, kontrol eder, olasılıkları hesaplarız. Zihnimiz bir türlü "tamam" demez. Çünkü her ihtimalin ardından başka bir ihtimal belirir."Ya bu da olursa?"Böylece düşünmek, çözüm üretmekten çıkıp bir tür ruhsal hazırlık hâline gelir.Psikodinamik açıdan kaygıyı yalnızca ortada gerçek bir tehlike olup olmaması üzerinden değerlendirmek yeterli değildir. Çünkü bazen bugünkü durum oldukça güvenli olduğu hâlde kişi kendisini tehdit altında hissedebilir. Burada önemli olan yalnızca dışarıda ne olduğu değil, kişinin iç dünyasında tehlikenin nasıl deneyimlendiğidir.Bazı insanlar belirsizliğe diğerlerinden daha zor dayanır. Çünkü belirsizlik, kontrolün kaybedilmesi anlamına gelebilir. Ne olacağını bilmek, en azından zihinsel olarak bir hazırlık hissi verir. Bu nedenle kişi sürekli plan yapabilir. Olası sorunları önceden düşünür. Konuşmaları tekrar tekrar zihninde canlandırır. Başkalarının davranışlarını analiz eder. En kötü ihtimali bulmaya çalışır. Bütün bunların altında çoğu zaman basit bir arzu vardır:"Hazırlıklı olursam incinmem."Ancak ruhsal yaşamın paradokslarından biri burada ortaya çıkar. Kişi kendisini korumak için ne kadar çok kontrol etmeye çalışırsa, kontrol edemediği şeylerle karşılaştığında o kadar fazla kaygılanabilir. Çünkü hayatın bütünüyle kontrol edilemeyeceği gerçeğiyle karşılaşmak kaçınılmazdır. İnsan ilişkileri kontrol edilemez. Başkalarının ne hissedeceği kontrol edilemez. Kayıplar tamamen engellenemez. Gelecek önceden bilinemez.Ve belki de kaygının en zor tarafı, bütün bunları bilmek değil; bilmediğimiz hâlde yaşamaya devam edebilmek zorunda olmaktır.Erken dönem deneyimler burada önem kazanabilir. Çocuğun dünyası başlangıçta kendisinden çok daha büyük ve kontrol edemediği bir dünyadır. Güvende hissetmek için bakım verenin varlığına ihtiyaç duyar. Çevresinin öngörülebilir olması, ihtiyaçlarının karşılanması ve korktuğunda yatıştırılması, zamanla dünyaya ilişkin temel bir güven duygusunun gelişmesine katkıda bulunur.Ancak dünya çocuk için sık sık öngörülemez olmuşsa; bakım verenlerin tepkileri değişkense, duygusal ihtiyaçlar tutarsız karşılanmışsa ya da kişi erken dönemde yoğun kayıp ve belirsizliklerle karşılaşmışsa, belirsizlik ilerleyen yaşamda daha tehdit edici hissedilebilir. Bu durumda kişi yalnızca geleceği kontrol etmek istemez. Güvende hissetmek için geleceği bilmek ister. Fakat geleceği bilmek mümkün değildir. Bu imkânsızlık da kaygının devam etmesine neden olabilir. Bazen "Ya bir şey olursa?" sorusunun altında aslında daha eski bir soru bulunur:"Bir şey olduğunda bununla baş edebilir miyim?"Bu ikisi birbirinden oldukça farklıdır. İlk soru bizi sürekli tehlike aramaya iter. İkincisi ise kendi dayanıklılığımızla ilişkilidir. Çünkü kaygı bazen yalnızca kötü bir şey olacağından korkmak değildir. Kötü bir şey olduğunda onunla baş edemeyeceğimize dair derin bir inançtır. Bu nedenle bazı insanlar hayatlarında her şey yolundayken bile rahatlayamaz. Çünkü rahatlamak, kontrolü bırakmak gibi gelir. Zihin sürekli bir sonraki problemi arar. Sanki tetikte olmak, kötü bir şeyin gerçekleşmesini önleyecekmiş gibi... Oysa sürekli tetikte olmak yaşamı güvenli hâle getirmeyebilir. Sadece insanı yorabilir.

Yeterince iyi değilsin.Daha iyisini yapabilirdin.Böyle görünmemelisin.Hata yapmamalısın.Bir şeyleri eksik bırakmamalısın.Bazen bu cümleleri bize söyleyen kimse yoktur. Yine de zihnimizin içinde bir ses, bunları söylemeye devam eder. Başarılı olduğumuzda bile susmaz. Bir işi tamamladığımızda başka bir eksik bulur. Bir övgü aldığımızda onu küçümser. Dinlenirken suçluluk hissettirir.Sanki ne yaparsak yapalım, kendimize ulaşamadığımız bir ölçü vardır.İçsel eleştiri, insan olmanın doğal bir parçasıdır. Kendimizi değerlendirmemize, davranışlarımızı gözden geçirmemize ve hatalarımızdan öğrenmemize yardımcı olabilir. Ancak bazı insanlarda bu ses zamanla o kadar sertleşir ki, kişinin kendisiyle kurduğu ilişkinin merkezine yerleşir.Artık kişi kendisini yalnızca eleştirildiğinde değil, kendi başına kaldığında da yargılamaya başlar.Psikodinamik açıdan bu sesin oluşumunda erken dönem ilişkilerin önemli bir yeri vardır. Çocuk, kendisiyle ve dünyayla ilgili pek çok şeyi önce bakım verenlerin bakışından öğrenir. Nasıl bir çocuk olduğu, neyin doğru neyin yanlış olduğu, ne zaman sevildiği, ne zaman onaylandığı ve hangi davranışlarının kabul edilmediği zamanla iç dünyasında yer edinir.Başlangıçta dışarıdan gelen sesler, zamanla içeride konuşmaya başlayabilir."Yeterince başarılı olursan seni takdir ederim.""Üzülme.""Ağlama.""Hata yapma.""El âlem ne der?""Sen daha iyisini yapabilirsin."Çocuk büyüdüğünde bu cümlelerin bir kısmını artık kimsenin söylemesine gerek kalmaz. Çünkü ses içselleşmiştir. Böylece kişi kendi kendisinin eleştirmeni hâline gelir.Belki de içinizdeki eleştirmen yalnızca sizi yetersiz bulduğu için konuşmuyordur. Belki sizi korumaya çalışıyordur.Bu ilk bakışta çelişkili gelebilir. Ancak psikodinamik açıdan sert bir iç sesin bazen bir savunma işlevi vardır. Kişi kendisini önceden eleştirirse başkasının eleştirisinin daha az acıtacağına inanabilir. Kendisine sürekli yüksek standartlar koyarsa başarısızlık ihtimalini kontrol edebileceğini düşünebilir.Böylece eleştiri bir tür güvenlik mekanizmasına dönüşür."Ben kendimi yeterince zorlarsam kimse beni yetersiz bulamaz.""Her şeyi kontrol edersem hata yapmam.""Her zaman daha iyisini yaparsam terk edilmem."Fakat bu düzenin bir bedeli vardır. Kişi hiçbir zaman gerçekten yeterli hissetmez. Çünkü hedef ulaşıldığında yeni bir hedef belirir. Bir başarı diğerini takip eder. Bir kilo verilir, başka bir kusur bulunur. Bir iş tamamlanır, daha iyisinin yapılması gerektiği düşünülür. Bir ilişki kurulur, daha iyi bir partner olunması gerektiği hissedilir.Böylece yaşam, kişinin kendisiyle sürekli bir yarışa dönüşebilir. Burada benlik ideali de devreye girer. İnsan zihninde nasıl biri olması gerektiğine dair bir tasarım taşır. Başarılı, güzel, güçlü, kontrollü, üretken, sevilen ve her koşulda iyi hissetmesi gereken bir benlik...Gerçek benlik ise yorulur, öfkelenir, kıskanır, hata yapar, bazen hiçbir şey yapmak istemez. İçsel eleştirmen, bu ikisi arasındaki mesafeyi sürekli görünür kılar."Olman gereken kişi bu değil."Belki de huzursuzluğun önemli bir kısmı burada başlar. Çünkü kişi kendisini olduğu hâliyle değerlendirmek yerine, sürekli olması gerektiğine inandığı kişiyle karşılaştırır.

"Beni kimse gerçekten anlamıyor."Bu cümle bazen bir tartışmanın ardından, bazen bir ilişkinin içinde, bazen de insanlarla çevriliyken hissedilen derin bir yalnızlığın ortasında ortaya çıkar. Anlatmaya çalışırız, kelimelerimizi seçeriz, kendimizi açıklamaya uğraşırız. Yine de karşımızdaki kişinin bizi tam olarak göremediğini düşünürüz.Belki de en acı veren yalnızlık biçimlerinden biri budur: Birinin yanında olup yine de anlaşılmamış hissetmek.İnsan yalnızca görülmek değil, kendisine dair bir şeyin karşısındaki kişi tarafından fark edilmesini ister. Duygusunun anlaşılmasını, sözünün duyulmasını, yaşadığının önemsenmesini bekler. Bu nedenle anlaşılmadığımızı hissettiğimizde verdiğimiz tepki bazen yaşanan olaydan çok daha büyük olabilir.Çünkü bugünkü anlaşılmama duygusu, geçmişte yaşanmış başka bir deneyime dokunabilir.Psikodinamik açıdan kişinin kendisiyle ve başkalarıyla kurduğu ilişkinin temelleri erken dönem ilişkiler içinde şekillenir. Çocuğun ne hissettiğinin fark edilmesi, ihtiyaçlarının karşılanması, korkularının yatıştırılması ve yaşadığı duyguların anlamlandırılması; zamanla onun kendi iç dünyasını tanımasını da mümkün kılar.Bir çocuk üzgün olduğunda ona yalnızca "Üzülme." denmesi ile "Üzgün olduğunu görüyorum, bu senin için zor olmalı." denmesi aynı şey değildir.İlkinde duygu ortadan kaldırılmaya çalışılır.İkincisinde ise duyguya bir yer açılır.Çocuk tekrar tekrar anlaşılmadığında, zamanla kendi duygularına da yabancılaşabilir. Ne hissettiğini anlamakta zorlanabilir. İhtiyaçlarını söylemek yerine karşı tarafın bunları kendiliğinden fark etmesini bekleyebilir. Ya da kendisini anlatmak için giderek daha fazla çaba gösterebilir.Böylece yetişkinlikte şu beklenti ortaya çıkabilir:"Eğer beni gerçekten seviyorsan, ne hissettiğimi söylememe gerek kalmadan anlamalısın."Bu beklenti oldukça insani olsa da ilişkilerde ciddi bir kırılganlık yaratabilir. Çünkü hiçbir insan diğerinin iç dünyasını tamamen bilemez.Kişi anlaşılmadığını hissettiğinde daha fazla anlatmaya çalışır. Karşı taraf yine anlamadığında öfkelenebilir. Öfke bazen geri çekilmeye, sessizliğe veya küskünlüğe dönüşür. Karşı taraf ise ne yaparsa yapsın doğru şeyi yapamadığını hissedebilir.Ve ilişki, aslında ilk başta yalnızca "Beni anlamadın." cümlesiyle başlayan bir döngünün içine girebilir.Burada önemli olan yalnızca karşımızdaki kişinin bizi anlayıp anlamadığı değildir.Biz kendimizi ne kadar anlayabiliyoruz?Bazen bir insanın başkasından beklediği anlaşılma, kendi içinde henüz adlandıramadığı bir duygunun taşıyıcısıdır. "Neden bu kadar kırıldım bilmiyorum." dediğimizde, yaşadığımız kırgınlığın bugünkü olaydan daha eski bir anlamı olabilir.Örneğin partnerimizin bizi dinlememesi, yalnızca o anki konuşmanın hayal kırıklığı olmayabilir. Kişide "Benim söylediklerim önemli değil." duygusunu harekete geçirebilir.Bir arkadaşın planı iptal etmesi, yalnızca planın bozulması olmayabilir. "Ben seçilmiyorum." hissini uyandırabilir.Bir eleştiri, yalnızca söylenen söz olmayabilir. "Yeterli değilim." duygusuna dokunabilir.Bu nedenle bazı tepkiler yaşanan olayın büyüklüğüyle orantısız görünebilir. Çünkü tepki yalnızca bugüne verilmemektedir. Bugünün yaşantısı, geçmişten gelen bir duygunun da kapısını açmış olabilir.Bazen de kişi kendisini anlatırken aslında kendisini saklıyor olabilir.Çok konuşur ama asıl duygusuna yaklaşmaz.Olayları ayrıntılarıyla anlatır ama "Ben bunun içinde ne hissettim?" sorusuna geldiğinde zorlanır.Karşısındaki insanın onu anlamasını ister ama kendisi için neyin önemli olduğunu tam olarak bilemez.Çünkü kendini anlamak da öğrenilen bir şeydir.Psikodinamik psikoterapinin önemli işlevlerinden biri burada ortaya çıkar. Terapi yalnızca kişinin anlattıklarını dinlemekten ibaret değildir; kişinin kendi deneyimini anlamlandırabileceği bir alan oluşturur. Söze dökülemeyen duyguların, tekrar eden ilişkilerin, çelişkilerin ve sessizliklerin üzerinde durulur.Bazen kişi terapiye "İnsanlar beni anlamıyor." diyerek gelir ve zamanla başka bir soruyla karşılaşır:"Ben kendimi ne zaman anlamayı bıraktım?"Bu soru kolay değildir. Çünkü kendimizi anlamak, yalnızca ne istediğimizi bilmek anlamına gelmez. Birbirine zıt duygularımızı da taşıyabilmeyi gerektirir.Birini sevip aynı anda ona öfkelenmek.Yakınlık isteyip aynı zamanda yalnız kalmak istemek.Bir ilişkiden vazgeçmek isteyip kaybetmekten korkmak.Hem görülmek isteyip hem de görünür olmaktan çekinmek.İnsan ruhu çoğu zaman bu karşıtlıkların içinde yaşar.Belki de anlaşılmak, bir başkasının bizi tamamen çözmesi değildir. Bazen anlaşılmak, kendi içimizde birbirine yabancı kalmış parçaların birbirini duymaya başlamasıdır.

Bazı insanları daha en başından ulaşılması zor buluruz. Mesafelidirler, kararsızdırlar, bir türlü tam olarak orada değildirler. Bazen bir ilişkiye hazır olmadıklarını söyler, bazen duygularını açıkça göstermez, bazen de tam yakınlaştığımız anda geri çekilirler. İlginç olan ise şudur: Karşımızdaki kişi ne kadar uzaklaşırsa, ona duyduğumuz ilgi bazen o kadar artar.Sanki ulaşmak istediğimiz şey, tam da bize verilmediği için daha değerli hâle gelir.Oysa burada yalnızca karşımızdaki kişinin özelliklerinden söz etmiyor olabiliriz. Bazen bizi çeken şey, kişinin kendisinden çok onunla kurduğumuz ulaşma ve ulaşamama döngüsüdür.Yakınlık olduğunda rahatlayan değil, mesafe olduğunda daha fazla arzulayan insanlar vardır. İlişki karşılıklı ve güvenli bir hâle geldiğinde heyecan azalabilir; ancak karşı taraf uzaklaştığında yoğun bir özlem başlayabilir. "Neden böyle olduğunu anlamıyorum." denir. "Aslında bana iyi davranan insanlar oldu ama onlara karşı aynı şeyi hissetmedim."Bu noktada psikodinamik yaklaşım başka bir soru sorar:Gerçekten kimi istiyoruz; yoksa neyi elde etmeye çalışıyoruz?İnsanların ilişki seçimleri her zaman yalnızca bilinçli tercihlerden oluşmaz. Geçmiş ilişkilerde yaşanan deneyimler, kişinin yakınlıkla, sevgiyle ve kendi değeriyle ilgili içsel beklentiler oluşturmasına neden olabilir. Çocuklukta sevgiye ulaşmak zor olmuşsa, ilgi tutarsız yaşanmışsa ya da kişi kendisini görülmek için sürekli çaba göstermek zorunda hissetmişse, sevgi ile mücadele arasında bilinçdışı bir bağ kurulabilir.Böyle bir durumda kolay ulaşılabilir, duygusal olarak mevcut ve güven veren biri başlangıçta fazla tanıdık gelmeyebilir. Hatta "Bir şey eksik." hissi yaratabilir. Çünkü ruhsal olarak tanıdık olan her zaman iyi olan değildir. Bazen tanıdık olan, yalnızca daha önce defalarca yaşanmış olandır.Bu nedenle bazı insanlar kendilerine yakınlık sunan kişilerden uzaklaşırken, kendilerini sürekli geri çeken kişilerin peşinden gidebilir. Burada bilinçli olarak acı çekmek istemekten söz etmiyoruz. Aksine kişi çoğu zaman neden aynı örüntünün içinde kaldığını gerçekten anlamaz. Ancak bilinçdışında, geçmişte tamamlanmamış bir ilişkinin duygusal izleri bugünkü ilişkilerde yeniden canlanabilir.Belki bu kez farklı olacaktır.Belki bu kez beni seçecek.Belki yeterince sevilebilirsem, yeterince sabırlı olursam, yeterince anlayış gösterirsem sonunda bana yaklaşacak.Bu "belki"lerin içinde yalnızca romantik bir umut değil, kişinin kendi değeriyle ilgili daha eski bir soru da bulunabilir:"Beni seçmeyecek olan birinin beni seçmesini sağlayabilirsem, sonunda yeterince değerli olduğumu hissedecek miyim?"Bu nedenle ulaşılamayan kişiye duyulan arzu bazen yalnızca o kişiye yönelik değildir. Kişinin kendi değerini kanıtlama çabasına da dönüşebilir.Üstelik ulaşılamayan kişiyle kurulan ilişkilerde belirsizlik, arzuyu daha da yoğunlaştırabilir. Karşı tarafın ne hissettiğini tam olarak bilememek, zihinde sürekli bir alan bırakır. "Acaba?" sorusu burada önemli bir rol oynar. Bir gün yakın, bir gün uzak olan bir kişi, karşısındakini sürekli ilişkiyi anlamlandırmaya çalışırken bırakabilir. Her mesaj, her sessizlik, her küçük yakınlık büyük bir anlam kazanır.Böylece ilişkinin kendisinden çok, ilişkiyi çözmeye çalışma hâli yaşamın merkezine yerleşebilir.Psikanalitik düşüncede arzu ile eksiklik arasında güçlü bir bağ vardır. Lacancı açıdan bakıldığında arzu, tamamen sahip olunan bir nesneyle sona eren basit bir istek değildir. Eksiklik, arzunun hareket etmesini sağlayan temel unsurlardan biridir. Bu nedenle bazen tam olarak sahip olamadığımız şey, zihnimizde olduğundan çok daha büyük bir yer kaplar.Ulaşılmaz kişi de böyle bir işlev kazanabilir. Onun gerçekte kim olduğundan bağımsız olarak, zihnimizde taşıdığı anlam büyüyebilir. Onu değil, onun temsil ettiği şeyi arzuluyor olabiliriz: seçilmeyi, yeterli olmayı, özel olmayı, sonunda görülmeyi...