Genel Articles
Articles on Genel, written by licensed psychologists. Read on Planda Blog and book an appointment from the author's profile.

Neden Bazı İnsanlar Hayatımıza Girer?
Neden Bazı İnsanlar Hayatımıza Girer?Hiçbir yaprak tesadüfen düşmezken toprağa, hayatımızın dönemeçlerinden geçen insanların da hayatımıza öylesine, tesadüf eseri girdiğini düşünmek büyük bir yanılgı olur. Kimi eksik olduğumuz bir yanı tamamlamak, kimi ruhumuza ayna tutmak, kimi de bizi zorlu bir imtihandan geçirerek olgunlaştırmak için yoldan içeri adım atar. Hayat fırtınalarıyla insanı dere tepe gezdiren, "sulu dereye götürüp susuz getiren" insanlar olduğu gibi, ruhumuza sükûnet fısıldayan rehberler de vardır. Tabii madalyonun diğer yüzünde biz de birilerinin hayatına ders vermek ya da yol göstermek üzere misafir oluruz.Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin asırlar ötesinden seslenen o derin gerçeği gibidir her şey:“Baktığın benim, gördüğün sensin.”Karşımızdaki insanda beğendiğimiz ya da eleştirdiğimiz ne varsa, özünde kendi iç dünyamızın bir yansımasıdır. Kimi sevgiyi en saf haliyle öğretmek için gelir, kimi sabrımızı en uç noktalarda sınar. Kimi bugüne kadar koyamadığımız sınırları çizmeyi öğretirken, kimi en karanlık gölge yönlerimize bir projektör tutarak çekip gider. Ancak o gidiş, geride bizi kökten bir dönüşüme zorlayan büyük bir farkındalık bırakır.Birine öfkelendiğimizde aslında kendi içimizdeki bir yaraya kızdığımızı, birini çok sevdiğimizde ise bugüne kadar kendimize ne kadar az şefkat gösterdiğimizi fark ederiz. Tam da bu yüzden, birine kızmadan ya da küsmeden önce sormamız gereken o kritik soru çıkar karşımıza: "Bu insan hayatıma neden girdi?"Kimi insan bir süreliğine misafir olur, görevini tamamlar ve ayrılır. Yahya Kemal’in dizelerindeki gibi:“Artık demir almak günü gelmişse zamandan,Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden,Birçok seneler geçti; dönen yok seferinden.”Ayrılık vakti gelip çattığında "Bu kişi neden gitti?" diye sormak işin en kolay kısmıdır. Asıl sormamız gereken: "Bu kişiden bende ne kaldı?" sorusudur. Çünkü o insanın bizde bıraktığı iz, bazen kaderimizin yönünü tayin eder. Önemli olan o kişinin kim olduğu değil, bizde hangi duyguları uyandırdığıdır. "Bu insan bana ne yaptı?" demek yerine, "Bu insan bende hangi duyguyu büyüttü, hangi yanılgımla beni yüzleştirdi?" diyebilmek bakış açımızı kökten değiştirir. Kimi insan hayata güvenmeyi öğretmek için girer yolumuza, kimi sınır çizmeyi, kimi de Allah’tan başkasına sığınmamayı hatırlatmak için.Aslında hiçbir insan hayatımızdan tamamen çıkmaz. Fiziksel olarak yollarımız ayrılsa bile bir bakışı, bir cümlesi ya da bir vedası zihnimizin bir köşesinde yaşamaya devam eder. Hayatımıza giren her insan ya bir lütufttur ya da bir imtihan.Bunun en çarpıcı örneklerinden biri, Pakistanlı Dr. İşân Hüseyni’nin başından geçen şu olağanüstü olaydır:Ekibiyle birlikte çocuk hastalıkları üzerine yaptığı çalışmalardan ötürü uluslararası bir ödül törenine davet edilen Dr. Hüseyni uçağa biner. Ancak havadayken uçağa yıldırım isabet etmesi sonucu meydana gelen arıza nedeniyle en yakın havaalanına zorunlu iniş yapmak zorunda kalırlar. Bir sonraki uçak saatler sonradır ve Hüseyni "O toplantıya mutlaka yetişmem lazım!" diyerek duruma oldukça sinirlenir. Görevlilerin yönlendirmesiyle hemen bir araç kiralayıp karayoluyla yola koyulur.Ancak bu kez de şiddetli bir yağmur başlar; sel nedeniyle ana yol kapanmıştır. Çaresizlik içinde yol kenarındaki eski bir eve sığınmaya karar verirler; amaçları telefon kullanmak ve biraz soluklanmaktır. Kapıyı açan yaşlı kadına durumunu anlatıp telefonunu kullanmak istediğini söylediğinde, kadın tebessüm ederek şöyle der: "Görmüyor musun evladım? Burada ne telefon var ne de elektrik. Buyur, biraz yemek ye, çay iç, dinlen. Namazını kıl, sonra düşünürsün."Çayını yudumlarken yaşlı kadının uzun uzun namaz kılıp gözyaşlarıyla dua ettiğini, bir yandan da bir beşiği salladığını fark eder. Beşikte ağır hastalıklı bir çocuk yatmaktadır. Merakına yenik düşüp sorduğunda yaşlı kadın iç çekerek cevap verir: "Hem annesinden hem babasından öksüz kalan torunumdur. Ağır bir hastalığı var, bütün doktorlara götürdük ama çare bulamadık. Dediler ki, bu hastalığın çaresini bulabilecek dünyada tek bir doktor var; ama o çok uzakta ve ona ulaşmak imkânsız. Günlerdir Allah’a yalvarıyorum, çocuğumun işini kolaylaştırsın diye."Doktor merakla sorar: "Peki o doktorun adı ne?"Yaşlı kadın cevap verir: "Doktorun adı İşân Hüseyni imiş."O an donup kalan doktor gözyaşlarına hâkim olamaz ve kadına dönerek şöyle der: "Kalk anacığım, kalk... Allah senin dualarını kabul etti. Senin duaların öyle yıldırımlar çaktırdı ki benim uçağımı gökten yere indirdi. Öyle seller akıttı ki yolumu değiştirdi. Ve sonunda beni sana getirdi. Dr. İşân Hüseyni benim."Bundan sonraki günlerde, bizi eğiten, uyandıran ve koruyan o ilahi iradenin en ince dokunuşlarını fark etmeye hazır mıyız? Ve asıl cesaret gerektiren soru şudur:Artık "Neden böyle insanlar sürekli benim hayatımı buluyor?" demeyi bırakıp, "Ben bugün kimin hayatına neyin vesilesi olarak gönderildim?" diye sormaya cesaret edebilir miyiz?Kaynakça Rûmî, Mevlânâ Celâleddîn-i Mes̱nevî-yi Ma‘nevî (İçsel yansıma ve aynalama felsefesi için). Kemal, Yahya "Sessiz Gemi" şiiri (Kendi Gök Kubbemiz). Hüseyni, İşân Anlatıya konu olan yaşanmış olay ve hatıratı

Psikolojik Sağlamlık: Kırıldığımız Yerden Yeniden Büyüyebilmek
Psikolojik Sağlamlık: Kırıldığımız Yerden Yeniden BüyüyebilmekBir ağacın gövdesine yakından baktığınızda, yıllar önce aldığı bir yaranın izini hâlâ taşıdığını görebilirsiniz. Zaman geçtikçe ağaç büyür, dalları uzar, kökleri derinleşir. Gövdesindeki yara bütünüyle kaybolmasa da ağacın büyümesiyle birlikte başka bir anlam kazanır. Artık o iz, yalnızca geçmişte yaşanmış bir hasarın değil, ağacın büyümeye devam edebilmiş olmasının da bir parçasıdır.İnsan yaşamı da kimi zaman buna benzer.Yaşadığımız her güçlük geride bıraktığımız bir anıya dönüşmez. Bazıları düşüncelerimizde, duygularımızda ve dünyayla kurduğumuz ilişkide izler bırakır. Fakat insanın yaşam öyküsü yalnızca başına gelenlerden ibaret değildir. O olayların ardından nasıl bir yol bulduğu, hangi kaynaklara tutunduğu ve yaşamını nasıl yeniden şekillendirdiği de hikâyesinin önemli bir bölümünü oluşturur.Peki, bazı insanların karşılaştıkları bütün güçlüklere rağmen yeniden ayağa kalkabilmelerini sağlayan nedir?Yoksulluk içinde büyüyen, gençlik yıllarında otomobil tamirciliği yapan Soichiro Honda’yı düşünelim. Kurduğu işin savaş yıllarında büyük zarar görmesine rağmen üretme arzusundan vazgeçmeyen Honda, savaş sonrası Japonya’nın sınırlı imkânları içerisinde motorlu bisikletler geliştirmeye yönelir. Bugün dünya çapında tanınan bir markanın temellerini atarken onu harekete geçiren yalnızca teknik bilgisi miydi? Yoksa kayıplarının ardından yeni olasılıkları görebilmesini sağlayan başka bir psikolojik kaynak mı vardı?Ya da Steve Jobs…Kendi kurduğu Apple şirketinden ayrılmak zorunda kalan Jobs, kariyerindeki bu önemli kırılmanın ardından üretmeyi bırakmadı. NeXT’i kurdu, Pixar’ın gelişiminde rol aldı ve yıllar sonra Apple’a geri döndü. Bir insanın mesleki kimliğinin önemli bir parçasını kaybettiği noktada yeniden bir gelecek tasarlayabilmesi bize ne anlatır?Bir başka yaşam öyküsünde Âşık Veysel karşımıza çıkar.Çocukluk yıllarında görme yetisini kaybeden Veysel, bağlamasıyla kurduğu ilişki aracılığıyla duygularını, yaşamı ve insanı anlatmanın kendine özgü bir yolunu buldu. Yaşadığı kayıp, onun hayatının önemli bir gerçeğiydi; fakat yaşamının bütün imkânlarını tanımlayan tek gerçek olmadı. Onu bugün hâlâ hatırlamamızı sağlayan şey, yaşadığı güçlüğün kendisi değil, o güçlükle birlikte ortaya koyabildiği eşsiz anlatımdır.Ve Ufuk Koçak…1999 Marmara Depremi’nde enkaz altında kalan ve iki bacağını kaybeden Koçak, sonraki yıllarda dalış sporuyla ilgilenerek önemli başarılara imza attı. Yaşamını kökten değiştiren bir olayın ardından yeniden hedefler belirlemesi, insanın değişen koşullar içerisinde kendisine yeni bir yaşam alanı oluşturabilmesinin dikkat çekici örneklerinden biridir.Bu insanların yaşamları birbirinden oldukça farklı. Yaşadıkları kayıplar, sahip oldukları imkânlar ve karşılaştıkları güçlükler de öyle.Ancak hikâyelerinin ortak bir noktası var: Yaşamlarının belirli dönemlerinde karşılaştıkları engeller, hikâyelerinin son cümlesi olmadı.Psikoloji literatüründe bu uyum ve toparlanma kapasitesini anlamamıza yardımcı olan kavramlardan biri psikolojik sağlamlıktır.Psikolojik Sağlamlık Nedir?Psikolojik sağlamlık, bireyin stresli, belirsiz veya örseleyici yaşam olayları karşısında psikolojik uyumunu sürdürebilme, değişen koşullara uyum sağlayabilme ve gerektiğinde yeniden toparlanabilme sürecidir.Ancak burada üzerinde durulması gereken önemli bir ayrım vardır.Psikolojik sağlamlık, insanın hiçbir koşulda incinmemesi, üzülmemesi ya da yaşadığı olaylardan etkilenmemesi anlamına gelmez.Aksine, bazen derinden sarsılmasına rağmen yaşamıyla yeniden ilişki kurabilmesidir.Sevdiğimiz bir insanı kaybettiğimizde, emek verdiğimiz bir ilişki sona erdiğinde, beklemediğimiz bir başarısızlıkla karşılaştığımızda veya yaşamımızın kontrolünü kaybettiğimizi hissettiğimizde, doğal olarak çeşitli duygusal tepkiler veririz.Üzüntü, korku, öfke, çaresizlik ve belirsizlik bu deneyimlerin bir parçası olabilir.Psikolojik sağlamlık, bütün bu duyguların yokluğu değil; duygularımızı yaşarken onlarla nasıl ilişki kurduğumuz, hangi kaynaklardan yararlandığımız ve zaman içerisinde yaşamımızı nasıl yeniden düzenleyebildiğimizle ilgilidir.Psikolojik sağlamlık alanının önemli araştırmacılarından Ann Masten, bu kavramı ordinary magic, yani sıradan mucize olarak tanımlar.Masten’in bu ifadesi oldukça anlamlıdır. Çünkü psikolojik sağlamlığın yalnızca olağanüstü insanların sahip olduğu, doğuştan gelen ve değişmeyen bir yetenek olmadığını vurgular.İnsanın gelişimsel kapasitesi, çevresinden aldığı destek, kurduğu güvenli ilişkiler, problem çözme becerileri ve yaşam boyunca edindiği deneyimler, bu sürecin önemli parçalarını oluşturur.Dolayısıyla psikolojik sağlamlık, bazı insanların sahip olup bazılarının tamamen yoksun olduğu bir özellikten çok, yaşam boyunca farklı koşulların etkisiyle gelişebilen dinamik bir süreçtir.Bizi Güçlü Kılan Şey Yaşadıklarımız mı, Onlarla Kurduğumuz İlişki mi?Hayatı zaman zaman akıntısı değişen bir nehre benzetebiliriz.Bazı dönemlerde su sakindir. Önümüzü görebilir, nereye ilerlediğimizi bilir ve kendimizi güvende hissederiz. Fakat kimi zaman akıntı hızlanır. Daha önce işe yarayan yöntemlerimiz yetersiz kalabilir. Yönümüzü kaybettiğimizi, hatta bulunduğumuz yerde kalabilmek için bile büyük çaba harcadığımızı hissedebiliriz.Böyle zamanlarda hepimiz aynı imkânlara sahip değilizdir.Bazılarımızın yanında kendisine uzanacak bir el, güvenebileceği insanlar ve başvurabileceği kaynaklar bulunurken bazılarımız bu desteklere ulaşmakta zorlanabilir.Bu nedenle psikolojik sağlamlığı yalnızca kişinin iradesine, karakterine veya güçlü olmayı seçmesine bağlamak doğru değildir.İnsan, içerisinde bulunduğu çevreden bağımsız olarak değerlendirilemez.Erken dönem yaşam deneyimlerimiz, bakım verenlerimizle kurduğumuz ilişkiler, sosyal çevremiz, ekonomik koşullarımız, geçmişte geliştirdiğimiz baş etme becerilerimiz ve bugün ulaşabildiğimiz destek sistemleri psikolojik sağlamlığımızı etkileyebilir.Üstelik zorlayıcı bir yaşam olayı her zaman insanı güçlendirmez.Bazı deneyimler kişinin psikolojik kaynaklarını ciddi biçimde zorlayabilir ve uzun süreli etkiler bırakabilir. Bu nedenle yaşanan her acının mutlaka bir kazanıma dönüşmesi gerektiğini düşünmek, bireyin yaşadığı güçlüğü anlamak yerine ona yeni bir yük getirebilir.Önemli olan, acıdan mutlaka bir ders çıkarmak değil; kişinin yaşadıkları karşısında ihtiyaç duyduğu güvenliği, desteği ve baş etme kaynaklarını yeniden oluşturabilmesidir.Bazen psikolojik sağlamlık yeni bir hedefe ilerlemek, bazen yardım istemek, bazen de yalnızca içinde bulunduğumuz zor dönemi kendimize zaman tanıyarak geçirebilmektir.Psikolojik Sağlamlığımızı Neler Etkiler?Psikolojik sağlamlık üzerine yapılan araştırmalar, bireyin yaşadığı güçlüklerle baş edebilmesinde risk faktörlerinin ve koruyucu faktörlerin önemli rol oynadığını göstermektedir.Risk faktörleri, bireyin zorlayıcı yaşam olaylarından olumsuz etkilenme olasılığını artırabilen koşullardır.Çocukluk döneminde ihmal veya istismara maruz kalmak, aile içi çatışmalar, ekonomik yoksunluk, sosyal izolasyon, güvensiz ilişkiler, kronik stres ve önemli kayıplar bu faktörler arasında değerlendirilebilir.Koruyucu faktörler ise zorlayıcı deneyimlerin olumsuz etkilerini azaltabilen ve bireyin uyum kapasitesini destekleyen kişisel, ilişkisel ve çevresel kaynaklardır.Güvenli ilişkiler kurabilmek, sosyal destek alabilmek, duyguları düzenleyebilmek, problem çözme becerileri geliştirmek, umut duygusunu koruyabilmek, öz yeterlilik algısı ve yaşamda anlam bulabilmek bu kaynaklardan bazılarıdır.Özellikle çocukluk döneminde en az bir güvenilir ve destekleyici yetişkinle kurulan ilişkinin, gelişimsel açıdan önemli bir koruyucu rol oynayabildiği bilinmektedir.Bu durum bize psikolojik sağlamlığın yalnızca bireyin kendi içerisinde geliştirdiği bir güç olmadığını da hatırlatır.Bazen insanın yeniden toparlanabilmesi, bir başkasının yanında kendisini güvende hissedebilmesiyle başlar.Bazen birinin bizi anlaması, duygularımıza alan açması veya ihtiyaç duyduğumuzda yanımızda olması, kendi kaynaklarımızı yeniden fark edebilmemize yardımcı olur.İnsan yalnızca kendi gücüyle değil, kurduğu bağların içerisinde de güçlenebilir.Psikolojik Sağlamlık Geliştirilebilir mi?Psikolojik sağlamlığın en umut verici yönlerinden biri, değişmez bir kişilik özelliği olmamasıdır.Araştırmalar, psikolojik sağlamlıkla ilişkili birçok becerinin ve koruyucu kaynağın yaşam boyunca desteklenebildiğini göstermektedir.Ancak bu gelişim, her koşulda olumlu düşünmeye çalışmak veya olumsuz duyguları bastırmak anlamına gelmez.Aksine, psikolojik esnekliğimizi artırmak, duygularımızı tanımak, ihtiyaçlarımızı fark etmek, gerektiğinde destek istemek ve değiştirebileceğimiz alanlarla değiştiremeyeceğimiz gerçekler arasında ayrım yapabilmek bu sürecin önemli parçalarıdır.Örneğin bir başarısızlık yaşadığımızda kendimizi bütünüyle başarısız bir insan olarak tanımlamak yerine, yaşanan olayla kişisel değerimiz arasında ayrım yapabilmek psikolojik esnekliğimizi destekleyebilir.Bir ilişki sona erdiğinde, bu kaybın yarattığı üzüntüyü inkâr etmeden kendi ihtiyaçlarımızı yeniden keşfedebilmek de benzer bir sürecin parçasıdır.Psikolojik sağlamlık bazen yaşamı eski hâline döndürmekten çok, değişen yaşam koşulları içerisinde kendimize yeni bir denge oluşturabilmektir.Peki, günlük yaşamımızda bu kapasiteyi desteklemek için neler yapabiliriz?Psikolojik Sağlamlığımızı Güçlendirmek İçin 10 Öneri1. Geçmişteki baş etme deneyimlerinizi fark edin.Bugüne kadar karşılaştığınız güçlükleri düşünün. Hangi durumlarda kendinizi çaresiz hissettiniz? O dönemlerde size ne yardımcı oldu? Hangi becerilerinizi kullandınız?Geçmişte yaşadığımız her olay bize olumlu bir şey öğretmek zorunda değildir. Ancak bazı deneyimler, daha önce fark etmediğimiz kaynaklarımızı tanımamıza yardımcı olabilir.Kendinize şu soruyu yöneltebilirsiniz: “Daha önce zorlandığım bir dönemde bana ne iyi gelmişti ve bugün bu kaynaklardan hangilerine yeniden ulaşabilirim?”2. Kendinize yeni deneyimler için alan açın.Alışılmış düzenimizin dışına çıkmak kimi zaman belirsizlik yaratabilir. Ancak yeni deneyimler, farklı koşullara uyum sağlayabilme becerimizi geliştirmek için fırsatlar sunabilir.Yeni bir beceri öğrenmek, farklı insanlarla tanışmak veya uzun süredir ertelediğiniz bir etkinliğe başlamak, kendinizle ilgili yeni yönler keşfetmenizi sağlayabilir.3. Güvenli ve destekleyici ilişkilerinizi güçlendirin.Psikolojik sağlamlık, her şeyi tek başımıza başarabilmek değildir.Zorlandığımızda bir başkasına ihtiyaç duymak, insan olmanın doğal bir parçasıdır.Duygularınızı ifade edebildiğiniz, yargılanmadan dinlendiğiniz ve kendinizi güvende hissettiğiniz ilişkileri korumaya özen gösterin. Bazen bir insanın varlığı, yaşadığımız sorunu çözmese bile o sorunla baş etme kapasitemizi destekleyebilir.4. Bedeninizin ihtiyaçlarını ihmal etmeyin.Psikolojik ve fiziksel iyi oluş birbirinden bağımsız değildir.Uyku düzeni, yeterli beslenme, fiziksel hareket ve dinlenme, stresle baş etme süreçlerimizi etkileyebilir.Bedeninizin verdiği sinyalleri fark etmek ve kendinize dinlenme hakkı tanımak da psikolojik sağlamlığın önemli bir parçasıdır.5. Duygularınızla mücadele etmek yerine onları anlamaya çalışın.Bazen güçlü olmak adına üzülmememiz, korkmamamız veya ağlamamamız gerektiğini düşünürüz.Oysa duygularımızı sürekli bastırmaya çalışmak, yaşadığımız güçlükleri ortadan kaldırmaz.Kendinize “Şu anda ne hissediyorum? Bu duygu bana hangi ihtiyacımı anlatıyor?” diye sormak, duygularınızla daha sağlıklı bir ilişki kurmanıza yardımcı olabilir.6. Mükemmel olma beklentisini esnetin.Her koşulda doğru kararlar vermek, her sorunu çözmek veya hiçbir zaman başarısız olmamak mümkün değildir.Kendinize yalnızca sonuçlarınız üzerinden değer biçtiğinizde, karşılaştığınız güçlükler kişisel yetersizliğinizin kanıtı gibi görünebilir.Oysa hata yapabilmek, öğrenebilmek ve gerektiğinde yeniden deneyebilmek insanın uyum kapasitesinin önemli parçalarıdır.7. Kontrol edebildiklerinizle edemediklerinizi ayırt edin.Yaşamımızda değiştiremediğimiz pek çok durumla karşılaşabiliriz.Geçmişte yaşananları, başka insanların kararlarını veya bazı beklenmedik olayları kontrol edemeyiz. Ancak bu olaylar karşısında hangi adımları atabileceğimiz, kimlerden destek isteyebileceğimiz ve kendimize nasıl yaklaşacağımız üzerinde belirli ölçüde etkimiz olabilir.Kabullenmek, yaşananları onaylamak ya da vazgeçmek değildir. Bazen değiştiremeyeceğimiz bir gerçekle mücadeleyi bırakıp enerjimizi kendi ihtiyaçlarımıza yöneltebilmektir.8. Yaşamınızda anlamlı bulduğunuz hedefler belirleyin.İnsanın yaşamında önem verdiği değerlerin ve kendisine ait amaçların bulunması, zor dönemlerde yönünü yeniden bulmasına yardımcı olabilir.Bu hedeflerin büyük olması gerekmez.Bazen uzun süredir ertelediğiniz bir görüşmeyi gerçekleştirmek, yeni bir şey öğrenmek veya kendinize küçük bir rutin oluşturmak bile anlamlı bir başlangıç olabilir.Kendinize şu soruyu sorabilirsiniz: “Bugün, benim için önemli olan yaşama yaklaşmak adına atabileceğim küçük bir adım var mı?”9. Kendinize karşı daha şefkatli bir dil geliştirin.Zorlandığımız dönemlerde kendimize yönelttiğimiz eleştiriler, yaşadığımız duygusal yükü artırabilir.“Bunu da başaramadım”, “Daha güçlü olmalıydım” veya “Hâlâ neden toparlanamadım?” gibi düşünceler, içinde bulunduğumuz durumu daha da ağırlaştırabilir.Böyle anlarda kendinize, aynı güçlüğü yaşayan sevdiğiniz bir insana yaklaşacağınız anlayışla yaklaşmayı deneyin.Psikolojik sağlamlık, kendimize sürekli daha fazlasını yaptırmak değil; bazen sınırlarımızı kabul ederek kendimize destek olabilmektir.10. Değişime uyum sağlamak için kendinize zaman tanıyın.İnsan yaşamı sürekli değişir. İlişkiler, roller, beklentiler ve koşullar zaman içerisinde farklılaşabilir.Her değişime hemen alışmak veya her kaybın ardından kısa sürede toparlanmak zorunda değiliz.Bazen ilerlemek, hızlıca yeni bir başlangıç yapmak değil; yaşadıklarımızı anlamlandırabilmek için kendimize yeterli zamanı tanımaktır.İyileşmenin her zaman doğrusal ilerlemediğini hatırlayın. Bazı günler kendinizi daha iyi, bazı günler yeniden zorlanmış hissedebilirsiniz. Bu dalgalanmalar, gösterdiğiniz bütün çabanın boşa gittiği anlamına gelmez.Güçlü Olmak, Hiç Kırılmamak DeğildirPsikolojik sağlamlık denildiğinde çoğu zaman zihnimizde her koşulda ayakta kalabilen, duygularını kontrol eden ve karşılaştığı bütün güçlüklerin üstesinden tek başına gelebilen bir insan canlanır.Oysa psikolojik sağlamlığın özü, kusursuz bir dayanıklılık göstermek değildir.Bazen insanın en güçlü davranışı, yorulduğunu kabul edebilmesidir. Bazen yardım istemesi, bazen bir sınır koyması, bazen de artık kendisine iyi gelmeyen bir durumdan uzaklaşabilmesidir.Yaşadığımız kayıplar, hayal kırıklıkları ve zorlayıcı deneyimler yaşam öykümüzün bir parçası olabilir. Fakat bu deneyimler kim olduğumuzu veya gelecekte kim olabileceğimizi tek başına belirlemek zorunda değildir.Başlangıçta sözünü ettiğimiz ağacı yeniden düşünelim.Ağaç, gövdesindeki yarayı ortadan kaldırarak büyümez. Yaşamını sürdürdükçe o yaranın çevresinde yeni dokular oluşturur. Zamanla gövdesi genişler, kökleri güçlenir ve dalları başka yönlere uzanır.İnsan da bazen geçmişini değiştiremez. Ancak geçmişinin bugünkü yaşamında kapladığı yeri, onunla kurduğu ilişkiyi ve geleceğe doğru atacağı adımları zaman içerisinde yeniden şekillendirebilir.Belki de psikolojik sağlamlık, hiçbir zaman kırılmayacağımıza inanmak değil; kırıldığımızda da yaşamımızın büyümeye devam edebileceğini bilmektir.Çünkü insanın hikâyesi, yalnızca başına gelenlerle değil, bütün bunların ardından kendisine açabildiği yeni yollarla da yazılır.KaynakçaAmerican Psychological Association. (2020). Building your resilience. American Psychological Association.Bonanno, G. A. (2004). Loss, trauma, and human resilience: Have we underestimated the human capacity to thrive after extremely aversive events? American Psychologist, 59(1), 20–28. https://doi.org/10.1037/0003-066X.59.1.20Kalisch, R., Müller, M. B., & Tüscher, O. (2015). A conceptual framework for the neurobiological study of resilience. Behavioral and Brain Sciences, 38, e92. https://doi.org/10.1017/S0140525X1400082XLuthar, S. S., Cicchetti, D., & Becker, B. (2000). The construct of resilience: A critical evaluation and guidelines for future work. Child Development, 71(3), 543–562. https://doi.org/10.1111/1467-8624.00164Masten, A. S. (2001). Ordinary magic: Resilience processes in development. American Psychologist, 56(3), 227–238. https://doi.org/10.1037/0003-066X.56.3.227Masten, A. S. (2014). Ordinary magic: Resilience in development. Guilford Press.Southwick, S. M., Bonanno, G. A., Masten, A. S., Panter-Brick, C., & Yehuda, R. (2014). Resilience definitions, theory, and challenges: Interdisciplinary perspectives. European Journal of Psychotraumatology, 5(1), 25338. https://doi.org/10.3402/ejpt.v5.25338Ungar, M. (2011). The social ecology of resilience: Addressing contextual and cultural ambiguity of a nascent construct. American Journal of Orthopsychiatry, 81(1), 1–17. https://doi.org/10.1111/j.1939-0025.2010.01067.x

Tahtın Bedeli
Tahtın BedeliHayatımızın bir döneminde hepimiz o büyüleyici hissi yaşamışızdır. Karşımıza öyle biri çıkar ki, onun attığı her adım bir pusula, kurduğu her cümle kanun gibi gelmeye başlar. Öyle bir yere koyarız ki o insanı; sıradan bir insan olmaktan çıkar, adeta hayatımızın merkezindeki tapınağın tek tanrısı haline gelir. Peki, bizler neden karşımızdakini bir "ilah" koltuğuna oturtma ihtiyacı duyarız? Ve o ilahın gölgesinde yaşamaya başladığımızda, kendi içimizde nasıl bir yangın çıkarırız? Gelin, bu hayranlık ve teslimiyet sarmalına birlikte bakalım.O Taht Neden Kurulur?Aslında hikaye çok eskilerden başlar. Çocukken anne babamızı dünyayı kurtaran, her şeyi bilen, kusursuz dev varlıklar olarak görürüz. Büyüdüğümüzde bu çocukluk özlemi kaybolmaz; sadece şekil değiştirir.Hayatta kendimizi eksik, yetersiz ya da biraz kaybolmuş hissettiğimizde, bu boşluğu dolduracak dışarıdan bir kahraman ararız. Karşımızdaki insana olağanüstü özellikler atfederiz: "O çok akıllı, o çok güçlü, o ne derse en iyisini bilir." Onu ilahlaştırmak, aslında kendi içimizdeki güvensizlikleri ve korkuları örtmenin en konforlu yoludur. Çünkü direksiyona kusursuz olduğuna inandığımız birini geçirdiğimizde, sorumluluktan da kaçmış oluruz.İlahın Gücünden Etkilenmek: Kendi Sesini Kısma HaliBirini ilahlaştırmaya başladığınız an, ilişkideki denge altüst olur. Artık iki eşit insan yoktur; biri tapınılan, diğeri ise onun lütfedeceği biricik sevgiyi veya onayı bekleyen bir kul haline gelmiştir.O "ilah" konumundaki kişinin gücünden etkilenmek, zamanla kendi benliğinizi kaybetmenize yol açar: Onun beğenmediği kıyafetleri giymemeye, sevmediği şeyleri hayatınızdan çıkarmaya başlarsınız. Kendi fikirleriniz, arzularınız ve sınırlarınız buharlaşır; çünkü onun rızası sizin için hayatta kalma meselesi haline gelmiştir. O övdüğünde dünyalar sizin olur, ama yüzünü biraz astığında ya da eleştirdiğinde kendinizi boşlukta, yok olmuş gibi hissedersiniz.Kendi İçimizdeki Çatışmalar: Tahttakinin Düşüşü ve Vicdan Azabıİşte asıl kopuş ve içsel savaş tam da burada başlar. Bir insanı ilahlaştırmanın faturası çok ağırdır ve bu fatura ruhunuza kesilir. İçeride kıyasıya yaşanan o çatışmalar şunlardır:1. Hayranlık ve Öfke Arasındaki Sıkışmışlık: Karşınızdakini kusursuz bir ilah yaptığınızda, onun yaptığı en ufak bir hata (örneğin size kırıcı bir şey söylemesi veya sıradan bir insan gibi bencilce davranması) içinizde büyük bir hayal kırıklığı yaratır. Ama ona kızamazsınız; çünkü ilahlar hata yapmaz! Bu öfkeyi içinize atar, kendi kendinizi suçlarsınız: "O kusursuz, sorun bende, demek ki ben yeterince iyi değilim."2. Özgürlük ile Güvenlik Çatışması: Bir yandan o güçlü figürün kanatları altında güvende hissetmek istersiniz, diğer yandan kendi benliğinizin boğulduğunu, nefessiz kaldığınızı fark edersiniz. İçinizdeki bir ses "Buradan kaç, kendi hayatını geri al" diye bağırırken, diğer ses "O olmadan hiçbir şey yapamazsın" diye korkutur.3. Yerle Bir Etme Dürtüsü (Devalüasyon): Büyü bozulup da o ilahın aslında etten kemikten, hataları ve korkuları olan sıradan bir insan olduğunu anladığınız an, bu kez sarkaç tersine döner. Onu tahttan indirip yerin dibine sokmak, suçlamak istersiniz. İçinizdeki bu ani geçiş (bir gün tapıp ertesi gün nefret etme hali) ruhunuzu darmadağın eder.Tapınaktan İnmek ve Gerçek Bağ KurmakHani hep derler ya; "Kimseyi dinden imandan edecek kadar büyütmeyin" diye. İlişkilerde de birini ilahlaştırmak, o ilişkiyi daha baştan çıkmaza sokmaktır. Çünkü gerçek sevgi ve bağ, iki kusurlu insanın yan yana durabilmesiyle mümkündür.Karşınızdakinin tahtını yıkmak ilk başta korkutucu gelebilir; sanki bütün zemin ayaklarınızın altından kayacakmış gibi hissedersiniz. Ancak o tahtı yıktığınızda fark edersiniz ki; ihtiyacınız olan şey dışarıdan gelen ilahi bir güç değil, kendi ayaklarınızın üzerinde durabilme cesaretidir.Gerçek aşk; tapınakta kul olmayı değil, iki eşit insan olarak göz göze bakabilmeyi seçtiğinizde başlar.Kaynakça ve Okuma Önerileri Fromm, Erich. (1956). Sevme Sanatı (Çev. Sururi Baykal). Payel Yayınları.(İnsanın kendi gücünü ve üretkenliğini dışarıdaki bir figüre devrederek yabancılaşmasını ve "putlaştırma" eğilimini anlamak için temel bir eserdir.) Freud, Sigmund. (1914). Narsisizm Üzerine ve Schreber Vakası (Çev. Emre Kapkın). Yapı Kredi Yayınları.(Bireyin kendi ideal benlik tasvirini ve tümgüçlülük arzusunu dışarıdaki bir nesneye yansıtma mekanizmasını açıklar.) Kohut, Heinz. (1971). Kendiliğin Çözümlenmesi: Psikanalizin Kişilik Bozukluklarının Narsisistik Tedavisine Katkısı (Çev. Cem Atbaşoğlu). Metis Yayınları.(Erken dönemdeki tümgüçlü ebeveyn fantezilerinin ve yetişkinlikteki idealizasyon ile aynalanma ihtiyaçlarının psikanalitik temellerini inceler.) Lacan, Jacques. (1966). Yazılar (Écrits) (Seçilmiş metinler ve "Büyük Öteki" kavramı üzerine derlemeler).(İnsanın kendi eksikliğini kapatmak için karşısındakine "tamlık" ve mutlak otorite (Büyük Öteki) atfetme dinamiklerini ele alır.) Yalom, Irvin D. (1992). Nietzsche Ağladığında (Çev. Alev Türker). Ayrıntı Yayınları.(İlişkilerdeki güç dengesizliklerini, hayranlık ve hayal kırıklığı sarmalını edebi bir dille gözler önüne seren psikolojik bir romandır.)

Kaygılı ve Kaçıngan Bağlanan Kişilerin İlişkideki Dansı
Kaygılı ve Kaçıngan Bağlanan Kişilerin İlişkideki DansıHiç kendinizi bir ilişkide şu iki rolden birinde buldunuz mu?Biri mesajınıza geç yanıt verdiğinde içinizi kemiren o yoğun terk edilme korkusuyla art arda aramalar yaparken…Ya da partneriniz biraz fazla yaklaştığında içinizde aniden beliren o "boğuluyorum, bana biraz alan ver" dürtüsüyle geri çekilirken…Eğer bu sahne size tanıdık geliyorsa, romantik ilişkilerde en sık rastlanan ve tarafları en çok tüketen dinamiklerden birinin içindesiniz demektir: Kaygılı ve Kaçıngan Dansı.İşin aslı şu ki; ne biri "aşırı talepkâr ve takıntılı", ne de diğeri "duygusuz ve bencil". İkisi de sadece hayatta kalmaya ve çocuklukta öğrendikleri tek dille sevilmeye çalışıyor.Peki, ilişkide yaralandığımız bu yeri yine bir ilişkinin içinde onarmak mümkün mü? Gelin, birlikte bakalım.Önce Zemini Anlamak: "Güvenli Bağlanmak" Ne Demektir?Bağlanma kuramının öncüsü John Bowlby, bebeklikte bakım verenle kurulan duygusal bağın hayatta kalma refleksimiz olduğunu söyler. Yetişkinlikte ise bu güvenli liman rolünü partnerimiz devralır.Güvenli bağlanan bir yetişkin; yakınlık kurmaktan korkmaz, ihtiyaç duyduğunda partnerine yaslanabilir ama aynı zamanda kendi bağımsız alanını korumaktan da çekinmez. Bir çatışma çıktığında bunu ilişkinin sonu olarak değil, çözülmesi gereken bir problem olarak görür; duygularını savunmaya geçmeden açıkça ifade edebilir.Çünkü onların çocukluk belleğinde tutarlı, duyarlı ve ulaşılabilir bir bakım verenin fısıldadığı şu temel inanç yatar:“Görülüyorum, varlığım yeterli ve ihtiyaçlarım değerli.”Peki ya çocukluğumuzda bu duygusal ihtiyaçlar tutarsız karşılandıysa ya da tümden reddedildiyse? İşte o zaman sahneye kaygılı ve kaçıngan stratejiler çıkar.Bunlar Bir Hastalık ya da Tanı Değil: "Savunma Zırhlarımız"Öncelikle en önemli gerçeğin altını çizelim: Kaygılı veya kaçıngan bağlanmak bir kişilik bozukluğu ya da psikiyatrik bir tanı değildir. Bunlar, çocukken duygusal olarak hayatta kalabilmek için geliştirdiğimiz son derece anlaşılır adaptasyonlardır. Kaygılı Bağlanma (Alarm Sistemi Sürekli Açık Kalanlar):Bakım verenin bazen çok şefkatli, bazen ise tamamen ulaşılamaz olduğu tutarsız ortamlarda büyüyen çocuklar, sevginin her an ellerinden kayıp gidebileceğini öğrenirler. Bu yüzden hiperaktif bir bağlanma sistemi geliştirirler. İşlevi / Neden Gelişti? Çocuğun sevgiyi ve ilgiyi kaybetmemek için sürekli tetikte olması, ebeveynin dikkatini çekmek için sesini yükseltmesi gerekiyordu. Bugün Neye Zarar Verir? Yetişkinlikte partnerin en ufak bir dalgınlığı ya da geç yanıtı bile bir "terk edilme sinyali" gibi algılanır. Kişi güvence aramak için aşırı yakınlaşma, sitem, küsme veya kontrol etme gibi protesto davranışlarına başvurur; bu da ironik şekilde partneri daha çok uzaklaştırır. Kaçıngan Bağlanma (Kendi Kalesine Çekilenler):Duygusal ihtiyaçlarını her gösterdiğinde reddedilen, küçümsenen ya da ihmal edilen çocuklar ise şunu öğrenir: "İhtiyaçlarımı gösterirsem daha çok incinirim. En iyisi kimseye muhtaç olmamak." İşlevi / Neden Gelişti? Çocuğu daha fazla hayal kırıklığından ve yalnız kalma acısından korumak için duygusal düğmeyi kapatmasını sağladı. Kendi kendine yetmek bir hayatta kalma kalkanı oldu. Bugün Neye Zarar Verir? Dışarıdan "soğuk, mesafeli veya aşırı mantıklı" gibi görünseler de iç dünyalarında duygular vardır; sadece paylaşmak tehlikelidir. Partner yakınlaşmak istediğinde içsel bir "boğulma" hissiyle savunmaya geçer, konuyu değiştirir, meşguliyetlere sığınır ya da geri çekilirler."Takip Et ve Uzaklaş" Döngüsü: İki Yaranın KarşılaşmasıFarklı bağlanma stilleri bir araya geldiğinde kaçınılmaz olarak "kaygılı-kaçıngan tuzağı" ortaya çıkar:1. Kaygılı partner ilişkide bir güvensizlik hisseder ve yakınlaşmak için adım atar ("Neden sessizsin? Beni sevmiyor musun?").2. Kaçıngan partner bu yoğunluğu bir baskı ve tehdit olarak algılar, kendini korumak için bir adım geri çekilir.3. Bu geri çekilme, kaygılı partnerin "Beni terk ediyor!" alarmını çalar ve daha sert takip etmeye, eleştirmeye başlar.4. Kaçıngan daha da kabuğuna çekilir; kaygılı daha da öfkelenir.Buradaki trajik gerçek şudur: Aslında ikisi de güvende hissetmek istemektedir. Ancak kaygılı partner bunu daha çok yaklaşarak, kaçıngan partner ise mesafeyi koruyarak yapabileceğini düşünür.İlk Yaranın Ötesi: "Kazanılmış Güvenli Bağlanma"İlk yaralarımız anne ve babamızla kurduğumuz temaslarda açılmış olabilir; ancak kaderimiz bu ilk ilişkisel deneyimlerle sınırlı kalmak zorunda değil.Psikolojide buna "Kazanılmış Güvenli Bağlanma" denir. Beynimiz hayat boyu yeni deneyimlerle şekillenebilir (nöroplastisite). Zorlu bir geçmişe rağmen, onarıcı bir romantik ilişki yaşantısıyla veya bir terapi süreciyle güvenli bağlanmayı yetişkinlikte yeniden inşa etmek tamamen mümkündür.Bu Kalıpları Günlük Hayatta Nasıl Esnetebiliriz? Döngüyü Şahsileştirmeyi Bırakın: Çatışma anında sorunun eşiniz değil, aranızdaki görünmez dans olduğunu fark edin. "Ben şu an korktuğum için üstüne geliyorum, sen de boğulduğun için çekiliyorsun. Biz yine o döngüye girdik" diyebilmek bile gerilimi sakinleştirir. Tepkilerin Altındaki Kırılganlığı Paylaşın: Eleştiri ve suçlama savunma tepkileridir. Altında yatan asıl duygu ise çoğu zaman yalnızlık, korku veya yetersizliktir. "Sen beni önemsemiyorsun" yerine "Sessiz kaldığında kendimi güvensiz ve yalnız hissediyorum" demek köprü kurar. Tetiklenme Anlarında "Güvenli Mola" Verin: Kaçıngan partnerin sakinleşmek için alana, kaygılı partnerin ise terk edilmeyeceğine dair güvenceye ihtiyacı vardır: "Şu an bunalmış hissediyorum. Seni terk etmiyorum, 20 dakika sonra gelip bu konuyu konuşacağız."Terapinin İşlevi: Yeni Bir İlişki Kültürü İnşa EtmekKendi başınıza bu döngüyü kırmak bazen çok zorlayıcı olabilir; çünkü tetiklendiğimizde rasyonel zihnimiz değil, çocuklukta hayatta kalmaya çalışan parçamız kontrolü ele alır. Terapi tam da burada devreye girer: Gottman Çift Terapisi ile Güvenli Limanı Yeniden Kurmak:Gottman Çift Terapisi, çiftlerin içine düştüğü bu yıpratıcı çatışma döngülerini bilimsel ve somut yöntemlerle ele alır. Kaygılı partnerin eleştirisine ve kaçıngan partnerin duvar örme tepkisine alternatif yeni iletişim yolları geliştirilir. Tartışma anlarında fizyolojik olarak sakinleşme (mola ve fizyolojik yatışma), Çatışmanın altında yatan derin ihtiyaçları ve hayalleri keşfetme (Çatışma İçindeki Hayaller), Kırıcı bir tartışmanın ardından duygusal hasarı toparlama (Kavgadan Sonra / Onarma Girişimleri) ve partnerin etkisini kabul etme gibi pratiklerle çift, birbirini tetikleyen iki yaralı insan olmaktan çıkıp aynı takımda oynayan iki yol arkadaşına dönüşür. Bireysel Terapide Bağlanma Çalışması (Şema Terapi ve Bütüncül Yaklaşımlar):Bireysel süreçte kişinin "Sevilmeye layık değilim" ya da "Kimseye güvenemem, kendi başıma kalmalıyım" gibi erken dönem inançları çalışılır. Terapistle kurulan tutarlı, güvenli ve yargısız bağ; danışanın hayatına aktarabileceği yepyeni ve onarıcı bir güvenli bağlanma şablonu haline gelir.Bir ilişkide kaygılı ya da kaçıngan tepkiler vermek sizin kusurlu olduğunuzu göstermez; sadece geçmişte kendinizi çok iyi koruduğunuzu gösterir. Ancak dünün savunma zırhı, bugünün yalnızlığına dönüşmek zorunda değil.Unutmayınİlişkilerde yaralanır, ilişkilerde iyileşiriz.

Bir Şeyler İzlemeden Uyuyamamak
Bazı insanlar için uyumak, yalnızca yatağa girip gözlerini kapatmakla başlamaz. Telefonu açmak, bir dizi izlemek, YouTube videosu dinlemek ya da arka planda bir şeyler oynatmak neredeyse uyku rutininin zorunlu bir parçası haline gelebilir. Ekran kapandığında veya ortam sessizleştiğinde uykuya dalmak zorlaşabilir. Kişi yorgun olsa bile “bir şey açmadan uyuyamıyorum” diyebilir.Bu alışkanlık ilk bakışta basit bir uyku tercihi gibi görünebilir. Ancak zamanla kişinin uykuya dalabilmek için dışarıdan bir uyaranın varlığına ihtiyaç duyması, zihinsel ve duygusal bazı süreçlerle ilişkili olabilir. Özellikle sessizlik başladığında düşünceler yoğunlaşıyorsa, gün içinde ertelenen meseleler gece daha görünür hale geliyorsa veya yalnızca “bir şeyler izlerken” zihnin sustuğu hissediliyorsa bu alışkanlığın altında yalnızca eğlence ihtiyacı olmayabilir.Gün boyunca insanların dikkati pek çok uyaran arasında dağılır. İş, okul, mesajlar, konuşmalar, sorumluluklar ve sosyal medya zihni sürekli meşgul eder. Gece olduğunda dış uyaranlar azalır ve kişinin kendi düşünceleri daha belirgin hale gelebilir. Gün içinde fazla fark edilmeyen kaygılar, yapılacak işler, geçmiş konuşmalar veya gelecekle ilgili düşünceler yatağa girildiğinde daha fazla hissedilebilir.Bu noktada bir dizi ya da video açmak zihnin dikkatini başka bir yere taşır. Kişi kendi düşünceleriyle baş başa kalmak yerine ekrandaki içeriğe odaklanır. Böylece kısa süreli bir rahatlama oluşabilir. Özellikle düşünceler yoğun olduğunda, arka planda konuşma sesi duymak kişinin kendisini daha sakin veya daha az yalnız hissetmesine de yardımcı olabilir.Zamanla bu rahatlama bir alışkanlık döngüsüne dönüşebilir. Kişi birkaç gece boyunca bir şeyler izleyerek daha kolay uyuduğunu fark ettiğinde beyin uyku ile ekran arasında bir bağlantı kurmaya başlayabilir. Yatak, sessizlik ve uyku yerine; telefon, video ve uyku birlikte eşleşir. Bir süre sonra ekran olmadan yatağa girmek kişiye eksik veya rahatsız edici gelebilir.Burada önemli olan, “ekran kullanıyorum, demek ki uyku problemim var” şeklinde düşünmek değildir. Birçok insan zaman zaman bir şeyler izleyerek uyuyabilir. Asıl dikkat edilmesi gereken nokta, bunun ne kadar zorunlu hale geldiğidir. Kişi gerçekten istediği için mi bir şeyler izliyor, yoksa ekran olmadan uykuya dalamayacağına mı inanıyor? İzlediği içerik uykuya geçişi kolaylaştırıyor mu, yoksa fark etmeden uyku saatini sürekli geciktiriyor mu?Ekranın uyku üzerindeki etkisi de burada önemlidir. Telefon, tablet ve televizyon gibi cihazlardan gelen ışık ve özellikle gece saatlerinde yoğun ekran kullanımı, uyku-uyanıklık döngüsünü etkileyebilir. Bunun yanında asıl sorun çoğu zaman yalnızca ekran ışığı değildir. İzlenen içeriğin uyarıcı olması, “bir bölüm daha” düşüncesi veya sosyal medyada sürekli yeni içeriklerle karşılaşmak zihnin uyanık kalmasını kolaylaştırabilir.Örneğin kişi “sadece biraz izleyip uyuyacağım” diyerek yatağa girebilir ancak yarım saatlik plan bir buçuk saate dönüşebilir. Böylece kişi ekranın uykuya geçmesine yardımcı olduğunu düşünürken aslında uyku saatini sürekli ileriye taşıyor olabilir. Sabah yorgun uyanmak, gün içinde daha fazla kafein tüketmek ve akşam tekrar geç uyumak zamanla kendi kendini sürdüren bir döngü oluşturabilir.Bir şeyler izlemeden uyuyamama ihtiyacının altında bazen sessizliğe tahammül etmekte zorlanmak da bulunabilir. Sessizlik bazı kişiler için dinlendirici değil, huzursuz edici olabilir. Özellikle zihni sürekli aktif olan kişilerde ortam sakinleştiğinde iç konuşma daha fazla duyulur hale gelir. Günün muhasebesini yapmak, geçmişte söylenenleri tekrar düşünmek veya ertesi günle ilgili senaryolar üretmek uykuya geçişi zorlaştırabilir.Bu durumda ekran bir çeşit dikkat dağıtıcı görevi görebilir. Ancak dikkat dağıtmak her zaman temel nedeni çözmez. Eğer kişi yalnızca düşünceler ortaya çıkmasın diye sürekli bir şeyler izliyorsa, zihnin sessizlikle kurduğu ilişki zamanla daha da zorlaşabilir. Çünkü kişi düşünceler ortaya çıktığında onları tolere etmek yerine her seferinde hızlıca dışarıdan bir uyaran eklemeye alışabilir.Bazı kişiler için ise mesele yalnızlık hissi olabilir. Arka planda konuşma sesi, tanıdık bir dizinin karakterleri veya tekrar tekrar izlenen bir video kişiye “ortamda birileri varmış” hissi verebilir. Özellikle geceleri yalnız hissetmekten hoşlanmayan kişiler için bu sesler rahatlatıcı olabilir. Burada da önemli olan kişinin bu ihtiyacını fark etmesidir. Bazen “ekransız uyuyamıyorum” şeklinde tarif edilen şey aslında sessizlik veya yalnızlıkla ilgili bir huzursuzluk olabilir.Uyku hijyeni açısından uyku öncesindeki rutinin mümkün olduğunca sakinleştirici olması faydalıdır. Herkesin rutini aynı olmak zorunda değildir. Bazı kişiler kitap okuyarak, bazıları hafif bir müzik dinleyerek, bazıları sıcak bir duşla veya kısa bir gevşeme egzersiziyle uykuya hazırlanabilir. Amaç kişinin bedenine ve zihnine “gün bitti, artık dinlenme zamanı” mesajını verecek daha öngörülebilir bir geçiş oluşturmaktır.Eğer ekran kullanımı uzun süredir uyku rutininin bir parçasıysa bunu bir gecede tamamen bırakmaya çalışmak zorlayıcı olabilir. Daha gerçekçi olan, kullanım biçimini yavaş yavaş değiştirmektir. Örneğin izlenen içeriğin süresini azaltmak, ekran parlaklığını düşürmek, daha uyarıcı içerikler yerine sakin içeriklere geçmek veya ekranı yatağın dışında kullanıp son birkaç dakikayı sessizlikte geçirmek küçük başlangıçlar olabilir.Burada kişinin kendi deneyimini gözlemlemesi önemlidir. Ekran kapandıktan sonra zihinde ne oluyor? Hangi düşünceler daha çok ortaya çıkıyor? Sessizlik mi rahatsız ediyor, yoksa uyuyamayacağına dair kaygı mı başlıyor? “Bir şey açmazsam uyuyamam” düşüncesinin kendisi bile uykuya geçişi zorlaştırabilir. Kişi yatağa daha baştan “bu gece yine uyuyamayacağım” beklentisiyle girdiğinde bedenin gevşemesi daha zor hale gelebilir.Uykuya dalma güçlüğü uzun süredir devam ediyorsa, yalnızca ekran kullanımına odaklanmak bazen yeterli olmayabilir. Yoğun kaygı, stres, düzensiz yaşam temposu, uyku saatlerinin sürekli değişmesi veya gün içinde yeterince dinlenememek de uyku düzenini etkileyebilir. Bu nedenle kişinin genel yaşam düzenine bakmak önemlidir.Terapi sürecinde de “bir şeyler izlemeden uyuyamama” alışkanlığı yalnızca davranış düzeyinde ele alınmayabilir. Ekran kapandığında ortaya çıkan düşünceler, duygular ve beden tepkileri birlikte incelenebilir. Kişinin uyku öncesinde neyi bastırmaya veya uzaklaştırmaya çalıştığı, sessizlikle ilgili hangi duyguların ortaya çıktığı ve “uyuyamazsam ne olur?” gibi kaygılı düşüncelerin olup olmadığı değerlendirilebilir.Bazı kişiler için terapide amaç ekranı tamamen yasaklamak değildir. Daha çok kişinin uykuya geçmek için tek bir yönteme bağımlı kalmadan kendisini sakinleştirebilmesi, düşünceler ortaya çıktığında onlarla daha esnek bir ilişki kurabilmesi ve uyku öncesi daha sağlıklı bir rutin geliştirebilmesi hedeflenebilir.Bir şeyler izleyerek uyumak her zaman sorun değildir. Ancak ekran olmadan uyuyamayacağını düşünmek, her gece uyku saatini geciktirmek veya sessizlikle baş başa kalmanın yoğun huzursuzluk yaratması durumunda bu alışkanlığın ne işe yaradığını anlamak faydalı olabilir.Çünkü bazen uyku öncesinde açılan bir dizi yalnızca eğlenmek için değil; zihni susturmak, yalnızlık hissini azaltmak veya gün boyunca ertelenen düşüncelerden uzaklaşmak için kullanılan bir araç haline gelebilir. Bunun fark edilmesi, daha dinlendirici ve kişinin kendi ihtiyaçlarına uygun bir uyku düzeni oluşturmanın ilk adımlarından biri olabilir.

Ruhun Görünmeyen Kıyılarına Yelken Açmak
Kendi İçimize Doğru Bir Yolculuk: Ruhun Görünmeyen Kıyılarına Yelken AçmakKendimizi tanıma çabası, insanın hayat boyu çıkabileceği en heyecan verici keşif yolculuğudur. "Ben aslında kimim?", "Neden hep benzer olaylarda aynı tepkileri veriyorum?" gibi sorular, içimizdeki pusulanın bizi kendi derinliklerimize çağıran fısıltılarıdır.Bu yolculuk, sisli bir ormanda patika açmaya benzer. Kimi zaman önümüzü aydınlatan bir fener bulur, ferahlarız; kimi zaman ise yıllardır kapağı açılmamış, tozlu anı sandıklarıyla burun buruna geliriz. Süreç boyunca içimizde saklanan ya da apaçık ortada duran duygularımızı, kalıplaşmış düşüncelerimizi, kırılgan ihtiyaçlarımızı ve bastırdığımız hayallerimizi tek tek masaya yatırır; kendimizle nihayet dürüst bir bağ kurarız.İç dünyamızın haritasını çıkarmak; hayatta neden zorlandığımızı anlamamızı, kendimize daha şefkatle yaklaşmamızı ve ilişkilerimizde daha sağlam durmamızı sağlar. Hangi durumlarda öfkelendiğimizi, ne zaman içimize kapandığımızı fark ettikçe hem kendimize hem de çevremize çok daha geniş bir pencereden bakabiliriz.Elbette insanın kendi karanlık odalarına girmesi, oradaki gölgelerle yüzleşmesi bazen ürkütücü olabilir. İşte terapi odası, bu yolculukta güvenle adım atabileceğiniz, yanınızda güvenilir bir fener tutanın olduğu güvenli bir sığınaktır.Psikodinamik Terapi: Bir Buzdağının Görünmeyen YüzüPsikodinamik terapi; katı kurallara bağlı kalmadan, aklınıza gelen her düşüncenin serbestçe aktığı, köklü ve derinlemesine bir terapi yöntemidir. Zihnimizi denizin üzerindeki bir buzdağı gibi düşünürsek; yüzeydeki belirtiler (kaygı, mutsuzluk, öfke) buzdağının sadece görünen ucudur. Dinamik terapi, suyun altında kalan o devasa kütleye—yani bilinçdışımıza, çocukluk anılarımıza ve iç çatışmalarımıza—odaklanır. Amacı sadece yüzeydeki dalgaları dindirmek değil, denizin altındaki akıntıları yönetebilecek kalıcı bir içsel güç kazandırmaktır.İç Dünyanın Düğümlerini ÇözmekBu ekol, bugünkü dertlerimizin köklerinin geçmişte nasıl filizlendiğini anlamaya çalışır. Hayatımızdaki "aynı filmi tekrar izliyormuş" hissinin nedenlerini araştırır. Özellikle gündelik hayatın koşturmacasında fark edemediğimiz, hatta kendimizden bile sakladığımız benlik parçalarımızı terapi aynasında net bir şekilde görmemizi sağlar. Kendi davranışlarının arkasındaki gerçek sebepleri merak eden, hayatındaki kör noktaları aydınlatmak ve ilişkilerini daha sağlam temellere oturtmak isteyen herkes için oldukça uygundur.Zihnin Odalarını GezmekTerapi sürecinde; çocukluğumuz, ailemizle kurduğumuz bağlar ve geçmişte aldığımız yaralar bugünkü kararlarımıza nasıl yön veriyor, bunlara bakarız. Önceden hazırlanmış ders programı gibi bir gündem yoktur. Danışan zihnindeki kapıları ardına kadar açar; aklına gelen anıları, rüyaları, arzuları ve hatta anlamsız bulduğu düşünceleri bile filtresizce anlatır.Bazen yüzleşmekten korktuğumuz acı veren duygular kapıyı çaldığında, zihnimiz otomatik olarak savunma kalkanlarını kaldırır ve kaçmak ister. Terapist, bu kalkanları (savunma mekanizmalarını) nazikçe fark etmenize ve ardında yatan gerçek duyguyu anlamanıza yardımcı olur.Kelimelere dökmekte zorlandığımız, adını koyamadığımız ya da içimizde çatışma yaratan duygular, terapistin eşliğinde yavaş yavaş çözülür ve anlaşılır hale gelir.Aynı Çemberin İçinde Dönüp Durmak: İlişkisel Döngüler"Neden hep beni üzen insanları buluyorum?" ya da "Neden hep aynı noktada tıkanıyorum?" dediğiniz anlar vardır. Hayatımızdaki bu kısır döngüler ve patinaj çektiğimiz yerler, dinamik terapinin ana odaklarından biridir. Kişi, kendisine zarar veren bu görünmez senaryoları fark ederek onları yeniden yazmayı öğrenir.Terapist ile Kurulan Güvenli KöprüTerapi odasında kurulan ilişki, dış dünyadaki ilişkilerinizin küçük bir provası gibidir. Geçmişte anne-babanızla ya da hayatınızdaki önemli figürlerle yaşadığınız hayal kırıklıkları, beklentiler ve iletişim kalıpları seans sırasında terapistle olan iletişime de yansır. Bu durum bir laboratuvar ortamı gibidir; burada fark edilen dinamikler, dış dünyadaki ilişkilerinizi iyileştirmek için en güçlü anahtara dönüşür.Bu Yolculuğun Bize Kazandırdıklarıİster sadece o anki sıkıntılardan kurtulmak için gelin, ister kendinizi derinlemesine keşfetmek isteyin; dinamik terapi uzun vadeli ve köklü bir dönüşüm sunar. Bir fırtınayı geçici olarak atlatmanın ötesine geçer; kendi geminizin gerçek kaptanı olmanızı sağlar. Duygusal dünyanız zenginleşir, ilişkileriniz daha samimi ve doyumlu hale gelir, kendinizle barışır ve hayatınızı çok daha anlamlı bir eksene oturtursunuz.KaynakçaGabbard, G. O. (2014). Psychodynamic Psychiatry in Clinical Practice (5th ed.). American Psychiatric Publishing.McWilliams, N. (2004). Psychoanalytic Psychotherapy: A Practitioner's Guide. The Guilford Press.Shedler, J. (2010). The Efficacy of Psychodynamic Psychotherapy. American Psychologist, 65(2), 98–109. https://doi.org/10.1037/a0018378Summers, R. F., & Barber, J. P. (2010). Psychodynamic Therapy: A Guide to Evidence-Based Practice. The Guilford Press.Yalom, I. D. (2002). The Gift of Therapy: An Open Letter to a New Generation of Therapists and Their Patients. HarperCollins.

Ayrılık Acıdır, Ama Neden?
Ayrılık Acıdır, Ama Neden?Romantik bir ilişkinin bitişi, ilişkinin bir süredir yolunda gitmediğini biliyor olsak dahi sarsıcı olabilir. Çünkü ayrılık, yalnızca bir insanın hayatımızdan çıkması değildir. Birlikte kurulan düzenin, alışkanlıkların, geleceğe dair ihtimallerin ve zihnimizde şekillenen “biz” anlatısının da değişmesidir. Özellikle ayrılık kararını veren taraf biz değilsek, bu kayba reddedilme ve terk edilme deneyimi de eşlik eder. Bu nedenle bazen zihnimiz ilişkinin neden bitmesi gerektiğini çok iyi bilirken, duygularımız aynı hızda bu gerçeğe uyum sağlayamaz.İlişkiler yalnızca hayatımızda değil, beynimizde de bir yer edinir. Partnerimizin varlığı; yakınlık, ödül, motivasyon ve beklenti sistemleriyle ilişkilenen güçlü bir uyaran hâline gelebilir. Romantik reddedilme üzerine yapılan beyin görüntüleme çalışmalarında, eski partnerini hâlâ seven kişilere partnerlerinin fotoğrafları gösterildiğinde motivasyon, ödül ve yoğun arzu ile ilişkili bazı beyin bölgelerinde aktivasyon gözlemlenmiştir. Bu bulgular, ayrılık sonrasında neden “Onu düşünmemeliyim” dedikçe daha fazla düşündüğümüzü ya da iletişim kurmamak gerektiğini bildiğimiz hâlde mesaj atma isteğinin neden bu kadar güçlü olabildiğini anlamamız açısından önemlidir.Dolayısıyla ayrılık sonrasında yaşanan yoğun özlem her zaman “Bu ilişki benim için doğruydu” anlamına gelmez. Bazen özlenen şey kişinin kendisinden çok, onunla kurulan bağın tanıdıklığı; birlikte oluşturulan rutin; geleceğe ilişkin beklentiler veya ilişkinin kişinin yaşamında tuttuğu yerdir. Zihin, alıştığı bir bağın artık ulaşılabilir olmadığını kabul etmeye çalışırken tekrar tekrar o kişiye, anılara ve ilişkinin nasıl kurtarılabileceğine dönebilir.Özellikle terk edilen tarafta bu süreç daha karmaşık yaşanabilir. “Neden?”, “Nerede yanlış yaptım?”, “Bir şeyleri farklı yapsaydım kalır mıydı?”, “Beni nasıl bu kadar kolay bırakabildi?” gibi sorular yalnızca ilişkinin bitişini anlamlandırma çabası değildir. Aynı zamanda kişinin kendilik algısını yeniden düzenlemeye çalışmasının da bir parçasıdır. Çünkü romantik reddedilme bazen yalnızca “ilişkim sona erdi” şeklinde değil, “istenmedim”, “seçilmedim” ya da “yeterli olmadım” biçiminde kişisel bir anlam kazanabilir. Ayrılık acısının derinleştiği yerlerden biri de tam olarak burasıdır.Ayrılık Bir Yas SürecidirAyrılığın ardından yaşananları anlamanın en önemli yollarından biri, süreci bir yas deneyimi olarak değerlendirmektir. Yas yalnızca ölüm sonrasında ortaya çıkmaz. Hayatımızda anlam verdiğimiz bir bağın, rolün, düzenin ya da geleceğin kaybında da yas tutabiliriz.Üstelik romantik ayrılıklardaki kayıp oldukça katmanlıdır. Partnerinizi kaybederken onunla yaptığınız günlük konuşmaları, hafta sonu planlarını, ortak arkadaşlıkları, bazı mekânları, küçük ritüelleri ve belki de henüz gerçekleşmemiş bir geleceği de kaybedersiniz. Bu nedenle bazen insan, ayrıldığı kişiyi mi yoksa onunla yaşayacağını düşündüğü hayatı mı özlediğini ayırt etmekte zorlanabilir.Yas süreci de doğrusal ilerlemez. Bir gün ayrılığı kabullenmiş ve oldukça güçlü hissederken ertesi gün küçük bir hatırlatıcıyla yeniden yoğun bir özlem yaşayabilirsiniz. Bazen öfke, bazen hüzün, bazen rahatlama, bazen suçluluk, bazen de yeniden birleşme umudu ön plana çıkabilir. Bu değişkenlik, geriye gittiğiniz anlamına gelmez. Zihnin ve duyguların kaybı işlemleme biçimi çoğu zaman dalgalıdır.Bu nedenle ayrılığın ardından kendimizden hemen “eski hâlimize dönmemizi” beklemek gerçekçi olmayabilir. Konsantrasyonumuz azalabilir, işlevselliğimiz bir süre düşebilir, sosyal ilişkilerden uzaklaşmak isteyebilir veya tam tersine sürekli birileriyle birlikte olma ihtiyacı hissedebiliriz. Burada önemli olan duyguyu ortadan kaldırmaya çalışmaktan çok, onun bize ne anlattığını fark edebilmektir.“Artık üzülmemeliyim”, “Onu düşünmemeliyim”, “Bu kadar zaman geçti, çoktan geçmiş olması gerekiyordu” gibi cümleler çoğu zaman iyileşmeyi hızlandırmaz. Aksine kişi, yaşadığı acının üzerine bir de “Bunu neden hâlâ aşamadım?” yükünü eklemeye başlayabilir.Ayrılık sonrasında iyileşme, olanları unutmak ya da bir daha hiç üzülmemek değildir. İyileşme; ilişkinin hayatımızdaki yerini yeniden anlamlandırabilmek, kaybın yarattığı boşluğa zamanla yeni deneyimler yerleştirebilmek ve yaşananları kendi değerimizin bir göstergesi hâline getirmeden yolumuza devam edebilmektir.Ve belki de ayrılık sürecinin en önemli taraflarından biri şudur: Zaman tek başına her şeyi çözmeyebilir; fakat zamanın içinde kaybın yaşanmasına izin vermek, duyguları bastırmadan işleyebilmek ve değişen hayata yeniden temas etmek acının biçimini değiştirebilir. Bir zamanlar günün büyük bölümünü kaplayan düşünceler giderek daha seyrek gelir. Hatırlamak, ilk zamanlardaki kadar yoğun bir bedensel ve duygusal tepki yaratmamaya başlar.Bu süreçte sosyal desteğin korunması, günlük yaşamın mümkün olduğunca sürdürülebilmesi, ayrılığı sürekli yeniden tetikleyen davranışların fark edilmesi ve kişinin kendisine uyum sağlamak için zaman tanıması önemlidir.Ancak ayrılığın üzerinden zaman geçmesine rağmen acının yoğunluğu azalmıyor; kişinin günlük yaşamını, işlevselliğini, ilişkilerini veya kendisiyle kurduğu bağı belirgin biçimde etkiliyorsa profesyonel destek almak değerlendirilebilir. Çünkü bazen ayrılık yalnızca bugünkü ilişkinin kaybını değil, geçmişte yaşanmış başka kayıpları, reddedilme deneyimlerini ve kişinin kendisiyle ilgili taşıdığı daha eski anlamları da harekete geçirebilir.Ayrılık acıtır. Çünkü yalnızca bir kişiden değil, onunla birlikte oluşmuş bir yaşam biçiminden de ayrılırız. Yas ise unutmanın değil; kaybettiğimiz şeyle kurduğumuz ilişkinin biçim değiştirmesinin sürecidir.Klinik Psikolog Deniz Beren KılıçlıKaynakçaFisher, H. E., Brown, L. L., Aron, A., Strong, G., & Mashek, D. (2010). Reward, addiction, and emotion regulation systems associated with rejection in love. Journal of Neurophysiology, 104(1), 51–60. https://doi.org/10.1152/jn.00784.2009Kross, E., Berman, M. G., Mischel, W., Smith, E. E., & Wager, T. D. (2011). Social rejection shares somatosensory representations with physical pain. Proceedings of the National Academy of Sciences, 108(15), 6270–6275. https://doi.org/10.1073/pnas.1102693108Sbarra, D. A., & Emery, R. E. (2005). The emotional sequelae of nonmarital relationship dissolution: Analysis of change and intraindividual variability over time. Personal Relationships, 12(2), 213–232. https://doi.org/10.1111/j.1350-4126.2005.00112.x

İlişkinizde Sorun Var: Çift Terapisi mi, Bireysel Terapi mi? Karar Vermenizi Kolaylaştıracak 4 İşaret
İlişkinizde bir şeylerin yolunda gitmediğini hissediyor olabilirsiniz. Sürekli aynı konularda tartışıyor, kendinizi anlaşılmamış hissediyor ya da ilişkinizde neden mutsuz olduğunuzu tam olarak çözemiyor olabilirsiniz.Böyle bir noktada profesyonel destek almayı düşündüğünüzde aklınıza şu soru gelebilir:Çift terapisi mi, bireysel terapi mi?Aslında ilişkide yaşadığımız her sorun ilişkinin kendisinden kaynaklanmaz. Bazen problem iki kişi arasındaki etkileşimde ortaya çıkar; bazen de kendi geçmişimizden, duygularımızdan ve ilişki örüntülerimizden getirdiğimiz güçlükler ilişkinin içinde görünür hale gelir.Peki aradaki farkı nasıl anlayabilirsiniz?1. Aynı sorunları konuşuyor ama bir türlü çözemiyor musunuz?Tartışmalarınız sürekli aynı noktaya dönüyor, birbirinizi anlamakta zorlanıyor veya konuşmaya çalıştıkça daha fazla uzaklaşıyorsanız sorun ilişkinin içinde oluşan bir döngüyle ilgili olabilir.İletişim problemleri, tekrarlayan çatışmalar, güven sorunları veya aldatma sonrasında yaşanan güçlükler gibi konularda çift terapisi, iki kişinin arasındaki etkileşimi birlikte ele almak açısından daha uygun olabilir.2. Benzer sorunları farklı ilişkilerinizde de yaşadınız mı?Partnerler değişmesine rağmen kendinizi ilişkilerinizde tekrar tekrar değersiz, terk edilecekmiş gibi ya da güvensiz hissediyor musunuz?Belki sürekli fazla fedakârlık yapıyor, ihtiyaçlarınızı geri plana atıyor ya da yakınlık arttığında kendinizi geri çekiyorsunuz.Benzer örüntüler farklı ilişkilerinizde de tekrar ediyorsa, yaşadığınız güçlüğün bir kısmı kendi ilişki örüntülerinizle bağlantılı olabilir. Bu durumda bireysel terapi, bu tekrarların nereden geldiğini anlamanıza yardımcı olabilir.3. Yaşadığınız güçlük yalnızca ilişkinizde mi ortaya çıkıyor?Kaygı, değersizlik, güvensizlik veya yoğun duygusal zorlanmalar yalnızca partnerinizle ilişkinizde değil; arkadaşlıklarınızda, iş hayatınızda ya da kendinizle kurduğunuz ilişkide de karşınıza çıkıyorsa, bireysel olarak ele alınması gereken bir alan olabilir.Çünkü bazen ilişkide görünür hale gelen bir problem, aslında daha geniş bir içsel güçlüğün yalnızca bir parçasıdır.4. Şu anda hangi sorunun cevabını arıyorsunuz?Kendinize şu iki soruyu sorun:“Biz neden sürekli aynı döngünün içine giriyoruz?”yoksa“Ben neden ilişkilerimde sürekli böyle hissediyorum ya da davranıyorum?”İlk soru daha çok ilişkinin dinamiğini ve iki kişi arasındaki etkileşimi anlamayı gerektirirken; ikinci soru kendi duygularınızı, ihtiyaçlarınızı ve ilişki örüntülerinizi keşfetmeye işaret edebilir.Peki hangisini seçmelisiniz?Her ilişki ve her birey farklıdır. Bu nedenle çift terapisi ve bireysel terapi arasında her zaman kesin bir sınır çizmek mümkün değildir. Bazı durumlarda iki süreç farklı zamanlarda ya da birbirini destekleyecek biçimde de ilerleyebilir.Önemli olan yalnızca “Hangi terapi doğru?” sorusunu sormak değil;“Şu anda anlamaya ve değiştirmeye ihtiyaç duyduğum şey ne?” sorusuna yaklaşabilmektir.Çünkü ilişkiyi anlamanın yolu iki kişiye birlikte bakmaktan, bazen de önce kendimize dönmekten geçer.

Psikoloğa Gitmeden Önce Bilmeniz Gereken 7 Şey
Kendiniz için bir uzmandan destek almaya karar vermek, atabileceğiniz en güçlü ve şefkatli adımlardan biridir. Ancak zihninizde bir sürü soru olduğunu biliyoruz: "Nasıl bir hazırlık yapmalıyım?", "Seanslar tam olarak nasıl ilerleyecek?" veya "Doğru terapisti nasıl seçeceğim?". Bu belirsizlikler bazen süreci ertelememize neden olabilir. Bu yazımızda, terapiye başlamadan önceki o ilk adımı atmanızı kolaylaştırmak için, bilmeniz gereken en temel 7 şeyi samimi bir dille ele alıyoruz. Amacımız, kapıdan girmeden önce kendinizi güvende ve hazırlıklı hissetmeniz. Planda.org gibi platformlar sayesinde terapist bulmak artık çok kolay; şimdi gelin zihinsel hazırlığınızı tamamlayalım.1. Terapist Aramanın Anahtarı: Filtreleme ve Uzmanlık AlanıBir terapiste başlamadan önce bilmeniz gereken en önemli şey, her terapistin her konuda uzman olmadığıdır. Tıpkı bir kalp doktorunun beyin ameliyatı yapmaması gibi, psikoloji alanında da uzmanlıklar ayrılır.Önemli Sorular: "Kaygı sorunum mu var, yoksa ilişki problemleri mi yaşıyorum?" Terapistler; Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT), Şema Terapi, EMDR gibi farklı terapi ekollerinde ve belirli konularda (çocuk, yetişkin, çift, travma vb.) uzmanlaşırlar.Planda Çözümü: Planda.org gibi platformlar, size bu uzmanlık alanlarına göre arama (filtreleme) yapma imkanı sunar. Böylece enerjinizi, size gerçekten yardımcı olabilecek birini bulmaya harcarsınız.2. Terapi Bir Sohbet Değil, Amaç Odaklı Bir ÇalışmadırTerapi, sadece dertleşmekten ibaret değildir. Yapılandırılmış, bilimsel temellere dayanan ve hedefleri olan profesyonel bir süreçtir.Rolünüz: Siz kendi hayatınızın uzmanısınız; terapistiniz ise değişim ve iyileşme sürecinizin rehberidir. O size yol haritasını çizerken, siz de o yolda yürümek için gerekli adımları atarsınız.Seans Amacı: Seanslarda konuşulan her şey, sizin belirlediğiniz hedeflere ve çözümlere ulaşmak için atılan bilinçli adımlardır. 3. Gizlilik Kuralı (Mahremiyet) Sizin En Büyük GüvencenizTerapi odasındaki her şeyin gizli kalacağını bilmek, güvenle açılmanızı sağlayan etik temelin kendisidir.Temel Prensip: Psikologlar ve psikiyatristler, meslek etik kuralları gereği paylaştığınız her şeyi gizli tutmakla yükümlüdür. Bu, aranızdaki ilişkinin temelidir.İstisnalar: Yalnızca kişinin kendisine veya bir başkasına zarar verme riski (intihar veya cinayet) ortaya çıktığında, yasal olarak gizliliği bozma zorunluluğu doğar. Bu çok nadir istisna dışında, paylaştığınız her şey mahrem kalır.4. Kimya ve Uyum, Teknik Bilgiden Önce GelirTerapinin başarısında, terapistinizin unvanından çok, onunla kurduğunuz insani bağ önemlidir.Uyumun Önemi: Terapistinizle konuşurken kendinizi rahat ve güvende hissediyor musunuz? Ses tonu, yaklaşımı ve enerjisi size iyi geliyor mu? Bu uyum, terapötik ilişkinin ve dolayısıyla iyileşmenin temel taşıdır.İlk Seans Denemesi: İlk seans, bu uyumu test etmeniz için vardır. Eğer kendinizi rahat hissetmezseniz, başka bir terapistle görüşmek tamamen normal ve sağlıklı bir davranıştır. Unutmayın, bu yolculukta konforunuz önceliklidir.5. İyileşme Bir Süreçtir, Bazen Zorlayıcı OlabilirTerapi, bir sihirli değnek değildir. İyileşme bir gecede gerçekleşmez ve bazen zorlayıcı, hatta acı verici duygularla yüzleşmeyi gerektirir.Duygusal Dalgalanmalar: Terapi, geçmişteki acı verici anıları ve derin duyguları tekrar gündeme getirebilir. Seanslardan sonra kendinizi yorgun veya duygusal hissetmeniz doğaldır. Bu, çalıştığınızın bir göstergesidir.Tutarlılık Anahtarı: Düzenli katılım ve seanslar arasında verilen ödevlere veya düşünce alıştırmalarına zaman ayırmak, süreci hızlandıran en büyük faktörlerdir. 6. Ücretler ve İptal Koşulları Hakkında Şeffaf OlunMaddi konuların ilişkinin önüne geçmemesi ve sürpriz yaşamamanız için, başlangıçta tüm detayları netleştirin.Ön Bilgilendirme: Seans ücretini, ödeme yöntemlerini ve özellikle son dakika iptal koşullarını en başta sorun. Çoğu terapist, 24 saatten kısa süre kala iptal edilen seanslar için ücret talep etme hakkına sahiptir.Planda Şeffaflığı: Planda.org gibi platformlar, genellikle profil sayfasında bu bilgileri net bir şekilde göstererek şeffaflığı destekler ve olası anlaşmazlıkları en baştan çözer. 7. Açık Uçlu Olun: Gündem Belirlemek Zorunda Değilsiniz"Ne anlatacağım?" stresiyle seansa gitmek zorunda değilsiniz. Terapistiniz size rehberlik edecektir.Başlangıç Noktası: Seansa, sadece "Şu an hayatımda beni en çok zorlayan şey bu" veya "Kendimi bu aralar çok kaygılı hissediyorum" diyerek başlayabilirsiniz. Net bir liste hazırlamanız gerekmiyor.Terapistin Rolü: Terapistiniz, size doğru ve yerinde soruları sorarak konuyu derinleştirecek ve seansın doğal akışını sağlayacaktır. Sadece içten ve dürüst olmanız yeterlidir.Sonuç: Başlamak İçin En İyi Zaman, Şimdi!Psikoloğa gitmek, sadece bir randevu almak değil; kendinize, zihinsel sağlığınıza ve geleceğinize yatırım yapmaktır. Artık bilmeniz gereken 7 kritik bilgiye sahipsiniz. Tek yapmanız gereken, bu bilgileri bir avantaja dönüştürmek ve ilk adımı atmak.Eğer hala doğru terapisti arıyorsanız, Planda size uzmanlık alanlarına, konuma ve bütçenize göre en uygun eşleşmeyi bulmanız için rehberlik etmeye hazır. Gereksiz arama karmaşasını bir kenara bırakın. İlk adımı bugün atın ve iyileşme yolculuğunuza başlayın!Şimdi Planda'da Size En Uygun Terapisti Keşfedin!

Duygusal Yeme Üzerine
Duygusal yeme, bilinçdışı düzeyde düzenlenemeyen duyguların bedensel bir eylem aracılığıyla dışavurumudur. Kişi, rahatsız edici duygularıyla doğrudan temas etmek yerine, bu duyguları bastırma veya yatıştırma işlevini yiyeceğe yükler. Özellikle erken çocukluk döneminde duygusal ihtiyaçları yeterince karşılanmayan bireylerde, yemek bir tür nesne yerine geçebilir.Duygusal yeme, erken dönem anne-çocuk etkileşimlerinden köken alabilir. Bebeklikte annenin yatıştırıcı işlevi yetersiz kaldığında, birey ilerleyen yaşlarda regülasyon kapasitesini dışsal nesneler (örneğin, yiyecek) üzerinden sağlamaya yönelebilir. Bu durum, doyum arayışının yalnızca fiziksel açlıkla değil, duygusal eksikliklerle de ilişkili olduğunu gösterir.

Sürekli bir partner arayışı
Sürekli bir partner arayışı, çoğu zaman içsel boşluklardan kaçmanın bir yoludur. Zihnimiz, yalnızlık ve eksiklik duygularıyla yüzleşmekten kaçınmak için ilişkilerde geçici bir rahatlama arar. Bir ilişki, başlangıçta bir tür ‘doldurma’ işlevi görür. Ancak, bu geçici rahatlama kalıcı bir çözüm sunmaz.

Kendini korumak
Kendini korumak, içsel karmaşanın ve başkalarının etkilerinin benlik bütünlüğünü parçalamamasını sağlamaktır. Bu, duygu ve düşüncelerin kaynağını ayırt etmek; gerektiğinde “hayır” demek; suçluluk duymadan mesafe koymak ve kırılgan yanlarımızı cesaretle fark edip üzerinde çalışmak demektir.