Psikoloji Articles

Articles on Psikoloji, written by licensed psychologists. Read on Planda Blog and book an appointment from the author's profile.

Aslında Ne İçin Tartışıyoruz? İlişkilerde Görünenin Altındaki Hikâye

Aslında Ne İçin Tartışıyoruz? İlişkilerde Görünenin Altındaki Hikâye“Sen zaten beni hiç dinlemiyorsun.”“Tamam, yine başladın.”“Ben mi başladım? Seninle hiçbir şey konuşulmuyor ki!”Tanıdık geldi mi?Belki cümleler birebir böyle değil. Ama bazen bir tartışmanın daha ilk birkaç cümlesinde nereye gideceğini hissederiz.Henüz asıl konuya bile gelinmemiştir ama içinizden bir ses şöyle der:“Eyvah… yine aynı yere gidiyoruz.”Peki gerçekten bir tartışmanın nasıl biteceğini, daha nasıl başladığına bakarak tahmin etmek mümkün olabilir mi?John Gottman’ın çiftlerle yaptığı yıllara yayılan çalışmalarında dikkat çekici cevaplardan biri tam olarak burada karşımıza çıkıyor.İlk 3 Dakika Sandığımızdan Daha Fazlasını Söylüyor OlabilirGottman ve araştırmacı Sybil Carrère, yeni evli 124 çifti bir araya getiriyor ve onlardan ilişkilerinde anlaşamadıkları bir konu hakkında konuşmalarını istiyor.Sonra bu çiftleri yıllar boyunca takip ediyorlar.Araştırmanın en çarpıcı taraflarından biri şu:Çiftlerin tartışmalarının yalnızca ilk üç dakikasındaki etkileşim biçimine bakıldığında bile, altı yıl sonraki evlilik sonuçları hakkında önemli ölçüde öngörüde bulunulabiliyor.Gottman’ın çalışmalarında aktarılan bir başka dikkat çekici oran ise %96.Bir çatışma konuşmasının nasıl sonuçlanacağı, etkileşimin ilk üç dakikasına bakılarak %96 oranında öngörülebiliyor.Bir düşünün…Üç dakika.Belki tartışmanın asıl konusuna bile gelmediğiniz üç dakika.Peki bu üç dakikada ne oluyor da konuşmanın geri kalanını bu kadar etkiliyor?Cevap çoğu zaman ne söylediğimizden önce, nasıl başladığımızda saklı.“Sen Zaten Hep Böylesin…”Gottman buna sert başlangıç diyor.Sert başlangıç her zaman bağırmak anlamına gelmiyor.Bazen oldukça sakin bir ses tonuyla bile başlayabilir:“Sen zaten hiçbir zaman beni düşünmüyorsun.”“Bir kere de söylediğim şeyi yap.”“Senin ailene gelince her şeyi yapıyorsun zaten.”“Boş ver, sen anlamazsın.”Dikkat ederseniz burada bir problem anlatılmıyor.Yavaş yavaş karşıdaki kişi problem hâline getiriliyor.Ve işte tartışmanın yönü tam burada değişmeye başlayabiliyor.Çünkü karşımızdaki kişi artık söylediğimiz şeyi anlamaya çalışmak yerine kendisini korumaya başlıyor.“Ben öyle bir insan değilim.”“Sen de aynısını yapıyorsun.”“Her şeyi yine bana yıkıyorsun.”Ve bir anda başlangıçtaki mesele kayboluyor.Bulaşık makinesi konuşulacaktı.Saat kaçta eve gelindiği konuşulacaktı.Bir mesajın neden cevapsız kaldığı konuşulacaktı.Ama artık çift bulaşık makinesini konuşmuyor.Birbirlerini konuşuyorlar.Peki Gerçekten Bulaşık Makinesini mi Tartışıyoruz?İşte burada tartışmanın biraz daha altına inmek gerekiyor.Çünkü çiftlerin tartışmalarında gördüğümüz şey her zaman tartışmanın tamamı değildir.Bunu bir katman gibi düşünebiliriz.En üstte gördüğümüz şey olaydır:“Eve geç geldin.”“Bana mesaj atmadın.”“Yine annenin tarafını tuttun.”“Evde bana hiç yardım etmiyorsun.”Ama biraz aşağı indiğimizde başka şeylerle karşılaşabiliriz.Kırıldım.Yalnız kaldım.Önemsenmediğimi hissettim.Senin için öncelikli miyim, emin olamadım.Bir katman daha aşağı indiğimizde ise bazen çok daha temel bir ihtiyaç vardır:Görülmek.Duyulmak.Değerli hissetmek.Güvende olmak.Partnerinin yanında olduğunu bilmek.İşte çift terapisinde bazen “Kim haklı?” sorusundan çok daha önemli bir soru ortaya çıkar:Bu tartışmanın altında aslında ne var?Çünkü “Neden bana mesaj atmadın?” diyen biri yalnızca bir mesajı sormuyor olabilir.Belki aslında şunu soruyordur:“Aklında mıyım?”“Annenin yanında neden beni savunmadın?” diyen biri yalnızca o akşam yaşanan olayı konuşmuyor olabilir.Belki altında:“Biz gerçekten aynı takım mıyız?”sorusu vardır.Ve bazen tartışmanın görünen yüzüyle uğraşırken çiftin asıl ihtiyacı hiç konuşulmadan kalır.Bir Tartışmanın İçinde Fark Etmeden Yaptığımız Dört ŞeyPeki bir tartışma kötü bir yere doğru giderken aslında arada ne oluyor?Gottman, yıllar boyunca çiftlerin tartışmalarını gözlemlediğinde bazı iletişim biçimlerinin tekrar tekrar ortaya çıktığını fark ediyor. Üstelik bunlar yalnızca o anki tartışmayı zorlaştırmıyor; sıklaştıklarında ilişkinin duygusal iklimini de zaman içerisinde değiştirebiliyor.Gottman bu dört iletişim biçimini oldukça çarpıcı bir isimle tanımlıyor:Mahşerin Dört Atlısı: Eleştiri, küçümseme, savunmaya geçme ve duvar örme.1. Eleştiri: Sorundan Kişiliğe GeçmekEleştiri, partnerimizin yaptığı bir davranıştan rahatsız olduğumuzu söylemekten farklıdır.Sağlıklı bir şikâyette belirli bir olaydan söz ederiz: Ne oldu, bunun üzerimizde nasıl bir etkisi oldu ve neye ihtiyacımız var?Eleştiride ise konu yavaş yavaş davranış olmaktan çıkar ve karşımızdaki kişinin nasıl biri olduğuna dönüşür.Artık problem “yapılan şey” değil, partnerimizin karakteridir.Özellikle “sen zaten…”, “sen hiçbir zaman…”, “sen hep…” gibi genellemeler bunun habercisi olabilir.Bu ayrım küçük görünebilir ama ilişkide oldukça önemlidir. Çünkü bir davranışı değiştirmek mümkündür. Fakat kişi kendisine “Sorun senin yaptığın şey değil, sorun sensin” mesajı geldiğini hissettiğinde doğal olarak kendisini korumaya başlayabilir.2. Küçümseme: Artık Yalnızca Kızgın DeğilimGottman’ın özellikle üzerinde durduğu davranışlardan biri küçümsemedir.Çünkü küçümsemede yalnızca öfke yoktur. İçinde bir miktar üstünlük ve değersizleştirme de bulunur.Alay etmek, partnerin söylediğini aşağılamak, onunla dalga geçmek, göz devirmek, iğneleyici konuşmak, zekâsını ya da yeterliliğini küçümsemek bu iletişim biçiminin parçaları olabilir.Buradaki gizli mesaj kabaca şuna dönüşür:“Ben senden daha doğru, daha mantıklı ya da daha iyiyim.”Bu nedenle küçümseme yalnızca tartışılan meseleye zarar vermez. Zamanla çiftin birbirine duyduğu saygıyı da aşındırabilir.Gottman’ın araştırmalarında küçümsemenin ilişki açısından özellikle güçlü bir tehlike işareti olarak görülmesinin nedeni de budur.3. Savunmaya Geçme: Kendimizi Korumaya Çalışırken Birbirimizi DuymamakEleştirildiğimizi hissettiğimizde kendimizi savunmak oldukça insani bir tepkidir.Sorun, savunmanın tartışma içerisindeki temel iletişim biçimimiz hâline gelmesidir.Savunmaya geçtiğimizde artık partnerimizin bize anlatmaya çalıştığı şeyi duymaktan çok, neden suçlu olmadığımızı göstermeye çalışırız.Açıklamalar yaparız, mazeretler üretiriz, karşı örnekler buluruz veya sorumluluğu yeniden karşı tarafa göndeririz.Ve çok sık karşımıza çıkan o küçük geçiş gerçekleşir:“Peki ya sen?”İşte burada iki taraf da kendisini anlatmaya çalışırken aslında kimse diğerini dinlememeye başlayabilir.Savunmaya geçmenin panzehiri her şeyi üzerimize almak değildir. Gottman yaklaşımında önemli olan, tartışılan meselede bize ait olan küçük de olsa bir parçanın sorumluluğunu alabilmektir.Çünkü bazen bir tartışmanın yönünü değiştiren şey “Tamamen ben hatalıyım” demek değil;“Burada benim de payım olduğunu görebiliyorum”diyebilmektir.4. Duvar Örme: Bazen Sessizlik Sakinlik DeğildirSonuncusu ise duvar örme.Dışarıdan bakıldığında diğerlerinden daha zararsız görünebilir.Kişi bağırmıyordur. Hakaret etmiyordur. Tartışmıyordur bile.Sadece susuyordur.Ama her sessizlik sakinlik anlamına gelmez.Gottman’ın çalışmalarında duvar örme, kişinin etkileşimden çekilmesiyle ilişkilidir. Partnerine cevap vermemek, göz temasını kesmek, konuşmayı tamamen kapatmak ya da zihinsel olarak konuşmadan uzaklaşmak şeklinde görülebilir.Bunun arkasında bazen umursamazlıktan çok yoğun fizyolojik uyarılma vardır.Yani kişi aslında o kadar yükselmiş olabilir ki artık sağlıklı biçimde konuşabilecek durumda değildir. Gottman bu yoğun bedensel ve duygusal yüklenmeyi “flooding” yani duygusal taşma kavramıyla açıklar.Kalp hızlanabilir, beden gerilebilir, düşünceler toparlanamayabilir ve kişi artık karşısındakini anlamaktan çok o yoğunluktan çıkmaya çalışabilir.Bu yüzden burada önemli bir ayrım vardır:Konuşmaya ara vermek ile duvar örmek aynı şey değildir.Sağlıklı bir mola, kişinin sakinleşmek için konuşmaya ara vermesi ve sonrasında konuşmaya geri dönmesidir.Duvar örmede ise ilişkinin kapısı belirsiz bir şekilde kapanır.Dört Atlı Neden Bu Kadar Önemli?Buradaki amaç bir tartışmanın ortasında partnerimize bakıp “Şu anda üçüncü atlıyı yapıyorsun” demek değildir.Asıl mesele kendi ilişki döngümüzü fark edebilmektir.Çünkü bu dört davranış çoğu zaman birbirinden bağımsız ilerlemez.Bir taraf eleştirdikçe diğeri savunmaya geçebilir. Savunmayla karşılaşan kişi kendisini duyurabilmek için daha fazla yükselebilir. İletişim sertleştikçe küçümseme ortaya çıkabilir. Yoğunluk arttığında taraflardan biri artık dayanamayarak tamamen kapanabilir.Sonra çift bir sonraki hafta başka bir konuda tartışır.Konu değişmiştir.Ama dans aynıdır.Bu nedenle çift terapisinde bazen en önemli soru:“Ne hakkında tartışıyorsunuz?”değil,“Tartışmaya başladığınızda ikinizin arasında ne oluyor?”sorusudur.Çünkü konu para olabilir, aileler olabilir, çocuklar olabilir, telefon olabilir.Ama altında çalışan ilişki döngüsü aynı kaldığı sürece çift kendisini tekrar tekrar aynı yerde bulabilir.“Ama Biz Hep Aynı Şeyi Tartışıyoruz!”Belki de ilişkinizde sizi en çok yoran şeylerden biri bu.“Bunu yüz kere konuştuk.”“Tamam dedik ama yine aynı şey oldu.”“Kaç yıldır aynı konuyu tartışıyoruz.”Burada Gottman’ın başka bir bulgusu biraz şaşırtıcı olabilir:Çiftlerin yaşadığı ilişki problemlerinin yaklaşık %69’u süreğen problemlerdir.Yani bazı meseleler tamamen ortadan kalkmayabilir.Çünkü karşınızdaki kişi sizden farklı bir insandır.Siz planlısınızdır, o daha spontandır.Siz konuşarak yakınlık kurarsınız, o yalnız kalarak sakinleşir.Siz para biriktirdiğinizde güvende hissedersiniz, o hayatın tadını çıkarmak için harcamak ister.Peki bu durumda ne yapacağız?Her farklılığı ortadan kaldırmaya mı çalışacağız?Belki de soru bu değildir.Belki daha iyi soru şudur:“Bu farklılık aramızda kalmaya devam etse bile birbirimizi yaralamadan bununla yaşayabilir miyiz?”Çünkü iyi ilişkilerin sırrı hiç problem yaşamamak olmayabilir.Problemi yaşarken birbirini kaybetmemek olabilir.Tartışmanın Başını Değiştirsek Ne Olur?Şimdi en baştaki cümleye geri dönelim:“Sen zaten beni hiçbir zaman düşünmüyorsun.”Bu cümlenin altında gerçekten ne olabilir?Belki:“Son zamanlarda biraz geri planda kaldığımı hissediyorum.”Belki:“Seninle daha fazla vakit geçirmeyi özledim.”Belki de sadece:“Beni biraz daha fark etmene ihtiyacım var.”Gottman’ın yumuşak başlangıç dediği şey tam olarak burada devreye giriyor.Yumuşak başlamak susmak değildir.Alttan almak değildir.Öfkelenmemek hiç değildir.Aynı ihtiyacı, karşımızdakini savunmaya itmeden anlatabilmektir.“Sen zaten beni hiç önemsemiyorsun.”yerine:“Bu hafta çok az vakit geçirdik ve kendimi senden biraz uzak hissettim. Bu akşam biraz birlikte kalmaya ihtiyacım var.”İhtiyaç aynı.Duygu aynı.Hatta problem de aynı.Ama konuşmanın kapısı bambaşka bir yerden açılıyor.Belki de Bir Sonraki Tartışmada Şunu DeneyebilirizBir dahaki sefere partnerinizle tartışmaya başladığınızı fark ettiğinizde hemen çözmeye çalışmayın.Önce kendinizi bir anlığına dışarıdan izleyin.İlk üç dakikada ne yapıyorum?Şikâyetimi mi anlatıyorum, yoksa partnerimin karakterini mi tarif ediyorum?Gerçekten şu anki olaya mı kızgınım?Yoksa bu olay bende daha eski ve daha derin bir yere mi dokunuyor?Ve belki en önemlisi:Öfkemin altında partnerime aslında ne söylemeye çalışıyorum?“Beni gör.”“Yanımda ol.”“Beni önemse.”“Beni yalnız bırakma.”“Benimle aynı takımda olduğunu hissettir.”Bazen bir tartışmanın en yüksek sesle söylenen cümlesi, anlatılmak istenen asıl cümle değildir.Ve belki ilişkilerde değişim tam da burada başlar:Partnerimize söylediğimiz cümleyi değil, o cümlenin altında söylemeye çalıştığımız şeyi fark ettiğimizde.Çünkü mesele her zaman tartışmamak değildir.Bazen mesele, tartışırken bile birbirimize ulaşmanın bir yolunu bulabilmektir.KaynakçaCarrère, S., & Gottman, J. M. (1999). Predicting divorce among newlyweds from the first three minutes of a marital conflict discussion. Family Process, 38(3), 293–301. https://doi.org/10.1111/j.1545-5300.1999.00293.xGottman, J. M. (1994). What Predicts Divorce? The Relationship Between Marital Processes and Marital Outcomes. Lawrence Erlbaum Associates.Gottman, J. M., & Levenson, R. W. (1992). Marital processes predictive of later dissolution: Behavior, physiology, and health. Journal of Personality and Social Psychology, 63(2), 221–233.Gottman, J. M., & Silver, N. (2015). The Seven Principles for Making Marriage Work. Harmony Books.Bu hâli doğrudan kopyalayıp kullanabilirsiniz. Özellikle %69 süreğen problem bilgisi de Gottman Institute’un güncel açıklamalarında aynı oranla aktarılıyor. “Sen zaten beni hiç dinlemiyorsun.”“Tamam, yine başladın.”“Ben mi başladım? Seninle hiçbir şey konuşulmuyor ki!”Tanıdık geldi mi?Belki cümleler birebir böyle değil. Ama bazen bir tartışmanın daha ilk birkaç cümlesinde nereye gideceğini hissederiz.Henüz asıl konuya bile gelinmemiştir ama içinizden bir ses şöyle der:“Eyvah… yine aynı yere gidiyoruz.”Peki gerçekten bir tartışmanın nasıl biteceğini, daha nasıl başladığına bakarak tahmin etmek mümkün olabilir mi?John Gottman’ın çiftlerle yaptığı yıllara yayılan çalışmalarında dikkat çekici cevaplardan biri tam olarak burada karşımıza çıkıyor.İlk 3 Dakika Sandığımızdan Daha Fazlasını Söylüyor OlabilirGottman ve araştırmacı Sybil Carrère, yeni evli 124 çifti bir araya getiriyor ve onlardan ilişkilerinde anlaşamadıkları bir konu hakkında konuşmalarını istiyor.Sonra bu çiftleri yıllar boyunca takip ediyorlar.Araştırmanın en çarpıcı taraflarından biri şu:Çiftlerin tartışmalarının yalnızca ilk üç dakikasındaki etkileşim biçimine bakıldığında bile, altı yıl sonraki evlilik sonuçları hakkında önemli ölçüde öngörüde bulunulabiliyor.Gottman’ın çalışmalarında aktarılan bir başka dikkat çekici oran ise %96.Bir çatışma konuşmasının nasıl sonuçlanacağı, etkileşimin ilk üç dakikasına bakılarak %96 oranında öngörülebiliyor.Bir düşünün…Üç dakika.Belki tartışmanın asıl konusuna bile gelmediğiniz üç dakika.Peki bu üç dakikada ne oluyor da konuşmanın geri kalanını bu kadar etkiliyor?Cevap çoğu zaman ne söylediğimizden önce, nasıl başladığımızda saklı.“Sen Zaten Hep Böylesin…”Gottman buna sert başlangıç diyor.Sert başlangıç her zaman bağırmak anlamına gelmiyor.Bazen oldukça sakin bir ses tonuyla bile başlayabilir:“Sen zaten hiçbir zaman beni düşünmüyorsun.”“Bir kere de söylediğim şeyi yap.”“Senin ailene gelince her şeyi yapıyorsun zaten.”“Boş ver, sen anlamazsın.”Dikkat ederseniz burada bir problem anlatılmıyor.Yavaş yavaş karşıdaki kişi problem hâline getiriliyor.Ve işte tartışmanın yönü tam burada değişmeye başlayabiliyor.Çünkü karşımızdaki kişi artık söylediğimiz şeyi anlamaya çalışmak yerine kendisini korumaya başlıyor.“Ben öyle bir insan değilim.”“Sen de aynısını yapıyorsun.”“Her şeyi yine bana yıkıyorsun.”Ve bir anda başlangıçtaki mesele kayboluyor.Bulaşık makinesi konuşulacaktı.Saat kaçta eve gelindiği konuşulacaktı.Bir mesajın neden cevapsız kaldığı konuşulacaktı.Ama artık çift bulaşık makinesini konuşmuyor.Birbirlerini konuşuyorlar.Peki Gerçekten Bulaşık Makinesini mi Tartışıyoruz?İşte burada tartışmanın biraz daha altına inmek gerekiyor.Çünkü çiftlerin tartışmalarında gördüğümüz şey her zaman tartışmanın tamamı değildir.Bunu bir katman gibi düşünebiliriz.En üstte gördüğümüz şey olaydır:“Eve geç geldin.”“Bana mesaj atmadın.”“Yine annenin tarafını tuttun.”“Evde bana hiç yardım etmiyorsun.”Ama biraz aşağı indiğimizde başka şeylerle karşılaşabiliriz.Kırıldım.Yalnız kaldım.Önemsenmediğimi hissettim.Senin için öncelikli miyim, emin olamadım.Bir katman daha aşağı indiğimizde ise bazen çok daha temel bir ihtiyaç vardır:Görülmek.Duyulmak.Değerli hissetmek.Güvende olmak.Partnerinin yanında olduğunu bilmek.İşte çift terapisinde bazen “Kim haklı?” sorusundan çok daha önemli bir soru ortaya çıkar:Bu tartışmanın altında aslında ne var?Çünkü “Neden bana mesaj atmadın?” diyen biri yalnızca bir mesajı sormuyor olabilir.Belki aslında şunu soruyordur:“Aklında mıyım?”“Annenin yanında neden beni savunmadın?” diyen biri yalnızca o akşam yaşanan olayı konuşmuyor olabilir.Belki altında:“Biz gerçekten aynı takım mıyız?”sorusu vardır.Ve bazen tartışmanın görünen yüzüyle uğraşırken çiftin asıl ihtiyacı hiç konuşulmadan kalır.Bir Tartışmanın İçinde Fark Etmeden Yaptığımız Dört ŞeyPeki bir tartışma kötü bir yere doğru giderken aslında arada ne oluyor?Gottman, yıllar boyunca çiftlerin tartışmalarını gözlemlediğinde bazı iletişim biçimlerinin tekrar tekrar ortaya çıktığını fark ediyor. Üstelik bunlar yalnızca o anki tartışmayı zorlaştırmıyor; sıklaştıklarında ilişkinin duygusal iklimini de zaman içerisinde değiştirebiliyor.Gottman bu dört iletişim biçimini oldukça çarpıcı bir isimle tanımlıyor:Mahşerin Dört Atlısı: Eleştiri, küçümseme, savunmaya geçme ve duvar örme.1. Eleştiri: Sorundan Kişiliğe GeçmekEleştiri, partnerimizin yaptığı bir davranıştan rahatsız olduğumuzu söylemekten farklıdır.Sağlıklı bir şikâyette belirli bir olaydan söz ederiz: Ne oldu, bunun üzerimizde nasıl bir etkisi oldu ve neye ihtiyacımız var?Eleştiride ise konu yavaş yavaş davranış olmaktan çıkar ve karşımızdaki kişinin nasıl biri olduğuna dönüşür.Artık problem “yapılan şey” değil, partnerimizin karakteridir.Özellikle “sen zaten…”, “sen hiçbir zaman…”, “sen hep…” gibi genellemeler bunun habercisi olabilir.Bu ayrım küçük görünebilir ama ilişkide oldukça önemlidir. Çünkü bir davranışı değiştirmek mümkündür. Fakat kişi kendisine “Sorun senin yaptığın şey değil, sorun sensin” mesajı geldiğini hissettiğinde doğal olarak kendisini korumaya başlayabilir.2. Küçümseme: Artık Yalnızca Kızgın DeğilimGottman’ın özellikle üzerinde durduğu davranışlardan biri küçümsemedir.Çünkü küçümsemede yalnızca öfke yoktur. İçinde bir miktar üstünlük ve değersizleştirme de bulunur.Alay etmek, partnerin söylediğini aşağılamak, onunla dalga geçmek, göz devirmek, iğneleyici konuşmak, zekâsını ya da yeterliliğini küçümsemek bu iletişim biçiminin parçaları olabilir.Buradaki gizli mesaj kabaca şuna dönüşür:“Ben senden daha doğru, daha mantıklı ya da daha iyiyim.”Bu nedenle küçümseme yalnızca tartışılan meseleye zarar vermez. Zamanla çiftin birbirine duyduğu saygıyı da aşındırabilir.Gottman’ın araştırmalarında küçümsemenin ilişki açısından özellikle güçlü bir tehlike işareti olarak görülmesinin nedeni de budur.3. Savunmaya Geçme: Kendimizi Korumaya Çalışırken Birbirimizi DuymamakEleştirildiğimizi hissettiğimizde kendimizi savunmak oldukça insani bir tepkidir.Sorun, savunmanın tartışma içerisindeki temel iletişim biçimimiz hâline gelmesidir.Savunmaya geçtiğimizde artık partnerimizin bize anlatmaya çalıştığı şeyi duymaktan çok, neden suçlu olmadığımızı göstermeye çalışırız.Açıklamalar yaparız, mazeretler üretiriz, karşı örnekler buluruz veya sorumluluğu yeniden karşı tarafa göndeririz.Ve çok sık karşımıza çıkan o küçük geçiş gerçekleşir:“Peki ya sen?”İşte burada iki taraf da kendisini anlatmaya çalışırken aslında kimse diğerini dinlememeye başlayabilir.Savunmaya geçmenin panzehiri her şeyi üzerimize almak değildir. Gottman yaklaşımında önemli olan, tartışılan meselede bize ait olan küçük de olsa bir parçanın sorumluluğunu alabilmektir.Çünkü bazen bir tartışmanın yönünü değiştiren şey “Tamamen ben hatalıyım” demek değil;“Burada benim de payım olduğunu görebiliyorum”diyebilmektir.4. Duvar Örme: Bazen Sessizlik Sakinlik DeğildirSonuncusu ise duvar örme.Dışarıdan bakıldığında diğerlerinden daha zararsız görünebilir.Kişi bağırmıyordur. Hakaret etmiyordur. Tartışmıyordur bile.Sadece susuyordur.Ama her sessizlik sakinlik anlamına gelmez.Gottman’ın çalışmalarında duvar örme, kişinin etkileşimden çekilmesiyle ilişkilidir. Partnerine cevap vermemek, göz temasını kesmek, konuşmayı tamamen kapatmak ya da zihinsel olarak konuşmadan uzaklaşmak şeklinde görülebilir.Bunun arkasında bazen umursamazlıktan çok yoğun fizyolojik uyarılma vardır.Yani kişi aslında o kadar yükselmiş olabilir ki artık sağlıklı biçimde konuşabilecek durumda değildir. Gottman bu yoğun bedensel ve duygusal yüklenmeyi “flooding” yani duygusal taşma kavramıyla açıklar.Kalp hızlanabilir, beden gerilebilir, düşünceler toparlanamayabilir ve kişi artık karşısındakini anlamaktan çok o yoğunluktan çıkmaya çalışabilir.Bu yüzden burada önemli bir ayrım vardır:Konuşmaya ara vermek ile duvar örmek aynı şey değildir.Sağlıklı bir mola, kişinin sakinleşmek için konuşmaya ara vermesi ve sonrasında konuşmaya geri dönmesidir.Duvar örmede ise ilişkinin kapısı belirsiz bir şekilde kapanır.Dört Atlı Neden Bu Kadar Önemli?Buradaki amaç bir tartışmanın ortasında partnerimize bakıp “Şu anda üçüncü atlıyı yapıyorsun” demek değildir.Asıl mesele kendi ilişki döngümüzü fark edebilmektir.Çünkü bu dört davranış çoğu zaman birbirinden bağımsız ilerlemez.Bir taraf eleştirdikçe diğeri savunmaya geçebilir. Savunmayla karşılaşan kişi kendisini duyurabilmek için daha fazla yükselebilir. İletişim sertleştikçe küçümseme ortaya çıkabilir. Yoğunluk arttığında taraflardan biri artık dayanamayarak tamamen kapanabilir.Sonra çift bir sonraki hafta başka bir konuda tartışır.Konu değişmiştir.Ama dans aynıdır.Bu nedenle çift terapisinde bazen en önemli soru:“Ne hakkında tartışıyorsunuz?”değil,“Tartışmaya başladığınızda ikinizin arasında ne oluyor?”sorusudur.Çünkü konu para olabilir, aileler olabilir, çocuklar olabilir, telefon olabilir.Ama altında çalışan ilişki döngüsü aynı kaldığı sürece çift kendisini tekrar tekrar aynı yerde bulabilir.“Ama Biz Hep Aynı Şeyi Tartışıyoruz!”Belki de ilişkinizde sizi en çok yoran şeylerden biri bu.“Bunu yüz kere konuştuk.”“Tamam dedik ama yine aynı şey oldu.”“Kaç yıldır aynı konuyu tartışıyoruz.”Burada Gottman’ın başka bir bulgusu biraz şaşırtıcı olabilir:Çiftlerin yaşadığı ilişki problemlerinin yaklaşık %69’u süreğen problemlerdir.Yani bazı meseleler tamamen ortadan kalkmayabilir.Çünkü karşınızdaki kişi sizden farklı bir insandır.Siz planlısınızdır, o daha spontandır.Siz konuşarak yakınlık kurarsınız, o yalnız kalarak sakinleşir.Siz para biriktirdiğinizde güvende hissedersiniz, o hayatın tadını çıkarmak için harcamak ister.Peki bu durumda ne yapacağız?Her farklılığı ortadan kaldırmaya mı çalışacağız?Belki de soru bu değildir.Belki daha iyi soru şudur:“Bu farklılık aramızda kalmaya devam etse bile birbirimizi yaralamadan bununla yaşayabilir miyiz?”Çünkü iyi ilişkilerin sırrı hiç problem yaşamamak olmayabilir.Problemi yaşarken birbirini kaybetmemek olabilir.Tartışmanın Başını Değiştirsek Ne Olur?Şimdi en baştaki cümleye geri dönelim:“Sen zaten beni hiçbir zaman düşünmüyorsun.”Bu cümlenin altında gerçekten ne olabilir?Belki:“Son zamanlarda biraz geri planda kaldığımı hissediyorum.”Belki:“Seninle daha fazla vakit geçirmeyi özledim.”Belki de sadece:“Beni biraz daha fark etmene ihtiyacım var.”Gottman’ın yumuşak başlangıç dediği şey tam olarak burada devreye giriyor.Yumuşak başlamak susmak değildir.Alttan almak değildir.Öfkelenmemek hiç değildir.Aynı ihtiyacı, karşımızdakini savunmaya itmeden anlatabilmektir.“Sen zaten beni hiç önemsemiyorsun.”yerine:“Bu hafta çok az vakit geçirdik ve kendimi senden biraz uzak hissettim. Bu akşam biraz birlikte kalmaya ihtiyacım var.”İhtiyaç aynı.Duygu aynı.Hatta problem de aynı.Ama konuşmanın kapısı bambaşka bir yerden açılıyor.Belki de Bir Sonraki Tartışmada Şunu DeneyebilirizBir dahaki sefere partnerinizle tartışmaya başladığınızı fark ettiğinizde hemen çözmeye çalışmayın.Önce kendinizi bir anlığına dışarıdan izleyin.İlk üç dakikada ne yapıyorum?Şikâyetimi mi anlatıyorum, yoksa partnerimin karakterini mi tarif ediyorum?Gerçekten şu anki olaya mı kızgınım?Yoksa bu olay bende daha eski ve daha derin bir yere mi dokunuyor?Ve belki en önemlisi:Öfkemin altında partnerime aslında ne söylemeye çalışıyorum?“Beni gör.”“Yanımda ol.”“Beni önemse.”“Beni yalnız bırakma.”“Benimle aynı takımda olduğunu hissettir.”Bazen bir tartışmanın en yüksek sesle söylenen cümlesi, anlatılmak istenen asıl cümle değildir.Ve belki ilişkilerde değişim tam da burada başlar:Partnerimize söylediğimiz cümleyi değil, o cümlenin altında söylemeye çalıştığımız şeyi fark ettiğimizde.Çünkü mesele her zaman tartışmamak değildir.Bazen mesele, tartışırken bile birbirimize ulaşmanın bir yolunu bulabilmektir.KaynakçaCarrère, S., & Gottman, J. M. (1999). Predicting divorce among newlyweds from the first three minutes of a marital conflict discussion. Family Process, 38(3), 293–301. https://doi.org/10.1111/j.1545-5300.1999.00293.xGottman, J. M. (1994). What Predicts Divorce? The Relationship Between Marital Processes and Marital Outcomes. Lawrence Erlbaum Associates.Gottman, J. M., & Levenson, R. W. (1992). Marital processes predictive of later dissolution: Behavior, physiology, and health. Journal of Personality and Social Psychology, 63(2), 221–233.Gottman, J. M., & Silver, N. (2015). The Seven Principles for Making Marriage Work. Harmony Books.

Psikoloji
Deniz Beren Kılıçlı

Bilişsel Davranışçı Terapi gelecek kaygısını nasıl değerlendirir?

BDT, geleceğe yönelik kaygıyı daha çok bir tehdit değerlendirme sistemi üzerinden ele alır.Genel formül kabaca şöyledir:Belirsizlik → tehdit düşüncesi → kaygı → güvenlik davranışı/kaçınma → kısa süreli rahatlama → uzun vadede kaygının güçlenmesiÖrneğin:Ekonomi kötüleşebilir.düşüncesi:Kesin işimi kaybedeceğim.şeklinde yorumlanabilir.Ardından:İşimi kaybedersem hiçbir şekilde baş edemem.düşüncesi gelir.Böylece iki temel bilişsel hata ortaya çıkar:Tehdidin olasılığını abartmak:Bunun olması neredeyse kesin.Baş etme kapasitesini küçümsemek:Olursa kesinlikle mahvolurum.Sık görülen başka bilişsel örüntüler de vardır: felaketleştirme, zihin okuma, aşırı genelleme, ya olursa? zincirleri ve belirsizliğe tahammülsüzlük.Davranışlar da kaygıyı sürdürebilir. Örneğin kişi sürekli internette araştırma yapar, yakınlarından güvence ister, banka hesabını tekrar tekrar kontrol eder, karar vermeyi erteler veya risk içeren tüm durumları önceden engellemeye çalışır.Bu davranışlar kısa vadede kişiyi rahatlatır. Ancak kişi şu deneyimi yaşayamaz:Belirsizliği tolere edebilirim ve kötü bir şey olsa bile baş edebilirim.BDT müdahaleleri bu nedenle düşünce ve davranış döngüsüne odaklanır.Buna davranışsal deneyler ve belirsizliğe maruz kalma da eklenebilir. Örneğin kişinin küçük kararları uzun uzun araştırmadan vermesi veya güvence aramayı azaltması istenebilir.BDT'nin hedefi çoğu zaman geleceği kesinleştirmek değil, belirsizliğin felaket olmadığına dair yeni öğrenme oluşturmaktır.

Psikoloji
Ümit Erdoğan

Tahammül Eşiğinin Düşmesi

Bazı dönemlerde normalde çok da önemsemeyeceğimiz küçük şeyler bir anda fazlasıyla rahatsız edici gelmeye başlayabilir. Birinin yüksek sesle konuşması, beklemek zorunda kalmak, evdeki küçük bir dağınıklık, gelen bir mesaj, trafikte geçirilen birkaç dakika ya da günlük rutindeki ufak bir aksama beklenenden çok daha yoğun bir öfke veya gerginlik yaratabilir. Kişi bazen kendi tepkisine kendisi de şaşırır. “Ben neden buna bu kadar sinirlendim?” diye düşünür. Aslında çoğu zaman mesele yalnızca o anda yaşanan küçük olay değildir.Tahammül eşiğinin düşmesi, zihinsel ve duygusal kapasitenin uzun süredir zorlandığının işaretlerinden biri olabilir. İnsanların stresle başa çıkabilme kapasitesi sınırsız değildir. Gün içerisinde iş, ilişkiler, sorumluluklar, belirsizlikler ve çözülmesi gereken problemler üst üste geldikçe kişinin elinde yeni bir stres kaynağıyla baş etmek için daha az alan kalabilir. Bu nedenle normalde kolayca tolere edilebilecek bir durum, yoğun bir dönemde çok daha ağır hissedilebilir.Örneğin gün boyunca pek çok sorumluluğu yerine getiren, sürekli karar vermek zorunda kalan ve kendisine dinlenmek için yeterli alan bırakmayan biri akşam eve geldiğinde küçük bir sorun karşısında beklenmedik ölçüde sinirlenebilir. Tepki yalnızca o soruna verilmiş gibi görünse de aslında gün boyunca biriken yorgunluğun ve stresin de etkisini taşır. Bazen son yaşanan olay, dolmuş bir bardağa eklenen son damla gibidir.Zihinsel yük de tahammül kapasitesini önemli ölçüde etkileyebilir. Aynı anda çok fazla şeyi düşünmek, sürekli yapılacak işleri hatırlamak, geleceği planlamak veya başkalarının ihtiyaçlarını takip etmek zihnin dinlenmesini zorlaştırır. Kişi fiziksel olarak oturuyor olsa bile zihinsel olarak hâlâ çalışıyor olabilir. Böyle dönemlerde dışarıdan gelen küçük bir talep bile “Artık hiçbir şeye yetişemiyorum” hissini tetikleyebilir.Tahammül eşiğinin düşmesi yalnızca yoğunlukla değil, kişinin kendi ihtiyaçlarını uzun süre ertelemesiyle de ilişkili olabilir. Sürekli başkalarının beklentilerine uyum sağlamak, istemediği halde “evet” demek, dinlenmeye ihtiyaç duyduğu halde devam etmek ya da rahatsız olduğu durumları dile getirmemek zaman içinde içsel bir gerginlik yaratabilir. Kişi öfkesinin gerçek kaynağını fark etmediğinde bu gerginlik daha küçük olaylarda ortaya çıkabilir.Bu nedenle bazen “Çok çabuk sinirleniyorum” diye görünen durumun altında aslında yorgunluk, karşılanmamış ihtiyaçlar veya uzun süredir aşılmış sınırlar bulunabilir. Öfke her zaman yalnızca saldırganlıkla ilişkili bir duygu değildir. Bazen kişinin kapasitesinin dolduğunu ve artık bir şeylerin değişmesine ihtiyaç duyduğunu gösteren önemli bir sinyal olabilir.Uyku ve fiziksel yorgunluk da tahammül üzerinde doğrudan etkilidir. Yeterince dinlenemeyen bir kişinin dikkatini sürdürmesi, duygularını düzenlemesi ve günlük aksiliklere daha esnek yaklaşması zorlaşabilir. Benzer şekilde uzun süren stres kişinin bedenini de sürekli bir hazırlık halinde tutabilir. Bu durumda kişi çevresindeki uyaranlara karşı daha çabuk tepki verebilir.Bazı insanlar tahammüllerinin azaldığını fark ettiklerinde kendilerini eleştirmeye başlayabilir. “Eskiden böyle değildim”, “Çok huysuz oldum” veya “Her şeye sinirleniyorum” gibi düşünceler ortaya çıkabilir. Ancak kişinin kendisini yalnızca tepkileri üzerinden değerlendirmesi, altında yatan ihtiyacı görmesini zorlaştırabilir. Daha işlevsel olan, bu değişikliğin ne zaman başladığını ve hayatın hangi alanlarında daha belirgin olduğunu incelemektir.Örneğin son dönemde sorumluluklar arttı mı? Dinlenmeye yeterince zaman kalıyor mu? Kişi uzun zamandır rahatsız olduğu halde dile getirmediği bir durumun içinde mi? Sürekli başkalarının ihtiyaçlarına yetişmeye mi çalışıyor? Uyku düzeninde veya günlük yaşamında belirgin bir değişiklik var mı? Bu sorular, tahammülsüzlüğün yalnızca bir karakter özelliği olmadığını ve çoğu zaman belirli koşullar içinde ortaya çıktığını anlamaya yardımcı olabilir.Tahammül eşiğinin düşmesi ilişkileri de etkileyebilir. Kişi yakın olduğu insanlara daha kolay çıkışabilir, küçük davranışlardan daha fazla rahatsız olabilir veya yalnız kalma ihtiyacı hissedebilir. Ardından verdiği tepkiden dolayı suçluluk duyabilir. Böylece bir yandan zaten zorlanırken diğer yandan kendi tepkilerini eleştirdiği yeni bir yük ortaya çıkabilir.Burada önemli olan her öfkeyi bastırmak veya her durumda sakin kalmaya çalışmak değildir. Öncelikle kişinin kendi kapasitesini fark edebilmesi önemlidir. Bazen “Şu anda gerçekten bu olay mı beni bu kadar rahatsız ediyor, yoksa uzun süredir biriken başka şeyler de var mı?” sorusu yaşanan tepkinin arkasındaki ihtiyacı anlamaya yardımcı olabilir.Gün içerisinde küçük dinlenme alanları oluşturmak, bazı sorumlulukları paylaşmak, sınırları daha açık ifade etmek ve kişinin kendi ihtiyaçlarını fark etmesi tahammül kapasitesinin yeniden genişlemesine yardımcı olabilir. Ancak burada amaç yalnızca daha fazla dayanmak değildir. Bazen asıl ihtiyaç, kişinin üzerine aldığı yükün gerçekten ne kadarının taşınması gerektiğini yeniden değerlendirmesidir.Tahammül eşiğinin uzun süre düşük kalması, kişinin günlük yaşamını ve ilişkilerini belirgin şekilde etkilemesi veya yoğun stres ve tükenmişlik hissiyle birlikte görülmesi durumunda bu süreci daha yakından değerlendirmek faydalı olabilir. Terapi sürecinde kişinin hangi koşullarda daha çabuk zorlandığı, biriken stres kaynakları, sınırlar ve ihtiyaçlar birlikte ele alınabilir.Çünkü bazen küçük şeylerin çok fazla gelmesi, o şeylerin gerçekten büyüdüğünü değil; kişinin uzun süredir taşıdığı yükün artık ağırlaşmaya başladığını gösterir. 

Psikoloji
İrem Gerdan

Her Şey Yolundayken Hissedilen Huzursuzluk

Bazen hayatın dışarıdan bakıldığında oldukça sakin olduğu bir dönemde insanın içinde açıklamakta zorlandığı bir huzursuzluk ortaya çıkabilir. İşler yolundadır, ilişkilerde belirgin bir problem yoktur, çözülmesi gereken büyük bir kriz bulunmaz. Buna rağmen kişi rahatlayamaz. Sanki bir şey olacakmış gibi tetikte hissedebilir, iyi giden şeylerin uzun sürmeyeceğini düşünebilir ya da ortada somut bir neden olmadığı halde içindeki sıkıntının geçmediğini fark edebilir.Bu durum özellikle uzun süre stresli, belirsiz veya duygusal açıdan yorucu dönemlerden geçmiş kişilerde görülebilir. İnsan zihni ve bedeni yaşadığı koşullara uyum sağlamaya çalışır. Eğer uzun süre boyunca sürekli bir problem çözmek, bir sonraki olumsuzluğu tahmin etmek ya da çevrede olup bitenleri kontrol etmek gerekmişse, tetikte olmak zamanla alışılmış bir hale gelebilir. Koşullar değiştiğinde bile bu alışkanlığın hemen ortadan kalkması beklenmeyebilir.Bir süre sonra problem olmaması bile kişiye yabancı gelebilir. Günün sakin geçtiği bir anda “Bu kadar iyi gitmesi normal mi?”, “Kesin birazdan bir şey çıkacak” ya da “Şu an rahatlamamam gerekiyor” gibi düşünceler ortaya çıkabilir. Bazen kişi bu düşüncelerin açıkça farkında bile değildir. Yalnızca sebepsiz bir gerginlik, iç sıkıntısı veya sürekli bir şeylerle uğraşma ihtiyacı hisseder.Aslında burada yaşanan şeylerden biri, zihnin geçmiş deneyimlere dayanarak geleceği tahmin etmeye çalışmasıdır. Daha önce rahatladığı anların ardından beklenmedik sorunlarla karşılaşmış bir kişi, zamanla sakinlik ile tehlikenin habercisi olmayı birbirine bağlayabilir. Böyle durumlarda huzurlu bir dönem “güvendeyim” şeklinde değil, “henüz kötü bir şey olmadı” şeklinde algılanabilir.Bu nedenle kişi güzel bir dönemin tadını çıkarmak yerine ne zaman bozulacağını düşünmeye başlayabilir. İyi giden bir ilişkide partnerinin davranışlarını daha fazla inceleyebilir, iş hayatında henüz ortaya çıkmamış problemlere hazırlanabilir veya günlük yaşamda sürekli yeni bir yapılacaklar listesi oluşturabilir. Zihin böylece belirsizliği azaltmaya ve kontrol hissini korumaya çalışır.Huzursuzluk bazen sürekli meşgul olma ihtiyacı şeklinde de kendini gösterebilir. Dinlenmek için zaman olduğunda kişi rahatlamak yerine suçluluk hissedebilir veya hemen yapacak başka bir şey aramaya başlayabilir. Çünkü yoğunluk ve hareketlilik uzun süre hayatın normal hali olmuşsa, sakinlik kişinin alışık olmadığı bir deneyime dönüşebilir.Örneğin bütün sorumluluklarını tamamladıktan sonra boş kalan bir akşam, bazı insanlar için gerçekten dinlendirici olabilirken bazıları için rahatsız edici hale gelebilir. Kişi telefonuna bakmaya, yapılacak işler aramaya, ertesi günü planlamaya veya zihninde geçmiş konuşmaları tekrar etmeye başlayabilir. Aslında ortada çözülmesi gereken yeni bir problem yoktur; fakat zihin problem aramaya devam eder.Bu durum bazen kişinin iyi hissetmeye karşı geliştirdiği temkinle de ilişkilidir. Geçmişte hayal kırıklıkları, ani değişimler veya beklenmedik kayıplar yaşayan biri kendisini yeniden aynı şekilde incinmekten korumaya çalışabilir. Çok sevinmemek, fazla umutlanmamak veya iyi giden şeylere tamamen güvenmemek bir çeşit duygusal korunma yöntemi haline gelebilir.“Çok sevinirsem üzülürüm”, “Bir şey iyi gidiyorsa mutlaka bozulur” ya da “Hazırlıksız yakalanmamalıyım” gibi düşünceler zamanla kişinin huzurlu anlara yaklaşımını etkileyebilir. Buradaki amaç çoğu zaman kötümser olmak değildir. Zihin aslında kişiyi gelecekte yaşanabilecek hayal kırıklıklarından korumaya çalışmaktadır. Fakat bu korunma çabası, bugün gerçekten iyi olan şeyleri deneyimlemeyi de zorlaştırabilir.Her şey yolundayken hissedilen huzursuzluğun bir başka nedeni de kontrol ihtiyacı olabilir. Belirsizlik hayatın doğal bir parçasıdır ve iyi giden bir dönemin ne kadar süreceğini kimse kesin olarak bilemez. Bazı kişiler için bu bilinmezlik oldukça zorlayıcıdır. Sürekli geleceği planlamak, olası problemleri önceden hesaplamak veya çevresindeki insanların davranışlarını takip etmek kısa süreli bir güven hissi sağlayabilir.Ancak yaşamın tamamını önceden kontrol etmek mümkün değildir. Kişi bunu yapmaya çalıştıkça zihni sürekli yeni ihtimaller üretmeye devam edebilir. Böylece kontrol etme çabası rahatlatmak yerine huzursuzluğu sürdüren bir döngüye dönüşebilir.Bu noktada kişinin kendisine “Şu anda gerçekten çözmem gereken bir problem var mı, yoksa zihnim olabilecek bir probleme mi hazırlanıyor?” diye sorması faydalı olabilir. Bu soru her kaygıyı ortadan kaldırmaz; fakat mevcut gerçeklik ile zihnin ürettiği ihtimalleri birbirinden ayırmaya yardımcı olabilir.Aynı şekilde huzursuzluğu hemen yok etmeye çalışmak yerine onun ne zaman ortaya çıktığını fark etmek de önemlidir. Özellikle dinlenirken mi artıyor? İşler iyi giderken mi gelecek hakkında düşünmeye başlanıyor? Yakın bir ilişkide kendinizi güvende hissettiğinizde mi şüpheler ortaya çıkıyor? Güzel bir haber aldıktan sonra hemen olumsuz ihtimaller mi düşünülüyor?Bu örüntüleri fark etmek, huzursuzluğun rastgele ortaya çıkan bir duygu olmadığını anlamayı kolaylaştırabilir. Çoğu zaman kişinin geçmiş deneyimleri, öğrendiği başa çıkma yöntemleri ve güvenlik ihtiyacı ile bağlantılı bir anlam taşır.Burada amaç kişinin artık hiç kaygılanmaması ya da yalnızca olumlu düşünmesi değildir. Kaygı zaman zaman herkesin yaşayabileceği doğal bir duygudur. Önemli olan, ortada gerçek bir tehlike olmadığı halde sürekli tetikte kalmanın kişinin günlük yaşamını ne kadar etkilediğini fark etmektir.İyi giden dönemlerde rahatlayabilmek de zamanla öğrenilen bir beceri olabilir. Bazen kişinin kendisine sakinliğin de hayatın doğal bir parçası olduğunu hatırlatması gerekir. Bir şeylerin iyi gidiyor olması mutlaka ardından kötü bir şey geleceği anlamına gelmez. Aynı şekilde gelecekte bir zorlukla karşılaşma ihtimali, bugün yaşanan iyi anların değerini azaltmaz.Terapi sürecinde bu huzursuzluğun kişinin yaşamında ne zaman oluşmaya başladığı, hangi deneyimlerle bağlantılı olduğu ve bugün hangi düşünce ve davranışlarla sürdürüldüğü birlikte incelenebilir. Amaç kişinin kendisini zorla rahatlatması değil; zihninin neden sürekli alarmda kalmaya ihtiyaç duyduğunu anlaması ve zamanla güvenli anların içinde de kalabilmesine alan açmaktır.Çünkü bazen üzerinde çalışılması gereken şey yeni bir problemi çözmek değil, ortada problem olmadığında da kendini güvende hissedebilmeyi öğrenmektir.

Psikoloji
İrem Gerdan

Yakınlık İsterken Neden Geri Çekiliriz?

Yakınlık İsterken Neden Geri Çekiliriz?Bir insan bir ilişkiyi gerçekten isteyebilir, sevebilir, yakınlık kurmaya ihtiyaç duyabilir; fakat ilişki derinleşmeye başladığında aynı yakınlıktan uzaklaşma ihtiyacı da hissedebilir.İlişkinin başlangıcında oldukça ilgili olan biri, karşısındaki kişinin hayatında daha önemli bir yer edinmeye başladığını fark ettiğinde geri çekilebilir. Partnerinin beklentilerini fazla bulabilir, daha fazla yalnız kalmak isteyebilir, duygusal konuşmalardan kaçınabilir veya ilişkinin içerisinde kendisini “sıkışmış” hissetmeye başlayabilir.Dışarıdan bakıldığında bütün bunları “bağlanma korkusu” olarak tanımlamak oldukça kolaydır.Ancak bazen asıl soru “Bu kişi neden bağlanmak istemiyor?” değil;“Bu kişi bağlandığında ne olacağından neden bu kadar endişe ediyor?” olabilir.Yakınlığı İlk Nerede Öğreniyoruz?Bir yetişkin olarak romantik ilişkilerimizde yakınlıkla ne yaptığımızı anlayabilmek için, yakınlığı ilk olarak nerede deneyimlediğimize bakmak önemlidir.Çocuk dünyaya geldiğinde yoğun duygularını tek başına düzenleyebilecek kapasiteye sahip değildir. Korktuğunda, huzursuz olduğunda, canı acıdığında veya bir ihtiyacı olduğunda bakım verenine yönelir.Bu tekrar eden deneyimler içerisinde çocuk yalnızca ihtiyaçlarının karşılanıp karşılanmayacağını öğrenmez. Aynı zamanda ilişkiler hakkında bazı temel beklentiler geliştirmeye başlar:“Birine ihtiyaç duyduğumda ne olur?”“Yaklaştığımda karşılık bulur muyum?”“Üzüldüğümde biri benimle kalabilir mi?”“Birine ihtiyaç duymak güvenli midir?”Bakım verenin ulaşılabilir, duyarlı ve çocuğun ihtiyacına uygun biçimde karşılık verebildiği deneyimlerde çocuk, yakınlığın zorlandığında başvurabileceği güvenli bir alan olabileceğini öğrenebilir.Fakat bakım veren sıklıkla duygusal olarak ulaşılmaz, tepkisiz veya reddedici olduğunda çocuk farklı bir şey öğrenebilir:“İhtiyaç duyduğumda karşılık alamayabilirim.”Benzer şekilde bakım veren aşırı müdahaleci olduğunda, çocuğun alanına ve sınırlarına yeterince yer bırakmadığında yakınlık bu kez yalnızca güven veren değil, bunaltıcı bir deneyim olarak da kodlanabilir.Böylece çocuk zaman içerisinde kendisini koruyabilmek için ihtiyacını daha az göstermeyi, kendi kendine yetmeye çalışmayı veya yakınlık arttığında geri çekilmeyi öğrenebilir.Bu noktada önemli olan şudur: Bunlar çocuğun bilinçli olarak aldığı kararlar değildir. İçinde bulunduğu ilişkide kendisini koruyabilmek ve duygularını düzenleyebilmek için geliştirdiği ilişki stratejileridir.Çocuklukta Öğrenilen Bir Strateji Yetişkin İlişkisine Nasıl Taşınır?Çocuklukta işe yarayan bir strateji, yetişkinlikte romantik ilişkilerde yeniden ortaya çıkabilir.Çocukken ihtiyaç duyduğunda karşılık alamamayı öğrenmiş biri, yetişkin olduğunda partnerine ihtiyaç duyduğunu göstermekte zorlanabilir.Çocukken yakınlığın beraberinde fazla müdahale getirdiğini deneyimleyen biri, yetişkin ilişkisinde partnerinin sıradan yakınlık taleplerini bile zaman zaman “üzerime geliyor” şeklinde algılayabilir.Duygusal ihtiyaçlarının karşılanmayacağı beklentisini geliştirmiş biri, ilerleyen yıllarda “Ben kimseye ihtiyaç duymam” diyerek ilişkilerinde güçlü bir bağımsızlık alanı oluşturabilir.Böylece bugün partnerle yaşanan bir durum, yalnızca bugünkü ilişkinin koşulları üzerinden deneyimlenmeyebilir.Partner “Biraz daha konuşabilir miyiz?” dediğinde kişi yalnızca bir konuşma talebi duymayabilir; bunu kendisinden fazla şey beklendiği şeklinde yaşayabilir.Partner daha fazla yakınlık istediğinde bunu sevginin bir ifadesinden çok özgürlüğünün kısıtlanması gibi hissedebilir.Bir tartışmada karşısındaki kişi duygusal olarak ona yaklaşmaya çalışırken, kendisini sakinleştirmek için uzaklaşmaya ihtiyaç duyabilir.İlişki ciddi bir noktaya geldiğinde ise bir başkasına ihtiyaç duyma ihtimali bile huzursuzluk yaratabilir.Dolayısıyla yetişkin romantik ilişkide gördüğümüz mesafe her zaman “Seni yeterince sevmiyorum” anlamına gelmeyebilir.Bazen kişinin geçmişten taşıdığı ilişki bilgisi ona şunu söylüyor olabilir:“Yakınlık arttığında kendini korumalısın.”Araştırmalar Bize Ne Söylüyor?Sharon Dekel ve Barry Farber tarafından yayımlanan bir çalışma, tam olarak bu noktayı anlamaya çalışmıştır.Araştırmacılar 22–28 yaşları arasındaki 58 genç yetişkinin romantik ilişki geçmişlerini ve yakınlıkla kurdukları ilişkiyi incelemişlerdir. Katılımcıların %22,4’ü ilişkilerinde kaçıngan özellikler gösteren grupta değerlendirilmiştir.Bu kişilerde yakınlık konusunda kaygı, partnerle daha derin paylaşımlarda bulunmaya veya bağlanmaya karşı isteksizlik ve partneri zaman zaman fazla “yapışkan” olarak algılama gibi özellikler görülmüştür. Ayrıca güvenli bağlanan katılımcılara kıyasla ilişkilerindeki kişisel doyumlarının daha düşük olduğu bildirilmiştir.Araştırmanın dikkat çekici taraflarından biri ise bu kişilerin yakınlığa ihtiyaç duymuyor olmamaları değildi.Hem güvenli hem de kaçıngan özellikler gösteren yetişkinler yakınlık kurmak istiyordu.Fark, yakınlıkla ne yaptıklarında ortaya çıkıyordu.Kaçıngan özellikler gösteren kişilerde yakınlık ihtiyacı ile yakınlığa karşı geliştirilen savunmaların aynı anda bulunabildiği görüldü. Başka bir ifadeyle kişi bir taraftan görülmek, kabul edilmek ve ihtiyaçlarının karşılandığı bir ilişki ararken; diğer taraftan reddedilme ihtimaline karşı yakınlığı sınırlandırmaya çalışabiliyordu.Bu nedenle ilişkilerde oldukça çelişkili görünen bir durum ortaya çıkabilir:“Bana yakın ol.”Ama aynı zamanda:“Çok da yaklaşma.”Peki Bu Romantik İlişkide Nasıl Görünür?Bazen ilişki henüz belirsizken kişi oldukça rahattır.Fakat ilişki netleştiğinde, partner daha fazla yakınlık istediğinde veya gelecek konuşulmaya başlandığında geri çekilme başlar.Partnerinin mesajlarını fazla bulabilir.Daha önce hoşuna giden ilgi bir süre sonra “bunaltıcı” gelmeye başlayabilir.Duygusal konuşmaları erteleyebilir.Bir problem olduğunda konuşmak yerine yalnız kalmak isteyebilir.Partnerine ihtiyaç duyduğunu hissettiği anda daha fazla bağımsızlık arayabilir.İlişki iyi giderken bile partnerinin kusurlarına daha fazla odaklanmaya başlayabilir.Bütün bunların ardından karşı taraf doğal olarak daha fazla güvence ve yakınlık istemeye başlayabilir.Ve tam burada çiftler arasında sık gördüğümüz bir döngü oluşabilir:Bir taraf yakınlaştıkça diğeri uzaklaşır; diğeri uzaklaştıkça ilk taraf daha fazla yakınlaşmaya çalışır.Sonunda her iki taraf da kendi korktuğu deneyimi yaşamaya başlar.Biri “Beni terk edecek” diye düşünürken, diğeri “Bu ilişkinin içinde kendime yer kalmayacak” diye hissedebilir.Geçmiş Bugünü Belirlemek Zorunda DeğildirBurada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta var.Bağlanma kuramı, bugün yaşadığımız her ilişki probleminin nedenini anne veya babamızda bulmamız gerektiğini söylemez.Erken dönem bakım veren ilişkileri önemlidir; ancak yetişkinlikteki romantik ilişki biçimimizi tek başına belirlemez. Sonraki ilişkilerimiz, kayıplarımız, reddedilme deneyimlerimiz, mizacımız ve hayatımız boyunca kurduğumuz güvenli ilişkiler de bu örüntünün şekillenmesine katkıda bulunabilir.Dolayısıyla geçmişe bakmanın amacı “Beni ailem böyle yaptı” sonucuna ulaşmak değildir.Amaç, bugün otomatik olarak yaptığımız bazı şeylerin nereden öğrenilmiş olabileceğini anlayabilmektir.Çünkü çocukken kendimizi koruyan bir ilişki stratejisi, yetişkinlikte artık ihtiyacımız olan yakınlığı kurmamızın önünde duruyor olabilir.Bu nedenle belki de kendimize sormamız gereken soru şudur:Birisi bana gerçekten yaklaştığında ben ne yaşıyorum?Yakınlık benim için güven mi ifade ediyor, yoksa bir süre sonra baskı mı?İhtiyaç duyduğumu söyleyebiliyor muyum?Partnerimin bana ihtiyaç duyması bende ne uyandırıyor?Bir ilişkide görülmek güzel gelirken, görülmeye devam etmek neden bazen zorlaşıyor?Bağlanma örüntülerini anlamak, geçmişte bir suçlu bulmak değil; bugünkü ilişkilerimizde geçmişten taşıdığımız hangi stratejileri hâlâ kullanmaya devam ettiğimizi fark etmektir.Çünkü bazen mesele bağlanmak istememek değildir.Mesele, bağlandığımızda geçmişte öğrendiğimiz korunma biçimlerinin yeniden devreye girmesidir.Ve bir örüntüyü fark etmek, onu değiştirebilmenin ilk adımlarından biri olabilir.Klinik Psikolog Deniz Beren KılıçlıKaynakçaBirnie, C., McClure, M. J., Lydon, J. E., & Holmberg, D. (2009). Attachment avoidance and commitment aversion: A script for relationship failure. Personal Relationships, 16(1), 79–97. https://doi.org/10.1111/j.1475-6811.2009.01211.xDekel, S., & Farber, B. A. (2012). Models of intimacy of securely and avoidantly attached young adults. The Journal of Nervous and Mental Disease, 200(2), 156–162. https://doi.org/10.1097/NMD.0b013e3182439702Hazan, C., & Shaver, P. (1987). Romantic love conceptualized as an attachment process. Journal of Personality and Social Psychology, 52(3), 511–524. https://doi.org/10.1037/0022-3514.52.3.511Ainsworth, M. D. S., Blehar, M. C., Waters, E., & Wall, S. (1978). Patterns of attachment: A psychological study of the Strange Situation. Lawrence Erlbaum Associates.

Psikoloji
Deniz Beren Kılıçlı

Arzun Kime Ait?

İnsan ne istediğini bildiğini düşünür. Daha iyi bir iş, daha iyi bir ilişki, daha çok başarı, daha fazla para, daha güzel bir beden, daha sakin bir hayat… Hayatımızı çoğu zaman bu isteklerin peşinde kurarız. Fakat bazen bütün bunlara ulaştığımız hâlde beklediğimiz tatmin gelmez. Bir hedef gerçekleşir, kısa bir süre sonra başka bir hedef belirir. Bir ilişki başlar, bir süre sonra başka bir eksiklik hissedilir. Bir başarı elde edilir, ardından daha fazlasının yapılması gerektiği düşünülür. Sanki istediğimiz şeyin peşinden koşarken, ona ulaştığımız anda neden onu istediğimizi unutmuş oluruz.Lacancı psikanalizin önemli sorularından biri tam burada ortaya çıkar: Gerçekten ne istiyoruz? Daha da önemlisi, arzumuz gerçekten bize mi ait? Çünkü Lacan'a göre insanın arzusu boşlukta oluşmaz. İnsan, doğduğu andan itibaren bir dilin, ilişkilerin ve beklentilerin içine doğar. Kendimizi anlamaya başlamadan önce başkalarının bakışlarıyla karşılaşırız. Ne zaman sevildiğimizi, ne zaman onaylandığımızı, neyin değerli bulunduğunu ve bizden ne beklendiğini zaman içinde öğreniriz. Böylece "Ben ne istiyorum?" sorusunun içine fark etmeden başka bir soru yerleşir: "Benden ne isteniyor?"Lacan'ın "Büyük Öteki" olarak adlandırdığı alan tam da burada önem kazanır. Öteki yalnızca belirli bir kişi değildir; içinde yaşadığımız dil, kültür, aile, toplum ve bizi bizden önce karşılayan sembolik dünyadır. Çocuk, kendisini henüz kendi başına tanımlayamazken başkalarının bakışında bir yer edinmeye çalışır. "Akıllı çocuk", "uslu çocuk", "başarılı çocuk", "güçlü çocuk" gibi tanımlar zamanla yalnızca başkalarının söylediği sözler olmaktan çıkar; kişinin kendisini tanımlama biçimine dönüşebilir. Böylece ilerleyen yıllarda "Ben bunu istiyorum." dediğimizde, bu isteğin ne kadarının kendi arzumuz, ne kadarının bize öğretilmiş bir beklenti olduğunu ayırt etmek her zaman kolay değildir.Belki de bu yüzden bazı insanlar yıllarca ulaşmak için çabaladıkları şeylere sahip olduklarında bekledikleri mutluluğu yaşayamazlar. Çünkü elde edilen şey, arzunun kendisinden çok, başkasının arzusunda kendisine bir yer bulma çabısının sonucudur. Başarılı olmak gerçekten isteniyor olabilir; fakat başarının yanında "başarılı biri olarak görülmek" de arzulanıyor olabilir. Sevilmek isteniyor olabilir; fakat sevilmenin yanında "seçilen kişi" olmanın verdiği değer duygusu aranıyor olabilir. Güzel olmak isteniyor olabilir; fakat güzelliğin kendisinden çok, başkasının bakışında arzu edilir olmanın sağladığı güven peşinden geliniyor olabilir.Bu noktada arzu ile ihtiyaç arasındaki fark önem kazanır. İhtiyaç doyurulabilir. Susadığımızda su içeriz ve susuzluğumuz diner. Ancak arzu aynı şekilde çalışmaz. Lacan için arzu, eksiklikle ilişkili bir yapıdır ve bu nedenle tek bir nesnenin elde edilmesiyle bütünüyle sona ermez. İstediğimiz şeye sahip olduğumuzda başka bir şey istemeye başlamamızın nedeni yalnızca "doyumsuz" olmamız değildir. Arzu, kendisini hareket ettiren eksiklik sayesinde yaşamaya devam eder. Bu nedenle mesele arzunun tamamen ortadan kaldırılması değil, onun bizim için ne anlama geldiğini anlayabilmektir.Bazen insanın bütün yaşamı, Öteki'nin bakışında yeterli olmaya çalışmakla geçebilir. Daha başarılı olmak, daha güzel görünmek, daha çok kazanmak, daha çok sevilmek, daha az hata yapmak… Bunların her biri kendi başına sorun değildir. Ancak kişi bunları gerçekleştirdiğinde bile kendisini hâlâ eksik hissediyorsa, belki de peşinden gittiği şey yalnızca hedef değildir. Hedefin arkasında "Böyle olursam değerli olurum." ya da "Böyle olursam sevilebilirim." gibi daha eski bir inanç bulunabilir.Lacan'ın arzu düşüncesi burada rahatsız edici ama önemli bir soru bırakır: "Öteki benden ne istiyor?" İnsan bazen kendi hayatını bu soruya cevap vermeye çalışarak yaşar. Ailesinin gurur duyacağı bir çocuk olur, toplumun başarılı saydığı bir yetişkin olur, partnerinin arzuladığı kişi olmaya çalışır. Fakat bütün bunların içinde kendi arzusunun sesi giderek daha az duyulabilir. Kişi bir gün hayatına baktığında "İstediğim her şeye sahibim ama neden mutlu değilim?" diye sorabilir. Belki de ilk kez o anda, hayatını ne kadarının kendi arzusuyla kurulduğunu düşünmeye başlar.Psikanalitik süreç, kişiye ne istemesi gerektiğini söylemez. Tam tersine, hazır cevapları ve alışılmış tanımları sorgulayabileceği bir alan açar. "Başarılı olmalıyım" dediğinde, başarıdan ne anladığını; "Sevilmek istiyorum" dediğinde, sevginin onun için ne ifade ettiğini; "Mutlu olmak istiyorum" dediğinde ise mutluluğun kimin tarifine göre belirlendiğini araştırmaya başlar. Çünkü bazen kendi arzumuza yaklaşabilmek için önce bize ait olduğunu sandığımız bazı arzuların kime ait olduğunu sormamız gerekir.

Psikoloji
Betül Esra Baba

Korktuğum Şeylerin Başıma Gelmesine Ben mi Neden Oluyorum?

Bazen bir şeyden uzun süre korkarız ve sonunda tam da korktuğumuz şey gerçekleştiğinde aklımızdan şu düşünce geçer: “Ben zaten bunun olacağını biliyordum.” Bir ilişkide terk edilmekten korkarken partnerimizin giderek uzaklaştığını fark edebilir, başarısız olmaktan endişe ederken gerçekten istediğimiz sonucu alamayabilir ya da insanların bizi sevmeyeceğini düşünürken sosyal çevremizde kendimizi yalnız bulabiliriz. Böyle durumlarda yaşananlar, geleceği önceden gördüğümüzü düşündürebilir. Oysa bazen mesele geleceği tahmin etmek değil, korkularımızın farkında olmadan davranışlarımızı etkilemesi ve bu davranışların da yaşadığımız sonuçlara katkıda bulunmasıdır.Psikolojide bu durum “kendini gerçekleştiren kehanet” kavramıyla açıklanabilir. Kendini gerçekleştiren kehanet, kişinin bir durumun nasıl sonuçlanacağına ilişkin güçlü bir beklenti geliştirmesi, bu beklenti doğrultusunda davranmaya başlaması ve sonunda yaşanan sonucun başlangıçtaki inancı destekler hale gelmesi anlamına gelir. Buradaki önemli nokta, düşüncelerin tek başına olayları sihirli biçimde meydana getirmediğidir. “Kötü düşünürsen kötü şeyler olur” gibi bir yaklaşım psikolojik açıdan doğru değildir. Asıl mesele, beklentilerimizin nasıl davrandığımızı, nelere dikkat ettiğimizi ve çevremizden gelen bilgileri nasıl yorumladığımızı etkileyebilmesidir.Örneğin terk edilmekten yoğun biçimde korkan bir kişi düşünelim. İlişkisinin başlarında her şey yolunda olsa bile zaman zaman “Nasıl olsa sonunda beni bırakacak.” düşüncesine kapılıyor olabilir. Bu düşünce yalnızca zihinde kalmayabilir. Partnerinin mesajına biraz geç cevap vermesini ilgisinin azaldığı şeklinde yorumlayabilir, sık sık ilişkinin iyi olup olmadığını sormaya başlayabilir, sürekli güvence isteyebilir veya karşı tarafın sevgisini sınayan davranışlarda bulunabilir. Bazı kişiler ise terk edilmeden önce kendileri uzaklaşmayı tercih ederek duygusal olarak geri çekilebilir.Başlangıçta bütün bu davranışların amacı aslında kişinin kendisini korumasıdır. Sürekli güvence almak terk edilme korkusunu azaltmaya, kontrol etmek belirsizliği ortadan kaldırmaya veya uzaklaşmak olası bir kaybın acısından korunmaya hizmet ediyor olabilir. Ancak zamanla partner sürekli sorgulanmaktan veya ilişkinin sürekli test edilmesinden yorulabilir. Aradaki iletişim bozulabilir ve gerçekten bir mesafe oluşmaya başlayabilir. Bunun sonucunda kişi “Gördün mü, zaten beni bırakacağını biliyordum.” diyebilir. Oysa ortaya çıkan sonuç yalnızca başlangıçtaki korkunun doğruluğunu değil, bu korkunun ilişki içerisinde oluşturduğu davranış döngüsünü de yansıtıyor olabilir.Benzer bir süreç sosyal ilişkilerde de görülebilir. Bir kişi “İnsanlar beni sevmez.” ya da “Bir ortama girersem kimse benimle konuşmak istemez.” düşüncesine güçlü biçimde inanıyorsa yeni insanlarla tanışırken daha sessiz, mesafeli veya gergin davranabilir. Sohbete katılmak için fırsat çıktığında geri çekilebilir, göz teması kurmakta zorlanabilir veya karşısındaki kişinin nötr bir davranışını reddedilme olarak yorumlayabilir. Çevresindeki insanlar da onun mesafeli olduğunu düşünerek daha az yaklaşabilir. Sonunda kişi, “Zaten kimse benimle yakınlaşmak istemiyor.” sonucuna ulaşabilir.Başarıyla ilgili korkular da benzer şekilde çalışabilir. “Bu sınavdan kesin kalacağım.”, “Bu işi yapabilecek kadar iyi değilim.” veya “Nasıl olsa başarısız olacağım.” düşünceleri bazen kişiyi daha fazla çalışmaya motive etmek yerine kaçınmaya sürükleyebilir. Başarısızlık ihtimali o kadar rahatsız edici hale gelir ki kişi çalışmayı erteler, göreve başlamaktan kaçınır veya kendisini yeterince hazırlamaz. Sonuç beklendiği kadar iyi olmadığında ise “Ben zaten yapamayacağımı biliyordum.” düşüncesi daha da güçlenir.Burada dikkat edilmesi gereken bir diğer nokta, zihnimizin inandığımız düşünceleri destekleyen bilgileri daha kolay fark edebilmesidir. Bir kişi kendisinin değersiz olduğuna inanıyorsa aldığı on iltifatı görmezden gelip tek bir eleştiri üzerinde saatlerce düşünebilir. “Kimse beni önemsemiyor.” düşüncesine sahip biri, arkadaşlarının yanında olduğu pek çok anı sıradan kabul ederken bir telefonuna geç dönülmesini güçlü bir kanıt olarak görebilir. Böylece kişinin zihni mevcut inancı destekleyen örnekleri toplarken onunla çelişen bilgileri geri plana atabilir.Bu durum, yaşanan her olumsuzluğun kişinin kendi davranışından kaynaklandığı anlamına gelmez. İnsanlar gerçekten terk edilebilir, reddedilebilir, başarısız olabilir veya beklemediği kötü deneyimler yaşayabilir. Başka insanların kararları üzerinde tam kontrolümüz yoktur ve hayatta birçok olay bizim davranışlarımızdan bağımsız olarak gerçekleşir. Bu nedenle kendini gerçekleştiren kehanet kavramını “Başına gelen her kötü şeyi sen yarattın.” şeklinde yorumlamak hem yanlış hem de kişiyi gereksiz yere suçlayıcı olur.Daha faydalı olan soru şudur: “Bu sonucun oluşmasında benim korkum davranışlarımı nasıl etkilemiş olabilir?”Bu soruyu sormak kişinin kendisini suçlaması için değil, kontrol edebileceği alanları fark etmesi için önemlidir. Çünkü korkunun davranışlarımız üzerindeki etkisini görebildiğimizde döngüyü değiştirmek için de bir alan açılır.Kendini gerçekleştiren kehanet döngülerinin güçlü olmasının nedenlerinden biri, kişinin yaptığı bazı davranışları “korunma yöntemi” olarak görmesidir. Partnerini kontrol etmek, bir ortamda konuşmamak, insanlardan önce uzaklaşmak, başarısız olmamak için hiç denememek veya bir hata yapmamak için karar vermeyi sürekli ertelemek kısa vadede kaygıyı azaltabilir. Fakat uzun vadede kişinin korktuğu ihtimali daha da güçlendirebilir.Örneğin, eleştirilmekten korkan bir kişi fikirlerini söylememeyi seçebilir. Böylece eleştiriden korunur ancak aynı zamanda kendi düşüncelerinin kabul edildiğini deneyimleme fırsatını da kaybeder. Zamanla “Ben zaten kendimi ifade edemiyorum.” düşüncesi güçlenebilir. Benzer biçimde reddedilmekten korktuğu için insanlara yaklaşmayan biri, kabul edilme deneyimini de yaşayamaz. Kişi korktuğu durumdan kaçtıkça korkusunun yanlış olabileceğini gösterecek yeni deneyimlere ulaşması zorlaşır.Bu nedenle bazen kişinin kendisine yalnızca “Neden böyle düşünüyorum?” diye sorması yeterli olmayabilir. “Bu düşünceye inandığımda ne yapıyorum?” sorusu daha fazla bilgi verebilir.“Beni terk edecek.” dediğimde daha fazla mı kontrol ediyorum?“Kimse beni sevmez.” dediğimde insanlardan uzak mı duruyorum?“Başaramayacağım.” düşündüğümde başlamayı mı erteliyorum?“Yanlış bir karar vereceğim.” dediğimde sürekli başkalarından onay mı istiyorum?“Bana kızdı.” düşündüğümde karşı tarafın ne hissettiğini sormak yerine kendimi geri mi çekiyorum?Bu davranışları fark etmek, kişinin kendi döngüsünü anlamasının önemli bir parçasıdır.Kendini gerçekleştiren kehanetin bir başka yönü de geçmiş deneyimlerimizle ilgilidir. Daha önce terk edilmiş, yoğun biçimde eleştirilmiş, güveni kırılmış veya sosyal ortamda dışlanmış biri gelecekte benzer bir durumun tekrar yaşanacağına dair daha güçlü beklentiler geliştirebilir. Zihin geçmişte yaşanan acı verici bir deneyimi tekrar yaşamamak için sürekli tehlike aramaya başlayabilir.Bu aslında anlaşılır bir korunma çabasıdır. Daha önce incinmiş olan kişi, aynı şeyi tekrar yaşamamak için işaretleri erkenden görmek ister. Ancak zamanla “tehlikeyi önceden yakalamaya çalışma” hali kişinin nötr durumları bile tehdit olarak yorumlamasına neden olabilir. Geçmişte yaşanan bir deneyim, bugünkü ilişkilerin veya durumların nasıl değerlendirildiğini etkilemeye başlayabilir.Özellikle yakın ilişkilerde bu durum çok belirgin olabilir. Önceki ilişkisinde aldatılmış biri yeni partnerinin davranışlarını daha yakından takip edebilir. Partnerinin telefonda uzun süre kalması veya bir arkadaşından bahsetmesi, geçmişteki deneyim nedeniyle olduğundan daha tehdit edici algılanabilir. Kişi kontrol ederek kendisini güvende tutmaya çalışırken ilişkide yeni bir güven probleminin ortaya çıkmasına neden olabilir.Bu noktada amaç kişinin kendisine “Bir daha hiçbir şeyden korkmamalıyım.” demesi değildir. Korkularımızın tamamen ortadan kalkması gerekmez. Önemli olan, korkuyu bir gerçeklik kanıtı olarak görmek yerine bir duygu ve düşünce olarak değerlendirebilmektir.“Beni terk edecekmiş gibi hissediyorum.” ile “Beni terk edecek.” arasında önemli bir fark vardır.“Başarısız olmaktan korkuyorum.” ile “Kesin başarısız olacağım.” aynı şey değildir.“İnsanların beni sevmemesinden endişeleniyorum.” demek, gerçekten kimsenin sizi sevmeyeceği anlamına gelmez.Düşüncelerimiz bize oldukça gerçek gelebilir; ancak bir düşüncenin güçlü hissedilmesi onun mutlaka doğru olduğu anlamına gelmez.Bu döngüyü fark etmeye başladığımızda beklenti ile gerçekliği birbirinden ayırmak mümkün hale gelir. “Şu anda elimde hangi kanıtlar var?”, “Bunun gerçekleşeceğini düşündüren gerçek bir durum mu var, yoksa geçmişte yaşadığım bir şey mi beni tetikliyor?”, “Kendimi korumak için yaptığım davranış aslında korkumu daha mı fazla besliyor?” gibi sorular bu ayrımı yapmayı kolaylaştırabilir.Bazen kişinin korktuğu sonucun gerçekleşmemesi için yaptığı şey, tam tersine o ihtimali güçlendiren davranış olabilir. Bu farkındalık ilk başta rahatsız edici gelebilir; fakat aynı zamanda umut vericidir. Çünkü kişinin etkileyebildiği bir davranış varsa, değiştirebileceği bir alan da vardır.Terapi sürecinde kendini gerçekleştiren kehanet döngüleri ele alınırken kişinin yalnızca olumsuz düşüncelerini değiştirmesi hedeflenmez. Bu düşüncelerin nereden geldiği, hangi durumlarda daha fazla ortaya çıktığı, kişinin davranışlarını nasıl etkilediği ve hangi sonuçlarla güçlendiği birlikte incelenebilir. Özellikle uzun süredir tekrar eden ilişki, güven, başarı veya özdeğer problemlerinde bu döngüleri fark etmek önemli bir çalışma alanı olabilir.Kişi zamanla korkularıyla hareket etmek yerine mevcut durumu daha gerçekçi değerlendirmeyi, farklı davranışları deneyebilmeyi ve eski beklentilerinin dışında yeni deneyimler yaşayabilmeyi öğrenebilir. Böylece “Zaten hep böyle oluyor.” dediği bazı durumların aslında değişmez olmadığını fark edebilir.Korktuğunuz bir şeyin gerçekleşmesi, onu düşünerek başınıza getirdiğiniz anlamına gelmez. Fakat korkularımız bazen dünyayı nasıl yorumladığımızı ve nasıl davrandığımızı sandığımızdan daha fazla etkileyebilir. Bu nedenle sürekli tekrar eden bir sonuçla karşılaşıyorsanız yalnızca “Neden hep benim başıma geliyor?” diye sormak yerine, “Bu durum ortaya çıkmadan önce ben ne düşünüyor, ne hissediyor ve nasıl davranıyorum?” sorusuna da bakmak döngüyü anlamak için önemli bir başlangıç olabilir.

Psikoloji
İrem Gerdan

Bir Erteleme Meselesi

"Yapacağım ama biraz sonra."Bazen ertelemek yalnızca zaman yönetimiyle ilgili bir mesele gibi görünür. Yapılması gereken bir iş vardır, yapılması gerektiğini biliriz, hatta yapmadığımız için kendimizi suçlarız; yine de bir türlü başlayamayız. Son teslim tarihi yaklaşınca kaygı artar, kendimize kızarız, bir daha böyle olmayacağına söz veririz. Fakat benzer bir durum başka bir zaman yeniden ortaya çıkar.Ertelemenin yalnızca tembellik ya da disiplinsizlik olarak görülmesi, bu davranışın ardındaki ruhsal dinamikleri gözden kaçırabilir. Çünkü bazı durumlarda insan yapmak istemediği için değil, yapmakla birlikte ortaya çıkacak duygudan kaçınmak için erteler.Bir işe başlamak; başarısız olma, yetersiz kalma, eleştirilme ya da beklentiyi karşılayamama ihtimalini de beraberinde getirebilir. Özellikle kişinin kendisinden yüksek beklentileri varsa, başlamamak bazen başarısız olmaktan daha güvenli gelebilir. Henüz başlamadığımız sürece yeterince iyi olup olmadığımızla yüzleşmek zorunda kalmayız. İş tamamlanmadığı için başarısız olduğumuz da söylenemez. Böylece erteleme, farkında olmadan kişinin benlik değerini koruyan bir savunmaya dönüşebilir.Bazen de ertelediğimiz şeyin kendisi değil, onun temsil ettiği anlamdır. Bir telefon görüşmesini yapmak, bir başvuru göndermek, bir konuşmayı başlatmak ya da bir karar vermek dışarıdan oldukça basit görünebilir. Ancak kişinin iç dünyasında bunların her biri reddedilme, sorumluluk alma, ayrılma, bağımsızlaşma veya bir şeyleri geri dönüşsüz biçimde değiştirme anlamına gelebilir. Bu durumda "Neden bunu yapamıyorum?" sorusunun cevabı yapılacak işin zorluğunda değil, o işin kişide uyandırdığı duyguda saklı olabilir.Erteleme bazen de kontrolle ilişkilidir. Bir şeyi son ana bırakmak, kişinin zaman üzerinde hâlâ kendisine ait bir alan olduğunu hissetmesini sağlayabilir. Başkalarının beklentileri, işin yapılması gereken zamanı ya da sorumlulukların baskısı arttıkça kişi farkında olmadan erteleyerek kendisine küçük bir özgürlük alanı yaratabilir. "Henüz yapmadım çünkü istemiyorum." diyebilmek, bazen "Benden sürekli bir şey bekleniyor." duygusuna karşı sessiz bir direnç hâline gelebilir.Bu nedenle ertelemenin içinde bazen yalnızca kaçınma değil, ifade edilmemiş bir öfke de bulunabilir. Özellikle kişinin hayır demekte zorlandığı, sınırlarını açıkça ifade edemediği ilişkilerde bu daha belirgin olabilir. Sözel olarak "Tamam, yaparım." denir; fakat davranış bunu sürekli geciktirir. Kişi açıkça karşı çıkamadığı bir talebe, erteleme yoluyla bilinçdışı bir şekilde direniyor olabilir.Bununla birlikte erteleme her zaman büyük bir çatışmanın işareti değildir. Zaman zaman yorgunluk, dikkat dağınıklığı, motivasyon kaybı veya işin gerçekten zor olması gibi oldukça gündelik nedenlerle de ortaya çıkabilir. Önemli olan, ertelemenin hayatımızda tekrar eden bir örüntü hâline geldiğinde ona biraz daha yakından bakabilmektir.Örneğin bazı insanlar yalnızca önemsedikleri şeyleri erteler. Önemsiz işlerini kolaylıkla yaparken gerçekten değer verdikleri bir projeye, ilişkiye ya da karara başlayamazlar. Burada başarısızlık korkusu kadar başarı korkusu da rol oynayabilir. Çünkü bir şeyi gerçekten istemek, onu kaybetme ihtimalini de gerçek hâle getirir. Başlamak, yalnızca "başarabilirim" ihtimalini değil, "başaramayabilirim" ihtimalini de beraberinde getirir.Bazen ise kişi erteleyerek kendisini idealize edilmiş bir gelecekte tutar. "Bir gün başlayacağım." düşüncesi, henüz gerçekleştirilmemiş bir potansiyelin korunmasını sağlar. Başlamadığımız sürece nasıl biri olabileceğimize dair hayalimiz bozulmaz. Henüz yazılmamış kitap mükemmel olabilir, henüz başlanmamış proje kusursuz olabilir, henüz alınmamış kararın sonucu her zaman istediğimiz gibi olabilir. Gerçeklik ise bunların hepsini sınar.Bu nedenle ertelemenin altında bazen mükemmeliyetçilik ile gerçeklik arasındaki çatışma bulunabilir. İnsan bir şeyi kusursuz yapamayacağını düşündüğünde, hiç başlamamak daha güvenli bir seçenek hâline gelir. Fakat bu güvenlik kısa sürer. İş ertelendikçe suçluluk artar, suçluluk arttıkça işe başlamak daha zor hâle gelir ve böylece bir döngü oluşur: erteleme, suçluluk, kaygı, daha fazla kaçınma ve yeniden erteleme.Psikodinamik psikoterapide bu döngüyü yalnızca kırılması gereken kötü bir alışkanlık olarak ele almak yerine, onun kişinin ruhsal dünyasında ne işe yaradığını anlamaya çalışmak önemlidir. "Neden erteliyorsun?" sorusunun yanında "Başlarsan ne olacağından korkuyorsun?" veya "Bunu yaparsan hayatında ne değişecek?" gibi sorular da anlam kazanır.Çünkü bazen ertelediğimiz şey bir iş değildir. Bir karar, bir ayrılık, bir yüzleşme, bir başlangıç ya da kendi hayatımızın sorumluluğunu alma ihtimalidir.Ve belki de bazı ertelemelerin ardında tembellik değil, henüz hazır olmadığımız bir gerçekle karşılaşmaktan kaçınmak vardır.

Psikoloji
Betül Esra Baba

Ya Bir Şey Olursa?

"Ya bir şey olursa?"Bazen tek bir cümle, zihnin bütün gününü doldurabilir.Ya kötü bir haber gelirse? Ya hastalanırsam? Ya işimi kaybedersem? Ya sevdiğim biri başına bir şey gelirse? Ya kontrolümü kaybedersem? Ya işler düşündüğüm gibi gitmezse?Henüz gerçekleşmemiş ihtimaller, yaşanmış bir olay kadar gerçek hissettirmeye başladığında insan yalnızca geleceği düşünmez; gelecekteki tehlikelerin içinde yaşamaya başlar. Kaygı çoğu zaman böyle çalışır. Henüz olmamış olanı bugünde yaşatır. Bir şeylerin ters gitmesini engellemek için sürekli düşünür, planlar, kontrol eder, olasılıkları hesaplarız. Zihnimiz bir türlü "tamam" demez. Çünkü her ihtimalin ardından başka bir ihtimal belirir."Ya bu da olursa?"Böylece düşünmek, çözüm üretmekten çıkıp bir tür ruhsal hazırlık hâline gelir.Psikodinamik açıdan kaygıyı yalnızca ortada gerçek bir tehlike olup olmaması üzerinden değerlendirmek yeterli değildir. Çünkü bazen bugünkü durum oldukça güvenli olduğu hâlde kişi kendisini tehdit altında hissedebilir. Burada önemli olan yalnızca dışarıda ne olduğu değil, kişinin iç dünyasında tehlikenin nasıl deneyimlendiğidir.Bazı insanlar belirsizliğe diğerlerinden daha zor dayanır. Çünkü belirsizlik, kontrolün kaybedilmesi anlamına gelebilir. Ne olacağını bilmek, en azından zihinsel olarak bir hazırlık hissi verir. Bu nedenle kişi sürekli plan yapabilir. Olası sorunları önceden düşünür. Konuşmaları tekrar tekrar zihninde canlandırır. Başkalarının davranışlarını analiz eder. En kötü ihtimali bulmaya çalışır. Bütün bunların altında çoğu zaman basit bir arzu vardır:"Hazırlıklı olursam incinmem."Ancak ruhsal yaşamın paradokslarından biri burada ortaya çıkar. Kişi kendisini korumak için ne kadar çok kontrol etmeye çalışırsa, kontrol edemediği şeylerle karşılaştığında o kadar fazla kaygılanabilir. Çünkü hayatın bütünüyle kontrol edilemeyeceği gerçeğiyle karşılaşmak kaçınılmazdır. İnsan ilişkileri kontrol edilemez. Başkalarının ne hissedeceği kontrol edilemez. Kayıplar tamamen engellenemez. Gelecek önceden bilinemez.Ve belki de kaygının en zor tarafı, bütün bunları bilmek değil; bilmediğimiz hâlde yaşamaya devam edebilmek zorunda olmaktır.Erken dönem deneyimler burada önem kazanabilir. Çocuğun dünyası başlangıçta kendisinden çok daha büyük ve kontrol edemediği bir dünyadır. Güvende hissetmek için bakım verenin varlığına ihtiyaç duyar. Çevresinin öngörülebilir olması, ihtiyaçlarının karşılanması ve korktuğunda yatıştırılması, zamanla dünyaya ilişkin temel bir güven duygusunun gelişmesine katkıda bulunur.Ancak dünya çocuk için sık sık öngörülemez olmuşsa; bakım verenlerin tepkileri değişkense, duygusal ihtiyaçlar tutarsız karşılanmışsa ya da kişi erken dönemde yoğun kayıp ve belirsizliklerle karşılaşmışsa, belirsizlik ilerleyen yaşamda daha tehdit edici hissedilebilir. Bu durumda kişi yalnızca geleceği kontrol etmek istemez. Güvende hissetmek için geleceği bilmek ister. Fakat geleceği bilmek mümkün değildir. Bu imkânsızlık da kaygının devam etmesine neden olabilir. Bazen "Ya bir şey olursa?" sorusunun altında aslında daha eski bir soru bulunur:"Bir şey olduğunda bununla baş edebilir miyim?"Bu ikisi birbirinden oldukça farklıdır. İlk soru bizi sürekli tehlike aramaya iter. İkincisi ise kendi dayanıklılığımızla ilişkilidir. Çünkü kaygı bazen yalnızca kötü bir şey olacağından korkmak değildir. Kötü bir şey olduğunda onunla baş edemeyeceğimize dair derin bir inançtır. Bu nedenle bazı insanlar hayatlarında her şey yolundayken bile rahatlayamaz. Çünkü rahatlamak, kontrolü bırakmak gibi gelir. Zihin sürekli bir sonraki problemi arar. Sanki tetikte olmak, kötü bir şeyin gerçekleşmesini önleyecekmiş gibi... Oysa sürekli tetikte olmak yaşamı güvenli hâle getirmeyebilir. Sadece insanı yorabilir.

Psikoloji
Betül Esra Baba

İçimdeki Eleştirmen

Yeterince iyi değilsin.Daha iyisini yapabilirdin.Böyle görünmemelisin.Hata yapmamalısın.Bir şeyleri eksik bırakmamalısın.Bazen bu cümleleri bize söyleyen kimse yoktur. Yine de zihnimizin içinde bir ses, bunları söylemeye devam eder. Başarılı olduğumuzda bile susmaz. Bir işi tamamladığımızda başka bir eksik bulur. Bir övgü aldığımızda onu küçümser. Dinlenirken suçluluk hissettirir.Sanki ne yaparsak yapalım, kendimize ulaşamadığımız bir ölçü vardır.İçsel eleştiri, insan olmanın doğal bir parçasıdır. Kendimizi değerlendirmemize, davranışlarımızı gözden geçirmemize ve hatalarımızdan öğrenmemize yardımcı olabilir. Ancak bazı insanlarda bu ses zamanla o kadar sertleşir ki, kişinin kendisiyle kurduğu ilişkinin merkezine yerleşir.Artık kişi kendisini yalnızca eleştirildiğinde değil, kendi başına kaldığında da yargılamaya başlar.Psikodinamik açıdan bu sesin oluşumunda erken dönem ilişkilerin önemli bir yeri vardır. Çocuk, kendisiyle ve dünyayla ilgili pek çok şeyi önce bakım verenlerin bakışından öğrenir. Nasıl bir çocuk olduğu, neyin doğru neyin yanlış olduğu, ne zaman sevildiği, ne zaman onaylandığı ve hangi davranışlarının kabul edilmediği zamanla iç dünyasında yer edinir.Başlangıçta dışarıdan gelen sesler, zamanla içeride konuşmaya başlayabilir."Yeterince başarılı olursan seni takdir ederim.""Üzülme.""Ağlama.""Hata yapma.""El âlem ne der?""Sen daha iyisini yapabilirsin."Çocuk büyüdüğünde bu cümlelerin bir kısmını artık kimsenin söylemesine gerek kalmaz. Çünkü ses içselleşmiştir. Böylece kişi kendi kendisinin eleştirmeni hâline gelir.Belki de içinizdeki eleştirmen yalnızca sizi yetersiz bulduğu için konuşmuyordur. Belki sizi korumaya çalışıyordur.Bu ilk bakışta çelişkili gelebilir. Ancak psikodinamik açıdan sert bir iç sesin bazen bir savunma işlevi vardır. Kişi kendisini önceden eleştirirse başkasının eleştirisinin daha az acıtacağına inanabilir. Kendisine sürekli yüksek standartlar koyarsa başarısızlık ihtimalini kontrol edebileceğini düşünebilir.Böylece eleştiri bir tür güvenlik mekanizmasına dönüşür."Ben kendimi yeterince zorlarsam kimse beni yetersiz bulamaz.""Her şeyi kontrol edersem hata yapmam.""Her zaman daha iyisini yaparsam terk edilmem."Fakat bu düzenin bir bedeli vardır. Kişi hiçbir zaman gerçekten yeterli hissetmez. Çünkü hedef ulaşıldığında yeni bir hedef belirir. Bir başarı diğerini takip eder. Bir kilo verilir, başka bir kusur bulunur. Bir iş tamamlanır, daha iyisinin yapılması gerektiği düşünülür. Bir ilişki kurulur, daha iyi bir partner olunması gerektiği hissedilir.Böylece yaşam, kişinin kendisiyle sürekli bir yarışa dönüşebilir. Burada benlik ideali de devreye girer. İnsan zihninde nasıl biri olması gerektiğine dair bir tasarım taşır. Başarılı, güzel, güçlü, kontrollü, üretken, sevilen ve her koşulda iyi hissetmesi gereken bir benlik...Gerçek benlik ise yorulur, öfkelenir, kıskanır, hata yapar, bazen hiçbir şey yapmak istemez. İçsel eleştirmen, bu ikisi arasındaki mesafeyi sürekli görünür kılar."Olman gereken kişi bu değil."Belki de huzursuzluğun önemli bir kısmı burada başlar. Çünkü kişi kendisini olduğu hâliyle değerlendirmek yerine, sürekli olması gerektiğine inandığı kişiyle karşılaştırır.

Psikoloji
Betül Esra Baba

Beni Neden Anlamıyorlar?

"Beni kimse gerçekten anlamıyor."Bu cümle bazen bir tartışmanın ardından, bazen bir ilişkinin içinde, bazen de insanlarla çevriliyken hissedilen derin bir yalnızlığın ortasında ortaya çıkar. Anlatmaya çalışırız, kelimelerimizi seçeriz, kendimizi açıklamaya uğraşırız. Yine de karşımızdaki kişinin bizi tam olarak göremediğini düşünürüz.Belki de en acı veren yalnızlık biçimlerinden biri budur: Birinin yanında olup yine de anlaşılmamış hissetmek.İnsan yalnızca görülmek değil, kendisine dair bir şeyin karşısındaki kişi tarafından fark edilmesini ister. Duygusunun anlaşılmasını, sözünün duyulmasını, yaşadığının önemsenmesini bekler. Bu nedenle anlaşılmadığımızı hissettiğimizde verdiğimiz tepki bazen yaşanan olaydan çok daha büyük olabilir.Çünkü bugünkü anlaşılmama duygusu, geçmişte yaşanmış başka bir deneyime dokunabilir.Psikodinamik açıdan kişinin kendisiyle ve başkalarıyla kurduğu ilişkinin temelleri erken dönem ilişkiler içinde şekillenir. Çocuğun ne hissettiğinin fark edilmesi, ihtiyaçlarının karşılanması, korkularının yatıştırılması ve yaşadığı duyguların anlamlandırılması; zamanla onun kendi iç dünyasını tanımasını da mümkün kılar.Bir çocuk üzgün olduğunda ona yalnızca "Üzülme." denmesi ile "Üzgün olduğunu görüyorum, bu senin için zor olmalı." denmesi aynı şey değildir.İlkinde duygu ortadan kaldırılmaya çalışılır.İkincisinde ise duyguya bir yer açılır.Çocuk tekrar tekrar anlaşılmadığında, zamanla kendi duygularına da yabancılaşabilir. Ne hissettiğini anlamakta zorlanabilir. İhtiyaçlarını söylemek yerine karşı tarafın bunları kendiliğinden fark etmesini bekleyebilir. Ya da kendisini anlatmak için giderek daha fazla çaba gösterebilir.Böylece yetişkinlikte şu beklenti ortaya çıkabilir:"Eğer beni gerçekten seviyorsan, ne hissettiğimi söylememe gerek kalmadan anlamalısın."Bu beklenti oldukça insani olsa da ilişkilerde ciddi bir kırılganlık yaratabilir. Çünkü hiçbir insan diğerinin iç dünyasını tamamen bilemez.Kişi anlaşılmadığını hissettiğinde daha fazla anlatmaya çalışır. Karşı taraf yine anlamadığında öfkelenebilir. Öfke bazen geri çekilmeye, sessizliğe veya küskünlüğe dönüşür. Karşı taraf ise ne yaparsa yapsın doğru şeyi yapamadığını hissedebilir.Ve ilişki, aslında ilk başta yalnızca "Beni anlamadın." cümlesiyle başlayan bir döngünün içine girebilir.Burada önemli olan yalnızca karşımızdaki kişinin bizi anlayıp anlamadığı değildir.Biz kendimizi ne kadar anlayabiliyoruz?Bazen bir insanın başkasından beklediği anlaşılma, kendi içinde henüz adlandıramadığı bir duygunun taşıyıcısıdır. "Neden bu kadar kırıldım bilmiyorum." dediğimizde, yaşadığımız kırgınlığın bugünkü olaydan daha eski bir anlamı olabilir.Örneğin partnerimizin bizi dinlememesi, yalnızca o anki konuşmanın hayal kırıklığı olmayabilir. Kişide "Benim söylediklerim önemli değil." duygusunu harekete geçirebilir.Bir arkadaşın planı iptal etmesi, yalnızca planın bozulması olmayabilir. "Ben seçilmiyorum." hissini uyandırabilir.Bir eleştiri, yalnızca söylenen söz olmayabilir. "Yeterli değilim." duygusuna dokunabilir.Bu nedenle bazı tepkiler yaşanan olayın büyüklüğüyle orantısız görünebilir. Çünkü tepki yalnızca bugüne verilmemektedir. Bugünün yaşantısı, geçmişten gelen bir duygunun da kapısını açmış olabilir.Bazen de kişi kendisini anlatırken aslında kendisini saklıyor olabilir.Çok konuşur ama asıl duygusuna yaklaşmaz.Olayları ayrıntılarıyla anlatır ama "Ben bunun içinde ne hissettim?" sorusuna geldiğinde zorlanır.Karşısındaki insanın onu anlamasını ister ama kendisi için neyin önemli olduğunu tam olarak bilemez.Çünkü kendini anlamak da öğrenilen bir şeydir.Psikodinamik psikoterapinin önemli işlevlerinden biri burada ortaya çıkar. Terapi yalnızca kişinin anlattıklarını dinlemekten ibaret değildir; kişinin kendi deneyimini anlamlandırabileceği bir alan oluşturur. Söze dökülemeyen duyguların, tekrar eden ilişkilerin, çelişkilerin ve sessizliklerin üzerinde durulur.Bazen kişi terapiye "İnsanlar beni anlamıyor." diyerek gelir ve zamanla başka bir soruyla karşılaşır:"Ben kendimi ne zaman anlamayı bıraktım?"Bu soru kolay değildir. Çünkü kendimizi anlamak, yalnızca ne istediğimizi bilmek anlamına gelmez. Birbirine zıt duygularımızı da taşıyabilmeyi gerektirir.Birini sevip aynı anda ona öfkelenmek.Yakınlık isteyip aynı zamanda yalnız kalmak istemek.Bir ilişkiden vazgeçmek isteyip kaybetmekten korkmak.Hem görülmek isteyip hem de görünür olmaktan çekinmek.İnsan ruhu çoğu zaman bu karşıtlıkların içinde yaşar.Belki de anlaşılmak, bir başkasının bizi tamamen çözmesi değildir. Bazen anlaşılmak, kendi içimizde birbirine yabancı kalmış parçaların birbirini duymaya başlamasıdır.

Psikoloji
Betül Esra Baba

Neden Hep Ulaşılamayanı İsteriz?

Bazı insanları daha en başından ulaşılması zor buluruz. Mesafelidirler, kararsızdırlar, bir türlü tam olarak orada değildirler. Bazen bir ilişkiye hazır olmadıklarını söyler, bazen duygularını açıkça göstermez, bazen de tam yakınlaştığımız anda geri çekilirler. İlginç olan ise şudur: Karşımızdaki kişi ne kadar uzaklaşırsa, ona duyduğumuz ilgi bazen o kadar artar.Sanki ulaşmak istediğimiz şey, tam da bize verilmediği için daha değerli hâle gelir.Oysa burada yalnızca karşımızdaki kişinin özelliklerinden söz etmiyor olabiliriz. Bazen bizi çeken şey, kişinin kendisinden çok onunla kurduğumuz ulaşma ve ulaşamama döngüsüdür.Yakınlık olduğunda rahatlayan değil, mesafe olduğunda daha fazla arzulayan insanlar vardır. İlişki karşılıklı ve güvenli bir hâle geldiğinde heyecan azalabilir; ancak karşı taraf uzaklaştığında yoğun bir özlem başlayabilir. "Neden böyle olduğunu anlamıyorum." denir. "Aslında bana iyi davranan insanlar oldu ama onlara karşı aynı şeyi hissetmedim."Bu noktada psikodinamik yaklaşım başka bir soru sorar:Gerçekten kimi istiyoruz; yoksa neyi elde etmeye çalışıyoruz?İnsanların ilişki seçimleri her zaman yalnızca bilinçli tercihlerden oluşmaz. Geçmiş ilişkilerde yaşanan deneyimler, kişinin yakınlıkla, sevgiyle ve kendi değeriyle ilgili içsel beklentiler oluşturmasına neden olabilir. Çocuklukta sevgiye ulaşmak zor olmuşsa, ilgi tutarsız yaşanmışsa ya da kişi kendisini görülmek için sürekli çaba göstermek zorunda hissetmişse, sevgi ile mücadele arasında bilinçdışı bir bağ kurulabilir.Böyle bir durumda kolay ulaşılabilir, duygusal olarak mevcut ve güven veren biri başlangıçta fazla tanıdık gelmeyebilir. Hatta "Bir şey eksik." hissi yaratabilir. Çünkü ruhsal olarak tanıdık olan her zaman iyi olan değildir. Bazen tanıdık olan, yalnızca daha önce defalarca yaşanmış olandır.Bu nedenle bazı insanlar kendilerine yakınlık sunan kişilerden uzaklaşırken, kendilerini sürekli geri çeken kişilerin peşinden gidebilir. Burada bilinçli olarak acı çekmek istemekten söz etmiyoruz. Aksine kişi çoğu zaman neden aynı örüntünün içinde kaldığını gerçekten anlamaz. Ancak bilinçdışında, geçmişte tamamlanmamış bir ilişkinin duygusal izleri bugünkü ilişkilerde yeniden canlanabilir.Belki bu kez farklı olacaktır.Belki bu kez beni seçecek.Belki yeterince sevilebilirsem, yeterince sabırlı olursam, yeterince anlayış gösterirsem sonunda bana yaklaşacak.Bu "belki"lerin içinde yalnızca romantik bir umut değil, kişinin kendi değeriyle ilgili daha eski bir soru da bulunabilir:"Beni seçmeyecek olan birinin beni seçmesini sağlayabilirsem, sonunda yeterince değerli olduğumu hissedecek miyim?"Bu nedenle ulaşılamayan kişiye duyulan arzu bazen yalnızca o kişiye yönelik değildir. Kişinin kendi değerini kanıtlama çabasına da dönüşebilir.Üstelik ulaşılamayan kişiyle kurulan ilişkilerde belirsizlik, arzuyu daha da yoğunlaştırabilir. Karşı tarafın ne hissettiğini tam olarak bilememek, zihinde sürekli bir alan bırakır. "Acaba?" sorusu burada önemli bir rol oynar. Bir gün yakın, bir gün uzak olan bir kişi, karşısındakini sürekli ilişkiyi anlamlandırmaya çalışırken bırakabilir. Her mesaj, her sessizlik, her küçük yakınlık büyük bir anlam kazanır.Böylece ilişkinin kendisinden çok, ilişkiyi çözmeye çalışma hâli yaşamın merkezine yerleşebilir.Psikanalitik düşüncede arzu ile eksiklik arasında güçlü bir bağ vardır. Lacancı açıdan bakıldığında arzu, tamamen sahip olunan bir nesneyle sona eren basit bir istek değildir. Eksiklik, arzunun hareket etmesini sağlayan temel unsurlardan biridir. Bu nedenle bazen tam olarak sahip olamadığımız şey, zihnimizde olduğundan çok daha büyük bir yer kaplar.Ulaşılmaz kişi de böyle bir işlev kazanabilir. Onun gerçekte kim olduğundan bağımsız olarak, zihnimizde taşıdığı anlam büyüyebilir. Onu değil, onun temsil ettiği şeyi arzuluyor olabiliriz: seçilmeyi, yeterli olmayı, özel olmayı, sonunda görülmeyi...

Psikoloji
Betül Esra Baba