Terapide Sessizlik: Ya Konuşacak Bir Şey Bulamazsam?

Psikolojik danışmanlığa başlamayı düşünen birinin aklına yalnızca “Neler anlatacağım?” sorusu gelmeyebilir. Bir tarafta konuşacak şeyler varken, anlatacak bir şeyler bulamamak, nereden başlayacağını bilememek de... ihtimallerdir.
“Ya gittiğimde aklıma hiçbir şey gelmezse?”
“Ya uzun bir sessizlik olursa?”
“Terapist benden konuşmamı beklerken ben ne söyleyeceğimi bilemezsem?”
Bu düşünceler, henüz ilk görüşme gerçekleşmeden bile ortaya çıkabilir. Terapi odası, kişinin kendisi hakkında yaklaşık elli dakika boyunca konuşmasının beklendiği bir yer gibi hayal edildiğinde sessizlik de kolaylıkla bir başarısızlık ihtimaline dönüşebilir. Kişi ne anlatacağını önceden hazırlaması, konuşmayı sürdürmesi veya görüşme süresini bir biçimde “doldurması” gerektiğini düşünebilir.
Hatta bazen terapiye başlamadan önce anlatılacak konular zihinde sıralanır: geçmişte yaşananlar, ilişkiler, son zamanlarda hissedilenler, çözülmesi istenen problemler… Fakat bütün bunların görüşme sırasında aynı açıklıkla akla gelmesinin bir garantisi yoktur. İnsan konuşmaya başladığında başka bir şey hatırlayabilir, düşündüğünden farklı bir konuya geçebilir veya bir noktada ne söyleyeceğini gerçekten bilemeyebilir.
Oysa psikolojik danışmanlık, iyi konuşmanın ya da kesintisiz bir anlatı oluşturmanın beklendiği bir performans değildir.
Sessizlik yalnızca ilk görüşmeye ilişkin bir endişe de değildir. Psikolojik danışmanlık sürecinde oldukça farklı biçimlerde ortaya çıkabilir.
Bazen kişi görüşmeye gelmeden önce anlatmak istediği pek çok şeyi düşünür. Fakat koltuğa oturduğunda zihni birden boşalmış gibi olabilir. Bazen konuşmanın ortasında sözcükler kesilir. Bazen ne hissettiğini biliyor gibidir ancak bunu nasıl ifade edeceğini bulamaz. Bazen de ne söyleyeceğini değil, ne söylemesinin beklendiğini düşünmeye başlar.
“Bunu anlatmam önemli mi?”
“Çok mu dağıldım?”
“Şimdi başka bir şeyden bahsetsem tuhaf olur mu?”
“Terapist benim hakkımda ne düşünüyor?”
Böyle anlarda görünürde hiçbir şey söylenmiyor olsa bile kişinin iç dünyasında oldukça fazla şey gerçekleşiyor olabilir. Kişi konuşmayı sürdürmeye çalışırken aynı zamanda söylediklerini değerlendiriyor, terapistin tepkisini gözlemliyor veya bir düşüncenin söylenip söylenmemesi arasında kalıyor olabilir.
Bu nedenle terapide sessizliği yalnızca konuşmanın olmadığı bir zaman dilimi olarak düşünmek yanıltıcıdır.
Bu sessizliğin ne anlama geldiği sorusunun herkes için geçerli tek bir cevabı yoktur.
Bir sessizlik, kişinin düşüncelerini toparlamasıyla ilişkili olabilir. Başka bir anda utanmayla veya kaygıyla ortaya çıkabilir. Bazı deneyimler hakkında konuşmak kolayken bazılarına yaklaşmak daha güç olabilir. Kişi terapistin vereceği tepkiyi merak ediyor, söylemek istediği bir şeyle söylemekten kaçındığı bir şey arasında kalıyor ya da henüz sözcüklere dönüşmemiş bir duyguyu fark etmeye çalışıyor olabilir.
Bazen de sessizliğin böylesine belirgin bir anlamı olmayabilir. İnsan zaman zaman yalnızca durur, düşünür ve susar.
Psikanalitik ve psikodinamik yaklaşımlar açısından önemli olan, sessizliğe dışarıdan hazır bir anlam vermek yerine onun kişinin o andaki deneyimi içerisindeki yerini merak edebilmektir. Aynı kişinin farklı görüşmelerindeki iki sessizliğin bile aynı anlama gelmesi gerekmez. Dolayısıyla sessizliğin anlamı, ancak kişinin kendi deneyimi ve terapötik ilişkinin içinde anlaşılabilir.
Terapist açısından görev de her sessizliği mümkün olduğunca hızlı biçimde konuşmayla doldurmak değildir.
Terapiye başlamayı düşünen birinin sessizlikle ilgili kaygısının bir başka tarafı burada ortaya çıkabilir. Terapistin sürekli soru soracağı, konuları belirleyeceği ve konuşma durduğunda yeni bir soru ile görüşmeyi yeniden hareketlendireceği düşünülebilir.
Bazı çalışma biçimlerinde terapist daha yapılandırıcı olabilir. Psikanalitik çalışmada ise kişinin zihninde kendiliğinden beliren düşüncelere, duygulara, çağrışımlara ve bunların arasındaki geçişlere de alan açılır. Terapistin yalnızca kişinin anlattığı olayları değil, bunların nasıl anlatıldığını ve görüşme sırasında nelerin ortaya çıktığını dinlemesi de bu çalışma biçiminin bir parçasıdır. Psikanalitik çalışmada terapistin neyi dinlediğiyle ilgili daha ayrıntılı olarak “Terapist Tavsiye Verir mi? Terapist Sizde Neyi Dinler?” başlıklı yazımda da söz etmiştim.
Bu nedenle terapistin her boşluğu hemen doldurmaması, ilgisiz olduğu veya kişinin tek başına bırakıldığı anlamına gelmez. Bazen konuşmayı hemen yönlendirmemek, kişinin kendi düşüncesinin nereye gideceğini görebilmek için alan bırakır.
Ancak bunun tersi de önemlidir: Sessizlik kendi başına terapötik olduğu için korunması gereken bir şey değildir.
Kişi terapistin daha fazla soru sormasına ihtiyaç duyabilir. Uzun sessizliklerden rahatsız olabilir. Terapistin sessizliğini ilgisizlik, eleştiri veya kendisinden bir şey beklenmesi şeklinde yaşayabilir. Bunların kendisi de görüşmede konuşulabilecek deneyimlerdir. Örneğin “Siz sessiz kaldığınızda ne söylemem gerektiğini bulmaya çalışıyorum” demek, sessizliği bozmak için söylenmiş önemsiz bir cümle değil, o anda kişinin terapistle birlikte yaşadığı deneyime ilişkin önemli bir ifade olabilir.
Terapi odasındaki sessizliğin bazen başka bir kaynağı da vardır: kişi konuşacak bir şey bulamadığı için değil, söyleyecekleri arasından doğru olanı seçmeye çalıştığı için susabilir.
Oysa özellikle psikanalitik çalışmada, ilk bakışta önemsiz, ilgisiz veya konudan uzak görünen bir düşüncenin de söylenebilmesi önemlidir. Bir anıdan başka bir anıya geçmek, birden akla gelen bir kişiden söz etmek veya “Bunun neden şimdi aklıma geldiğini bilmiyorum” diyerek bir düşünceyi paylaşmak sürecin parçası olabilir.
Serbest çağrışımın temelinde de biraz bu vardır: kişinin zihninden geçenleri önceden kusursuz bir anlatıya dönüştürmeden mümkün olduğunca ifade edebilmesi.
Bu her zaman kolay değildir. İnsan gündelik yaşamında ne söyleyeceğini seçmeye, karşısındaki kişinin tepkisini hesaba katmaya ve konuşmasını anlaşılır hâle getirmeye alışmıştır. Bir arkadaşla konuşurken konudan fazla uzaklaşmamak, karşımızdakini sıkmamak veya söylediklerimizin nasıl karşılanacağını düşünmek oldukça olağandır. Terapi odasına girdiğimizde bu alışkanlıklar kapının dışında kalmaz.
Bu nedenle kişi bazen terapistine de anlaşılır bir hikâye anlatmaya, önemli gördüğü konulardan söz etmeye veya “doğru” cevabı vermeye çalışabilir. Bunların fark edilmesi ise konuşulan konunun kendisi kadar önemli hâle gelebilir.
Belki de terapiye başlamayı düşünen kişi için en rahatlatıcı nokta şudur: İlk görüşmeye hazır bir hikâyeyle gelmek gerekmez.
Nereden başlayacağınızı bilmemeniz de konuşulabilir.
Hatta ilk cümleniz pekâlâ şu olabilir:
“Buraya gelirken ne anlatacağımı bilememekten endişeleniyordum.”
Bu cümle görüşmenin aksaması değil, görüşmenin kendisidir.
Benzer biçimde psikolojik danışmanlık süreci başladıktan sonra ortaya çıkan sessizliklerin de hemen ortadan kaldırılması gerekmez. Bazıları geçip gider; bazıları hakkında konuşulur; bazılarıysa zaman içinde başka düşünce ve duygularla bağlantılı hâle gelir.
Bu nedenle sessizlik, terapinin durduğu veya başarısız olduğu yer olmak zorunda değildir. Bazen terapide birlikte merak edilen şeyin kendisi hâline gelebilir.
Terapiye başlarken kişinin bilmesi gereken en basit şeylerden biri de budur: Görüşmeye ne söyleyeceğinizi hazırlamış olarak gelmeniz temel bir şart değil.
Kategoriler
Bu konuda destek alın
Yazının konusuyla çalışan uzmanları inceleyip online veya yüz yüze randevu alabilirsiniz.

