Mutlu Olma Yanılgısı
"Mutlu olmalıyım."Belki de modern insanın kendisine en sık söylediği cümlelerden biri budur. Üstelik bu cümle çoğu zaman bir temenniden çok, yerine getirilmesi gereken bir görev gibi yaşanır. Hayattan keyif almak, üretken olmak, iyi ilişkiler kurmak, kendini gerçekleştirmek, bedenen sağlıklı görünmek, zihinsel olarak dengeli olmak… Tüm bunlar, fark edilmeden tek bir idealin etrafında toplanır: Kusursuz ve mutlu bir ben olmak.Ne var ki tam da bu ideal, çoğu zaman huzursuzluğun kendisine dönüşür.Psikanalitik kuramda benlik ideali, kişinin ulaşmak istediği, olmayı arzuladığı benlik tasarımını ifade eder. Yaşam boyunca aileden, kültürden, eğitimden ve içinde yaşadığımız toplumdan gelen beklentilerle şekillenir. Bir yönüyle gelişim için gerekli bir yapı taşırken, katı ve ulaşılmaz hâle geldiğinde kişi için sürekli bir yetersizlik duygusunun kaynağı olabilir.Sorun, ideallerimizin olması değildir. Sorun, ideallerimizle yaşamımız arasındaki mesafenin giderek kapanamaz hâle gelmesidir.Bugün birçok insan yaşadığı huzursuzluğu dış koşullarla açıklamaya çalışır. Daha iyi bir iş bulursa, doğru ilişkiyi yaşarsa, daha çok para kazanırsa ya da istediği bedene kavuşursa sonunda mutlu olacağına inanır. Ancak bu hedeflere ulaştığında bile huzursuzluğun bütünüyle ortadan kalkmadığını fark eder. Çünkü sorun çoğu zaman dışarıdaki eksiklikte değil, içeride sürekli daha fazlasını talep eden benlik idealindedir.Benlik ideali sessiz çalışır. "Biraz daha başarılı olmalısın." der. "Daha güçlü görünmelisin." "Daha iyi bir ebeveyn olmalısın." "Hata yapmamalısın." "Herkes seni sevmeli." Bu ses zamanla o kadar tanıdık hâle gelir ki, kişi onu kendi düşüncesi sanmaya başlar. Oysa çoğu zaman bu beklentilerin önemli bir kısmı, yaşamın erken dönemlerinde içselleştirilmiş ilişkilerin izlerini taşır.Psikodinamik açıdan huzursuzluk, yalnızca yaşanan olayların değil, benlik ile benlik ideali arasındaki gerilimin de bir sonucu olabilir. Gerçek benlik yorulur, hata yapar, üzülür, öfkelenir ve bazen hiçbir şey yapmak istemez. Benlik ideali ise bunlara yer bırakmaz. Sürekli daha iyisini ister. Böylece kişi ne kadar çabalarsa çabalasın, kendisini eksik hissetmeye devam eder.İçinde yaşadığımız kültür de bu ideali besler. Sosyal medya, kişisel gelişim söylemleri ve başarı odaklı yaşam anlayışı, mutlu olmayı neredeyse ahlaki bir sorumluluk hâline getirir. Üzüntü, kaygı, öfke ya da hayal kırıklığı ise hızla ortadan kaldırılması gereken duygular gibi sunulur. Oysa insan ruhu yalnızca hazdan oluşmaz. Kayıplar, çatışmalar, belirsizlikler ve eksiklik de ruhsal yaşamın doğal parçalarıdır.Belki de en büyük yanılgılardan biri, huzursuzluğun tamamen ortadan kalkabileceğine inanmaktır. Çünkü insan olmanın kendisi, bir ölçüde eksiklikle yaşamayı gerektirir. Psikanalitik düşünce, bu eksikliğin bir kusur değil, arzunun ve ruhsal hareketin kaynağı olduğunu söyler. Eksiksiz olsaydık, istemeye, aramaya ya da ilişki kurmaya da ihtiyaç duymazdık.Belki de ruhsal iyilik, hiç huzursuz olmamak değildir. Bazen iyilik hâli, huzursuzluğu yaşamın doğal bir parçası olarak taşıyabilmekte yatar.Çünkü insanı en çok yoran şey her zaman yaşadığı acılar değildir; çoğu zaman onları yaşamaması gerektiğine dair inancıdır.