• Hizmetler
  • Uzmanlar
  • İşletmeler
  • Etkinlikler
  • Blog
  • Giriş Yap
  • Loading
    planda

    +90 549 124 56 78

    Bize Ulaşın!

    Ekibimiz destek için hazır

    Download on the App StoreDownload on Google Play

    Kurumsal

    • Hakkımızda
    • Sıkça Sorulan Sorular
    • Kullanım Şartları
    • Çerezler ve Gizlilik
    • Veri Politikamız
    • KVKK Aydınlatma Metni
    • Gizlilik Politikamız
    • İletişim

    Hizmet Alanlar İçin

    • Uzmanlar
    • İşletmeler
    • Hizmetler
    • Blog

    Hizmet Verenler İçin

    • Planda'ya Katıl
    • Özellikler
    • Paketler
    • Kullanım Kılavuzu
    ©2025 Planda. Her hakkı saklıdır.
    TroyAmerican ExpressVisaMastercard3DSSL
    • Hizmetler
    • Uzmanlar
    • İşletmeler
    • Etkinlikler
    • Blog
    • Giriş Yap
  • Yeni: AI Terapist Eşleştirme

    Sizin İçin En Uygun Uzmanı
    Yapay Zeka İle Bulun

    Hangi uzmanla görüşeceğinizden emin değil misiniz? Planda Asistan ile konuşarak şikayetlerinizi anlatın, size en uygun terapistleri anında bulalım.

    Asistan ile Hemen Başla
    Ankara'da depresyon üzerine uzman arıyorum.
    Size en uygun 3 uzmanımızı buldum! İşte önerilerim... ✨

    Sana uygun hizmeti bul

    138139Planlanan Randevu
    5417Mutlu Müşteri
    Lokasyon
    Hizmet

    Öne Çıkan İşletmeler

    Tüm İşletmeleri İncele
    Korto

    Korto

    İstanbul (Şişli, Kadıköy)
    Psikoloji
    Klinik Psikolog Başak Gündeş

    Klinik Psikolog Başak Gündeş

    İstanbul (Kadıköy)
    Psikoloji
    Psikolojik Danışman Mine Nadiroğlu

    Psikolojik Danışman Mine Nadiroğlu

    Psikoloji
    Klinik Psikolog Deniz Beren Kılıçlı

    Klinik Psikolog Deniz Beren Kılıçlı

    Antalya (Konyaaltı, Muratpaşa)
    Psikoloji

    Mobil uygulamayı indir

    Planda mobil uygulamasını indirerek tüm hizmetlere kolayca ulaşabilirsin.

    Blog yazıları

    Tüm Yazılara Göz At

    Duygularımı Neden Bastırıyorum?

    Duygular, insan yaşamının doğal ve vazgeçilmez bir parçasıdır. Sevinmek, üzülmek, öfkelenmek, hayal kırıklığı yaşamak ya da korkmak, yaşam boyunca karşılaştığımız olaylara verdiğimiz doğal tepkilerdir. Ancak bazı insanlar zamanla duygularını yaşamaktan çok onları kontrol etmeye, saklamaya ya da tamamen görmezden gelmeye çalışır. Dışarıdan bakıldığında sakin, güçlü veya soğukkanlı görünebilirler. Fakat iç dünyalarında ifade edilmeyi bekleyen birçok duygu birikmeye devam eder.Duyguları bastırmak çoğu zaman bilinçli verilen bir karar değildir. Çocukluk döneminde “Ağlama.”, “Abartıyorsun.”, “Güçlü ol.”, “Öfkelenmek ayıptır.” gibi mesajlarla büyüyen kişiler, zamanla duygularını göstermenin yanlış ya da tehlikeli olduğuna inanabilir. Bazıları ise duygularını ifade ettiğinde eleştirildiği, anlaşılmadığı veya cezalandırıldığı için kendisini korumak amacıyla hislerini içinde tutmayı öğrenebilir.Zamanla bu durum bir alışkanlığa dönüşebilir. Kişi üzülse bile ağlayamaz, öfkelense bile bunu dile getiremez ya da kırıldığında bunu ifade etmek yerine sessizleşmeyi tercih eder. Hatta bazen ne hissettiğini anlamakta bile zorlanabilir. “İyiyim.” demek kolay gelir; ancak biraz daha derine inildiğinde hangi duygunun yaşandığını tanımlamak güçleşebilir.Duygular bastırıldığında tamamen ortadan kaybolmaz. Aksine, farklı şekillerde kendini göstermeye devam edebilir. Sürekli gergin hissetmek, tahammülün azalması, beklenmedik öfke patlamaları, yoğun kaygı, tükenmişlik hissi veya bedensel yakınmalar bazen ifade edilemeyen duyguların dolaylı yansımaları olabilir. Bu nedenle bastırılan duygular yalnızca psikolojik değil, fiziksel iyi oluşu da etkileyebilir.Bazı kişiler çevresindekileri üzmemek için duygularını saklar. Bazıları ise zayıf görünmekten korktuğu için hislerini paylaşmaz. Oysa duygularını ifade etmek güçsüzlük değil, kişinin kendisini tanıyabilmesi ve sağlıklı ilişkiler kurabilmesi için önemli bir beceridir. Hislerimizi yok saymak kısa vadede bizi koruyor gibi görünse de uzun vadede hem kendimizle hem de çevremizle olan ilişkimizi zorlaştırabilir.Duygularını bastıran kişiler çoğu zaman ihtiyaçlarını ifade etmekte de zorlanırlar. Kırıldıklarını söylemek yerine uzaklaşabilir, öfkelendiklerinde sessiz kalabilir ya da yardım istemeleri gereken zamanlarda her şeyi tek başına çözmeye çalışabilirler. Bu durum ilişkilerde yanlış anlaşılmalara ve iletişim problemlerine yol açabilir. Çünkü karşı taraf, ifade edilmeyen duyguları tahmin etmek zorunda kalır.Duyguları ifade etmek, onları kontrolsüz bir şekilde dışa vurmak anlamına gelmez. Sağlıklı duygu düzenleme; kişinin ne hissettiğini fark edebilmesi, bu duygunun neden ortaya çıktığını anlayabilmesi ve uygun bir şekilde ifade edebilmesidir. Bu beceri zamanla geliştirilebilir ve öğrenilebilir.Terapi sürecinde amaç kişiyi daha duygusal biri yapmak değildir. Öncelikle hangi duyguların bastırıldığını, bunun ne zaman başladığını ve hangi deneyimlerle ilişkili olduğunu anlamaya çalışırız. Kişi zamanla duygularını tanımayı, onları güvenli bir şekilde ifade etmeyi ve ihtiyaçlarını daha açık dile getirmeyi öğrenebilir. Bu süreç yalnızca kişinin kendisiyle olan ilişkisini değil, ailesi, partneri ve sosyal çevresiyle kurduğu ilişkileri de olumlu yönde etkileyebilir.Duygular bazen rahatsız edici olabilir; ancak onları bastırmak yerine anlamaya çalışmak, ruh sağlığını korumanın en önemli adımlarından biridir. Çünkü bastırılan her duygu kaybolmaz; yalnızca farklı bir biçimde kendini ifade etmeye çalışır. Kendinizi uzun zamandır ne hissettiğinizi anlamakta zorlanıyor ya da duygularınızı paylaşmaktan kaçınıyorsanız, bunun altında yatan nedenleri keşfetmek yaşam kalitenizi ve ilişkilerinizi önemli ölçüde iyileştirebilir.

    Genel
    İrem

    İşinizi büyütmek hiç bu kadar
    kolay olmamıştı.

    Planda profesyonel hizmet verenlere özel hazırlanmış bir pazaryeri ve yönetim yazılımıdır.

    Planda sayesinde hem online hem de yüz yüze yeni müşterilere ulaşabilir ve işletmenizi kolayca yönetebilirsiniz.

    Hemen Başvur

    İşletmeler için

    İşinizi büyütmek hiç bu kadar
    kolay olmamıştı.

    Planda profesyonel hizmet verenlere özel hazırlanmış bir pazaryeri ve yönetim yazılımıdır.

    Planda sayesinde hem online hem de yüz yüze yeni müşterilere ulaşabilir ve işletmenizi kolayca yönetebilirsiniz.

    Hemen Başvur
    planda

    +90 549 124 56 78

    Bize Ulaşın!

    Ekibimiz destek için hazır

    Download on the App StoreDownload on Google Play

    Kurumsal

    • Hakkımızda
    • Sıkça Sorulan Sorular
    • Kullanım Şartları
    • Çerezler ve Gizlilik
    • Veri Politikamız
    • KVKK Aydınlatma Metni
    • Gizlilik Politikamız
    • İletişim

    Hizmet Alanlar İçin

    • Uzmanlar
    • İşletmeler
    • Hizmetler
    • Blog

    Hizmet Verenler İçin

    • Planda'ya Katıl
    • Özellikler
    • Paketler
    • Kullanım Kılavuzu
    ©2025 Planda. Her hakkı saklıdır.
    TroyAmerican ExpressVisaMastercard3DSSL
    Psikolog İrem Gerdan

    Psikolog İrem Gerdan

    Psikoloji
    Klinik Psikolog Betül Esra Baba

    Klinik Psikolog Betül Esra Baba

    İstanbul (Zeytinburnu)
    Psikoloji
    Psikolog Zeynep Kalaç

    Psikolog Zeynep Kalaç

    İstanbul (Kadıköy)
    Psikoloji
    Klinik Psikolog Ümit Erdoğan

    Klinik Psikolog Ümit Erdoğan

    İstanbul (Kadıköy)
    Psikoloji
    Tüm İşletmeleri İncele

    Kıskançlık Ne Anlatır?

    Kıskançlık, çoğu zaman yalnızca sevginin bir göstergesi ya da güvensizlik olarak açıklanır. Oysa bu duygu, tek başına ele alındığında eksik kalır. Çünkü kıskançlık yalnızca sahip olunanı kaybetme korkusuyla değil, kişinin kendisiyle kurduğu ilişkiyle de yakından bağlantılıdır.Bir ilişkide kıskançlık hissetmek insana özgüdür. Ancak bu duygu yaşamın merkezine yerleştiğinde, sürekli şüphe, kontrol etme ihtiyacı ya da karşılaştırmalarla birlikte yaşandığında, altında yatan dinamikleri anlamak önem kazanır.Kıskançlık çoğu zaman yalnızca partnerle ilgili değildir. Kişinin kendisini ne kadar değerli hissettiği, sevilebilir olduğuna ne ölçüde inandığı ve ilişkilerde nasıl bir yer beklediği bu duygunun yoğunluğunu etkiler.Bazen kişi partnerini değil, onun kaybıyla birlikte yaşayacağını düşündüğü değersizlik duygusunu kıskanır. Çünkü ayrılık yalnızca ilişkinin bitmesi anlamına gelmez; aynı zamanda "Yeterince değerli değilim." inancını yeniden harekete geçirebilir.Kıskançlık çoğu zaman karşılaştırmalarla da beslenir. Başkasının daha başarılı, daha güzel, daha ilgi çekici ya da daha yeterli olduğu düşüncesi, kişinin kendi benlik algısındaki kırılgan noktaları görünür hâle getirir. Sorun yalnızca dışarıdaki kişi değildir; onun temsil ettiği şeydir.Bu nedenle kıskançlık bazen kaybetme korkusundan çok, yerini kaybetme korkusudur.İlişkilerde yoğun kıskançlık yaşayan kişiler çoğu zaman sürekli güvence arayabilir. Telefon kontrol etmek, sık sık "Beni seviyor musun?" diye sormak ya da karşı tarafın ilgisini test etmek kısa süreli rahatlama sağlasa da, alttaki kaygıyı ortadan kaldırmaz. Çünkü güvence dışarıdan geldikçe değil, kişinin kendi iç dünyasında inşa edildikçe kalıcı hâle gelir.Psikoterapide amaç kıskançlığı bastırmak değildir. Daha çok, bu duygunun neyi korumaya çalıştığını anlamaktır. Çünkü bazen kıskançlık, çocukluktan beri taşınan görülmeme korkusunun; bazen değersizlik hissinin, bazen de kaybetme deneyimlerinin bugünkü ilişkilerde yeniden canlanmış hâlidir.

    Genel
    Betül Esra

    Terk Edilmeyi Beklemek

    Bazı insanlar için bir ilişkinin en zor yanı, ayrılık değildir. Asıl zor olan, ayrılık henüz yaşanmamışken bile onun geleceğini beklemektir.Mesajlara geç cevap verilmesi, ses tonundaki küçük bir değişiklik ya da planların ertelenmesi... Başkaları için sıradan görülebilecek bu durumlar, bazı kişilerde yoğun bir kaygıyı tetikleyebilir. Zihin hızla olumsuz senaryolar üretmeye başlar: "Benden sıkıldı.", "Artık eskisi gibi hissetmiyor.", "Yakında beni terk edecek."Zamanla terk edilme korkusu yalnızca bir olasılık olmaktan çıkar; neredeyse kesinleşmiş bir beklentiye dönüşür. Kişi sevilse bile buna inanmakta zorlanır. Yakınlık arttıkça rahatlamak yerine daha fazla kaygılanabilir. Çünkü bağ güçlendikçe kaybetme ihtimali de daha gerçek hissettirmeye başlar.Bu kaygı bazen ilişkileri korumaya yönelik yoğun çabalarla kendini gösterir. Sürekli onay aramak, karşı tarafın sevgisini test etmek, vazgeçilmez olmaya çalışmak ya da kendi ihtiyaçlarını geri plana atmak bunlardan bazılarıdır. Bazen ise tam tersi olur; kişi incinmemek için ilişkiden ilk uzaklaşan taraf olur. "Beni terk etmeden ben gideyim." düşüncesi, bilinçli olmasa da güçlü bir savunmaya dönüşebilir.Ne var ki bu savunmalar çoğu zaman korkulan sonucun kendisini hazırlayabilir. Sürekli güvence istemek ilişkiyi yorabilir, duygusal mesafe ise yakınlaşmayı zorlaştırabilir. Böylece kişi, farkında olmadan yıllardır tanıdığı ilişki örüntüsünü yeniden yaşamaya başlayabilir.Psikodinamik psikoterapi, terk edilme korkusunu yalnızca bugünkü ilişkinin bir sorunu olarak ele almaz. Bu korkunun hangi deneyimlerden beslendiğini, kişinin kendisi ve başkaları hakkında hangi inançları geliştirdiğini anlamaya çalışır. Çünkü bazen değişmesi gereken şey yalnızca ilişki değil, kişinin ilişkiyi yaşama biçimidir.Yakınlık her zaman terk edilmeyle sonuçlanmaz. Ancak geçmişte yaşanan duygusal deneyimler, bugünkü ilişkileri de aynı gözle görmemize neden olabilir. 

    Genel
    Betül Esra

    Arzu ve Eksiklik

    İnsan ne ister?Bu soru ilk bakışta kolay görünür. Mutlu olmak, sevilmek, başarılı olmak, huzurlu bir yaşam sürmek… Çoğumuz cevabın bunlardan biri olduğunu düşünürüz. Oysa istediğimiz şeye ulaştığımızda bile çoğu zaman arayış sona ermez. Yeni bir hedef belirir, yeni bir eksiklik hissedilir. Sanki ulaşmaya çalıştığımız şey sürekli yer değiştirir.Belki de bunun nedeni, aradığımız şeyin hiçbir zaman yalnızca sahip olmak istediğimiz nesne olmamasıdır.Psikanalist Jacques Lacan, insanı hareket ettiren şeyin ihtiyaçtan çok arzu olduğunu söyler. İhtiyaç doyurulabilir; açlık yemekle, susuzluk suyla giderilebilir. Arzu ise doyurulduğunda sona ermez. Tam tersine, doyuruldukça başka bir biçime dönüşür. Çünkü arzu, belirli bir nesnenin değil; eksikliğin etrafında var olur.Hayatımız boyunca "Eğer bunu elde edersem her şey düzelecek." dediğimiz anlar olur. Yeni bir ilişki, daha iyi bir iş, daha büyük bir ev, daha fazla başarı… Fakat çoğu zaman ulaştığımız şey, hayalini kurduğumuz doyumu tam olarak getirmez. Bir süre sonra zihnimiz yeni bir hedef üretir. Sorun, hedeflerin yanlış olması değildir. Belki de insan ruhunun işleyişi böyledir.Çünkü eksiklik, ruhsal yaşamın bir kusuru değil; onun hareket kaynağıdır.Bunu kabul etmek kolay değildir. İçinde yaşadığımız dünya bize sürekli tamamlanabileceğimizi söyler. Daha başarılı olursak, daha güzel görünürsek, doğru ilişkiyi bulursak ya da kendimizi yeterince geliştirirsek sonunda eksiksiz hissedeceğimiz vaadiyle karşılaşırız. Oysa bu vaat çoğu zaman yeni bir yetersizlik üretir. Çünkü eksiklik giderilmesi gereken bir hata değil, insan olmanın temel koşullarından biridir.Lacan'a göre bilinçdışı da sandığımız gibi geçmişte kalmış anıların saklandığı sessiz bir depo değildir. Bilinçdışı konuşur; bazen dil sürçmelerinde, bazen rüyalarda, bazen tekrar eden ilişki seçimlerinde, bazen de nedenini tam açıklayamadığımız duyguların içinde kendini gösterir. Bastırılan hiçbir yaşantı bütünüyle kaybolmaz. Yalnızca başka bir biçimde geri döner.Bu nedenle insan bazen aynı ilişkiyi farklı kişilerle yaşar. Aynı hayal kırıklığını tekrar tekrar deneyimler. Aynı tür insanlara çekilir ya da benzer çatışmaların içinde kalır. Dışarıdan bakıldığında bunlar tesadüf gibi görünebilir. Oysa tekrar eden her örüntü, bilinçdışının henüz söze dökülememiş bir hikâyesini taşıyor olabilir.Belki de en yorucu olan, arzunun peşinden gitmek değildir. En yorucu olan, gerçekten neyi arzuladığımızı bilmeden yaşamaktır. Çünkü çoğu zaman kendi arzumuz sandığımız şey, başkalarının bizden beklediği hayat olabilir. Daha başarılı olmak, daha güçlü görünmek, daha çok sevilmek… Bunların hangisi gerçekten bize, hangisi başkalarının bakışına aittir?

    Genel
    Betül Esra

    Mutlu Olma Yanılgısı

    "Mutlu olmalıyım."Belki de modern insanın kendisine en sık söylediği cümlelerden biri budur. Üstelik bu cümle çoğu zaman bir temenniden çok, yerine getirilmesi gereken bir görev gibi yaşanır. Hayattan keyif almak, üretken olmak, iyi ilişkiler kurmak, kendini gerçekleştirmek, bedenen sağlıklı görünmek, zihinsel olarak dengeli olmak… Tüm bunlar, fark edilmeden tek bir idealin etrafında toplanır: Kusursuz ve mutlu bir ben olmak.Ne var ki tam da bu ideal, çoğu zaman huzursuzluğun kendisine dönüşür.Psikanalitik kuramda benlik ideali, kişinin ulaşmak istediği, olmayı arzuladığı benlik tasarımını ifade eder. Yaşam boyunca aileden, kültürden, eğitimden ve içinde yaşadığımız toplumdan gelen beklentilerle şekillenir. Bir yönüyle gelişim için gerekli bir yapı taşırken, katı ve ulaşılmaz hâle geldiğinde kişi için sürekli bir yetersizlik duygusunun kaynağı olabilir.Sorun, ideallerimizin olması değildir. Sorun, ideallerimizle yaşamımız arasındaki mesafenin giderek kapanamaz hâle gelmesidir.Bugün birçok insan yaşadığı huzursuzluğu dış koşullarla açıklamaya çalışır. Daha iyi bir iş bulursa, doğru ilişkiyi yaşarsa, daha çok para kazanırsa ya da istediği bedene kavuşursa sonunda mutlu olacağına inanır. Ancak bu hedeflere ulaştığında bile huzursuzluğun bütünüyle ortadan kalkmadığını fark eder. Çünkü sorun çoğu zaman dışarıdaki eksiklikte değil, içeride sürekli daha fazlasını talep eden benlik idealindedir.Benlik ideali sessiz çalışır. "Biraz daha başarılı olmalısın." der. "Daha güçlü görünmelisin." "Daha iyi bir ebeveyn olmalısın." "Hata yapmamalısın." "Herkes seni sevmeli." Bu ses zamanla o kadar tanıdık hâle gelir ki, kişi onu kendi düşüncesi sanmaya başlar. Oysa çoğu zaman bu beklentilerin önemli bir kısmı, yaşamın erken dönemlerinde içselleştirilmiş ilişkilerin izlerini taşır.Psikodinamik açıdan huzursuzluk, yalnızca yaşanan olayların değil, benlik ile benlik ideali arasındaki gerilimin de bir sonucu olabilir. Gerçek benlik yorulur, hata yapar, üzülür, öfkelenir ve bazen hiçbir şey yapmak istemez. Benlik ideali ise bunlara yer bırakmaz. Sürekli daha iyisini ister. Böylece kişi ne kadar çabalarsa çabalasın, kendisini eksik hissetmeye devam eder.İçinde yaşadığımız kültür de bu ideali besler. Sosyal medya, kişisel gelişim söylemleri ve başarı odaklı yaşam anlayışı, mutlu olmayı neredeyse ahlaki bir sorumluluk hâline getirir. Üzüntü, kaygı, öfke ya da hayal kırıklığı ise hızla ortadan kaldırılması gereken duygular gibi sunulur. Oysa insan ruhu yalnızca hazdan oluşmaz. Kayıplar, çatışmalar, belirsizlikler ve eksiklik de ruhsal yaşamın doğal parçalarıdır.Belki de en büyük yanılgılardan biri, huzursuzluğun tamamen ortadan kalkabileceğine inanmaktır. Çünkü insan olmanın kendisi, bir ölçüde eksiklikle yaşamayı gerektirir. Psikanalitik düşünce, bu eksikliğin bir kusur değil, arzunun ve ruhsal hareketin kaynağı olduğunu söyler. Eksiksiz olsaydık, istemeye, aramaya ya da ilişki kurmaya da ihtiyaç duymazdık.Belki de ruhsal iyilik, hiç huzursuz olmamak değildir. Bazen iyilik hâli, huzursuzluğu yaşamın doğal bir parçası olarak taşıyabilmekte yatar.Çünkü insanı en çok yoran şey her zaman yaşadığı acılar değildir; çoğu zaman onları yaşamaması gerektiğine dair inancıdır.

    Genel
    Betül Esra

    Kişiliğin İzleri

    İnsanlar çoğu zaman kişiliği değişmez bir özellik olarak düşünür. "Ben hep böyleydim." ya da "Onun karakteri böyle." gibi cümleler, kişiliğin doğuştan gelen ve yaşam boyunca aynı kalan bir yapı olduğu izlenimini yaratır. Oysa psikodinamik bakış açısına göre kişilik, yaşamın ilk yıllarından itibaren kurulan ilişkiler, duygusal deneyimler ve bunlara uyum sağlamak için geliştirilen ruhsal örgütlenmeler içinde şekillenir.Kişilik yalnızca nasıl davrandığımızı belirlemez; kendimizi nasıl algıladığımızı, başkalarına nasıl güvendiğimizi, yakınlık kurma biçimimizi, hayal kırıklıklarıyla nasıl baş ettiğimizi ve duygularımızı nasıl düzenlediğimizi de etkiler. Başka bir ifadeyle kişilik, dünyayı yorumlama ve onun içinde var olma biçimimizin temelini oluşturur.Yaşamın erken dönemlerinde bakım verenlerle kurulan ilişki, bu yapılanmanın en önemli kaynaklarından biridir. Çocuğun ihtiyaçlarının nasıl karşılandığı, duygularının görülüp görülmediği, güven duygusunun gelişip gelişmediği ve yaşadığı hayal kırıklıklarının nasıl karşılandığı; zamanla hem kendisine hem de başkalarına ilişkin oluşturacağı içsel temsilleri etkiler. Bu deneyimler tek başına kişiliği belirlemez; ancak kişiliğin temel taşlarını oluşturur.Her birey yaşamı boyunca zorlayıcı deneyimlerle karşılaşır ve bu deneyimlerle baş edebilmek için çeşitli ruhsal savunmalar geliştirir. Savunmalar, ruhsal yaşamın doğal ve gerekli bir parçasıdır. Ancak bazı durumlarda bu savunmalar giderek katılaşabilir ve kişinin dünyayla kurduğu ilişkinin temel biçimi hâline gelebilir. Esnekliğin yerini tekrar eden örüntüler aldığında kişi, benzer ilişkileri yaşamaya, benzer çatışmaları sürdürmeye ve benzer duygular içinde sıkışmaya başlayabilir.Psikanalitik kuram açısından kişilik bozuklukları tam da bu noktada ele alınır. Kişilik bozukluğu, yalnızca bazı davranışların fazla olması ya da kişinin "zor biri" olması anlamına gelmez. Daha çok, kişinin kendisiyle ve başkalarıyla kurduğu ilişkinin uzun süredir devam eden, katı ve işlevselliği bozan bir örüntü hâline gelmesini ifade eder.Örneğin bazı insanlar ilişkilerinde yoğun terk edilme kaygısı yaşayabilir, duygularını düzenlemekte zorlanabilir ve kendilerini zaman zaman derin bir boşluk hissi içinde bulabilir. Bazıları başkalarının niyetlerine karşı sürekli kuşku duyabilir, eleştirilmeye karşı aşırı hassas olabilir ya da insanlara güvenmekte güçlük çekebilir. Kimileri ise hata yapmaktan kaçınmak için yaşamlarını katı kurallar etrafında düzenleyebilir, kontrolü kaybetme düşüncesiyle yoğun kaygı yaşayabilir. Bu örüntüler, yalnızca tek tek belirtiler olarak değil; kişinin yaşamının birçok alanına yayılan ilişki kurma biçimleri olarak değerlendirilir.Kişilik bozukluklarının oluşumunu tek bir nedene bağlamak mümkün değildir. Genetik yatkınlık, mizaç özellikleri, erken dönem bağlanma deneyimleri, travmatik yaşantılar ve çevresel koşullar birbirini etkileyerek kişilik yapılanmasını şekillendirir. Psikodinamik yaklaşım ise özellikle bu deneyimlerin kişinin iç dünyasında nasıl anlam kazandığıyla ilgilenir. Çünkü aynı yaşam olayı, her bireyde aynı ruhsal etkiyi yaratmaz. Belirleyici olan yalnızca ne yaşandığı değil, yaşananın kişi tarafından nasıl deneyimlendiğidir.Terapi sürecinde kişi, tekrar eden ilişki örüntülerini, yoğun duygularını, kendisine ve başkalarına ilişkin yerleşmiş inançlarını fark etmeye başlar. Bu farkındalık, geçmişi değiştirmez; ancak geçmişin bugünkü yaşam üzerindeki etkisini dönüştürebilir. Kişilik bir anda değişmez. Ancak kişi, yıllardır tek seçenek sandığı davranış biçimlerinin yerine daha esnek yollar geliştirebildikçe hem kendisiyle hem de çevresiyle kurduğu ilişki de değişmeye başlar.

    Genel
    Betül Esra

    Öfkenin Ardındaki

    Öfke, çoğu zaman kaçınılması gereken bir duygu olarak görülür. Öfkelenmek ayıp, tehlikeli ya da kontrol edilmesi gereken bir durum gibi öğretilir. Bu nedenle birçok insan öfkesini bastırmaya çalışır; bazıları ise onu ancak patladığında fark eder. Oysa psikodinamik bakış açısına göre öfke, tek başına anlaşılması gereken bir duygu değildir. Asıl soru, öfkenin ardında ne olduğudur.Çünkü öfke çoğu zaman görünen duygudur; altında ise daha kırılgan yaşantılar bulunur.Bir tartışmada sesimizi yükselten şey gerçekten söylenen söz müdür? Yoksa o sözün bizde uyandırdığı değersizlik hissi mi? Birinin bizi eleştirmesi neden bazen yalnızca rahatsız ederken, bazen günlerce süren bir öfkeye dönüşür? Aynı olayın farklı insanlarda farklı duygular uyandırması, yaşananın kendisinden çok ona yüklenen anlamla ilgilidir.İnsan, yaşamı boyunca yalnızca olayları değil, o olayların yarattığı duyguları da biriktirir. Özellikle çocukluk yıllarında öfkeye nasıl karşılık verildiği, kişinin bu duyguyla kuracağı ilişkiyi büyük ölçüde şekillendirir. Öfkelenmesine izin verilmeyen, duyguları küçümsenen ya da her itirazı cezalandırılan bir çocuk zamanla öfkesini bastırmayı öğrenebilir. Başka bir çocuk ise ancak öfkelendiğinde duyulduğunu deneyimlemiş olabilir. Her iki durumda da öfke, doğal bir duygu olmaktan çıkar; ilişkilerin içinde anlam kazanan bir tepkiye dönüşür.Bu nedenle yetişkinlikte yaşanan öfke, yalnızca bugüne ait olmayabilir. Bazen geçmişte ifade edilemeyen kırgınlıkların, görülmeyen ihtiyaçların ya da karşılanmayan beklentilerin bugünkü yankısıdır. Kişi bunu bilinçli olarak fark etmese de, eski bir duygunun ağırlığını yeni bir olayın içinde yaşayabilir.Psikodinamik psikoterapide öfke bastırılması ya da ortadan kaldırılması gereken bir duygu olarak ele alınmaz. Aksine, kişinin iç dünyasını anlamak için önemli bir ipucu olarak görülür. Çünkü öfke çoğu zaman başka bir duygunun üzerini örter. Yoğun bir hayal kırıklığı, değersizlik hissi, utanç, incinmişlik ya da terk edilme korkusu doğrudan hissedilmek yerine öfke biçiminde ortaya çıkabilir.Bu nedenle bazı insanlar aslında üzgün olduklarında öfkelenirler. Kırıldıklarında uzaklaşırlar. İhtiyaç duyduklarında saldırganlaşırlar. Dışarıdan bakıldığında sorun öfke gibi görünse de, içeride çok daha karmaşık bir duygusal süreç yaşanmaktadır.Öfke yalnızca dışa yönelmez; bazen kişinin kendisine döner. Sürekli kendini eleştirmek, en küçük hatayı affedememek, başarıları küçümsemek ya da dinlenmeye izin vermemek de öfkenin içe yönelmiş biçimleri olabilir. Dışarıya ifade edilemeyen birçok duygu, zamanla kişinin kendi benliğine yönelir. Bu durumda öfke görünmez olur; fakat etkisi kişinin yaşamının her alanına yayılabilir.İlişkilerde tekrar eden çatışmaların altında da çoğu zaman yalnızca iletişim sorunları değil, anlaşılmamış duygular bulunur. "Beni dinlemiyor." cümlesinin ardında görülmeme hissi, "Beni anlamıyor." cümlesinin ardında yalnız kalma korkusu ya da "Bana değer vermiyor." düşüncesinin ardında eski yaralar olabilir. Bu yaralar bugünkü ilişki içinde yeniden canlandığında öfke, geçmiş ile bugünü birbirine bağlayan bir köprü hâline gelir.Psikoterapi sürecinde öfkenin haklı ya da haksız olduğuna karar vermekten çok, onun hangi yaşantıya eşlik ettiğini anlamaya çalışırız. Duygularımız bize karşı değildir. En zorlayıcı olanlar bile çoğu zaman anlamaya çalıştığımızda yeni bir kapı aralar. Öfke de bunlardan biridir. Onu yalnızca susturmaya çalıştığımızda, bize anlatmak istediği şeyi de kaçırabiliriz. Oysa öfke bazen "Canım yandı.", bazen "Görülmedim.", bazen de "Yine aynı yerde incindim." demenin başka bir yoludur.

    Genel
    Betül Esra

    Kaygı, zihnimize ve bedenimize ne yapar?

    Bedende ne olur?Sempatik sinir sistemi, yani savaş–kaç–don tepkisi etkinleşir:Kalp daha hızlı çarpar, tansiyon yükselebilir.Solunum hızlanır ve yüzeyselleşir; nefes yetmiyormuş gibi hissedilebilir.Terleme, titreme, baş dönmesi, ağız kuruluğu gelişebilir.Kaslar gerilir; özellikle çene, boyun, omuz ve göğüs bölgesinde ağrı olabilir.Sindirim yavaşlayabilir; bulantı, karın ağrısı, ishal veya tuvalet ihtiyacı oluşabilir.Uyku bozulabilir ve kişi huzursuzlaşabilir. Bu belirtiler bedenin hızlı hareket etmeye hazırlanmasının sonucudur. Ancak ortada fiziksel bir tehlike olmadığında, kişi bu enerjiyi “boşaltamaz” ve yaşanan duyumlar korkutucu hale gelebilir.Zihinde ne olur?Dikkat daralır ve zihin tehlike aramaya başlar:“Ya kötü bir şey olursa?” düşünceleri artar.En olumsuz ihtimaller daha gerçekçi görünür.Konsantrasyon, karar verme ve hatırlama zorlaşabilir.Zihin boşalmış gibi hissedilebilir.Kişi bedensel duyumlarını sürekli kontrol edebilir.Kaçınma, erteleme, güvence arama veya kontrol etme davranışları artabilir. Böylece bir kaygı döngüsü oluşabilir:Tehdit düşüncesi →artan  bedensel uyaranlar → belirtileri tehlikeli yorumlama → daha fazla kaygı.Psikodinamik açıdanKaygı bazen zihnin kabul etmekte zorlandığı bir duygu, arzu, öfke, suçluluk, ayrılık korkusu veya iç çatışma yaklaşırken ortaya çıkan bir içsel huzursuzluk halidir. Ego bu kaygıyı azaltmak için bastırma, kaçınma, yansıtma, entelektüelleştirme ya da kontrol etme gibi bilinçdışı savunma mekanizmalarına başvurabilir.Kaygı orta düzeydeyse kişi duygusunu düşünüp anlamlandırabilir. Çok yükselirse düşünme kapasitesi azalır; kişi daha ilkel savunmalara, bedenselleştirmeye veya dürtüsel tepkilere yönelebilir.Ani ve yeni başlayan göğüs ağrısı, bayılma, belirgin nefes darlığı ya da alışılmadık fiziksel belirtiler yalnızca kaygıya bağlanmamalı; tıbbi değerlendirme gerekebilir. Düzenli kaygı günlük yaşamı, uykuyu veya işlevselliği bozuyorsa profesyonel destek alınması önerilir.

    Genel
    Ümit
    Tüm Yazılara Göz At