• Hizmetler
  • Uzmanlar
  • İşletmeler
  • Etkinlikler
  • Blog
  • Giriş Yap
  • Loading
    planda

    +90 549 124 56 78

    Bize Ulaşın!

    Ekibimiz destek için hazır

    Download on the App StoreDownload on Google Play

    Kurumsal

    • Hakkımızda
    • Sıkça Sorulan Sorular
    • Kullanım Şartları
    • Çerezler ve Gizlilik
    • Veri Politikamız
    • KVKK Aydınlatma Metni
    • Gizlilik Politikamız
    • İletişim

    Hizmet Alanlar İçin

    • Uzmanlar
    • İşletmeler
    • Hizmetler
    • Blog

    Hizmet Verenler İçin

    • Planda'ya Katıl
    • Özellikler
    • Paketler
    • Kullanım Kılavuzu
    ©2025 Planda. Her hakkı saklıdır.
    TroyAmerican ExpressVisaMastercard3DSSL
    • Hizmetler
    • Uzmanlar
    • İşletmeler
    • Etkinlikler
    • Blog
    • Giriş Yap
  • Yeni: AI Terapist Eşleştirme

    Sizin İçin En Uygun Uzmanı
    Yapay Zeka İle Bulun

    Hangi uzmanla görüşeceğinizden emin değil misiniz? Planda Asistan ile konuşarak şikayetlerinizi anlatın, size en uygun terapistleri anında bulalım.

    Asistan ile Hemen Başla
    Ankara'da depresyon üzerine uzman arıyorum.
    Size en uygun 3 uzmanımızı buldum! İşte önerilerim... ✨

    Sana uygun hizmeti bul

    138593Planlanan Randevu
    5440Mutlu Müşteri
    Lokasyon
    Hizmet

    Öne Çıkan İşletmeler

    Tüm İşletmeleri İncele
    Korto

    Korto

    İstanbul (Şişli, Kadıköy)
    Psikoloji
    Klinik Psikolog Başak Gündeş

    Klinik Psikolog Başak Gündeş

    İstanbul (Kadıköy)
    Psikoloji
    Psikolojik Danışman Mine Nadiroğlu

    Psikolojik Danışman Mine Nadiroğlu

    Psikoloji
    Klinik Psikolog Deniz Beren Kılıçlı

    Klinik Psikolog Deniz Beren Kılıçlı

    Antalya (Konyaaltı, Muratpaşa)
    Psikoloji

    Mobil uygulamayı indir

    Planda mobil uygulamasını indirerek tüm hizmetlere kolayca ulaşabilirsin.

    Blog yazıları

    Tüm Yazılara Göz At

    Bittiğini Bildiğim Bir İlişkiden Neden Kopamıyorum?

    Bir ilişkinin artık iyi gelmediğini görmek ile o ilişkiden duygusal olarak ayrılabilmek aynı şey değildir. Bazen kişi ilişkinin yürümeyeceğini açıkça bilir; defalarca aynı sorunların yaşandığını, beklentilerinin karşılanmadığını, hatta ilişkinin kendisini yorduğunu fark eder. Buna rağmen ayrılık düşüncesi geldiğinde yoğun bir özlem, kaygı veya geri dönme isteği yaşayabilir. Zihin “Bu ilişki bitmeli.” derken duygular aynı hızda ilerlemeyebilir.Bu durum çoğu zaman kişinin iradesiz olduğu ya da ne istediğini bilmediği anlamına gelmez. Çünkü bir ilişkiden ayrılırken yalnızca bir insandan uzaklaşmayız. O kişiyle oluşturduğumuz alışkanlıklardan, günlük rutinden, ortak anılardan, kurduğumuz gelecek hayallerinden ve ilişkinin hayatımızdaki yerinden de ayrılırız. Bu nedenle ayrılık, tek bir bağın kopmasından çok daha fazlasını içerebilir.Uzun süre hayatın önemli bir parçası olmuş biriyle iletişimin aniden kesilmesi günlük yaşamda büyük bir boşluk yaratabilir. Gün içinde mesaj attığınız, yaşadığınız bir şeyi ilk anlatmak istediğiniz veya zorlandığınızda aradığınız kişi artık hayatınızda değildir. Bazen özlenen şey yalnızca eski partner değil, onun hayatınızdaki varlığıyla oluşmuş düzen ve tanıdıklık hissidir. Bu nedenle “Onu özlüyorum.” dediğimiz bazı anlarda aslında ilişkinin bize sağladığı yakınlığı, rutini veya ait olma hissini özlüyor olabiliriz.Ayrılıktan sonra zihnin geçmişi değerlendirme biçimi de kopmayı zorlaştırabilir. İlişki devam ederken rahatsız olduğumuz birçok şey ayrılıktan sonra geri plana çekilebilir. Güzel anılar daha görünür hale gelirken tartışmalar, kırgınlıklar ve ilişkiyi bitirme kararına götüren nedenler daha az hatırlanabilir. Böylece kişi zamanla ilişkinin gerçekte olduğundan daha iyi olduğu hissine kapılabilir. “Belki biraz daha uğraşsaydık düzelirdi.” veya “Aslında o kadar da kötü değildi.” gibi düşünceler ortaya çıkabilir.Bir başka önemli unsur, gerçekleşmemiş ihtimallerdir. İnsan bazen yaşadığı ilişkiye değil, yaşanabileceğine inandığı ilişkiye bağlanır. Partnerinin değişeceği, sorunların çözüleceği veya ilişkinin bir gün hayal ettiği hale geleceği umudu uzun süre devam etmiş olabilir. Ayrılık gerçekleştiğinde kişi yalnızca mevcut ilişkiyi değil, gelecekte gerçekleşmesini beklediği bu ihtimali de kaybeder. Bu nedenle bazen vazgeçmekte zorlandığımız şey kişi kadar, onunla kurduğumuz gelecek hayalidir.Belirsizlik de ayrılık sürecini zorlaştırabilir. Özellikle ilişkinin net bir kapanış yaşamadan bitmesi, bazı soruların cevapsız kalması veya taraflardan birinin zaman zaman yeniden iletişim kurması kişinin zihninde “Acaba?” alanı bırakabilir. “Geri döner mi?”, “Bir gün değişir mi?”, “Bu kez farklı olur mu?” gibi ihtimaller duygusal bağın sürmesine neden olabilir. Kesin bir kayıptan çok, sürekli açık bırakılmış bir ihtimalle baş etmek bazen daha zor olabilir.Kopmakta zorlanmanın altında yalnızlık korkusu da bulunabilir. Bir ilişkinin bitmesiyle birlikte kişinin yalnızca partneri değil, alıştığı sosyal düzeni de değişebilir. Hafta sonlarının nasıl geçirileceğinden gelecek planlarına kadar birçok şey yeniden şekillenmek zorunda kalır. Bu boşluk bazen “Onu istiyorum.” düşüncesiyle “Yalnız kalmak istemiyorum.” düşüncesinin birbirine karışmasına yol açabilir.Bazı kişilerde ise ilişki, özdeğer duygusuyla güçlü biçimde bağlantılı hale gelmiş olabilir. Partner tarafından seçilmek, sevilmek veya istenmek kişinin kendisini değerli hissetmesinin önemli bir kaynağıysa ayrılık yalnızca ilişkinin kaybı olarak yaşanmaz. “Artık beni istemiyor.” düşüncesi zamanla “Demek ki yeterince değerli değilim.” şeklinde yorumlanabilir. Böyle bir durumda eski partnerin geri dönmesini istemek bazen yalnızca ilişkiyi geri istemek değil, kişinin kendi değerine dair sarsılan duygusunu yeniden onarma çabası da olabilir.Bağlanma biçimlerimiz de ayrılığa verdiğimiz tepkileri etkileyebilir. Yakın ilişkilerde terk edilme veya reddedilme konusunda yoğun hassasiyet yaşayan biri için ayrılık, yalnızca bugünkü ilişkinin bitişini değil, geçmişten taşınan bazı korkuları da harekete geçirebilir. Bu nedenle yaşanan duygunun şiddeti bazen yalnızca son ilişkinin süresi veya niteliğiyle açıklanamayabilir.Özellikle ilişkinin bir ayrılıp bir barışma döngüsü içinde ilerlediği durumlarda kopmak daha da karmaşık hale gelebilir. Zor dönemlerin ardından gelen yakınlaşmalar kişide ilişkinin yeniden düzelebileceğine dair güçlü bir umut yaratabilir. Her yeni barışma, “Bu sefer farklı olacak.” beklentisini besleyebilir. Böylece ilişki uzun süredir mutsuzluk yaratıyor olsa bile güzel dönemlerin tekrar geleceği düşüncesi ayrılığı kabullenmeyi zorlaştırabilir.Bu noktada önemli bir ayrım vardır: Birini özlemek, onunla yeniden birlikte olmanın sizin için doğru olduğu anlamına gelmez. İnsan kendisine iyi gelmeyen bir ilişkiyi de özleyebilir. Bir kararın doğru olduğunu bilmek, o kararın acı vermeyeceği anlamına gelmez. Ayrılığın ardından yaşanan özlem, kararın yanlışlığının kanıtı olmak zorunda değildir.Benzer şekilde ayrılığı kabullenmek de eski partneri tamamen unutmak anlamına gelmez. Amaç geçmişi silmek veya hiçbir şey hissetmemek değildir. Kabullenme daha çok, ilişkinin hayatımızdaki yerinin değiştiğini fark edebilmek ve artık gerçekleşmeyecek ihtimallerle yaşamayı öğrenebilmekle ilgilidir.Bu süreçte kişinin kendisine “Neden hâlâ unutamadım?” diye baskı yapması da işleri zorlaştırabilir. Ayrılığın ardından iyileşme doğrusal ilerlemek zorunda değildir. Bazı günler kişi kendisini oldukça iyi hissederken başka bir gün bir şarkı, mekan, fotoğraf veya anı eski duyguları yeniden canlandırabilir. Bunun yaşanması başlangıç noktasına geri dönüldüğü anlamına gelmez.Asıl üzerinde durulabilecek nokta, ilişkinin kişide hangi ihtiyacı karşıladığıdır. O kişiyi mi özlüyorum, yoksa yalnız kalmamayı mı? İlişkinin kendisini mi istiyorum, yoksa onun bir gün değişeceğine dair umudu mu? Geri dönmesini gerçekten istediğim için mi bekliyorum, yoksa reddedilmiş olmanın yarattığı duyguyla mı mücadele ediyorum? Bu soruların cevapları her insan için farklı olabilir.Terapi sürecinde de amaç kişiye “Artık unutmalısın.” demek değildir. İlişkiye bağlanmayı sürdüren duygular, düşünceler ve ihtiyaçlar birlikte anlamlandırılabilir. İlişkide kişinin kendisini nasıl konumlandırdığı, ayrılığın hangi korkuları harekete geçirdiği, tekrar eden ilişki örüntülerinin bulunup bulunmadığı ve kaybın kişinin kendisine dair inançlarını nasıl etkilediği üzerinde çalışılabilir.Bazen ayrılık sonrası yaşanan yoğunluğun altında yalnızca kaybedilen kişi değil, kişinin kendisiyle ilgili daha eski hikayeler bulunur. Terk edilme korkusu, değersizlik hissi, yalnız kalamama, onay ihtiyacı veya geçmiş ilişkilerden taşınan deneyimler bugünkü ayrılığı daha ağır hale getirebilir. Bunları fark etmek, kişinin yalnızca bu ayrılıkla değil, gelecekte kuracağı ilişkilerle ilgili de önemli bir farkındalık kazanmasına yardımcı olabilir.Bir ilişkinin bittiğini kabul etmek, o ilişkinin önemsiz olduğunu kabul etmek değildir. Aksine, hayatımızda önemli bir yeri olmuş bir şeyi geride bırakmanın zor olabileceğini kabul etmektir. Kopmak bazen tek bir karar anından ziyade zaman içinde gerçekleşen bir süreçtir. Zihin ilişkinin neden bittiğini çoktan anlamış olabilir; duyguların aynı yere ulaşması ise biraz daha zaman alabilir.

    Genel
    İrem

    İşinizi büyütmek hiç bu kadar
    kolay olmamıştı.

    Planda profesyonel hizmet verenlere özel hazırlanmış bir pazaryeri ve yönetim yazılımıdır.

    Planda sayesinde hem online hem de yüz yüze yeni müşterilere ulaşabilir ve işletmenizi kolayca yönetebilirsiniz.

    Hemen Başvur

    İşletmeler için

    İşinizi büyütmek hiç bu kadar
    kolay olmamıştı.

    Planda profesyonel hizmet verenlere özel hazırlanmış bir pazaryeri ve yönetim yazılımıdır.

    Planda sayesinde hem online hem de yüz yüze yeni müşterilere ulaşabilir ve işletmenizi kolayca yönetebilirsiniz.

    Hemen Başvur
    planda

    +90 549 124 56 78

    Bize Ulaşın!

    Ekibimiz destek için hazır

    Download on the App StoreDownload on Google Play

    Kurumsal

    • Hakkımızda
    • Sıkça Sorulan Sorular
    • Kullanım Şartları
    • Çerezler ve Gizlilik
    • Veri Politikamız
    • KVKK Aydınlatma Metni
    • Gizlilik Politikamız
    • İletişim

    Hizmet Alanlar İçin

    • Uzmanlar
    • İşletmeler
    • Hizmetler
    • Blog

    Hizmet Verenler İçin

    • Planda'ya Katıl
    • Özellikler
    • Paketler
    • Kullanım Kılavuzu
    ©2025 Planda. Her hakkı saklıdır.
    TroyAmerican ExpressVisaMastercard3DSSL
    Psikolog İrem Gerdan

    Psikolog İrem Gerdan

    Psikoloji
    Klinik Psikolog Betül Esra Baba

    Klinik Psikolog Betül Esra Baba

    İstanbul (Zeytinburnu)
    Psikoloji
    Psikolog Zeynep Kalaç

    Psikolog Zeynep Kalaç

    İstanbul (Kadıköy)
    Psikoloji
    Klinik Psikolog Ümit Erdoğan

    Klinik Psikolog Ümit Erdoğan

    İstanbul (Kadıköy)
    Psikoloji
    Tüm İşletmeleri İncele

    Neden Yardım İstemekte Bu Kadar Zorlanıyorum?

    Bazı insanlar için yardım etmek oldukça doğal, yardım istemek ise şaşırtıcı derecede zordur. Çevresindeki insanların ihtiyaçlarını kolayca fark eden, bir problem olduğunda sorumluluk alan ve başkalarının yükünü hafifletmeye çalışan biri, sıra kendi ihtiyacını dile getirmeye geldiğinde geri çekilebilir. Zorlandığını söylemek yerine çözüm arar, yorulduğunu belli etmemeye çalışır ve çoğu zaman “Ben hallederim.” diyerek devam eder.Dışarıdan bakıldığında bu durum güçlü, bağımsız ve çözüm odaklı olmak şeklinde görülebilir. Elbette kendi sorunlarını çözebilmek önemli bir beceridir. Ancak kişinin yardım istemeyi neredeyse hiç seçenek olarak görmemesi, ihtiyaç duyduğu halde destek almaktan kaçınması veya yardım istediğinde yoğun bir rahatsızlık hissetmesi yalnızca bağımsızlıkla açıklanamayabilir.Yardım istemekte zorlanmanın altında farklı düşünceler bulunabilir. “İnsanlara yük olmamalıyım.”, “Kendi sorunumu kendim çözmeliyim.”, “Yardıma ihtiyacım olduğunu görürlerse güçsüz olduğumu düşünürler.”, “Birinden bir şey istersem ona borçlu kalırım.” veya “Nasıl olsa kimse gerçekten yardımcı olmaz.” gibi inançlar kişinin destek istemesini zorlaştırabilir. Bu düşünceler bazen o kadar otomatikleşir ki kişi yardım istemediğini fark etmez bile; ona göre yapılması gereken zaten her şeyi kendi başına halletmektir.Bu örüntünün kökeninde çocukluk deneyimleri de bulunabilir. İhtiyaçları yeterince görülmeyen, erken yaşta sorumluluk almak zorunda kalan veya çevresindeki yetişkinleri üzmemek için kendi ihtiyaçlarını geri plana atmayı öğrenen bir çocuk zamanla “Benim ihtiyaçlarım başkalarına yük olabilir.” sonucuna ulaşabilir. Bazı ailelerde ise güçlü olmak, sorun çıkarmamak ve kendi başının çaresine bakmak özellikle değer görebilir. Böyle bir ortamda yardım istemek, yetişkinlikte bile kişinin zihninde güçsüzlükle eşleşebilir.Bazen de geçmişte yardım istendiğinde alınan karşılık belirleyici olur. İhtiyacını dile getirdiğinde küçümsenmiş, reddedilmiş, eleştirilmiş ya da sonradan bu yardımın yüzüne vurulduğunu deneyimlemiş biri için tekrar destek istemek kolay olmayabilir. Kişi kendisini korumak için “Bir daha kimseye ihtiyacım olmayacak.” gibi katı bir tutum geliştirebilir. Bu tutum bir dönem gerçekten koruyucu olmuş olsa bile ilerleyen yıllarda kişinin ilişkilerinde yalnızlaşmasına neden olabilir.Yardım istemekte zorlanan kişilerde kontrol ihtiyacı da önemli olabilir. Bir işi başkasına bırakmak, onun farklı bir yöntem kullanacağını veya istenen sonucu vermeyeceğini kabul etmeyi gerektirir. Bu nedenle “En iyisi kendim yapayım.” düşüncesi bazen yalnızca yüksek sorumluluk duygusundan değil, kontrolü bırakmanın yarattığı kaygıdan da beslenebilir. Özellikle mükemmeliyetçi kişiler için yardım istemek, sürecin tamamını kontrol edememek anlamına gelebilir.Bir başka önemli nokta ise özdeğerdir. Kişi kendi değerini ne kadar üretken, güçlü veya başkalarına faydalı olduğuyla ilişkilendiriyorsa ihtiyaç sahibi konumunda olmak o kadar rahatsız edici gelebilir. Sürekli veren kişi olmaya alışmış biri için alan taraf olmak yabancı bir deneyimdir. Başkalarına yardım ederken kendisini değerli hissedebilir fakat aynı şefkati ve desteği kendisi için talep etmekte zorlanabilir.Bu durum ilişkilerde ilginç bir dengesizlik oluşturabilir. Kişi çevresindekiler için çok şey yaparken kendi ihtiyaçlarını açıkça ifade etmez. Ardından kimsenin onun ihtiyaçlarını fark etmediğini veya kendisine aynı desteğin verilmediğini hissedebilir. Zamanla “Ben herkesin yanındayım ama benim yanımda kimse yok.” düşüncesi ortaya çıkabilir. Oysa çevresindeki insanlar çoğu zaman onun neye ihtiyaç duyduğunu bilmiyor olabilir. Çünkü kişi yıllardır dışarıya “Ben hallederim.” mesajını vermektedir.Bu nedenle yardım istemek yalnızca bir ihtiyacı dile getirmek değildir; aynı zamanda bir miktar kırılganlığa izin vermektir. “Şu anda bunu tek başıma yapmakta zorlanıyorum.” diyebilmek, her şeyi kontrol edemediğimizi ve zaman zaman başkalarına ihtiyaç duyabileceğimizi kabul etmeyi gerektirir. Bu da bazı insanlar için yardımın kendisinden çok daha zor olabilir.Sağlıklı bağımsızlık ise hiçbir zaman kimseye ihtiyaç duymamak anlamına gelmez. İnsan hem kendi ayakları üzerinde durabilir hem de gerektiğinde destek isteyebilir. Aslında yakın ilişkilerin önemli parçalarından biri karşılıklılıktır. Bazen destek veren, bazen destek alan kişi olabilmek ilişkide daha dengeli bir bağ kurulmasını sağlar.Yardım istemeyi öğrenmek bir anda bütün sorumlulukları başkalarına bırakmak anlamına da gelmez. Küçük ihtiyaçları ifade etmekle başlanabilir. Birinden fikir istemek, yapılacak bir işte destek talep etmek veya zor geçen bir günde yalnızca “Bugün biraz yanımda olmana ihtiyacım var.” diyebilmek bile kişinin alışık olduğu örüntünün dışına çıkması anlamına gelebilir.Bu süreçte yardım istendiğinde ortaya çıkan ilk düşünceleri fark etmek oldukça değerlidir. “Şimdi beni beceriksiz mi bulacak?”, “Rahatsız etmiş olur muyum?”, “Bunu kendim yapmam gerekirdi.” gibi düşünceler yardım istemenin neden bu kadar zor olduğunu anlamaya dair önemli ipuçları verebilir. Çünkü çoğu zaman asıl mesele yardımın kendisi değil, kişinin yardım istemeye yüklediği anlamdır.Terapi sürecinde de yalnızca “Daha fazla yardım iste.” demek yeterli değildir. Kişinin neden her şeyi kendi başına taşımaya ihtiyaç duyduğu, yardım istemenin onun için ne anlama geldiği ve geçmişte hangi deneyimlerin bu tutumu şekillendirdiği birlikte ele alınabilir. “Güçlü olmak”, “ihtiyaç duymak”, “yük olmak” ve “bağımsız olmak” gibi kavramlara yüklenen anlamlar incelendikçe kişinin bugün kullandığı baş etme biçimlerini anlaması kolaylaşabilir.Zamanla amaç bağımsızlıktan vazgeçmek değil, bağımsızlığı daha esnek hale getirmektir. Kendi sorunlarını çözebilmek bir güçtür; fakat gerektiğinde destek isteyebilmek de öyledir. Her şeyi tek başına taşımak zorunda olmadığını fark etmek, kişinin hem kendisiyle hem de çevresindeki insanlarla kurduğu ilişkide önemli bir değişim yaratabilir.

    Genel
    İrem

    Duygularımı Neden Bastırıyorum?

    Duygular, insan yaşamının doğal ve vazgeçilmez bir parçasıdır. Sevinmek, üzülmek, öfkelenmek, hayal kırıklığı yaşamak ya da korkmak, yaşam boyunca karşılaştığımız olaylara verdiğimiz doğal tepkilerdir. Ancak bazı insanlar zamanla duygularını yaşamaktan çok onları kontrol etmeye, saklamaya ya da tamamen görmezden gelmeye çalışır. Dışarıdan bakıldığında sakin, güçlü veya soğukkanlı görünebilirler. Fakat iç dünyalarında ifade edilmeyi bekleyen birçok duygu birikmeye devam eder.Duyguları bastırmak çoğu zaman bilinçli verilen bir karar değildir. Çocukluk döneminde “Ağlama.”, “Abartıyorsun.”, “Güçlü ol.”, “Öfkelenmek ayıptır.” gibi mesajlarla büyüyen kişiler, zamanla duygularını göstermenin yanlış ya da tehlikeli olduğuna inanabilir. Bazıları ise duygularını ifade ettiğinde eleştirildiği, anlaşılmadığı veya cezalandırıldığı için kendisini korumak amacıyla hislerini içinde tutmayı öğrenebilir.Zamanla bu durum bir alışkanlığa dönüşebilir. Kişi üzülse bile ağlayamaz, öfkelense bile bunu dile getiremez ya da kırıldığında bunu ifade etmek yerine sessizleşmeyi tercih eder. Hatta bazen ne hissettiğini anlamakta bile zorlanabilir. “İyiyim.” demek kolay gelir; ancak biraz daha derine inildiğinde hangi duygunun yaşandığını tanımlamak güçleşebilir.Duygular bastırıldığında tamamen ortadan kaybolmaz. Aksine, farklı şekillerde kendini göstermeye devam edebilir. Sürekli gergin hissetmek, tahammülün azalması, beklenmedik öfke patlamaları, yoğun kaygı, tükenmişlik hissi veya bedensel yakınmalar bazen ifade edilemeyen duyguların dolaylı yansımaları olabilir. Bu nedenle bastırılan duygular yalnızca psikolojik değil, fiziksel iyi oluşu da etkileyebilir.Bazı kişiler çevresindekileri üzmemek için duygularını saklar. Bazıları ise zayıf görünmekten korktuğu için hislerini paylaşmaz. Oysa duygularını ifade etmek güçsüzlük değil, kişinin kendisini tanıyabilmesi ve sağlıklı ilişkiler kurabilmesi için önemli bir beceridir. Hislerimizi yok saymak kısa vadede bizi koruyor gibi görünse de uzun vadede hem kendimizle hem de çevremizle olan ilişkimizi zorlaştırabilir.Duygularını bastıran kişiler çoğu zaman ihtiyaçlarını ifade etmekte de zorlanırlar. Kırıldıklarını söylemek yerine uzaklaşabilir, öfkelendiklerinde sessiz kalabilir ya da yardım istemeleri gereken zamanlarda her şeyi tek başına çözmeye çalışabilirler. Bu durum ilişkilerde yanlış anlaşılmalara ve iletişim problemlerine yol açabilir. Çünkü karşı taraf, ifade edilmeyen duyguları tahmin etmek zorunda kalır.Duyguları ifade etmek, onları kontrolsüz bir şekilde dışa vurmak anlamına gelmez. Sağlıklı duygu düzenleme; kişinin ne hissettiğini fark edebilmesi, bu duygunun neden ortaya çıktığını anlayabilmesi ve uygun bir şekilde ifade edebilmesidir. Bu beceri zamanla geliştirilebilir ve öğrenilebilir.Terapi sürecinde amaç kişiyi daha duygusal biri yapmak değildir. Öncelikle hangi duyguların bastırıldığını, bunun ne zaman başladığını ve hangi deneyimlerle ilişkili olduğunu anlamaya çalışırız. Kişi zamanla duygularını tanımayı, onları güvenli bir şekilde ifade etmeyi ve ihtiyaçlarını daha açık dile getirmeyi öğrenebilir. Bu süreç yalnızca kişinin kendisiyle olan ilişkisini değil, ailesi, partneri ve sosyal çevresiyle kurduğu ilişkileri de olumlu yönde etkileyebilir.Duygular bazen rahatsız edici olabilir; ancak onları bastırmak yerine anlamaya çalışmak, ruh sağlığını korumanın en önemli adımlarından biridir. Çünkü bastırılan her duygu kaybolmaz; yalnızca farklı bir biçimde kendini ifade etmeye çalışır. Kendinizi uzun zamandır ne hissettiğinizi anlamakta zorlanıyor ya da duygularınızı paylaşmaktan kaçınıyorsanız, bunun altında yatan nedenleri keşfetmek yaşam kalitenizi ve ilişkilerinizi önemli ölçüde iyileştirebilir.

    Genel
    İrem

    Kıskançlık Ne Anlatır?

    Kıskançlık, çoğu zaman yalnızca sevginin bir göstergesi ya da güvensizlik olarak açıklanır. Oysa bu duygu, tek başına ele alındığında eksik kalır. Çünkü kıskançlık yalnızca sahip olunanı kaybetme korkusuyla değil, kişinin kendisiyle kurduğu ilişkiyle de yakından bağlantılıdır.Bir ilişkide kıskançlık hissetmek insana özgüdür. Ancak bu duygu yaşamın merkezine yerleştiğinde, sürekli şüphe, kontrol etme ihtiyacı ya da karşılaştırmalarla birlikte yaşandığında, altında yatan dinamikleri anlamak önem kazanır.Kıskançlık çoğu zaman yalnızca partnerle ilgili değildir. Kişinin kendisini ne kadar değerli hissettiği, sevilebilir olduğuna ne ölçüde inandığı ve ilişkilerde nasıl bir yer beklediği bu duygunun yoğunluğunu etkiler.Bazen kişi partnerini değil, onun kaybıyla birlikte yaşayacağını düşündüğü değersizlik duygusunu kıskanır. Çünkü ayrılık yalnızca ilişkinin bitmesi anlamına gelmez; aynı zamanda "Yeterince değerli değilim." inancını yeniden harekete geçirebilir.Kıskançlık çoğu zaman karşılaştırmalarla da beslenir. Başkasının daha başarılı, daha güzel, daha ilgi çekici ya da daha yeterli olduğu düşüncesi, kişinin kendi benlik algısındaki kırılgan noktaları görünür hâle getirir. Sorun yalnızca dışarıdaki kişi değildir; onun temsil ettiği şeydir.Bu nedenle kıskançlık bazen kaybetme korkusundan çok, yerini kaybetme korkusudur.İlişkilerde yoğun kıskançlık yaşayan kişiler çoğu zaman sürekli güvence arayabilir. Telefon kontrol etmek, sık sık "Beni seviyor musun?" diye sormak ya da karşı tarafın ilgisini test etmek kısa süreli rahatlama sağlasa da, alttaki kaygıyı ortadan kaldırmaz. Çünkü güvence dışarıdan geldikçe değil, kişinin kendi iç dünyasında inşa edildikçe kalıcı hâle gelir.Psikoterapide amaç kıskançlığı bastırmak değildir. Daha çok, bu duygunun neyi korumaya çalıştığını anlamaktır. Çünkü bazen kıskançlık, çocukluktan beri taşınan görülmeme korkusunun; bazen değersizlik hissinin, bazen de kaybetme deneyimlerinin bugünkü ilişkilerde yeniden canlanmış hâlidir.

    Genel
    Betül Esra

    Terk Edilmeyi Beklemek

    Bazı insanlar için bir ilişkinin en zor yanı, ayrılık değildir. Asıl zor olan, ayrılık henüz yaşanmamışken bile onun geleceğini beklemektir.Mesajlara geç cevap verilmesi, ses tonundaki küçük bir değişiklik ya da planların ertelenmesi... Başkaları için sıradan görülebilecek bu durumlar, bazı kişilerde yoğun bir kaygıyı tetikleyebilir. Zihin hızla olumsuz senaryolar üretmeye başlar: "Benden sıkıldı.", "Artık eskisi gibi hissetmiyor.", "Yakında beni terk edecek."Zamanla terk edilme korkusu yalnızca bir olasılık olmaktan çıkar; neredeyse kesinleşmiş bir beklentiye dönüşür. Kişi sevilse bile buna inanmakta zorlanır. Yakınlık arttıkça rahatlamak yerine daha fazla kaygılanabilir. Çünkü bağ güçlendikçe kaybetme ihtimali de daha gerçek hissettirmeye başlar.Bu kaygı bazen ilişkileri korumaya yönelik yoğun çabalarla kendini gösterir. Sürekli onay aramak, karşı tarafın sevgisini test etmek, vazgeçilmez olmaya çalışmak ya da kendi ihtiyaçlarını geri plana atmak bunlardan bazılarıdır. Bazen ise tam tersi olur; kişi incinmemek için ilişkiden ilk uzaklaşan taraf olur. "Beni terk etmeden ben gideyim." düşüncesi, bilinçli olmasa da güçlü bir savunmaya dönüşebilir.Ne var ki bu savunmalar çoğu zaman korkulan sonucun kendisini hazırlayabilir. Sürekli güvence istemek ilişkiyi yorabilir, duygusal mesafe ise yakınlaşmayı zorlaştırabilir. Böylece kişi, farkında olmadan yıllardır tanıdığı ilişki örüntüsünü yeniden yaşamaya başlayabilir.Psikodinamik psikoterapi, terk edilme korkusunu yalnızca bugünkü ilişkinin bir sorunu olarak ele almaz. Bu korkunun hangi deneyimlerden beslendiğini, kişinin kendisi ve başkaları hakkında hangi inançları geliştirdiğini anlamaya çalışır. Çünkü bazen değişmesi gereken şey yalnızca ilişki değil, kişinin ilişkiyi yaşama biçimidir.Yakınlık her zaman terk edilmeyle sonuçlanmaz. Ancak geçmişte yaşanan duygusal deneyimler, bugünkü ilişkileri de aynı gözle görmemize neden olabilir. 

    Genel
    Betül Esra

    Arzu ve Eksiklik

    İnsan ne ister?Bu soru ilk bakışta kolay görünür. Mutlu olmak, sevilmek, başarılı olmak, huzurlu bir yaşam sürmek… Çoğumuz cevabın bunlardan biri olduğunu düşünürüz. Oysa istediğimiz şeye ulaştığımızda bile çoğu zaman arayış sona ermez. Yeni bir hedef belirir, yeni bir eksiklik hissedilir. Sanki ulaşmaya çalıştığımız şey sürekli yer değiştirir.Belki de bunun nedeni, aradığımız şeyin hiçbir zaman yalnızca sahip olmak istediğimiz nesne olmamasıdır.Psikanalist Jacques Lacan, insanı hareket ettiren şeyin ihtiyaçtan çok arzu olduğunu söyler. İhtiyaç doyurulabilir; açlık yemekle, susuzluk suyla giderilebilir. Arzu ise doyurulduğunda sona ermez. Tam tersine, doyuruldukça başka bir biçime dönüşür. Çünkü arzu, belirli bir nesnenin değil; eksikliğin etrafında var olur.Hayatımız boyunca "Eğer bunu elde edersem her şey düzelecek." dediğimiz anlar olur. Yeni bir ilişki, daha iyi bir iş, daha büyük bir ev, daha fazla başarı… Fakat çoğu zaman ulaştığımız şey, hayalini kurduğumuz doyumu tam olarak getirmez. Bir süre sonra zihnimiz yeni bir hedef üretir. Sorun, hedeflerin yanlış olması değildir. Belki de insan ruhunun işleyişi böyledir.Çünkü eksiklik, ruhsal yaşamın bir kusuru değil; onun hareket kaynağıdır.Bunu kabul etmek kolay değildir. İçinde yaşadığımız dünya bize sürekli tamamlanabileceğimizi söyler. Daha başarılı olursak, daha güzel görünürsek, doğru ilişkiyi bulursak ya da kendimizi yeterince geliştirirsek sonunda eksiksiz hissedeceğimiz vaadiyle karşılaşırız. Oysa bu vaat çoğu zaman yeni bir yetersizlik üretir. Çünkü eksiklik giderilmesi gereken bir hata değil, insan olmanın temel koşullarından biridir.Lacan'a göre bilinçdışı da sandığımız gibi geçmişte kalmış anıların saklandığı sessiz bir depo değildir. Bilinçdışı konuşur; bazen dil sürçmelerinde, bazen rüyalarda, bazen tekrar eden ilişki seçimlerinde, bazen de nedenini tam açıklayamadığımız duyguların içinde kendini gösterir. Bastırılan hiçbir yaşantı bütünüyle kaybolmaz. Yalnızca başka bir biçimde geri döner.Bu nedenle insan bazen aynı ilişkiyi farklı kişilerle yaşar. Aynı hayal kırıklığını tekrar tekrar deneyimler. Aynı tür insanlara çekilir ya da benzer çatışmaların içinde kalır. Dışarıdan bakıldığında bunlar tesadüf gibi görünebilir. Oysa tekrar eden her örüntü, bilinçdışının henüz söze dökülememiş bir hikâyesini taşıyor olabilir.Belki de en yorucu olan, arzunun peşinden gitmek değildir. En yorucu olan, gerçekten neyi arzuladığımızı bilmeden yaşamaktır. Çünkü çoğu zaman kendi arzumuz sandığımız şey, başkalarının bizden beklediği hayat olabilir. Daha başarılı olmak, daha güçlü görünmek, daha çok sevilmek… Bunların hangisi gerçekten bize, hangisi başkalarının bakışına aittir?

    Genel
    Betül Esra

    Mutlu Olma Yanılgısı

    "Mutlu olmalıyım."Belki de modern insanın kendisine en sık söylediği cümlelerden biri budur. Üstelik bu cümle çoğu zaman bir temenniden çok, yerine getirilmesi gereken bir görev gibi yaşanır. Hayattan keyif almak, üretken olmak, iyi ilişkiler kurmak, kendini gerçekleştirmek, bedenen sağlıklı görünmek, zihinsel olarak dengeli olmak… Tüm bunlar, fark edilmeden tek bir idealin etrafında toplanır: Kusursuz ve mutlu bir ben olmak.Ne var ki tam da bu ideal, çoğu zaman huzursuzluğun kendisine dönüşür.Psikanalitik kuramda benlik ideali, kişinin ulaşmak istediği, olmayı arzuladığı benlik tasarımını ifade eder. Yaşam boyunca aileden, kültürden, eğitimden ve içinde yaşadığımız toplumdan gelen beklentilerle şekillenir. Bir yönüyle gelişim için gerekli bir yapı taşırken, katı ve ulaşılmaz hâle geldiğinde kişi için sürekli bir yetersizlik duygusunun kaynağı olabilir.Sorun, ideallerimizin olması değildir. Sorun, ideallerimizle yaşamımız arasındaki mesafenin giderek kapanamaz hâle gelmesidir.Bugün birçok insan yaşadığı huzursuzluğu dış koşullarla açıklamaya çalışır. Daha iyi bir iş bulursa, doğru ilişkiyi yaşarsa, daha çok para kazanırsa ya da istediği bedene kavuşursa sonunda mutlu olacağına inanır. Ancak bu hedeflere ulaştığında bile huzursuzluğun bütünüyle ortadan kalkmadığını fark eder. Çünkü sorun çoğu zaman dışarıdaki eksiklikte değil, içeride sürekli daha fazlasını talep eden benlik idealindedir.Benlik ideali sessiz çalışır. "Biraz daha başarılı olmalısın." der. "Daha güçlü görünmelisin." "Daha iyi bir ebeveyn olmalısın." "Hata yapmamalısın." "Herkes seni sevmeli." Bu ses zamanla o kadar tanıdık hâle gelir ki, kişi onu kendi düşüncesi sanmaya başlar. Oysa çoğu zaman bu beklentilerin önemli bir kısmı, yaşamın erken dönemlerinde içselleştirilmiş ilişkilerin izlerini taşır.Psikodinamik açıdan huzursuzluk, yalnızca yaşanan olayların değil, benlik ile benlik ideali arasındaki gerilimin de bir sonucu olabilir. Gerçek benlik yorulur, hata yapar, üzülür, öfkelenir ve bazen hiçbir şey yapmak istemez. Benlik ideali ise bunlara yer bırakmaz. Sürekli daha iyisini ister. Böylece kişi ne kadar çabalarsa çabalasın, kendisini eksik hissetmeye devam eder.İçinde yaşadığımız kültür de bu ideali besler. Sosyal medya, kişisel gelişim söylemleri ve başarı odaklı yaşam anlayışı, mutlu olmayı neredeyse ahlaki bir sorumluluk hâline getirir. Üzüntü, kaygı, öfke ya da hayal kırıklığı ise hızla ortadan kaldırılması gereken duygular gibi sunulur. Oysa insan ruhu yalnızca hazdan oluşmaz. Kayıplar, çatışmalar, belirsizlikler ve eksiklik de ruhsal yaşamın doğal parçalarıdır.Belki de en büyük yanılgılardan biri, huzursuzluğun tamamen ortadan kalkabileceğine inanmaktır. Çünkü insan olmanın kendisi, bir ölçüde eksiklikle yaşamayı gerektirir. Psikanalitik düşünce, bu eksikliğin bir kusur değil, arzunun ve ruhsal hareketin kaynağı olduğunu söyler. Eksiksiz olsaydık, istemeye, aramaya ya da ilişki kurmaya da ihtiyaç duymazdık.Belki de ruhsal iyilik, hiç huzursuz olmamak değildir. Bazen iyilik hâli, huzursuzluğu yaşamın doğal bir parçası olarak taşıyabilmekte yatar.Çünkü insanı en çok yoran şey her zaman yaşadığı acılar değildir; çoğu zaman onları yaşamaması gerektiğine dair inancıdır.

    Genel
    Betül Esra

    Kişiliğin İzleri

    İnsanlar çoğu zaman kişiliği değişmez bir özellik olarak düşünür. "Ben hep böyleydim." ya da "Onun karakteri böyle." gibi cümleler, kişiliğin doğuştan gelen ve yaşam boyunca aynı kalan bir yapı olduğu izlenimini yaratır. Oysa psikodinamik bakış açısına göre kişilik, yaşamın ilk yıllarından itibaren kurulan ilişkiler, duygusal deneyimler ve bunlara uyum sağlamak için geliştirilen ruhsal örgütlenmeler içinde şekillenir.Kişilik yalnızca nasıl davrandığımızı belirlemez; kendimizi nasıl algıladığımızı, başkalarına nasıl güvendiğimizi, yakınlık kurma biçimimizi, hayal kırıklıklarıyla nasıl baş ettiğimizi ve duygularımızı nasıl düzenlediğimizi de etkiler. Başka bir ifadeyle kişilik, dünyayı yorumlama ve onun içinde var olma biçimimizin temelini oluşturur.Yaşamın erken dönemlerinde bakım verenlerle kurulan ilişki, bu yapılanmanın en önemli kaynaklarından biridir. Çocuğun ihtiyaçlarının nasıl karşılandığı, duygularının görülüp görülmediği, güven duygusunun gelişip gelişmediği ve yaşadığı hayal kırıklıklarının nasıl karşılandığı; zamanla hem kendisine hem de başkalarına ilişkin oluşturacağı içsel temsilleri etkiler. Bu deneyimler tek başına kişiliği belirlemez; ancak kişiliğin temel taşlarını oluşturur.Her birey yaşamı boyunca zorlayıcı deneyimlerle karşılaşır ve bu deneyimlerle baş edebilmek için çeşitli ruhsal savunmalar geliştirir. Savunmalar, ruhsal yaşamın doğal ve gerekli bir parçasıdır. Ancak bazı durumlarda bu savunmalar giderek katılaşabilir ve kişinin dünyayla kurduğu ilişkinin temel biçimi hâline gelebilir. Esnekliğin yerini tekrar eden örüntüler aldığında kişi, benzer ilişkileri yaşamaya, benzer çatışmaları sürdürmeye ve benzer duygular içinde sıkışmaya başlayabilir.Psikanalitik kuram açısından kişilik bozuklukları tam da bu noktada ele alınır. Kişilik bozukluğu, yalnızca bazı davranışların fazla olması ya da kişinin "zor biri" olması anlamına gelmez. Daha çok, kişinin kendisiyle ve başkalarıyla kurduğu ilişkinin uzun süredir devam eden, katı ve işlevselliği bozan bir örüntü hâline gelmesini ifade eder.Örneğin bazı insanlar ilişkilerinde yoğun terk edilme kaygısı yaşayabilir, duygularını düzenlemekte zorlanabilir ve kendilerini zaman zaman derin bir boşluk hissi içinde bulabilir. Bazıları başkalarının niyetlerine karşı sürekli kuşku duyabilir, eleştirilmeye karşı aşırı hassas olabilir ya da insanlara güvenmekte güçlük çekebilir. Kimileri ise hata yapmaktan kaçınmak için yaşamlarını katı kurallar etrafında düzenleyebilir, kontrolü kaybetme düşüncesiyle yoğun kaygı yaşayabilir. Bu örüntüler, yalnızca tek tek belirtiler olarak değil; kişinin yaşamının birçok alanına yayılan ilişki kurma biçimleri olarak değerlendirilir.Kişilik bozukluklarının oluşumunu tek bir nedene bağlamak mümkün değildir. Genetik yatkınlık, mizaç özellikleri, erken dönem bağlanma deneyimleri, travmatik yaşantılar ve çevresel koşullar birbirini etkileyerek kişilik yapılanmasını şekillendirir. Psikodinamik yaklaşım ise özellikle bu deneyimlerin kişinin iç dünyasında nasıl anlam kazandığıyla ilgilenir. Çünkü aynı yaşam olayı, her bireyde aynı ruhsal etkiyi yaratmaz. Belirleyici olan yalnızca ne yaşandığı değil, yaşananın kişi tarafından nasıl deneyimlendiğidir.Terapi sürecinde kişi, tekrar eden ilişki örüntülerini, yoğun duygularını, kendisine ve başkalarına ilişkin yerleşmiş inançlarını fark etmeye başlar. Bu farkındalık, geçmişi değiştirmez; ancak geçmişin bugünkü yaşam üzerindeki etkisini dönüştürebilir. Kişilik bir anda değişmez. Ancak kişi, yıllardır tek seçenek sandığı davranış biçimlerinin yerine daha esnek yollar geliştirebildikçe hem kendisiyle hem de çevresiyle kurduğu ilişki de değişmeye başlar.

    Genel
    Betül Esra
    Tüm Yazılara Göz At