Travma, Sessizlik ve Sanat: Çok Konuşulan Bir Kavramın Söze Sığmayan Gerçekliği
Travma kavramının gündelik dildeki yaygınlaşmasından, kelimelerin ulaşamadığı deneyimlere ve sanatın sessiz anlatısına…
Neden Artık Her Şey "Travmatik"?
Kötü geçen bir iş görüşmesi, sosyal medyada alınan olumsuz bir yorum, biten bir ilişki ya da günlük hayatın sıradan hayal kırıklıkları… Bugün bu deneyimleri tanımlarken “travma yaşadım” demek neredeyse bir refleks hâline geldi.
Bir zamanlar ağır fiziksel yaralanmaları, savaşları, ciddi kazaları ve yaşamı tehdit eden olayları tanımlamak için kullanılan “travma” kavramı, modern dilde belirgin bir dönüşüm geçiriyor. Artık yalnızca klinik bir kavram değil; gündelik hayatın acılarını anlamlandırmak için de başvurduğumuz güçlü bir etiket.
Peki bu değişim yalnızca dilin doğal bir evrimi mi? Yoksa “travma” kelimesinin kapsamı genişledikçe, travmanın kendisine ilişkin toplumsal algımız da mı değişiyor?
Psikoloji ve dilbilim perspektifinden bakıldığında, mesele yalnızca hangi kelimeyi kullandığımızla ilgili değil. Kullandığımız kelimeler, yaşadığımız deneyimleri nasıl yorumladığımızı ve başkalarının acısını nasıl değerlendirdiğimizi de şekillendiriyor.
Kavram genişlemesi: Her acı travma mıdır?
Psikolog Nick Haslam’ın kavram genişlemesi (concept creep) teorisi, psikolojik kavramların zaman içerisinde daha geniş bir deneyim alanını kapsayacak şekilde değişebildiğini öne sürüyor.
Bu genişleme iki biçimde gerçekleşebiliyor. Yatay genişlemede, kavram daha önce kapsamadığı yeni olay ve deneyimlere yayılıyor. Dikey genişlemede ise aynı kavram, giderek daha düşük düzeydeki şiddet veya yoğunlukta yaşanan olayları tanımlamak için kullanılmaya başlanıyor.
“Travma” kavramı da bu dönüşümün dikkat çekici örneklerinden biri.
1970–2017 yılları arasında yayımlanan 800.000’den fazla psikoloji makalesini inceleyen bir çalışma, travma kelimesinin kullanımının artmasıyla birlikte kelimenin tarif etmeye çalıştığı durumlara karşı duygusal yoğunluk ve şiddetine dair algı eşiğinin düştüğünü ortaya koymaktadır.
Travma kavramı zaman içerisinde savaş, cinayet veya ağır şiddet gibi yüksek yoğunluklu olayların yanı sıra eleştirilmek, reddedilme veya utandırılma deneyimi gibi daha düşük yoğunluklu stresörlerle de ilişkilendirilmeye başlanıyor.
Bu durum, “Her şey travma mı?” sorusunu önemli hâle getiriyor.
Çünkü bir deneyime “travma” adını vermek yalnızca onu tarif etmek değildir. Aynı zamanda o deneyime belirli bir psikolojik anlam yüklemektir.
Travma ile zor deneyim arasındaki fark
Burada önemli olan nokta, gündelik acıları küçümsemek değil.
Bir ilişkinin bitmesi, işten çıkarılmak, dışlanmak, aşağılanmak veya sosyal medyada yoğun biçimde eleştirilmek elbette insan üzerinde derin izler bırakabilir. Bazı deneyimler, kişide uzun süreli psikolojik sonuçlar da yaratabilir.
Ancak acı verici olmak ile klinik anlamda travmatik olmak aynı şey değildir.
Travma kavramını her türlü zorlanmanın eş anlamlısı hâline getirmek, psikolojik acının çeşitliliğini paradoksal biçimde azaltabilir. Çünkü böyle bir kullanımda yas, hayal kırıklığı, kronik stres, reddedilme ve travmatik yaşantı arasındaki önemli farklılıklar görünmez hâle gelebilir.
Dolayısıyla mesele “Kim gerçekten travma yaşadı?” diye bir yarış başlatmak değil; yaşanan deneyimi doğru kavramlarla tanımlayabilmektir.
Tam da burada ilginç bir çelişki ortaya çıkar:
Travma kelimesi gündelik dilde giderek daha fazla konuşulurken, gerçek travmatik deneyimin kendisi çoğu zaman kelimelerin ötesinde yaşanır.
Dile Getirilemeyen Şeyin Dili
Travmanın en dikkat çekici özelliklerinden biri, kişinin yaşadığı şeyi anlatmakta zorlanabilmesidir.
Bazı travmatik deneyimler kronolojik, tutarlı ve sözel bir hikâye olarak hatırlanmak yerine; görüntüler, bedensel duyumlar, sesler, kokular, duygular ve parçalı anılar şeklinde ortaya çıkabilir.
Bu nedenle travmatik bir yaşantıyı anlatmak bazen “olanları hatırlamak”tan çok daha karmaşık bir süreçtir.
Travma literatüründe özellikle İkili Temsil Teorisi, travmatik anıların sözel olarak erişilebilir temsillerle ve daha duyusal/algısal temsillerle ilişkisini açıklamak için kullanılmıştır. Travmatik deneyimin bazı yönleri kişinin kolayca kelimelere dökemediği duyusal ve algısal izler şeklinde kalabilir.
Bu noktada sanatın potansiyeli önem kazanmaya başlar.
Çünkü insan yalnızca kelimelerle anlatmaz.
Bazen bir renk, bir çizgi, bir şekil, bir beden hareketi ya da bir metafor; kişinin henüz cümleye dönüştüremediği bir deneyimin taşıyıcısı olabilir.
Kelimelerin bittiği yerde sanat başlar mı?
Sanat terapisini yalnızca “duyguları resimle anlatmak” şeklinde düşünmek, onun potansiyelini oldukça daraltır.
Travma bağlamında sanat terapisi; kişinin deneyimini sembolleştirmesine, dışsallaştırmasına, duyusal ve duygusal yaşantısına farklı bir ifade kanalı açmasına ve terapötik ilişki içerisinde bu deneyim üzerine çalışmasına olanak sağlayabilir.
Burada amaç travmatik anıyı “güzel bir resme dönüştürmek” değildir.
Asıl mesele, kişinin kelimelerle doğrudan yaklaşamadığı bir deneyimle daha güvenli ve kontrollü bir biçimde temas edebilmesidir.
Bu nedenle sanat, travmanın karşısında alternatif bir dil hâline gelebilir.
Bir resim bazen “Ne olduğunu anlatamıyorum” cümlesinin kendisi olabilir.
Bir renk, bir bedensel duyumun karşılığı olabilir.
Bir şekil, henüz söze dökülmemiş bir hatıranın sınırlarını çizebilir.
Ve bazen kişinin yaptığı şey, yaşadığı deneyimi anlatmaktan çok, ilk kez ona dışarıdan bakabilmesidir.
“Birlikte yaratmak”: Travmanın karşısında ilişki
Travmanın sonuçlarından biri de kişinin dünyayla ve diğer insanlarla kurduğu bağın zarar görmesi olabilir. Özellikle kişilerarası travmalarda güven duygusu, aidiyet ve ilişki kurma kapasitesi etkilenebilir.
Bu nedenle sanat terapisinin yalnızca bireysel ifade boyutuna odaklanmak eksik kalır.
Grup temelli yaratıcı çalışmaların önemli bir başka işlevi, kişinin deneyimini tamamen yalnız başına taşımak zorunda olmadığı bir alan oluşturabilmesidir.
Birlikte üretmek, birlikte sessiz kalmak, başka birinin yaptığı işe tanıklık etmek ve kendi üretiminin başka biri tarafından görülmesine izin vermek; travmanın yarattığı izolasyonun karşısında sosyal bir deneyim yaratabilir.
Buradaki iyileştirici unsur yalnızca sanat nesnesi değildir.
İlişki, tanıklık ve birlikte üretme deneyimi de sürecin bir parçasıdır.
Hafızayı yeniden yazmak: Sanat ve bellek
Sanat terapisinin travma ile ilişkisinde bir başka önemli kavram ise bellek yeniden yapılandırma süreçleridir (memory reconsolidation).
Bir anının her hatırlanışında tamamen değişmeden yeniden oynatılan bir kayıt gibi davranmadığı; hatırlama sırasında belirli koşullarda yeniden işlenebilir hâle gelebildiği düşünülmektedir.
Bu nedenle travmatik bir anının terapi içerisinde yeniden ele alınması, yalnızca geçmişte yaşananları tekrar tekrar anlatmak anlamına gelmez.
Anı, yeni bir bağlam içerisinde yeniden deneyimlenebilir.
Sanat burada doğrudan “travmatik anıyı silen” bir araç değildir. Daha ziyade, kişinin hatırladığı deneyime yeni anlamlar, imgeler ve duygusal bağlamlar ekleyebilmesine yardımcı olabilecek bir ifade alanı sunabilir.
Bu ayrım önemli.
Çünkü travmatik anının iyileşmesi, geçmişin değiştirilmesi değil; geçmişin bugün üzerindeki etkisinin değişebilmesidir.
Travma kelimesinin enflasyonu
Belki de bugün ihtiyacımız olan şey “travma” kelimesini daha az kullanmak değil, daha dikkatli kullanmak.
Çünkü kavramın gündelik dilde yaygınlaşmasının olumlu bir tarafı da var. İnsanların psikolojik acıyı konuşmaya başlaması, ruh sağlığına ilişkin damgalamanın azalması ve kişinin yaşadığı zorluğu ciddiye alabilmesi önemli kazanımlar.
Ancak kavramın sınırları tamamen ortadan kalktığında başka bir problem ortaya çıkıyor.
Savaş, ağır istismar, işkence, ciddi kazalar veya yaşamı tehdit eden deneyimlerle; günlük hayattaki hayal kırıklıklarını aynı kavramsal kategori içerisinde değerlendirmek, travmanın özgül anlamını bulanıklaştırabilir.
Üstelik bu bulanıklık, gerçekten travma yaşamış kişilerin deneyimlerini görünmez kılma riski taşır.
Bu nedenle yeni bir travma okuryazarlığına ihtiyacımız var.
Bu okuryazarlık yalnızca travmanın ne olduğunu bilmekten ibaret değil. Aynı zamanda farklı acı biçimlerini birbirine karıştırmadan görebilmeyi, kişinin deneyimini küçümsemeden doğru kavramı kullanabilmeyi ve kültürel, sosyal ve bireysel bağlamı hesaba katabilmeyi gerektiriyor.
Kelimelerin ötesinde
Belki de travma hakkında konuşurken kendimize sormamız gereken soru artık yalnızca:
“Bu travma mı?”
değil.
Bunun yanında:
“Bu deneyim kişide ne bıraktı?”
“Bunu nasıl hatırlıyor?”
“Bedeninde nasıl taşıyor?”
“Bunu anlatmak için hangi dile ihtiyaç duyuyor?”
sorularını da sorabilmek.
Çünkü bazı acılar kelimelerle anlatılabilir. Bazıları ise önce bir görüntüye, bir renge, bir metafora veya sessizliğe ihtiyaç duyabilir.
Sanat terapisi, travmayı romantize etmek ya da her acıyı travma olarak adlandırmak için değil; kelimelerin yetersiz kaldığı deneyimlere başka bir ifade alanı açabilmek içindir.
Travma kelimesinin enflasyonu yaşanırken belki de ihtiyacımız olan şey, acıyı daha büyük kelimelerle tanımlamak değil; onu daha dikkatli dinlemek.
Çünkü bazen mesele yaşadığımız şeye en ağır etiketi vermek değil, ona doğru adı verebilecek kadar yakından bakabilmektir.
Kategoriler
Bu konuda destek alın
Yazının konusuyla çalışan uzmanları inceleyip online veya yüz yüze randevu alabilirsiniz.

