Psikoloji Yazıları

Psikoloji üzerine uzman psikologların kaleminden yazılar. Planda Blog'da okuyun, yazarın profilinden randevu alın.

Arzu ve Eksiklik

İnsan ne ister?Bu soru ilk bakışta kolay görünür. Mutlu olmak, sevilmek, başarılı olmak, huzurlu bir yaşam sürmek… Çoğumuz cevabın bunlardan biri olduğunu düşünürüz. Oysa istediğimiz şeye ulaştığımızda bile çoğu zaman arayış sona ermez. Yeni bir hedef belirir, yeni bir eksiklik hissedilir. Sanki ulaşmaya çalıştığımız şey sürekli yer değiştirir.Belki de bunun nedeni, aradığımız şeyin hiçbir zaman yalnızca sahip olmak istediğimiz nesne olmamasıdır.Psikanalist Jacques Lacan, insanı hareket ettiren şeyin ihtiyaçtan çok arzu olduğunu söyler. İhtiyaç doyurulabilir; açlık yemekle, susuzluk suyla giderilebilir. Arzu ise doyurulduğunda sona ermez. Tam tersine, doyuruldukça başka bir biçime dönüşür. Çünkü arzu, belirli bir nesnenin değil; eksikliğin etrafında var olur.Hayatımız boyunca "Eğer bunu elde edersem her şey düzelecek." dediğimiz anlar olur. Yeni bir ilişki, daha iyi bir iş, daha büyük bir ev, daha fazla başarı… Fakat çoğu zaman ulaştığımız şey, hayalini kurduğumuz doyumu tam olarak getirmez. Bir süre sonra zihnimiz yeni bir hedef üretir. Sorun, hedeflerin yanlış olması değildir. Belki de insan ruhunun işleyişi böyledir.Çünkü eksiklik, ruhsal yaşamın bir kusuru değil; onun hareket kaynağıdır.Bunu kabul etmek kolay değildir. İçinde yaşadığımız dünya bize sürekli tamamlanabileceğimizi söyler. Daha başarılı olursak, daha güzel görünürsek, doğru ilişkiyi bulursak ya da kendimizi yeterince geliştirirsek sonunda eksiksiz hissedeceğimiz vaadiyle karşılaşırız. Oysa bu vaat çoğu zaman yeni bir yetersizlik üretir. Çünkü eksiklik giderilmesi gereken bir hata değil, insan olmanın temel koşullarından biridir.Lacan'a göre bilinçdışı da sandığımız gibi geçmişte kalmış anıların saklandığı sessiz bir depo değildir. Bilinçdışı konuşur; bazen dil sürçmelerinde, bazen rüyalarda, bazen tekrar eden ilişki seçimlerinde, bazen de nedenini tam açıklayamadığımız duyguların içinde kendini gösterir. Bastırılan hiçbir yaşantı bütünüyle kaybolmaz. Yalnızca başka bir biçimde geri döner.Bu nedenle insan bazen aynı ilişkiyi farklı kişilerle yaşar. Aynı hayal kırıklığını tekrar tekrar deneyimler. Aynı tür insanlara çekilir ya da benzer çatışmaların içinde kalır. Dışarıdan bakıldığında bunlar tesadüf gibi görünebilir. Oysa tekrar eden her örüntü, bilinçdışının henüz söze dökülememiş bir hikâyesini taşıyor olabilir.Belki de en yorucu olan, arzunun peşinden gitmek değildir. En yorucu olan, gerçekten neyi arzuladığımızı bilmeden yaşamaktır. Çünkü çoğu zaman kendi arzumuz sandığımız şey, başkalarının bizden beklediği hayat olabilir. Daha başarılı olmak, daha güçlü görünmek, daha çok sevilmek… Bunların hangisi gerçekten bize, hangisi başkalarının bakışına aittir?

Psikoloji
Betül Esra Baba

Mutlu Olma Yanılgısı

"Mutlu olmalıyım."Belki de modern insanın kendisine en sık söylediği cümlelerden biri budur. Üstelik bu cümle çoğu zaman bir temenniden çok, yerine getirilmesi gereken bir görev gibi yaşanır. Hayattan keyif almak, üretken olmak, iyi ilişkiler kurmak, kendini gerçekleştirmek, bedenen sağlıklı görünmek, zihinsel olarak dengeli olmak… Tüm bunlar, fark edilmeden tek bir idealin etrafında toplanır: Kusursuz ve mutlu bir ben olmak.Ne var ki tam da bu ideal, çoğu zaman huzursuzluğun kendisine dönüşür.Psikanalitik kuramda benlik ideali, kişinin ulaşmak istediği, olmayı arzuladığı benlik tasarımını ifade eder. Yaşam boyunca aileden, kültürden, eğitimden ve içinde yaşadığımız toplumdan gelen beklentilerle şekillenir. Bir yönüyle gelişim için gerekli bir yapı taşırken, katı ve ulaşılmaz hâle geldiğinde kişi için sürekli bir yetersizlik duygusunun kaynağı olabilir.Sorun, ideallerimizin olması değildir. Sorun, ideallerimizle yaşamımız arasındaki mesafenin giderek kapanamaz hâle gelmesidir.Bugün birçok insan yaşadığı huzursuzluğu dış koşullarla açıklamaya çalışır. Daha iyi bir iş bulursa, doğru ilişkiyi yaşarsa, daha çok para kazanırsa ya da istediği bedene kavuşursa sonunda mutlu olacağına inanır. Ancak bu hedeflere ulaştığında bile huzursuzluğun bütünüyle ortadan kalkmadığını fark eder. Çünkü sorun çoğu zaman dışarıdaki eksiklikte değil, içeride sürekli daha fazlasını talep eden benlik idealindedir.Benlik ideali sessiz çalışır. "Biraz daha başarılı olmalısın." der. "Daha güçlü görünmelisin." "Daha iyi bir ebeveyn olmalısın." "Hata yapmamalısın." "Herkes seni sevmeli." Bu ses zamanla o kadar tanıdık hâle gelir ki, kişi onu kendi düşüncesi sanmaya başlar. Oysa çoğu zaman bu beklentilerin önemli bir kısmı, yaşamın erken dönemlerinde içselleştirilmiş ilişkilerin izlerini taşır.Psikodinamik açıdan huzursuzluk, yalnızca yaşanan olayların değil, benlik ile benlik ideali arasındaki gerilimin de bir sonucu olabilir. Gerçek benlik yorulur, hata yapar, üzülür, öfkelenir ve bazen hiçbir şey yapmak istemez. Benlik ideali ise bunlara yer bırakmaz. Sürekli daha iyisini ister. Böylece kişi ne kadar çabalarsa çabalasın, kendisini eksik hissetmeye devam eder.İçinde yaşadığımız kültür de bu ideali besler. Sosyal medya, kişisel gelişim söylemleri ve başarı odaklı yaşam anlayışı, mutlu olmayı neredeyse ahlaki bir sorumluluk hâline getirir. Üzüntü, kaygı, öfke ya da hayal kırıklığı ise hızla ortadan kaldırılması gereken duygular gibi sunulur. Oysa insan ruhu yalnızca hazdan oluşmaz. Kayıplar, çatışmalar, belirsizlikler ve eksiklik de ruhsal yaşamın doğal parçalarıdır.Belki de en büyük yanılgılardan biri, huzursuzluğun tamamen ortadan kalkabileceğine inanmaktır. Çünkü insan olmanın kendisi, bir ölçüde eksiklikle yaşamayı gerektirir. Psikanalitik düşünce, bu eksikliğin bir kusur değil, arzunun ve ruhsal hareketin kaynağı olduğunu söyler. Eksiksiz olsaydık, istemeye, aramaya ya da ilişki kurmaya da ihtiyaç duymazdık.Belki de ruhsal iyilik, hiç huzursuz olmamak değildir. Bazen iyilik hâli, huzursuzluğu yaşamın doğal bir parçası olarak taşıyabilmekte yatar.Çünkü insanı en çok yoran şey her zaman yaşadığı acılar değildir; çoğu zaman onları yaşamaması gerektiğine dair inancıdır.

Psikoloji
Betül Esra Baba

Kişiliğin İzleri

İnsanlar çoğu zaman kişiliği değişmez bir özellik olarak düşünür. "Ben hep böyleydim." ya da "Onun karakteri böyle." gibi cümleler, kişiliğin doğuştan gelen ve yaşam boyunca aynı kalan bir yapı olduğu izlenimini yaratır. Oysa psikodinamik bakış açısına göre kişilik, yaşamın ilk yıllarından itibaren kurulan ilişkiler, duygusal deneyimler ve bunlara uyum sağlamak için geliştirilen ruhsal örgütlenmeler içinde şekillenir.Kişilik yalnızca nasıl davrandığımızı belirlemez; kendimizi nasıl algıladığımızı, başkalarına nasıl güvendiğimizi, yakınlık kurma biçimimizi, hayal kırıklıklarıyla nasıl baş ettiğimizi ve duygularımızı nasıl düzenlediğimizi de etkiler. Başka bir ifadeyle kişilik, dünyayı yorumlama ve onun içinde var olma biçimimizin temelini oluşturur.Yaşamın erken dönemlerinde bakım verenlerle kurulan ilişki, bu yapılanmanın en önemli kaynaklarından biridir. Çocuğun ihtiyaçlarının nasıl karşılandığı, duygularının görülüp görülmediği, güven duygusunun gelişip gelişmediği ve yaşadığı hayal kırıklıklarının nasıl karşılandığı; zamanla hem kendisine hem de başkalarına ilişkin oluşturacağı içsel temsilleri etkiler. Bu deneyimler tek başına kişiliği belirlemez; ancak kişiliğin temel taşlarını oluşturur.Her birey yaşamı boyunca zorlayıcı deneyimlerle karşılaşır ve bu deneyimlerle baş edebilmek için çeşitli ruhsal savunmalar geliştirir. Savunmalar, ruhsal yaşamın doğal ve gerekli bir parçasıdır. Ancak bazı durumlarda bu savunmalar giderek katılaşabilir ve kişinin dünyayla kurduğu ilişkinin temel biçimi hâline gelebilir. Esnekliğin yerini tekrar eden örüntüler aldığında kişi, benzer ilişkileri yaşamaya, benzer çatışmaları sürdürmeye ve benzer duygular içinde sıkışmaya başlayabilir.Psikanalitik kuram açısından kişilik bozuklukları tam da bu noktada ele alınır. Kişilik bozukluğu, yalnızca bazı davranışların fazla olması ya da kişinin "zor biri" olması anlamına gelmez. Daha çok, kişinin kendisiyle ve başkalarıyla kurduğu ilişkinin uzun süredir devam eden, katı ve işlevselliği bozan bir örüntü hâline gelmesini ifade eder.Örneğin bazı insanlar ilişkilerinde yoğun terk edilme kaygısı yaşayabilir, duygularını düzenlemekte zorlanabilir ve kendilerini zaman zaman derin bir boşluk hissi içinde bulabilir. Bazıları başkalarının niyetlerine karşı sürekli kuşku duyabilir, eleştirilmeye karşı aşırı hassas olabilir ya da insanlara güvenmekte güçlük çekebilir. Kimileri ise hata yapmaktan kaçınmak için yaşamlarını katı kurallar etrafında düzenleyebilir, kontrolü kaybetme düşüncesiyle yoğun kaygı yaşayabilir. Bu örüntüler, yalnızca tek tek belirtiler olarak değil; kişinin yaşamının birçok alanına yayılan ilişki kurma biçimleri olarak değerlendirilir.Kişilik bozukluklarının oluşumunu tek bir nedene bağlamak mümkün değildir. Genetik yatkınlık, mizaç özellikleri, erken dönem bağlanma deneyimleri, travmatik yaşantılar ve çevresel koşullar birbirini etkileyerek kişilik yapılanmasını şekillendirir. Psikodinamik yaklaşım ise özellikle bu deneyimlerin kişinin iç dünyasında nasıl anlam kazandığıyla ilgilenir. Çünkü aynı yaşam olayı, her bireyde aynı ruhsal etkiyi yaratmaz. Belirleyici olan yalnızca ne yaşandığı değil, yaşananın kişi tarafından nasıl deneyimlendiğidir.Terapi sürecinde kişi, tekrar eden ilişki örüntülerini, yoğun duygularını, kendisine ve başkalarına ilişkin yerleşmiş inançlarını fark etmeye başlar. Bu farkındalık, geçmişi değiştirmez; ancak geçmişin bugünkü yaşam üzerindeki etkisini dönüştürebilir. Kişilik bir anda değişmez. Ancak kişi, yıllardır tek seçenek sandığı davranış biçimlerinin yerine daha esnek yollar geliştirebildikçe hem kendisiyle hem de çevresiyle kurduğu ilişki de değişmeye başlar.

Psikoloji
Betül Esra Baba

Öfkenin Ardındaki

Öfke, çoğu zaman kaçınılması gereken bir duygu olarak görülür. Öfkelenmek ayıp, tehlikeli ya da kontrol edilmesi gereken bir durum gibi öğretilir. Bu nedenle birçok insan öfkesini bastırmaya çalışır; bazıları ise onu ancak patladığında fark eder. Oysa psikodinamik bakış açısına göre öfke, tek başına anlaşılması gereken bir duygu değildir. Asıl soru, öfkenin ardında ne olduğudur.Çünkü öfke çoğu zaman görünen duygudur; altında ise daha kırılgan yaşantılar bulunur.Bir tartışmada sesimizi yükselten şey gerçekten söylenen söz müdür? Yoksa o sözün bizde uyandırdığı değersizlik hissi mi? Birinin bizi eleştirmesi neden bazen yalnızca rahatsız ederken, bazen günlerce süren bir öfkeye dönüşür? Aynı olayın farklı insanlarda farklı duygular uyandırması, yaşananın kendisinden çok ona yüklenen anlamla ilgilidir.İnsan, yaşamı boyunca yalnızca olayları değil, o olayların yarattığı duyguları da biriktirir. Özellikle çocukluk yıllarında öfkeye nasıl karşılık verildiği, kişinin bu duyguyla kuracağı ilişkiyi büyük ölçüde şekillendirir. Öfkelenmesine izin verilmeyen, duyguları küçümsenen ya da her itirazı cezalandırılan bir çocuk zamanla öfkesini bastırmayı öğrenebilir. Başka bir çocuk ise ancak öfkelendiğinde duyulduğunu deneyimlemiş olabilir. Her iki durumda da öfke, doğal bir duygu olmaktan çıkar; ilişkilerin içinde anlam kazanan bir tepkiye dönüşür.Bu nedenle yetişkinlikte yaşanan öfke, yalnızca bugüne ait olmayabilir. Bazen geçmişte ifade edilemeyen kırgınlıkların, görülmeyen ihtiyaçların ya da karşılanmayan beklentilerin bugünkü yankısıdır. Kişi bunu bilinçli olarak fark etmese de, eski bir duygunun ağırlığını yeni bir olayın içinde yaşayabilir.Psikodinamik psikoterapide öfke bastırılması ya da ortadan kaldırılması gereken bir duygu olarak ele alınmaz. Aksine, kişinin iç dünyasını anlamak için önemli bir ipucu olarak görülür. Çünkü öfke çoğu zaman başka bir duygunun üzerini örter. Yoğun bir hayal kırıklığı, değersizlik hissi, utanç, incinmişlik ya da terk edilme korkusu doğrudan hissedilmek yerine öfke biçiminde ortaya çıkabilir.Bu nedenle bazı insanlar aslında üzgün olduklarında öfkelenirler. Kırıldıklarında uzaklaşırlar. İhtiyaç duyduklarında saldırganlaşırlar. Dışarıdan bakıldığında sorun öfke gibi görünse de, içeride çok daha karmaşık bir duygusal süreç yaşanmaktadır.Öfke yalnızca dışa yönelmez; bazen kişinin kendisine döner. Sürekli kendini eleştirmek, en küçük hatayı affedememek, başarıları küçümsemek ya da dinlenmeye izin vermemek de öfkenin içe yönelmiş biçimleri olabilir. Dışarıya ifade edilemeyen birçok duygu, zamanla kişinin kendi benliğine yönelir. Bu durumda öfke görünmez olur; fakat etkisi kişinin yaşamının her alanına yayılabilir.İlişkilerde tekrar eden çatışmaların altında da çoğu zaman yalnızca iletişim sorunları değil, anlaşılmamış duygular bulunur. "Beni dinlemiyor." cümlesinin ardında görülmeme hissi, "Beni anlamıyor." cümlesinin ardında yalnız kalma korkusu ya da "Bana değer vermiyor." düşüncesinin ardında eski yaralar olabilir. Bu yaralar bugünkü ilişki içinde yeniden canlandığında öfke, geçmiş ile bugünü birbirine bağlayan bir köprü hâline gelir.Psikoterapi sürecinde öfkenin haklı ya da haksız olduğuna karar vermekten çok, onun hangi yaşantıya eşlik ettiğini anlamaya çalışırız. Duygularımız bize karşı değildir. En zorlayıcı olanlar bile çoğu zaman anlamaya çalıştığımızda yeni bir kapı aralar. Öfke de bunlardan biridir. Onu yalnızca susturmaya çalıştığımızda, bize anlatmak istediği şeyi de kaçırabiliriz. Oysa öfke bazen "Canım yandı.", bazen "Görülmedim.", bazen de "Yine aynı yerde incindim." demenin başka bir yoludur.

Psikoloji
Betül Esra Baba

Kaygı, zihnimize ve bedenimize ne yapar?

Bedende ne olur?Sempatik sinir sistemi, yani savaş–kaç–don tepkisi etkinleşir:Kalp daha hızlı çarpar, tansiyon yükselebilir.Solunum hızlanır ve yüzeyselleşir; nefes yetmiyormuş gibi hissedilebilir.Terleme, titreme, baş dönmesi, ağız kuruluğu gelişebilir.Kaslar gerilir; özellikle çene, boyun, omuz ve göğüs bölgesinde ağrı olabilir.Sindirim yavaşlayabilir; bulantı, karın ağrısı, ishal veya tuvalet ihtiyacı oluşabilir.Uyku bozulabilir ve kişi huzursuzlaşabilir. Bu belirtiler bedenin hızlı hareket etmeye hazırlanmasının sonucudur. Ancak ortada fiziksel bir tehlike olmadığında, kişi bu enerjiyi “boşaltamaz” ve yaşanan duyumlar korkutucu hale gelebilir.Zihinde ne olur?Dikkat daralır ve zihin tehlike aramaya başlar:“Ya kötü bir şey olursa?” düşünceleri artar.En olumsuz ihtimaller daha gerçekçi görünür.Konsantrasyon, karar verme ve hatırlama zorlaşabilir.Zihin boşalmış gibi hissedilebilir.Kişi bedensel duyumlarını sürekli kontrol edebilir.Kaçınma, erteleme, güvence arama veya kontrol etme davranışları artabilir. Böylece bir kaygı döngüsü oluşabilir:Tehdit düşüncesi →artan  bedensel uyaranlar → belirtileri tehlikeli yorumlama → daha fazla kaygı.Psikodinamik açıdanKaygı bazen zihnin kabul etmekte zorlandığı bir duygu, arzu, öfke, suçluluk, ayrılık korkusu veya iç çatışma yaklaşırken ortaya çıkan bir içsel huzursuzluk halidir. Ego bu kaygıyı azaltmak için bastırma, kaçınma, yansıtma, entelektüelleştirme ya da kontrol etme gibi bilinçdışı savunma mekanizmalarına başvurabilir.Kaygı orta düzeydeyse kişi duygusunu düşünüp anlamlandırabilir. Çok yükselirse düşünme kapasitesi azalır; kişi daha ilkel savunmalara, bedenselleştirmeye veya dürtüsel tepkilere yönelebilir.Ani ve yeni başlayan göğüs ağrısı, bayılma, belirgin nefes darlığı ya da alışılmadık fiziksel belirtiler yalnızca kaygıya bağlanmamalı; tıbbi değerlendirme gerekebilir. Düzenli kaygı günlük yaşamı, uykuyu veya işlevselliği bozuyorsa profesyonel destek alınması önerilir.

Psikoloji
Ümit Erdoğan

Bedenin Hatırladıkları

İnsan zihni unutmada sandığından daha başarılıdır. Yaşanan birçok olayın ayrıntıları zamanla silinir; tarihler, mekânlar, söylenen sözler belirsizleşir. Fakat unutulan her şey gerçekten kaybolmaz. Bazen hatırlamayan zihin olur, hatırlayan ise bedendir.Hiç beklemediğiniz bir anda boğazınız düğümlendi mi? Önemli bir görüşmeden önce midenizde tarif edemediğiniz bir ağrı hissettiniz mi? Doktorların yaptığı tetkikler normal olduğu hâlde baş ağrılarınız, çarpıntınız ya da nefes darlığınız devam etti mi?Bu deneyimler çoğu zaman kişiyi iki arada bırakır. Bir yandan bedeninde gerçek bir sıkıntı hisseder, diğer yandan "Her şey normal görünüyor." cümlesini duyar. Oysa normal çıkan tetkikler, yaşanan sıkıntının gerçek olmadığı anlamına gelmez. Ruhsal acı da bedensel acı kadar gerçektir; yalnızca farklı bir dil konuşur.Psikodinamik yaklaşım, beden ile zihni birbirinden bağımsız iki yapı olarak görmez. Duyguların ifade edilemediği, düşüncelerin söze dökülemediği ya da yaşantıların anlamlandırılamadığı zamanlarda beden devreye girebilir. Çünkü insan yalnızca konuşarak değil, bedeniyle de anlatır.Bebeklik dönemini düşünelim. Bir bebek konuşamaz; açlığını, korkusunu, rahatsızlığını ya da yalnızlığını bedeniyle ifade eder. Ağlar, huzursuzlanır, kasılır ya da gevşer. Hayatın ilk yıllarında beden, ruhsal dünyanın en önemli anlatıcısıdır. Zamanla sözcükler gelişir ve duygular giderek kelimelerle ifade edilmeye başlanır. Ancak her duygu kolayca dile gelemez. Bazıları fazla acı vericidir, bazıları çocuklukta karşılık bulmamıştır, bazıları ise hissedilmesi bile tehlikeli öğrenilmiştir.İşte tam da bu noktada beden yeniden konuşmaya başlayabilir.Yoğun kaygı yaşayan birinin göğsünde sıkışma hissetmesi yalnızca biyolojik bir tepki değildir; bazen yıllardır taşınan bir tehdit algısının da yansımasıdır. Sürekli mide sorunları yaşayan bir kişi, yaşamında "hazmedemediği" deneyimlerle karşı karşıya olabilir. Elbette her fiziksel belirti psikolojik nedenlerle açıklanamaz. Organik hastalıkların mutlaka değerlendirilmesi gerekir. Ancak tıbbi olarak açıklanamayan ya da stresle belirgin şekilde artan belirtiler, kişinin iç dünyasına açılan önemli bir kapı olabilir.Psikosomatik belirtiler çoğu zaman "abartmak", "kuruntu yapmak" ya da "her şeyi kafaya takmak" şeklinde yanlış anlaşılır. Oysa burada yaşanan şey bilinçli bir tercih değildir. Kimse baş ağrısı çekmeyi, nefes almakta zorlanmayı ya da sürekli mide ağrısıyla yaşamayı seçmez. Bu belirtiler, çoğu zaman ifade edilemeyen duyguların bedensel karşılığıdır.Çocukluk yıllarında duygularına alan açılmayan bireyler, yetişkinlikte ne hissettiklerini anlamakta zorlanabilirler. "İyiyim." demek kolaydır; ama gerçekten üzgün mü, öfkeli mi, kırgın mı, hayal kırıklığına mı uğramış olduğunu ayırt etmek güçleşebilir. Duygunun adı konulamadığında ise beden onu kendi diliyle anlatmaya çalışabilir.Psikodinamik psikoterapide beden yalnızca bir belirti kaynağı olarak değil, kişinin yaşam öyküsünün bir parçası olarak ele alınır. Belirtinin ne zaman başladığı, hangi dönemlerde arttığı, hangi ilişkilerle birlikte ortaya çıktığı ya da hangi duyguların ardından yoğunlaştığı önemlidir. Çünkü bazen beden, kişinin kendisinin bile henüz fark etmediği bir gerçeği çoktan dile getirmeye başlamıştır.Ruhsal yaşamın en dikkat çekici özelliklerinden biri, bastırılanın tamamen ortadan kaybolmamasıdır. Konuşulmayan, yas tutulmayan, ifade edilmeyen ya da düşünülmekten kaçınılan yaşantılar farklı yollarla geri dönebilir. Kimi zaman rüyalarda, kimi zaman ilişkilerde, kimi zaman ise bedensel belirtiler aracılığıyla…Bu nedenle psikoterapi yalnızca belirtileri azaltmaya çalışan bir süreç değildir. Aynı zamanda bedenin anlatmaya çalıştığı hikâyeyi anlamaya yönelik bir yolculuktur. İnsan, duygularına kelimeler bulabildikçe bedenin yükü de zamanla hafifleyebilir. Çünkü söze dönüşen birçok duygu, artık bedende taşınmak zorunda kalmaz.

Psikoloji
Betül Esra Baba

Depresyonun Sessizliği ve Sesi

Depresyon çoğu zaman dışarıdan fark edilmesi kolay bir ruh hâli gibi düşünülür. Oysa birçok insan için depresyon, yüksek sesle değil; sessizce yaşanır. Kimi zaman kişi işine gider, günlük sorumluluklarını yerine getirir, gülümser, sohbet eder. Dışarıdan bakıldığında hayat devam ediyormuş gibi görünür. Ancak iç dünyasında zaman yavaşlamıştır. Eskiden anlam taşıyan şeyler sıradanlaşmış, geleceğe dair merak yerini belirsiz bir boşluğa bırakmıştır.Bu nedenle depresyon yalnızca mutsuzluk değildir. Hatta birçok kişi depresyonu anlatırken "Üzgün hissetmiyorum; hiçbir şey hissedemiyorum." der. Sanki duyguların sesi kısılmış, yaşamla kurulan bağ zayıflamıştır. Sabah uyanmak zor gelir, günler birbirine benzer, yapılması gerekenler yapılır ama yaşanıyormuş hissi giderek silikleşir.Psikodinamik yaklaşım, depresyonu yalnızca belirtiler üzerinden anlamaya çalışmaz. Belirtilerin hangi ruhsal süreçlerin içinde ortaya çıktığıyla ilgilenir. Çünkü bazen depresyon, görünür bir olayın değil; uzun süredir taşınan görünmez yüklerin sonucudur.İnsan hayatı boyunca pek çok kayıp yaşar. Bunların bazıları herkes tarafından fark edilir; sevilen birinin ölümü, bir ilişkinin bitmesi ya da iş kaybı gibi. Ancak bazı kayıplar sessizdir. Yaşanmamış bir çocukluk, karşılanmamış duygusal ihtiyaçlar, görülmemiş olmak, anlaşılamamak ya da vazgeçilmek zorunda kalınan hayaller de ruhsal dünyada iz bırakabilir. Bu kayıplar çoğu zaman konuşulmaz; fakat etkileri yıllarca hissedilebilir.Depresyon bazen bu sessiz kayıpların dile geliş biçimidir.Depresyonun içinde çoğu zaman yoğun bir öz eleştiri de bulunur. Kişi kendisini yetersiz, değersiz ya da başarısız olarak görmeye başlayabilir. En küçük hata bile ağır bir başarısızlık gibi hissedilir. Başkaları tarafından söylenmese bile zihinde sürekli konuşan sert bir ses vardır. Bu ses bazen çocuklukta sık duyulan eleştirilerin, bazen de sevgi görmek için kusursuz olmak zorunda hissedilen yılların izlerini taşır.Bu nedenle depresyon yalnızca enerji kaybı değildir; aynı zamanda kişinin kendisiyle kurduğu ilişkinin de değişmesidir.Bazı insanlar ise depresyonlarını üzüntüyle değil, öfkeyle yaşarlar. Tahammülleri azalır, ilişkilerde daha kolay kırılır ya da içlerine kapanırlar. Kimileri için ise beden konuşmaya başlar. Nedeni bulunamayan ağrılar, bitmeyen yorgunluk, uyku sorunları ya da sürekli tükenmiş hissetmek bazen ruhsal yükün bedensel ifadesi olabilir.Psikodinamik psikoterapide amaç, yalnızca kişinin yeniden eski hâline dönmesini sağlamak değildir. Daha önemli olan, onu bugünkü noktaya getiren ruhsal örüntüleri anlamaktır. Kişi kendisini hangi durumlarda değersiz hissediyor? Hangi ilişkilerde aynı duygular tekrar ediyor? Kendisine neden bu kadar acımasız davranıyor? Hangi kayıpların yasını hiç tutamadı?Bu soruların cevapları her insan için farklıdır. Çünkü her depresyonun hikâyesi kendine özgüdür.Terapi, bu hikâyeyi birlikte anlamaya çalışılan bir süreçtir. Aceleyle verilen cevaplardan çok, zaman içinde ortaya çıkan anlamlarla ilerler. Kimi zaman yıllardır adı konulamayan bir duygunun fark edilmesi bile kişinin kendisiyle kurduğu ilişkiyi değiştirmeye başlar.Depresyon, insanın zayıf olduğu anlamına gelmez. Çoğu zaman uzun süre tek başına taşınmış duygusal yüklerin bir sonucudur. Bu yüklerin nasıl oluştuğunu anlamak, yalnızca belirtileri hafifletmek için değil; kişinin kendi iç dünyasıyla daha farklı bir ilişki kurabilmesi için de önemlidir.

Psikoloji
Betül Esra Baba

Kaygının Öteki Yüzü

Kaygı çoğu zaman kurtulmamız gereken bir duygu gibi ele alınır. Onu azaltmanın, susturmanın ya da kontrol etmenin yolları aranır. Oysa kaygı, yalnızca rahatsız edici bir belirti değildir; çoğu zaman ruhsallığımızın bize gönderdiği bir işarettir. Bu nedenle psikodinamik psikoterapi, kaygıyı ortadan kaldırılması gereken bir sorun olarak görmekten önce, ne anlatmaya çalıştığını anlamaya çalışır.Aynı olayın farklı insanlarda bambaşka duygular uyandırması tesadüf değildir. Bir kişi için sıradan sayılabilecek bir eleştiri, başka biri için günlerce süren huzursuzluğa dönüşebilir. Bir telefonun geç cevaplanması kimi insanı yalnızca düşündürürken, kimisinde terk edilme korkusunu harekete geçirebilir. Çünkü yaşadığımız olaylardan çok, o olayların bizim iç dünyamızdaki anlamına tepki veririz.İnsan zihni geçmiş deneyimlerini geride bırakmaz; onları bugünü anlamlandırırken de kullanmaya devam eder. Özellikle çocukluk döneminde bakım verenlerle kurulan ilişkiler, kişinin kendisini ve başkalarını algılama biçimini şekillendirir. Güvende hissetmek, sevilmeye değer olduğuna inanmak ya da tam tersine sürekli reddedilmeyi beklemek, çoğu zaman yalnızca bugünün değil, erken ilişkilerin de izlerini taşır.Kaygı bazen tam da bu nedenle ortaya çıkar. Bugün yaşanan bir olay, geçmişte yaşanmış bir duyguyu yeniden canlandırabilir. Kişi bunun farkında olmayabilir; yalnızca yoğun bir huzursuzluk hisseder. Zihni sürekli olası senaryolar üretir, bedeni tetikte kalır ve en küçük belirsizlik bile büyük bir tehdit gibi algılanabilir.Psikodinamik psikoterapide amaç, kaygının yalnızca ne zaman ortaya çıktığını değil, neden ortaya çıktığını anlamaktır. Kaygının hangi ilişkilere eşlik ettiğini, hangi durumlarda arttığını, hangi duyguların yerini aldığını ve hangi çatışmaları görünür kıldığını birlikte araştırmak önemlidir. Çünkü bazen kaygı, ifade edilemeyen öfkenin; bazen yasın, bazen de uzun yıllardır bastırılan ihtiyaçların dolaylı bir anlatımıdır.Bir duygu anlaşılmadan yalnızca bastırıldığında farklı biçimlerde geri dönebilir. Bu nedenle psikoterapi, kaygıyı susturmaktan çok onun dilini öğrenmeye çalışır. Kaygının taşıdığı anlam görünür oldukça, kişi yalnızca belirtilerini değil, kendisini de daha yakından tanımaya başlar.Belki de asıl soru "Kaygımdan nasıl kurtulurum?" değil, "Kaygım bana ne anlatmaya çalışıyor?" sorusudur. Bazen iyileşme, bu soruya birlikte ve acele etmeden yaklaşabilmekle başlar.

Psikoloji
Betül Esra Baba

Ayrılık ve Yas

İnsanoğlunun en büyük ıstırabı belki de "ayrılığın ölçülmez acısı" ile tanıştığı o ilk andır. Doğduğumuz günden ölene dek, bazen gelişimsel ve ilerletici, bazen de örseleyici ve beklenmedik ayrılıklar yaşıyoruz. Çalışmalarımızda sıklıkla gördüğümüz üzere; nesneyle kurulan bağın zamanında koparılamaması, ruhsallığın gelişimi önünde büyük bir engel, adeta bir "ruhsal ölüm" riski taşır.Doğumdan Erişkinliğe: Ayrılığın Gelişimsel DuraklarıPsikanalitik açıdan gelişim, bir dizi ayrılıktan ibarettir. Bebek, başlangıçtaki "birincil narsisizm" ve "okyanus hissi" içinden çıkarak kademeli olarak nesnenin (annenin) farkına varır. Bu farkındalık, beraberinde şu üç temel duyguyu getirir:Acı: Nesneye yatırım yapıldıktan sonra yaşanan kayba verilen tepkidir.Kaygı: Nesnenin kaybı tehlikesine karşı ruhun verdiği yanıttır.Yas: Gerçeklik ilkesiyle, yatırımın o nesneden çekilme çabasıdır.Yaşam döngümüzde memeden ayrılma (oral dönem), kakadan ayrılma (anal dönem) ve ergenlikte çocukluktan ayrılma gibi her durak, psikodinamik terapi sürecinde yeniden anlamlandırılan gelişimsel basamaklardır.Melanie Klein ve Depresif Konum: Onarım Mümkün mü?Melanie Klein’a göre çocuk, nesnenin (anne) hem iyi hem kötü yanlarını birleştirdiğinde "Depresif Konum"a geçer. Bu aşamada çocuk, kendi saldırganlığının nesneye zarar verdiğinden endişe eder ve "suçluluk" duyar. İşte bu suçluluk duygusu, onarım (reparation) dürtüsünü doğurur. Sevilen nesneyi içsel dünyada yeniden inşa etmek ve onu korumak, ruhsal olgunlaşmanın anahtarıdır.Ergenlik: İkinci Bir Doğum ve AyrışmaErgenlik dönemi, çocukluk örüntülerinden kopuşun en sancılı evresidir. Ergen, çocukluktaki ebeveyn imajlarını "öldürerek" (simgesel olarak) kendi kimliğini inşa etmeye çalışır. Bu süreçte ergenin karşısında, bu başkaldırıyı göğüsleyebilecek ve hayatta kalabilecek bir erişkin figürü olmalıdır. Sonuç: Yeniliklere Yer Açmak İçin AyrılabilmekWinnicott’un vurguladığı gibi, "yıkıma rağmen hayatta kalan nesne", bireyin dış gerçekliği tanımasını sağlar. Yinelemenin boğucu ikililiğinden kurtulmak ancak farklılıklara ve ayrılığa izin vermekle mümkündür.Ayrıldıklarımız, iç dünyamızda nostaljik bir fotoğraf karesi gibi kalsa da; vedalaşabildiğimiz ölçüde yeni bağlara yer açabiliriz. 

Psikoloji
Betül Esra Baba

Ayrışma: İlişkinin Akıbeti

Yaşam ayrılıklarla dolu. İlk önce anne karnından, sonra bebek olmaktan ve çocuk olmaktan ayrılırız. Belki sevdiğimiz bir yerden ya da insandan da ayrılmamız gerekebilir. Ayrılıklar ve bunun ardından yaşanan yas bir insan olma görevidir.Bu ayrılıklar insanın olgunlaşmasında bir adım olabilir. Büyümenin görevi olan ayrışma yaşamda iki dönemde yoğunca hissedilir.1-Mahler’in tarif ettiği ayrışma bireyleşme dönemi 5-9 ay arasında başlar ve 36.ay civarında tamamlanır. Önceleri çocuk küçük küçük annesinden ayrılır ve dışarıyı annesini kontrol ederek keşfetmeye başlar. Dönemin sonlarına doğru çocuk uzaklaştığında annenin varlığının sürdüğü ve annenin yok olmadığını anlar (nesne sürekliliği). Böylece ilk ayrışma aşaması tamamlanır. Yani çocuk artık annesi etrafta olmasa bile buna belli bir süre tahammül edebilir ve dışarıyı ve belki de kendini keşfetmek için zamana ve alana sahip olur.2-İkinci olarak ayrışma meselesi ergenlikte pik yapar. Ergen ailesinden daha çok ayrışarak kendini ve dışarıyı keşfetmeye ergenlik dönemine kadar hiç olmadığı kadar girişir. Bu dönemde de bu ayrışma ile ergen kendini inşa sürecine girişebilir.Ayrışmanın nasıl yaşandığı insanın kendini oluşturma etkilidir. Bu nedenle ayrışabilmek, zor olmasının yanında hepimiz için tartışmasız bir görevdir.Not: Ayrışmak ile kopmak aynı şey değildir. Burada kasdedilen sağlıklı bir mesafe almak ve o alanda kendini oluşturmaktır. Kopmak ise tamamen karşıyı yok eder ve dolayısıyla bir boşluğu beraberinde getirebilir. 

Psikoloji
Betül Esra Baba

Günlük Yaşamın Psikopatolojisi: Sakarlıklar Bir Rastlantı mı?

Hayatın akışı içinde bazen en sevdiğimiz kişinin adını unutur, bazen de söylemek istediğimizin tam tersini dile getiririz. Çoğu zaman "yorgunluk" veya "dalgınlık" deyip geçtiğimiz bu küçük kazalar, aslında ruhsallığımızın derinliklerinden gelen önemli mesajlar taşıyor olabilir. Freud’un literatüre kazandırdığı "Günlük Yaşamın Psikopatolojisi" kavramının temelini oluşturur. Sakar Eylemler Nedir? Bilinçdışının Kendine İhanetiFreud'a göre sakar eylemler (parapraksis), sadece nevrotik bireylerin değil, her sağlıklı bireyin hayatında ortaya çıkan istemsiz belirtilerdir. Bu eylemler, bilinçdışı arzuların, bastırma mekanizması aracılığıyla yüzeye çıkma çabasıdır. Tıpkı rüyalar gibi, sakar eylemler de gizlenen ve bastırılan düşüncelerin dışavurumudur.Psikodinamik terapi sürecinde bu küçük hatalar, kişinin kendine "ihanet ettiği" ve gerçek duygularını ele verdiği kıymetli anlar olarak analiz edilir.Yaşamın İçinden Örnekler: Ruhsal Dilin İşleyişiSakar eylemler hayatımızda üç ana şekilde karşımıza çıkar:Dil Sürçmeleri: Birine "hoş geldin" diyecekken "hoşça kal" demek veya patronunuza yanlışlıkla "baba" diye hitap etmek basit bir kaza değildir. Bu durum, o anki bilinçdışı arzuların veya çatışmaların konuşma sırasında ortaya çıkan bir uzlaşmasıdır.Unutmalar: Çok sevdiğiniz birinin doğum gününü veya gitmek zorunda olduğunuz bir randevuyu unutmak, aslında içten içe oraya gitmeyi istemediğinizin bir göstergesi olabilir. Unutarak, bilinçdışı arzunuzu tatmin etmiş olursunuz.Sakarlıklar: Bir yerinizi vurmak, takılıp düşmek veya bir eşyayı kırmak; normalde becerebildiğimiz bir davranışın ruhsal bir çatışma nedeniyle sekteye uğramasıdır.Bütün Sakar Eylemlerin İki Yüzü VardırHer sakarlığın bir "eksiklik" gibi görünen dış yüzü, bir de bilinçdışı arzuyu gerçekleştiren gizli yüzü bulunur. Örneğin, anahtarınızı evde unutmak bir "dalgınlık" gibi görünse de, belki de o gün dışarı çıkmaya dair duyduğunuz bir direncin simgesidir. Ya da içten içe öfkeli olduğunuz bir yakınınız size geleceği zaman mutfakta yaptığınız hazırlıkta yaptığınız sakarlıklar işinizi çok zorlaştırsada içsel dünyanız açısından oldukça anlamlı ve verimlidir.Sonuç: Semptomun Ötesine BakmakEğer siz de hayatınızda tekrarlayan sakarlıklar, anlam veremediğiniz dil sürçmeleri veya kronikleşen unutkanlıklar yaşıyorsanız, bunlar ruhunuzun duyulmak isteyen bir çığlığı olabilir. Unutmayın; ruhsal dünyamızda şeyler anlamlıdır.

Psikoloji
Betül Esra Baba

Ruh Sağlığını Korumak, Tedavi Etmekten Daha Kolay Olabilir

Ruh Sağlığını Korumak, Tedavi Etmekten Daha Kolay OlabilirBirçok kişi terapiye ancak artık dayanamadığında gitmesi gerektiğini düşünüyor. Yoğun kaygılar başladığında, ilişkiler çıkmaza girdiğinde ya da günlük hayatı sürdürmek zorlaştığında profesyonel destek arıyoruz.Oysa fiziksel sağlığımız söz konusu olduğunda çok farklı davranıyoruz. Hasta olmayı beklemeden spor yapıyor, sağlıklı besleniyor, düzenli kontrollerimizi yaptırıyoruz. Çünkü amacımız yalnızca hastalıkları tedavi etmek değil; mümkün olduğunca ortaya çıkmalarını önlemek.Peki, neden aynı yaklaşımı ruh sağlığımız için de benimsemeyelim?Psikolojik dayanıklılık doğuştan gelen bir özellik değildir“Ben güçlü bir insanım, bana bir şey olmaz.” diye düşünmek kulağa güven verici gelebilir. Ancak hayatın getirdiği kayıplar, belirsizlikler, sağlık sorunları, ilişkilerde yaşanan zorluklar ya da iş stresi hepimizi farklı dönemlerde zorlayabilir.Psikolojik dayanıklılık, yalnızca kriz anlarında ortaya çıkan bir özellik değildir. Tıpkı kaslarımız gibi zamanla güçlenebilir, desteklenebilir ve geliştirilebilir.Ruh sağlığını korumak günlük alışkanlıklarla başlarPsikolojik dayanıklılığı artıran tek bir mucize yöntem yoktur. Ancak araştırmalar, bazı alışkanlıkların ruh sağlığımız üzerinde güçlü bir koruyucu etkisi olduğunu gösteriyor.Bunlardan ilki, düşüncelerimize daha esnek yaklaşabilmektir. Her olumsuz düşünceyi mutlak gerçek olarak kabul etmek yerine farklı ihtimalleri görebilmek, stres karşısında daha dayanıklı olmamızı sağlar.Bir diğeri ise sağlıklı ilişkiler kurabilmektir. Duygularımızı paylaşabildiğimiz, destek alabildiğimiz ve kendimiz gibi olabildiğimiz ilişkiler psikolojik sağlamlığın en önemli kaynaklarından biridir.Son olarak, umut, şükran ve hayranlık gibi olumlu duygulara hayatımızda daha fazla yer açmak da sandığımızdan çok daha güçlü bir etki yaratabilir. Bu duygular yalnızca kendimizi iyi hissettirmez; olaylara daha geniş bir perspektiften bakabilmemize de yardımcı olur.Terapi yalnızca krizleri çözmek için değildirToplumda terapi hâlâ çoğu zaman “çok kötü hissettiğinde gidilen bir yer” olarak görülüyor. Oysa terapi, yalnızca yaşanan sorunları çözmeye değil; kişinin kendini tanımasına, psikolojik dayanıklılığını geliştirmesine ve gelecekte karşılaşabileceği zorluklara daha hazırlıklı olmasına da katkı sağlayabilir.Bazen terapi, hayatımızda hiçbir şey dağılmadan önce kendimize yaptığımız en değerli yatırımlardan biridir.Ruh sağlığımız da tıpkı bedenimiz gibi düzenli bakım ister. Çünkü psikolojik dayanıklılık, kriz anında değil; kriz gelmeden önce inşa edilir.

Psikoloji
Başak Gündeş