Genel Articles
Articles on Genel, written by licensed psychologists. Read on Planda Blog and book an appointment from the author's profile.

Yas sürecinde Psikolojik Sağlamlık
Kayıp ve Yas Süreçleri: Yas sürecinde Psikolojik Sağlamlık Kayıp ve Yas Süreçleri Nasıldır? Kayıp ve yas, yaşamın kaçınılmaz bir parçasıdır. Sevdiğimiz birinin ölümü, bir ilişkinin sona ermesi, iş kaybı veya sağlığın bozulması gibi çeşitli kayıplar yas sürecini başlatabilir. Bu süreç, her birey için farklılık göstermekle birlikte genellikle birkaç aşamadan oluşur: 1. İnkar: Kişi, kaybın gerçekliğini kabul etmekte zorlanabilir. Bu aşamada genellikle "Bu gerçek olamaz" gibi düşünceler ortaya çıkar. 2. Öfke: Kayıp karşısında öfke ve kızgınlık hisleri yaşanabilir. Kişi, durumu kontrol edemediği için kendine, diğer insanlara veya duruma öfke duyabilir. 3. Pazarlık: Bu aşamada kişi, kaybı geri alabilmek için içsel veya dışsal pazarlıklar yapar. "Eğer bunu yaparsam, belki geri gelir" gibi düşünceler yaygındır. 4. Depresyon: Kayıp ve yasın en zor aşamalarından biri olan depresyon, derin bir üzüntü, yalnızlık ve umutsuzluk hissi ile karakterizedir. 5. Kabullenme: Son aşamada kişi, kaybın gerçekliğini kabul eder ve onunla yaşamayı öğrenir. Bu aşamada duygusal denge yeniden sağlanır. Kayıp Yaşayan Biri Psikolojik Sağlamlık İçin Neler Yapabilir? Yas süreci her birey için farklılık gösterir ve kişisel bir deneyimdir. Ancak, psikolojik sağlamlığı artırmak ve bu süreci daha sağlıklı bir şekilde yönetmek için bazı stratejiler mevcuttur: 1. Duygularınızı Kabul Edin ve İfade Edin: Kayıp ve yas sürecinde duygularınızı bastırmak yerine kabul edin ve ifade edin. Üzüntü, öfke, korku gibi duyguları yaşamak normaldir. Duygularınızı güvendiğiniz biriyle paylaşmak veya bir günlük tutmak, bu süreci daha yönetilebilir hale getirebilir. 2. Destek Arayın: Aile ve arkadaşlar, yas sürecinde büyük bir destek kaynağı olabilir. Destek gruplarına katılmak veya bir terapistten profesyonel yardım almak da faydalı olabilir. 3. Kendinize Zaman Tanıyın: Yas süreci, zaman alan bir süreçtir ve her birey için farklı hızda ilerler. Kendinize iyileşmek için zaman tanıyın ve bu sürecin aceleye getirilemeyeceğini kabul edin. 4. Sağlıklı Yaşam Tarzını Sürdürün: Fiziksel sağlık, duygusal sağlık üzerinde büyük bir etkiye sahiptir. Dengeli beslenmek, düzenli egzersiz yapmak ve yeterince uyumak, yas sürecinde daha güçlü olmanıza yardımcı olabilir. 5. Rutini Koruyun: Günlük rutinlerinizi sürdürmek, duygusal dengenizi korumanıza yardımcı olabilir. İşe gitmek, ev işlerini yapmak veya hobilerinize devam etmek, normal yaşamınıza dönmenize katkı sağlayabilir. 6. Anılarınıza Saygı Gösterin: Kayıp yaşadığınız kişi veya durumla ilgili anıları hatırlamak ve onlara saygı göstermek, yas sürecinin bir parçasıdır. Anı eşyaları saklamak, anma törenleri düzenlemek veya sevdiklerinizle anıları paylaşmak, duygusal iyileşme sürecini destekleyebilir. 7. Yeni Anlamlar ve Hedefler Bulun: Kayıp sonrası yaşamınıza yeni anlamlar ve hedefler eklemek, yeniden inşa sürecinde yardımcı olabilir. Yeni hobiler edinmek, gönüllü çalışmalara katılmak veya kişisel gelişim hedefleri belirlemek, yaşamınıza yeni bir yön katabilir. Kayıp ve yas süreci, yaşamın zorlu fakat doğal bir parçasıdır. Bu süreçte duygularınızı kabul etmek, destek aramak ve kendinize zaman tanımak önemlidir. Sağlıklı yaşam tarzını sürdürmek, rutinlerinizi korumak ve anılarınıza saygı göstermek de psikolojik sağlamlığı artırmada yardımcı olabilir. Unutmayın, yas süreci kişisel bir yolculuktur ve her birey bu süreci kendi hızında yaşar. Yardıma ihtiyaç duyduğunuzda, profesyonel destek almak her zaman iyi bir seçenektir.

mutsuzluktan kaçınma paradoksu
w.r.d. fairbairn öyle iddia eder ki her insanın şizoid bir konumu vardır. hatta rüyaların içeriğinde kişiliğimizin farklı unsurlarını temsil etmek için bölünerek ayrılmış kendi imgelerimizi görmemizi, hatta jung'un içe dönüklük arketipini bu şizoid konumun sağlayıcısı olarak görmektedir. insanın içe çekildiği, içte olanı başkasına ya da hayata vermenin zul gibi geldiği bir konum ki; sosyal temaslardan, yaşama katılmaktan, bir sohbeti bile başlatmanın zahmetli olduğu durumlardan kaçınılan. dolmayan, doyurulmayan bireyin hayattan kendini geri çekerek içerisinde son kalanları artık muhafaza etmeye giriştiği bir konum. içerideki son kırıntılar artık öyle gizli bir değer sahibi olmuştur ki, birkaç cümle edip sosyalleşmek dahi eksilmek gibi hissettirir. içeriden bir şeylerin kayıp gittiğini ve kaybolduğunu deneyimler insan. hemen her patolojinin trajik yapısı gibi bu savunma aslında savunmaya duyulan ihtiyacın daha da arttırılmasına neden olacak daha büyük tatminsizlikler ve hayata yönelik daha fazla açlığa neden olacaktır.geri çekilmelerle gelinen şizoid konumda kişi bu durumla iki biçimde baş edebilir, (a) rol yaparak ve (b) teşhirci tekniklerle. kişi bir role bürünerek ve birçok his sergileyerek göz doldurabilir ve sosyal temaslar kurabilir ancak aslında hiçbir şey vermiyordur. bir topluluğun düzenli bir parçası olabilir ancak uzun yıllar geçince kendisi de farkedebilir ki aslında topluluğa hiçbir anlamlı katkıda bulunmuyordur. ya da terapiye gelir gelmez freud'dan bahis açarak terapiyle ilgili birisiymiş gibi görünerek rol yapar. böylece entelektüelize bir çabayla gerçek duygusal temaslar kurmaktan kaçınır. duygusal temas kurmaya karşı sofistike bir savunma geliştirebilir.ya da teşhirci biçimde sanatsal etkinliklerinde boy göstererek gerçek duygusal temasların derinliğinden kaçınılan gösteriş alanları olan edebiyat söyleşileri, galeri gezmeleri, şiir dinletileri ya da tiyatronun neden şizoid yapıların ilgisini daha çok çektiği aleni bir psikolojidir. şizoid birey varlığını sergilemenin ve böylece görünür olmanın çeşitli yollarını sanatta bulabilir. bu yüzdendir içe dönüklükle karakterize şizoid yapı birçok dansçı ve edebiyatçı doğurur. bu, "vermenin" "göstermeyle" yer değiştirdiği bir yol yaratır. ancak "kaybetmeden vermenin" bir yolunu yaratmaya çalışan bu girişimin de külfeti yok değildir. neticede zaman içerisinde göstermenin kendisi de "gösteriş yapmaya" ve sonra da "kendini gösterme" haline dönüşür. hal böyle olunca teşhirci durumlarda yoğun ıstırap çekilebilmekte, "görülmenin" zerresi bile sancılı olabilmektedir.

nedir bu borderline?
dünyanın her yerinde psikoterapiye başvuran bireylerin %50-50'sinde ya da %40-60'ında veya kimi ülkelerde bunun tam tersi olarak %60-40'ında borderline kişilik örgütlenmesi bulunur. yani terapiye başvuran her iki kişiden biri borderline örgütlenmeye sahiptir.gelgelelim kişilik örgütlenmesini kişilik bozukluğuyla karıştırmamak lazım. örgütlenme kendi grubu içerisinde farklı kişilik bozukluklarını içeren bir ruhsal gelişim yapısıdır. bu yapı çocuğun dünyayı ve kendini anlamlandırma sürecinde 0-2 aylıktan 3 yaşa kadar olan bir gelişim evresinin yeterli desteklenmesiyle tamamlanır. bu kavram, kişiliğin yapısal düzeydeki gelişimsel özelliklerini, savunma mekanizmalarını, içsel çatışmalarını ve dünyayı algılama biçimlerini kapsar. kuramcılar, kişilik örgütlenmelerini ilkel düzeyden gelişmiş olana üç temel düzeyde incelemiştir: psikotik, borderline ve nevrotik.bebeğin ilk 0-3 yıllık gelişim döneminin sağlıklı atlatılması nispeten daha sağlıklı ve işlevsel olan nevrotik bir düzey içerisindeki kişilik bozukluklarına imkan verir. borderline kişilik düzeyi (örgütlenmesi) nispeten psikotik düzeye yakın olmasıyla içinde parçalı gerçeklik algısına neden olan antisosyal-borderline-histeriyonik kişilik bozukluklarını-narsistik kişilik bozukluğunun ilkel düzeyini-şizoid gibi psikotik ile nevrotik arasındaki kişilik bozukluklarını içerir. nevrotik örgütlenmeler ise gerçeklik, kendilik, nesne algısının tutarlı olduğu ve suçluluk duygusu gibi daha olgun mekanizmalarını içeren depresif-bağımlı-kaçıngan-histerik kişilik bozukluklarını-obsesif kompulsif kişilik bozukluğunun olgun versiyonunu-narsistik kişilik bozukluğunun olgun düzeyini vs. içerir.sonuç olarak: borderline kişilik bozukluğunun özellikleri daha büyük bir şemsiye olan borderline kişilik örgütlenmesinin özellikleri içerisinde bulunur. bu "büyük çatı" psikoterapiye başvuran her iki kişiden birinin psikopatolojisini oluşturmaktadır. bu açıdan düşünüldüğünde başlık atlında yazarların deneyimledikleri özellikler aslında toplumun çok büyük bir kesimini temsil etmektedir. ebeveynlerinizde ve gelişim öykünüzdeki empati, tutarsızlık, kaotik özellikleri değerlendirerek kendiniz hakkında bir tahmin geliştirebilirsiniz.

erken boşalmanın nedenleri
türk erkeğinin çocuklukta aile içinde yaşadığı psikoseksüel gelişim sürecine, mimariye ve toplumsal normların erkek üzerindeki baskısına daha yakından bakmak gerekir.türkiyede erkek çocuk, genellikle annenin aşırı koruyucu şefkati ile babanın mesafeli ve otoriter duruşu arasında bir denge kurmaya çalışır. bu denge çoğu zaman yeterince iyi anne anlayışının ötesine geçer çünkü türk annesi, sevgisiyle çocuğu sarıp sarmalarken, kimi zaman sınırları bulanıklaştırır ve bireyselleşmeyi zorlaştırır.bu bağlamda, çocuk ödipal döneme geldiğinde, babayla sağlıklı bir rekabet kurmaktan çok, annenin sıcak ve güvenli alanına çekilmeyi tercih eder. bu geri çekilme de ödipal çözüm sürecinin yarıda kalmasına neden olur. çocuk, bir yandan babanın otoritesine meydan okuyamaz, diğer yandan kendi cinselliğini özgürce keşfetme cesaretini geliştiremez. bunun yerine, içinde sıkışıp kaldığı bu gerilimli alan, ileriki yaşamda erkeklik kimliğinin bir türlü sağlamlaşamamasına yol açar.kastrasyon anksiyetesi, her iki cins için de psikolojik dünyanın şekillenmesinde belirgin bir iz bırakır ancak bu kavramı yalnızca bir bireyin babasıyla ya da otorite figürleriyle olan ilişkisi bağlamında ele almak, özellikle türk erkeğinin yaşadığı çok katmanlı cinsellik kaygılarını anlamak için yetersizdir. zira burada söz konusu olan, bireyin yalnızca bir baba figürü karşısında yaşadığı kaygılar değil; aynı zamanda bir toplumun erkekten beklentilerinin inşa ettiği yıkıcı bir baskıdır. toplum, erkeği yalnızca fiziksel gücü ve cinsel performansı üzerinden değerlendirirken, erkeğin cinselliği bir zevk alanından çok bir başarı testi olarak algılamasına yol açar. erken boşalma, çoğu zaman cinsel eylemin bir zevk ve yakınlık ifadesinden ziyade, başarıyla tamamlanması gereken bir görev olarak görülmesinin sonucudur. bu kaygı, erkeğin hem bedeniyle hem de partneriyle kurduğu ilişkiyi sığ bir boyuta indirger ve bireysel bir yetersizlik gibi görünse de, bu durum aslında toplumsal bir meseleye işaret eder. erkeklik kimliği, güç ve kontrol mitleriyle o kadar yoğrulmuştur ki, herhangi bir başarısızlık anı, yalnızca bireysel değil toplumsal bir utanç kaynağına dönüşüyordur. bu utanç, erkeği hem partnerine hem de kendine karşı yabancılaştırır; cinsellik, yakınlık ve keyiften uzaklaşıp bir kaygı arenasına dönüşür.toplumsal normlar ve erkeklik kodları, bu noktada erkeği kendi içine dönük bir kontrol mekanizması geliştirmeye iter. fakat bu kontrol, olumlu bir öz farkındalık yaratmak yerine daha çok kaygıyı körükler. cinsellik, bir özgürlük alanı olmaktan çok, toplumun gözetiminde olan bir deneyim haline gelir. bir kadının ya da eşin yakın çevresinde bir erkeğin cinsel performansının konuşulması bile, erkeğin kimliğine yönelik tehdit olarak algılanabilir. bu, onun sürekli bir kendini kanıtlama döngüsünde kaybolmasına yol açar. türk aile yapısında, erkek çocuğa kız çocuklarına kıyasla daha özgür bir alan tanınsa bile bu özgürlük, bir meydan okuma kültürüne dönüşür. örneğin, ilk gece korkusu dediğimiz fenomen, toplumsal cinsiyet rollerinin erkeği nasıl bir sınav psikolojisine soktuğuna örnektir. ilk cinsel deneyimini yaşayan bir erkek, yalnızca kendi partnerine karşı değil hatta ailesine karşı da bir performans sergileme yüküyle yüzleşir.zira bu hususta gözlemlerimiz kültürel düzeyde de karşılık bulur. osmanlı toplumunun islami değerleri ve ahlaki kodları, hane halkının mahremiyetine büyük bir önem atfetmiş, bireylerin iç dünyalarını toplumsal normlardan koruyacak yapılar oluşturmuştur ve şerii kanunda mahremiyet suçlarında iki değil dört şahit şart koşulmuştur. örneğin, geleneksel türk evlerindeki küçük ve büyük olmak üzre iki farklı kapı tokmağı, misafirin cinsiyetine göre hane halkının kendini hazırlamasını sağlardı.oysa bahsini ettiğimiz performatifliğin izlerini, modern yaşamın daralan mekânlarında daha belirgin şekilde görmek tahminen daha mümkündür. aile yapıları ve yaşam alanlarının küçülmesi, bireylerin mahremiyet alanlarını daraltmıştır. özellikle şehirleşmenin hızlandığı ve ekonomik zorlukların aileleri daha küçük evlere sıkıştırdığı bir ortamda, bireyin kendine ait bir alan yaratması giderek zorlaşır. modern mekânların bireysel alanı sınırlandırması mahremiyet hissini zedeler. küçük bir evde büyüyen çocuk, ebeveynlerinin ilişkisine doğrudan tanık olabilir, hatta istemeden bu ilişkinin bir parçası haline gelebilir. örneğin, anne ve baba arasında fiziksel bir mesafenin olmadığı bir evde, çocuklar genellikle ebeveynlerinin çatışmalarını ya da sessizliklerini gözlemler. bu gözlemler, çocuğun cinselliği ve ilişki dinamiklerini nasıl algıladığı üzerinde kalıcı izler bırakır.örneğin cinsiyet rollerinin giderek eşitlendiği dar alanlarda yetişen bir çocuk ters ödipal deneyimler yaşayabilir. ya da mesela annenin daha otoriter bir figür haline gelmesi ve babanın edilgenliği, erkek çocuğun ebeveyn rollerinden öğrendikleri ile toplumsal beklenti arasındaki uyuşmazlık karşısında bütünlüğü sarsılabilir. çocuk, baba figürünün pasif duruşu nedeniyle ona öykünmekte zorlanabilir ve bir erkek olarak nasıl davranması gerektiğine dair net bir rehberlik bulamayabilir. bu süreçte, annenin otoriter yaklaşımı da çocuğun bireyselleşmesini ve kendi sınırlarını keşfetmesini engeller. çocuk, anneye karşı duyduğu bu bağımlılığı aşamaz ve bu bağımlılık, yetişkinlikte kurduğu duygusal ve cinsel ilişkilerde de etkisini gösterir. örneğin, cinsel istikrarsızlık nedeniyle başvuran bir erkek danışan, çocukluğunda sürekli olarak annesinin eleştirel ve müdahaleci tutumuyla karşı karşıya kalmış olabilir. annesi, onun her hareketini kontrol etmeye çalışırken, baba bu süreçte sessiz bir gözlemci rolünde kalmıştır. bu tür bir dinamik, çocuğun kendine dair güvensizlik geliştirmesine neden olur. cinsellik, bu güvensizliğin en belirgin hissedildiği alanlardan birine dönüşebilir, çünkü birey burada yalnızca bedensel değil, aynı zamanda duygusal bir bütünlük de sergilemek zorundadır. performans kaygısı ve toplumsal beklentilerin birleşimi, erkeğin bu bütünlüğü sağlamasını zorlaştırır.performansını sürekli sorgulayan, partneriyle duygusal bir bağ kurmakta zorlanan ve mahremiyet ihtiyacını doyuracak bir alan bulamayan erkek, cinselliği bir yük olarak deneyimler. erken boşalma, bu yükü taşıyamamanın karşısında bilinçaltı bir başetme yöntemine dönüşerek kendini gösterir. bilakis bu sorunu çözmek, sadece bireyin terapi sürecine bağlı değildir. aynı zamanda, toplumsal normların erkeklik ve cinsellik üzerindeki baskısını sorgulamak ve aile içi dinamiklerin bireyin psikoseksüel gelişimi üzerindeki etkilerini anlamak ve mahremiyet alanlarımızı buna göre düzenlemek gerekir.

Hangi Danışmanlık Yaklaşımı Size Daha Uygun?
Zorlandığınız zamanlarda danışmalık ihtiyaç duyduğunuzda, hangi yönteminin size en uygun olduğunu belirlemek zor olabilir. İşte farklı danışmanlık yöntemlerinin içerik ve uygulamalarını karşılaştırarak, ihtiyaçlarınıza en uygun olanı bulmanıza yardımcı olacak bilgiler. 1. Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT)Bilişsel Davranışçı Terapi, düşünce ve davranışlar arasındaki ilişkiyi ele alır. Terapi, olumsuz düşünce kalıplarını ve zararlı davranışları tanımlamaya ve değiştirmeye odaklanır. BDT, genellikle yapılandırılmış bir şekilde ilerler ve belirli hedefler doğrultusunda çalışılır.Kime Uygun?BDT, depresyon, anksiyete, obsesif-kompulsif bozukluk (OKB), travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) gibi rahatsızlıklara sahip kişiler için uygundur. Ayrıca, stres yönetimi ve fobiler için de etkilidir. 2. Psikodinamik TerapiPsikodinamik terapi, bilinçdışı süreçlerin ve çocukluk deneyimlerinin bugünkü davranışlarımızı ve duygusal durumumuzu nasıl etkilediğini araştırır. Terapi, uzun vadeli ve derinlemesine bir yaklaşıma sahiptir. Kime Uygun:Bu terapi yöntemi, derin duygusal problemleri olan, geçmiş travmaları veya karmaşık duygusal zorlukları olan kişiler için uygundur. Kendini daha iyi anlamak ve duygusal derinlik kazanmak isteyen bireyler için de faydalıdır. 3. Şema TerapiŞema terapi, erken dönem yaşam deneyimlerinin ve temel inançların bugünkü işlevsiz davranışlarımızı nasıl etkilediğini araştırır. Bu terapi, uzun süreli düşünce ve davranış kalıplarını değiştirmeye odaklanır. Kime Uygun:Kronik depresyon, anksiyete, kişilik bozuklukları ve tekrar eden ilişki sorunları olan bireyler için uygundur. Ayrıca, derinlemesine kişisel değişim ve gelişim arayanlar için etkilidir. 4. Gestalt TerapiGestalt terapi, bireyin mevcut anındaki düşünceleri, duyguları ve davranışlarına odaklanır. Terapist, danışanın farkındalığını artırarak, duygusal ve davranışsal kalıplarını tanımasına ve bunlarla başa çıkmasına yardımcı olur. Kime Uygun:Gestalt terapi, kendi duygusal farkındalığını artırmak ve şu anki yaşantısına odaklanarak problemlerini çözmek isteyen bireyler için uygundur. Özellikle, iletişim sorunları ve kişisel gelişim için etkili olabilir. 5. Varoluşçu TerapiVaroluşçu terapi, insan varoluşunun temel sorularına ve anlamına odaklanır. Bireyin özgürlüğü, sorumluluğu, ölüm ve yaşamın anlamı gibi konuları ele alır. Terapi, bireyin kendi yaşamını ve seçimlerini daha anlamlı bir şekilde değerlendirmesini sağlar. Kime Uygun:Varoluşçu terapi, hayatın anlamını sorgulayan, varoluşsal kaygılar yaşayan veya yaşamda derin bir anlam arayışında olan bireyler için uygundur. 6. EMDR Terapi (Göz Hareketleriyle Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşleme)EMDR terapi, travmatik anıların yeniden işlenmesini sağlamak için göz hareketlerini kullanır. Danışan, terapist rehberliğinde, travmatik anıları ve duyguları göz hareketleri ile eş zamanlı olarak yeniden işler. Kime Uygun:EMDR terapi, özellikle travma ve TSSB tedavisinde etkilidir. Ayrıca, anksiyete, depresyon ve fobiler gibi diğer duygusal rahatsızlıklar için de kullanılabilir.