Psikoloji Yazıları

Psikoloji üzerine uzman psikologların kaleminden yazılar. Planda Blog'da okuyun, yazarın profilinden randevu alın.

Arzun Kime Ait?

İnsan ne istediğini bildiğini düşünür. Daha iyi bir iş, daha iyi bir ilişki, daha çok başarı, daha fazla para, daha güzel bir beden, daha sakin bir hayat… Hayatımızı çoğu zaman bu isteklerin peşinde kurarız. Fakat bazen bütün bunlara ulaştığımız hâlde beklediğimiz tatmin gelmez. Bir hedef gerçekleşir, kısa bir süre sonra başka bir hedef belirir. Bir ilişki başlar, bir süre sonra başka bir eksiklik hissedilir. Bir başarı elde edilir, ardından daha fazlasının yapılması gerektiği düşünülür. Sanki istediğimiz şeyin peşinden koşarken, ona ulaştığımız anda neden onu istediğimizi unutmuş oluruz.Lacancı psikanalizin önemli sorularından biri tam burada ortaya çıkar: Gerçekten ne istiyoruz? Daha da önemlisi, arzumuz gerçekten bize mi ait? Çünkü Lacan'a göre insanın arzusu boşlukta oluşmaz. İnsan, doğduğu andan itibaren bir dilin, ilişkilerin ve beklentilerin içine doğar. Kendimizi anlamaya başlamadan önce başkalarının bakışlarıyla karşılaşırız. Ne zaman sevildiğimizi, ne zaman onaylandığımızı, neyin değerli bulunduğunu ve bizden ne beklendiğini zaman içinde öğreniriz. Böylece "Ben ne istiyorum?" sorusunun içine fark etmeden başka bir soru yerleşir: "Benden ne isteniyor?"Lacan'ın "Büyük Öteki" olarak adlandırdığı alan tam da burada önem kazanır. Öteki yalnızca belirli bir kişi değildir; içinde yaşadığımız dil, kültür, aile, toplum ve bizi bizden önce karşılayan sembolik dünyadır. Çocuk, kendisini henüz kendi başına tanımlayamazken başkalarının bakışında bir yer edinmeye çalışır. "Akıllı çocuk", "uslu çocuk", "başarılı çocuk", "güçlü çocuk" gibi tanımlar zamanla yalnızca başkalarının söylediği sözler olmaktan çıkar; kişinin kendisini tanımlama biçimine dönüşebilir. Böylece ilerleyen yıllarda "Ben bunu istiyorum." dediğimizde, bu isteğin ne kadarının kendi arzumuz, ne kadarının bize öğretilmiş bir beklenti olduğunu ayırt etmek her zaman kolay değildir.Belki de bu yüzden bazı insanlar yıllarca ulaşmak için çabaladıkları şeylere sahip olduklarında bekledikleri mutluluğu yaşayamazlar. Çünkü elde edilen şey, arzunun kendisinden çok, başkasının arzusunda kendisine bir yer bulma çabısının sonucudur. Başarılı olmak gerçekten isteniyor olabilir; fakat başarının yanında "başarılı biri olarak görülmek" de arzulanıyor olabilir. Sevilmek isteniyor olabilir; fakat sevilmenin yanında "seçilen kişi" olmanın verdiği değer duygusu aranıyor olabilir. Güzel olmak isteniyor olabilir; fakat güzelliğin kendisinden çok, başkasının bakışında arzu edilir olmanın sağladığı güven peşinden geliniyor olabilir.Bu noktada arzu ile ihtiyaç arasındaki fark önem kazanır. İhtiyaç doyurulabilir. Susadığımızda su içeriz ve susuzluğumuz diner. Ancak arzu aynı şekilde çalışmaz. Lacan için arzu, eksiklikle ilişkili bir yapıdır ve bu nedenle tek bir nesnenin elde edilmesiyle bütünüyle sona ermez. İstediğimiz şeye sahip olduğumuzda başka bir şey istemeye başlamamızın nedeni yalnızca "doyumsuz" olmamız değildir. Arzu, kendisini hareket ettiren eksiklik sayesinde yaşamaya devam eder. Bu nedenle mesele arzunun tamamen ortadan kaldırılması değil, onun bizim için ne anlama geldiğini anlayabilmektir.Bazen insanın bütün yaşamı, Öteki'nin bakışında yeterli olmaya çalışmakla geçebilir. Daha başarılı olmak, daha güzel görünmek, daha çok kazanmak, daha çok sevilmek, daha az hata yapmak… Bunların her biri kendi başına sorun değildir. Ancak kişi bunları gerçekleştirdiğinde bile kendisini hâlâ eksik hissediyorsa, belki de peşinden gittiği şey yalnızca hedef değildir. Hedefin arkasında "Böyle olursam değerli olurum." ya da "Böyle olursam sevilebilirim." gibi daha eski bir inanç bulunabilir.Lacan'ın arzu düşüncesi burada rahatsız edici ama önemli bir soru bırakır: "Öteki benden ne istiyor?" İnsan bazen kendi hayatını bu soruya cevap vermeye çalışarak yaşar. Ailesinin gurur duyacağı bir çocuk olur, toplumun başarılı saydığı bir yetişkin olur, partnerinin arzuladığı kişi olmaya çalışır. Fakat bütün bunların içinde kendi arzusunun sesi giderek daha az duyulabilir. Kişi bir gün hayatına baktığında "İstediğim her şeye sahibim ama neden mutlu değilim?" diye sorabilir. Belki de ilk kez o anda, hayatını ne kadarının kendi arzusuyla kurulduğunu düşünmeye başlar.Psikanalitik süreç, kişiye ne istemesi gerektiğini söylemez. Tam tersine, hazır cevapları ve alışılmış tanımları sorgulayabileceği bir alan açar. "Başarılı olmalıyım" dediğinde, başarıdan ne anladığını; "Sevilmek istiyorum" dediğinde, sevginin onun için ne ifade ettiğini; "Mutlu olmak istiyorum" dediğinde ise mutluluğun kimin tarifine göre belirlendiğini araştırmaya başlar. Çünkü bazen kendi arzumuza yaklaşabilmek için önce bize ait olduğunu sandığımız bazı arzuların kime ait olduğunu sormamız gerekir.

Psikoloji
Betül Esra Baba

Korktuğum Şeylerin Başıma Gelmesine Ben mi Neden Oluyorum?

Bazen bir şeyden uzun süre korkarız ve sonunda tam da korktuğumuz şey gerçekleştiğinde aklımızdan şu düşünce geçer: “Ben zaten bunun olacağını biliyordum.” Bir ilişkide terk edilmekten korkarken partnerimizin giderek uzaklaştığını fark edebilir, başarısız olmaktan endişe ederken gerçekten istediğimiz sonucu alamayabilir ya da insanların bizi sevmeyeceğini düşünürken sosyal çevremizde kendimizi yalnız bulabiliriz. Böyle durumlarda yaşananlar, geleceği önceden gördüğümüzü düşündürebilir. Oysa bazen mesele geleceği tahmin etmek değil, korkularımızın farkında olmadan davranışlarımızı etkilemesi ve bu davranışların da yaşadığımız sonuçlara katkıda bulunmasıdır.Psikolojide bu durum “kendini gerçekleştiren kehanet” kavramıyla açıklanabilir. Kendini gerçekleştiren kehanet, kişinin bir durumun nasıl sonuçlanacağına ilişkin güçlü bir beklenti geliştirmesi, bu beklenti doğrultusunda davranmaya başlaması ve sonunda yaşanan sonucun başlangıçtaki inancı destekler hale gelmesi anlamına gelir. Buradaki önemli nokta, düşüncelerin tek başına olayları sihirli biçimde meydana getirmediğidir. “Kötü düşünürsen kötü şeyler olur” gibi bir yaklaşım psikolojik açıdan doğru değildir. Asıl mesele, beklentilerimizin nasıl davrandığımızı, nelere dikkat ettiğimizi ve çevremizden gelen bilgileri nasıl yorumladığımızı etkileyebilmesidir.Örneğin terk edilmekten yoğun biçimde korkan bir kişi düşünelim. İlişkisinin başlarında her şey yolunda olsa bile zaman zaman “Nasıl olsa sonunda beni bırakacak.” düşüncesine kapılıyor olabilir. Bu düşünce yalnızca zihinde kalmayabilir. Partnerinin mesajına biraz geç cevap vermesini ilgisinin azaldığı şeklinde yorumlayabilir, sık sık ilişkinin iyi olup olmadığını sormaya başlayabilir, sürekli güvence isteyebilir veya karşı tarafın sevgisini sınayan davranışlarda bulunabilir. Bazı kişiler ise terk edilmeden önce kendileri uzaklaşmayı tercih ederek duygusal olarak geri çekilebilir.Başlangıçta bütün bu davranışların amacı aslında kişinin kendisini korumasıdır. Sürekli güvence almak terk edilme korkusunu azaltmaya, kontrol etmek belirsizliği ortadan kaldırmaya veya uzaklaşmak olası bir kaybın acısından korunmaya hizmet ediyor olabilir. Ancak zamanla partner sürekli sorgulanmaktan veya ilişkinin sürekli test edilmesinden yorulabilir. Aradaki iletişim bozulabilir ve gerçekten bir mesafe oluşmaya başlayabilir. Bunun sonucunda kişi “Gördün mü, zaten beni bırakacağını biliyordum.” diyebilir. Oysa ortaya çıkan sonuç yalnızca başlangıçtaki korkunun doğruluğunu değil, bu korkunun ilişki içerisinde oluşturduğu davranış döngüsünü de yansıtıyor olabilir.Benzer bir süreç sosyal ilişkilerde de görülebilir. Bir kişi “İnsanlar beni sevmez.” ya da “Bir ortama girersem kimse benimle konuşmak istemez.” düşüncesine güçlü biçimde inanıyorsa yeni insanlarla tanışırken daha sessiz, mesafeli veya gergin davranabilir. Sohbete katılmak için fırsat çıktığında geri çekilebilir, göz teması kurmakta zorlanabilir veya karşısındaki kişinin nötr bir davranışını reddedilme olarak yorumlayabilir. Çevresindeki insanlar da onun mesafeli olduğunu düşünerek daha az yaklaşabilir. Sonunda kişi, “Zaten kimse benimle yakınlaşmak istemiyor.” sonucuna ulaşabilir.Başarıyla ilgili korkular da benzer şekilde çalışabilir. “Bu sınavdan kesin kalacağım.”, “Bu işi yapabilecek kadar iyi değilim.” veya “Nasıl olsa başarısız olacağım.” düşünceleri bazen kişiyi daha fazla çalışmaya motive etmek yerine kaçınmaya sürükleyebilir. Başarısızlık ihtimali o kadar rahatsız edici hale gelir ki kişi çalışmayı erteler, göreve başlamaktan kaçınır veya kendisini yeterince hazırlamaz. Sonuç beklendiği kadar iyi olmadığında ise “Ben zaten yapamayacağımı biliyordum.” düşüncesi daha da güçlenir.Burada dikkat edilmesi gereken bir diğer nokta, zihnimizin inandığımız düşünceleri destekleyen bilgileri daha kolay fark edebilmesidir. Bir kişi kendisinin değersiz olduğuna inanıyorsa aldığı on iltifatı görmezden gelip tek bir eleştiri üzerinde saatlerce düşünebilir. “Kimse beni önemsemiyor.” düşüncesine sahip biri, arkadaşlarının yanında olduğu pek çok anı sıradan kabul ederken bir telefonuna geç dönülmesini güçlü bir kanıt olarak görebilir. Böylece kişinin zihni mevcut inancı destekleyen örnekleri toplarken onunla çelişen bilgileri geri plana atabilir.Bu durum, yaşanan her olumsuzluğun kişinin kendi davranışından kaynaklandığı anlamına gelmez. İnsanlar gerçekten terk edilebilir, reddedilebilir, başarısız olabilir veya beklemediği kötü deneyimler yaşayabilir. Başka insanların kararları üzerinde tam kontrolümüz yoktur ve hayatta birçok olay bizim davranışlarımızdan bağımsız olarak gerçekleşir. Bu nedenle kendini gerçekleştiren kehanet kavramını “Başına gelen her kötü şeyi sen yarattın.” şeklinde yorumlamak hem yanlış hem de kişiyi gereksiz yere suçlayıcı olur.Daha faydalı olan soru şudur: “Bu sonucun oluşmasında benim korkum davranışlarımı nasıl etkilemiş olabilir?”Bu soruyu sormak kişinin kendisini suçlaması için değil, kontrol edebileceği alanları fark etmesi için önemlidir. Çünkü korkunun davranışlarımız üzerindeki etkisini görebildiğimizde döngüyü değiştirmek için de bir alan açılır.Kendini gerçekleştiren kehanet döngülerinin güçlü olmasının nedenlerinden biri, kişinin yaptığı bazı davranışları “korunma yöntemi” olarak görmesidir. Partnerini kontrol etmek, bir ortamda konuşmamak, insanlardan önce uzaklaşmak, başarısız olmamak için hiç denememek veya bir hata yapmamak için karar vermeyi sürekli ertelemek kısa vadede kaygıyı azaltabilir. Fakat uzun vadede kişinin korktuğu ihtimali daha da güçlendirebilir.Örneğin, eleştirilmekten korkan bir kişi fikirlerini söylememeyi seçebilir. Böylece eleştiriden korunur ancak aynı zamanda kendi düşüncelerinin kabul edildiğini deneyimleme fırsatını da kaybeder. Zamanla “Ben zaten kendimi ifade edemiyorum.” düşüncesi güçlenebilir. Benzer biçimde reddedilmekten korktuğu için insanlara yaklaşmayan biri, kabul edilme deneyimini de yaşayamaz. Kişi korktuğu durumdan kaçtıkça korkusunun yanlış olabileceğini gösterecek yeni deneyimlere ulaşması zorlaşır.Bu nedenle bazen kişinin kendisine yalnızca “Neden böyle düşünüyorum?” diye sorması yeterli olmayabilir. “Bu düşünceye inandığımda ne yapıyorum?” sorusu daha fazla bilgi verebilir.“Beni terk edecek.” dediğimde daha fazla mı kontrol ediyorum?“Kimse beni sevmez.” dediğimde insanlardan uzak mı duruyorum?“Başaramayacağım.” düşündüğümde başlamayı mı erteliyorum?“Yanlış bir karar vereceğim.” dediğimde sürekli başkalarından onay mı istiyorum?“Bana kızdı.” düşündüğümde karşı tarafın ne hissettiğini sormak yerine kendimi geri mi çekiyorum?Bu davranışları fark etmek, kişinin kendi döngüsünü anlamasının önemli bir parçasıdır.Kendini gerçekleştiren kehanetin bir başka yönü de geçmiş deneyimlerimizle ilgilidir. Daha önce terk edilmiş, yoğun biçimde eleştirilmiş, güveni kırılmış veya sosyal ortamda dışlanmış biri gelecekte benzer bir durumun tekrar yaşanacağına dair daha güçlü beklentiler geliştirebilir. Zihin geçmişte yaşanan acı verici bir deneyimi tekrar yaşamamak için sürekli tehlike aramaya başlayabilir.Bu aslında anlaşılır bir korunma çabasıdır. Daha önce incinmiş olan kişi, aynı şeyi tekrar yaşamamak için işaretleri erkenden görmek ister. Ancak zamanla “tehlikeyi önceden yakalamaya çalışma” hali kişinin nötr durumları bile tehdit olarak yorumlamasına neden olabilir. Geçmişte yaşanan bir deneyim, bugünkü ilişkilerin veya durumların nasıl değerlendirildiğini etkilemeye başlayabilir.Özellikle yakın ilişkilerde bu durum çok belirgin olabilir. Önceki ilişkisinde aldatılmış biri yeni partnerinin davranışlarını daha yakından takip edebilir. Partnerinin telefonda uzun süre kalması veya bir arkadaşından bahsetmesi, geçmişteki deneyim nedeniyle olduğundan daha tehdit edici algılanabilir. Kişi kontrol ederek kendisini güvende tutmaya çalışırken ilişkide yeni bir güven probleminin ortaya çıkmasına neden olabilir.Bu noktada amaç kişinin kendisine “Bir daha hiçbir şeyden korkmamalıyım.” demesi değildir. Korkularımızın tamamen ortadan kalkması gerekmez. Önemli olan, korkuyu bir gerçeklik kanıtı olarak görmek yerine bir duygu ve düşünce olarak değerlendirebilmektir.“Beni terk edecekmiş gibi hissediyorum.” ile “Beni terk edecek.” arasında önemli bir fark vardır.“Başarısız olmaktan korkuyorum.” ile “Kesin başarısız olacağım.” aynı şey değildir.“İnsanların beni sevmemesinden endişeleniyorum.” demek, gerçekten kimsenin sizi sevmeyeceği anlamına gelmez.Düşüncelerimiz bize oldukça gerçek gelebilir; ancak bir düşüncenin güçlü hissedilmesi onun mutlaka doğru olduğu anlamına gelmez.Bu döngüyü fark etmeye başladığımızda beklenti ile gerçekliği birbirinden ayırmak mümkün hale gelir. “Şu anda elimde hangi kanıtlar var?”, “Bunun gerçekleşeceğini düşündüren gerçek bir durum mu var, yoksa geçmişte yaşadığım bir şey mi beni tetikliyor?”, “Kendimi korumak için yaptığım davranış aslında korkumu daha mı fazla besliyor?” gibi sorular bu ayrımı yapmayı kolaylaştırabilir.Bazen kişinin korktuğu sonucun gerçekleşmemesi için yaptığı şey, tam tersine o ihtimali güçlendiren davranış olabilir. Bu farkındalık ilk başta rahatsız edici gelebilir; fakat aynı zamanda umut vericidir. Çünkü kişinin etkileyebildiği bir davranış varsa, değiştirebileceği bir alan da vardır.Terapi sürecinde kendini gerçekleştiren kehanet döngüleri ele alınırken kişinin yalnızca olumsuz düşüncelerini değiştirmesi hedeflenmez. Bu düşüncelerin nereden geldiği, hangi durumlarda daha fazla ortaya çıktığı, kişinin davranışlarını nasıl etkilediği ve hangi sonuçlarla güçlendiği birlikte incelenebilir. Özellikle uzun süredir tekrar eden ilişki, güven, başarı veya özdeğer problemlerinde bu döngüleri fark etmek önemli bir çalışma alanı olabilir.Kişi zamanla korkularıyla hareket etmek yerine mevcut durumu daha gerçekçi değerlendirmeyi, farklı davranışları deneyebilmeyi ve eski beklentilerinin dışında yeni deneyimler yaşayabilmeyi öğrenebilir. Böylece “Zaten hep böyle oluyor.” dediği bazı durumların aslında değişmez olmadığını fark edebilir.Korktuğunuz bir şeyin gerçekleşmesi, onu düşünerek başınıza getirdiğiniz anlamına gelmez. Fakat korkularımız bazen dünyayı nasıl yorumladığımızı ve nasıl davrandığımızı sandığımızdan daha fazla etkileyebilir. Bu nedenle sürekli tekrar eden bir sonuçla karşılaşıyorsanız yalnızca “Neden hep benim başıma geliyor?” diye sormak yerine, “Bu durum ortaya çıkmadan önce ben ne düşünüyor, ne hissediyor ve nasıl davranıyorum?” sorusuna da bakmak döngüyü anlamak için önemli bir başlangıç olabilir.

Psikoloji
İrem Gerdan

Bir Erteleme Meselesi

"Yapacağım ama biraz sonra."Bazen ertelemek yalnızca zaman yönetimiyle ilgili bir mesele gibi görünür. Yapılması gereken bir iş vardır, yapılması gerektiğini biliriz, hatta yapmadığımız için kendimizi suçlarız; yine de bir türlü başlayamayız. Son teslim tarihi yaklaşınca kaygı artar, kendimize kızarız, bir daha böyle olmayacağına söz veririz. Fakat benzer bir durum başka bir zaman yeniden ortaya çıkar.Ertelemenin yalnızca tembellik ya da disiplinsizlik olarak görülmesi, bu davranışın ardındaki ruhsal dinamikleri gözden kaçırabilir. Çünkü bazı durumlarda insan yapmak istemediği için değil, yapmakla birlikte ortaya çıkacak duygudan kaçınmak için erteler.Bir işe başlamak; başarısız olma, yetersiz kalma, eleştirilme ya da beklentiyi karşılayamama ihtimalini de beraberinde getirebilir. Özellikle kişinin kendisinden yüksek beklentileri varsa, başlamamak bazen başarısız olmaktan daha güvenli gelebilir. Henüz başlamadığımız sürece yeterince iyi olup olmadığımızla yüzleşmek zorunda kalmayız. İş tamamlanmadığı için başarısız olduğumuz da söylenemez. Böylece erteleme, farkında olmadan kişinin benlik değerini koruyan bir savunmaya dönüşebilir.Bazen de ertelediğimiz şeyin kendisi değil, onun temsil ettiği anlamdır. Bir telefon görüşmesini yapmak, bir başvuru göndermek, bir konuşmayı başlatmak ya da bir karar vermek dışarıdan oldukça basit görünebilir. Ancak kişinin iç dünyasında bunların her biri reddedilme, sorumluluk alma, ayrılma, bağımsızlaşma veya bir şeyleri geri dönüşsüz biçimde değiştirme anlamına gelebilir. Bu durumda "Neden bunu yapamıyorum?" sorusunun cevabı yapılacak işin zorluğunda değil, o işin kişide uyandırdığı duyguda saklı olabilir.Erteleme bazen de kontrolle ilişkilidir. Bir şeyi son ana bırakmak, kişinin zaman üzerinde hâlâ kendisine ait bir alan olduğunu hissetmesini sağlayabilir. Başkalarının beklentileri, işin yapılması gereken zamanı ya da sorumlulukların baskısı arttıkça kişi farkında olmadan erteleyerek kendisine küçük bir özgürlük alanı yaratabilir. "Henüz yapmadım çünkü istemiyorum." diyebilmek, bazen "Benden sürekli bir şey bekleniyor." duygusuna karşı sessiz bir direnç hâline gelebilir.Bu nedenle ertelemenin içinde bazen yalnızca kaçınma değil, ifade edilmemiş bir öfke de bulunabilir. Özellikle kişinin hayır demekte zorlandığı, sınırlarını açıkça ifade edemediği ilişkilerde bu daha belirgin olabilir. Sözel olarak "Tamam, yaparım." denir; fakat davranış bunu sürekli geciktirir. Kişi açıkça karşı çıkamadığı bir talebe, erteleme yoluyla bilinçdışı bir şekilde direniyor olabilir.Bununla birlikte erteleme her zaman büyük bir çatışmanın işareti değildir. Zaman zaman yorgunluk, dikkat dağınıklığı, motivasyon kaybı veya işin gerçekten zor olması gibi oldukça gündelik nedenlerle de ortaya çıkabilir. Önemli olan, ertelemenin hayatımızda tekrar eden bir örüntü hâline geldiğinde ona biraz daha yakından bakabilmektir.Örneğin bazı insanlar yalnızca önemsedikleri şeyleri erteler. Önemsiz işlerini kolaylıkla yaparken gerçekten değer verdikleri bir projeye, ilişkiye ya da karara başlayamazlar. Burada başarısızlık korkusu kadar başarı korkusu da rol oynayabilir. Çünkü bir şeyi gerçekten istemek, onu kaybetme ihtimalini de gerçek hâle getirir. Başlamak, yalnızca "başarabilirim" ihtimalini değil, "başaramayabilirim" ihtimalini de beraberinde getirir.Bazen ise kişi erteleyerek kendisini idealize edilmiş bir gelecekte tutar. "Bir gün başlayacağım." düşüncesi, henüz gerçekleştirilmemiş bir potansiyelin korunmasını sağlar. Başlamadığımız sürece nasıl biri olabileceğimize dair hayalimiz bozulmaz. Henüz yazılmamış kitap mükemmel olabilir, henüz başlanmamış proje kusursuz olabilir, henüz alınmamış kararın sonucu her zaman istediğimiz gibi olabilir. Gerçeklik ise bunların hepsini sınar.Bu nedenle ertelemenin altında bazen mükemmeliyetçilik ile gerçeklik arasındaki çatışma bulunabilir. İnsan bir şeyi kusursuz yapamayacağını düşündüğünde, hiç başlamamak daha güvenli bir seçenek hâline gelir. Fakat bu güvenlik kısa sürer. İş ertelendikçe suçluluk artar, suçluluk arttıkça işe başlamak daha zor hâle gelir ve böylece bir döngü oluşur: erteleme, suçluluk, kaygı, daha fazla kaçınma ve yeniden erteleme.Psikodinamik psikoterapide bu döngüyü yalnızca kırılması gereken kötü bir alışkanlık olarak ele almak yerine, onun kişinin ruhsal dünyasında ne işe yaradığını anlamaya çalışmak önemlidir. "Neden erteliyorsun?" sorusunun yanında "Başlarsan ne olacağından korkuyorsun?" veya "Bunu yaparsan hayatında ne değişecek?" gibi sorular da anlam kazanır.Çünkü bazen ertelediğimiz şey bir iş değildir. Bir karar, bir ayrılık, bir yüzleşme, bir başlangıç ya da kendi hayatımızın sorumluluğunu alma ihtimalidir.Ve belki de bazı ertelemelerin ardında tembellik değil, henüz hazır olmadığımız bir gerçekle karşılaşmaktan kaçınmak vardır.

Psikoloji
Betül Esra Baba

Ya Bir Şey Olursa?

"Ya bir şey olursa?"Bazen tek bir cümle, zihnin bütün gününü doldurabilir.Ya kötü bir haber gelirse? Ya hastalanırsam? Ya işimi kaybedersem? Ya sevdiğim biri başına bir şey gelirse? Ya kontrolümü kaybedersem? Ya işler düşündüğüm gibi gitmezse?Henüz gerçekleşmemiş ihtimaller, yaşanmış bir olay kadar gerçek hissettirmeye başladığında insan yalnızca geleceği düşünmez; gelecekteki tehlikelerin içinde yaşamaya başlar. Kaygı çoğu zaman böyle çalışır. Henüz olmamış olanı bugünde yaşatır. Bir şeylerin ters gitmesini engellemek için sürekli düşünür, planlar, kontrol eder, olasılıkları hesaplarız. Zihnimiz bir türlü "tamam" demez. Çünkü her ihtimalin ardından başka bir ihtimal belirir."Ya bu da olursa?"Böylece düşünmek, çözüm üretmekten çıkıp bir tür ruhsal hazırlık hâline gelir.Psikodinamik açıdan kaygıyı yalnızca ortada gerçek bir tehlike olup olmaması üzerinden değerlendirmek yeterli değildir. Çünkü bazen bugünkü durum oldukça güvenli olduğu hâlde kişi kendisini tehdit altında hissedebilir. Burada önemli olan yalnızca dışarıda ne olduğu değil, kişinin iç dünyasında tehlikenin nasıl deneyimlendiğidir.Bazı insanlar belirsizliğe diğerlerinden daha zor dayanır. Çünkü belirsizlik, kontrolün kaybedilmesi anlamına gelebilir. Ne olacağını bilmek, en azından zihinsel olarak bir hazırlık hissi verir. Bu nedenle kişi sürekli plan yapabilir. Olası sorunları önceden düşünür. Konuşmaları tekrar tekrar zihninde canlandırır. Başkalarının davranışlarını analiz eder. En kötü ihtimali bulmaya çalışır. Bütün bunların altında çoğu zaman basit bir arzu vardır:"Hazırlıklı olursam incinmem."Ancak ruhsal yaşamın paradokslarından biri burada ortaya çıkar. Kişi kendisini korumak için ne kadar çok kontrol etmeye çalışırsa, kontrol edemediği şeylerle karşılaştığında o kadar fazla kaygılanabilir. Çünkü hayatın bütünüyle kontrol edilemeyeceği gerçeğiyle karşılaşmak kaçınılmazdır. İnsan ilişkileri kontrol edilemez. Başkalarının ne hissedeceği kontrol edilemez. Kayıplar tamamen engellenemez. Gelecek önceden bilinemez.Ve belki de kaygının en zor tarafı, bütün bunları bilmek değil; bilmediğimiz hâlde yaşamaya devam edebilmek zorunda olmaktır.Erken dönem deneyimler burada önem kazanabilir. Çocuğun dünyası başlangıçta kendisinden çok daha büyük ve kontrol edemediği bir dünyadır. Güvende hissetmek için bakım verenin varlığına ihtiyaç duyar. Çevresinin öngörülebilir olması, ihtiyaçlarının karşılanması ve korktuğunda yatıştırılması, zamanla dünyaya ilişkin temel bir güven duygusunun gelişmesine katkıda bulunur.Ancak dünya çocuk için sık sık öngörülemez olmuşsa; bakım verenlerin tepkileri değişkense, duygusal ihtiyaçlar tutarsız karşılanmışsa ya da kişi erken dönemde yoğun kayıp ve belirsizliklerle karşılaşmışsa, belirsizlik ilerleyen yaşamda daha tehdit edici hissedilebilir. Bu durumda kişi yalnızca geleceği kontrol etmek istemez. Güvende hissetmek için geleceği bilmek ister. Fakat geleceği bilmek mümkün değildir. Bu imkânsızlık da kaygının devam etmesine neden olabilir. Bazen "Ya bir şey olursa?" sorusunun altında aslında daha eski bir soru bulunur:"Bir şey olduğunda bununla baş edebilir miyim?"Bu ikisi birbirinden oldukça farklıdır. İlk soru bizi sürekli tehlike aramaya iter. İkincisi ise kendi dayanıklılığımızla ilişkilidir. Çünkü kaygı bazen yalnızca kötü bir şey olacağından korkmak değildir. Kötü bir şey olduğunda onunla baş edemeyeceğimize dair derin bir inançtır. Bu nedenle bazı insanlar hayatlarında her şey yolundayken bile rahatlayamaz. Çünkü rahatlamak, kontrolü bırakmak gibi gelir. Zihin sürekli bir sonraki problemi arar. Sanki tetikte olmak, kötü bir şeyin gerçekleşmesini önleyecekmiş gibi... Oysa sürekli tetikte olmak yaşamı güvenli hâle getirmeyebilir. Sadece insanı yorabilir.

Psikoloji
Betül Esra Baba

İçimdeki Eleştirmen

Yeterince iyi değilsin.Daha iyisini yapabilirdin.Böyle görünmemelisin.Hata yapmamalısın.Bir şeyleri eksik bırakmamalısın.Bazen bu cümleleri bize söyleyen kimse yoktur. Yine de zihnimizin içinde bir ses, bunları söylemeye devam eder. Başarılı olduğumuzda bile susmaz. Bir işi tamamladığımızda başka bir eksik bulur. Bir övgü aldığımızda onu küçümser. Dinlenirken suçluluk hissettirir.Sanki ne yaparsak yapalım, kendimize ulaşamadığımız bir ölçü vardır.İçsel eleştiri, insan olmanın doğal bir parçasıdır. Kendimizi değerlendirmemize, davranışlarımızı gözden geçirmemize ve hatalarımızdan öğrenmemize yardımcı olabilir. Ancak bazı insanlarda bu ses zamanla o kadar sertleşir ki, kişinin kendisiyle kurduğu ilişkinin merkezine yerleşir.Artık kişi kendisini yalnızca eleştirildiğinde değil, kendi başına kaldığında da yargılamaya başlar.Psikodinamik açıdan bu sesin oluşumunda erken dönem ilişkilerin önemli bir yeri vardır. Çocuk, kendisiyle ve dünyayla ilgili pek çok şeyi önce bakım verenlerin bakışından öğrenir. Nasıl bir çocuk olduğu, neyin doğru neyin yanlış olduğu, ne zaman sevildiği, ne zaman onaylandığı ve hangi davranışlarının kabul edilmediği zamanla iç dünyasında yer edinir.Başlangıçta dışarıdan gelen sesler, zamanla içeride konuşmaya başlayabilir."Yeterince başarılı olursan seni takdir ederim.""Üzülme.""Ağlama.""Hata yapma.""El âlem ne der?""Sen daha iyisini yapabilirsin."Çocuk büyüdüğünde bu cümlelerin bir kısmını artık kimsenin söylemesine gerek kalmaz. Çünkü ses içselleşmiştir. Böylece kişi kendi kendisinin eleştirmeni hâline gelir.Belki de içinizdeki eleştirmen yalnızca sizi yetersiz bulduğu için konuşmuyordur. Belki sizi korumaya çalışıyordur.Bu ilk bakışta çelişkili gelebilir. Ancak psikodinamik açıdan sert bir iç sesin bazen bir savunma işlevi vardır. Kişi kendisini önceden eleştirirse başkasının eleştirisinin daha az acıtacağına inanabilir. Kendisine sürekli yüksek standartlar koyarsa başarısızlık ihtimalini kontrol edebileceğini düşünebilir.Böylece eleştiri bir tür güvenlik mekanizmasına dönüşür."Ben kendimi yeterince zorlarsam kimse beni yetersiz bulamaz.""Her şeyi kontrol edersem hata yapmam.""Her zaman daha iyisini yaparsam terk edilmem."Fakat bu düzenin bir bedeli vardır. Kişi hiçbir zaman gerçekten yeterli hissetmez. Çünkü hedef ulaşıldığında yeni bir hedef belirir. Bir başarı diğerini takip eder. Bir kilo verilir, başka bir kusur bulunur. Bir iş tamamlanır, daha iyisinin yapılması gerektiği düşünülür. Bir ilişki kurulur, daha iyi bir partner olunması gerektiği hissedilir.Böylece yaşam, kişinin kendisiyle sürekli bir yarışa dönüşebilir. Burada benlik ideali de devreye girer. İnsan zihninde nasıl biri olması gerektiğine dair bir tasarım taşır. Başarılı, güzel, güçlü, kontrollü, üretken, sevilen ve her koşulda iyi hissetmesi gereken bir benlik...Gerçek benlik ise yorulur, öfkelenir, kıskanır, hata yapar, bazen hiçbir şey yapmak istemez. İçsel eleştirmen, bu ikisi arasındaki mesafeyi sürekli görünür kılar."Olman gereken kişi bu değil."Belki de huzursuzluğun önemli bir kısmı burada başlar. Çünkü kişi kendisini olduğu hâliyle değerlendirmek yerine, sürekli olması gerektiğine inandığı kişiyle karşılaştırır.

Psikoloji
Betül Esra Baba

Beni Neden Anlamıyorlar?

"Beni kimse gerçekten anlamıyor."Bu cümle bazen bir tartışmanın ardından, bazen bir ilişkinin içinde, bazen de insanlarla çevriliyken hissedilen derin bir yalnızlığın ortasında ortaya çıkar. Anlatmaya çalışırız, kelimelerimizi seçeriz, kendimizi açıklamaya uğraşırız. Yine de karşımızdaki kişinin bizi tam olarak göremediğini düşünürüz.Belki de en acı veren yalnızlık biçimlerinden biri budur: Birinin yanında olup yine de anlaşılmamış hissetmek.İnsan yalnızca görülmek değil, kendisine dair bir şeyin karşısındaki kişi tarafından fark edilmesini ister. Duygusunun anlaşılmasını, sözünün duyulmasını, yaşadığının önemsenmesini bekler. Bu nedenle anlaşılmadığımızı hissettiğimizde verdiğimiz tepki bazen yaşanan olaydan çok daha büyük olabilir.Çünkü bugünkü anlaşılmama duygusu, geçmişte yaşanmış başka bir deneyime dokunabilir.Psikodinamik açıdan kişinin kendisiyle ve başkalarıyla kurduğu ilişkinin temelleri erken dönem ilişkiler içinde şekillenir. Çocuğun ne hissettiğinin fark edilmesi, ihtiyaçlarının karşılanması, korkularının yatıştırılması ve yaşadığı duyguların anlamlandırılması; zamanla onun kendi iç dünyasını tanımasını da mümkün kılar.Bir çocuk üzgün olduğunda ona yalnızca "Üzülme." denmesi ile "Üzgün olduğunu görüyorum, bu senin için zor olmalı." denmesi aynı şey değildir.İlkinde duygu ortadan kaldırılmaya çalışılır.İkincisinde ise duyguya bir yer açılır.Çocuk tekrar tekrar anlaşılmadığında, zamanla kendi duygularına da yabancılaşabilir. Ne hissettiğini anlamakta zorlanabilir. İhtiyaçlarını söylemek yerine karşı tarafın bunları kendiliğinden fark etmesini bekleyebilir. Ya da kendisini anlatmak için giderek daha fazla çaba gösterebilir.Böylece yetişkinlikte şu beklenti ortaya çıkabilir:"Eğer beni gerçekten seviyorsan, ne hissettiğimi söylememe gerek kalmadan anlamalısın."Bu beklenti oldukça insani olsa da ilişkilerde ciddi bir kırılganlık yaratabilir. Çünkü hiçbir insan diğerinin iç dünyasını tamamen bilemez.Kişi anlaşılmadığını hissettiğinde daha fazla anlatmaya çalışır. Karşı taraf yine anlamadığında öfkelenebilir. Öfke bazen geri çekilmeye, sessizliğe veya küskünlüğe dönüşür. Karşı taraf ise ne yaparsa yapsın doğru şeyi yapamadığını hissedebilir.Ve ilişki, aslında ilk başta yalnızca "Beni anlamadın." cümlesiyle başlayan bir döngünün içine girebilir.Burada önemli olan yalnızca karşımızdaki kişinin bizi anlayıp anlamadığı değildir.Biz kendimizi ne kadar anlayabiliyoruz?Bazen bir insanın başkasından beklediği anlaşılma, kendi içinde henüz adlandıramadığı bir duygunun taşıyıcısıdır. "Neden bu kadar kırıldım bilmiyorum." dediğimizde, yaşadığımız kırgınlığın bugünkü olaydan daha eski bir anlamı olabilir.Örneğin partnerimizin bizi dinlememesi, yalnızca o anki konuşmanın hayal kırıklığı olmayabilir. Kişide "Benim söylediklerim önemli değil." duygusunu harekete geçirebilir.Bir arkadaşın planı iptal etmesi, yalnızca planın bozulması olmayabilir. "Ben seçilmiyorum." hissini uyandırabilir.Bir eleştiri, yalnızca söylenen söz olmayabilir. "Yeterli değilim." duygusuna dokunabilir.Bu nedenle bazı tepkiler yaşanan olayın büyüklüğüyle orantısız görünebilir. Çünkü tepki yalnızca bugüne verilmemektedir. Bugünün yaşantısı, geçmişten gelen bir duygunun da kapısını açmış olabilir.Bazen de kişi kendisini anlatırken aslında kendisini saklıyor olabilir.Çok konuşur ama asıl duygusuna yaklaşmaz.Olayları ayrıntılarıyla anlatır ama "Ben bunun içinde ne hissettim?" sorusuna geldiğinde zorlanır.Karşısındaki insanın onu anlamasını ister ama kendisi için neyin önemli olduğunu tam olarak bilemez.Çünkü kendini anlamak da öğrenilen bir şeydir.Psikodinamik psikoterapinin önemli işlevlerinden biri burada ortaya çıkar. Terapi yalnızca kişinin anlattıklarını dinlemekten ibaret değildir; kişinin kendi deneyimini anlamlandırabileceği bir alan oluşturur. Söze dökülemeyen duyguların, tekrar eden ilişkilerin, çelişkilerin ve sessizliklerin üzerinde durulur.Bazen kişi terapiye "İnsanlar beni anlamıyor." diyerek gelir ve zamanla başka bir soruyla karşılaşır:"Ben kendimi ne zaman anlamayı bıraktım?"Bu soru kolay değildir. Çünkü kendimizi anlamak, yalnızca ne istediğimizi bilmek anlamına gelmez. Birbirine zıt duygularımızı da taşıyabilmeyi gerektirir.Birini sevip aynı anda ona öfkelenmek.Yakınlık isteyip aynı zamanda yalnız kalmak istemek.Bir ilişkiden vazgeçmek isteyip kaybetmekten korkmak.Hem görülmek isteyip hem de görünür olmaktan çekinmek.İnsan ruhu çoğu zaman bu karşıtlıkların içinde yaşar.Belki de anlaşılmak, bir başkasının bizi tamamen çözmesi değildir. Bazen anlaşılmak, kendi içimizde birbirine yabancı kalmış parçaların birbirini duymaya başlamasıdır.

Psikoloji
Betül Esra Baba

Neden Hep Ulaşılamayanı İsteriz?

Bazı insanları daha en başından ulaşılması zor buluruz. Mesafelidirler, kararsızdırlar, bir türlü tam olarak orada değildirler. Bazen bir ilişkiye hazır olmadıklarını söyler, bazen duygularını açıkça göstermez, bazen de tam yakınlaştığımız anda geri çekilirler. İlginç olan ise şudur: Karşımızdaki kişi ne kadar uzaklaşırsa, ona duyduğumuz ilgi bazen o kadar artar.Sanki ulaşmak istediğimiz şey, tam da bize verilmediği için daha değerli hâle gelir.Oysa burada yalnızca karşımızdaki kişinin özelliklerinden söz etmiyor olabiliriz. Bazen bizi çeken şey, kişinin kendisinden çok onunla kurduğumuz ulaşma ve ulaşamama döngüsüdür.Yakınlık olduğunda rahatlayan değil, mesafe olduğunda daha fazla arzulayan insanlar vardır. İlişki karşılıklı ve güvenli bir hâle geldiğinde heyecan azalabilir; ancak karşı taraf uzaklaştığında yoğun bir özlem başlayabilir. "Neden böyle olduğunu anlamıyorum." denir. "Aslında bana iyi davranan insanlar oldu ama onlara karşı aynı şeyi hissetmedim."Bu noktada psikodinamik yaklaşım başka bir soru sorar:Gerçekten kimi istiyoruz; yoksa neyi elde etmeye çalışıyoruz?İnsanların ilişki seçimleri her zaman yalnızca bilinçli tercihlerden oluşmaz. Geçmiş ilişkilerde yaşanan deneyimler, kişinin yakınlıkla, sevgiyle ve kendi değeriyle ilgili içsel beklentiler oluşturmasına neden olabilir. Çocuklukta sevgiye ulaşmak zor olmuşsa, ilgi tutarsız yaşanmışsa ya da kişi kendisini görülmek için sürekli çaba göstermek zorunda hissetmişse, sevgi ile mücadele arasında bilinçdışı bir bağ kurulabilir.Böyle bir durumda kolay ulaşılabilir, duygusal olarak mevcut ve güven veren biri başlangıçta fazla tanıdık gelmeyebilir. Hatta "Bir şey eksik." hissi yaratabilir. Çünkü ruhsal olarak tanıdık olan her zaman iyi olan değildir. Bazen tanıdık olan, yalnızca daha önce defalarca yaşanmış olandır.Bu nedenle bazı insanlar kendilerine yakınlık sunan kişilerden uzaklaşırken, kendilerini sürekli geri çeken kişilerin peşinden gidebilir. Burada bilinçli olarak acı çekmek istemekten söz etmiyoruz. Aksine kişi çoğu zaman neden aynı örüntünün içinde kaldığını gerçekten anlamaz. Ancak bilinçdışında, geçmişte tamamlanmamış bir ilişkinin duygusal izleri bugünkü ilişkilerde yeniden canlanabilir.Belki bu kez farklı olacaktır.Belki bu kez beni seçecek.Belki yeterince sevilebilirsem, yeterince sabırlı olursam, yeterince anlayış gösterirsem sonunda bana yaklaşacak.Bu "belki"lerin içinde yalnızca romantik bir umut değil, kişinin kendi değeriyle ilgili daha eski bir soru da bulunabilir:"Beni seçmeyecek olan birinin beni seçmesini sağlayabilirsem, sonunda yeterince değerli olduğumu hissedecek miyim?"Bu nedenle ulaşılamayan kişiye duyulan arzu bazen yalnızca o kişiye yönelik değildir. Kişinin kendi değerini kanıtlama çabasına da dönüşebilir.Üstelik ulaşılamayan kişiyle kurulan ilişkilerde belirsizlik, arzuyu daha da yoğunlaştırabilir. Karşı tarafın ne hissettiğini tam olarak bilememek, zihinde sürekli bir alan bırakır. "Acaba?" sorusu burada önemli bir rol oynar. Bir gün yakın, bir gün uzak olan bir kişi, karşısındakini sürekli ilişkiyi anlamlandırmaya çalışırken bırakabilir. Her mesaj, her sessizlik, her küçük yakınlık büyük bir anlam kazanır.Böylece ilişkinin kendisinden çok, ilişkiyi çözmeye çalışma hâli yaşamın merkezine yerleşebilir.Psikanalitik düşüncede arzu ile eksiklik arasında güçlü bir bağ vardır. Lacancı açıdan bakıldığında arzu, tamamen sahip olunan bir nesneyle sona eren basit bir istek değildir. Eksiklik, arzunun hareket etmesini sağlayan temel unsurlardan biridir. Bu nedenle bazen tam olarak sahip olamadığımız şey, zihnimizde olduğundan çok daha büyük bir yer kaplar.Ulaşılmaz kişi de böyle bir işlev kazanabilir. Onun gerçekte kim olduğundan bağımsız olarak, zihnimizde taşıdığı anlam büyüyebilir. Onu değil, onun temsil ettiği şeyi arzuluyor olabiliriz: seçilmeyi, yeterli olmayı, özel olmayı, sonunda görülmeyi...

Psikoloji
Betül Esra Baba

Neden duygusal olarak ulaşılması zor kişileri seçiyorum?

Tanıdıklık: Çocuklukta sevgi, ilgi veya duygusal yakınlık tutarsızsa, erişilmesi zor biri bilinçdışı olarak tanıdık gelebilir. Tanıdık olan, her zaman iyi olduğu için değil, bilindik  olduğu için çekici olabilir.Ulaşılması zor kişinin sonunda seni seçmesi, Artık yeterince değerliyim duygusunu sağlayabilir. Böylece ilişki, sevgi ilişkisinden biraz değerini kanıtlama mücadelesine dönüşebilir. o kişinin ilgisini çekme çabası kişinin kendisini daha değerli hissettirir. Kurtarıcı/kovalayan rolü: Sen yakınlaşmaya çalışırken karşı taraf geri çekiliyorsa, sen daha fazla yatırım yapıyor olabilirsin. Böylece ilişki içinde: ben yaklaşırım, o kaçar şeklinde tamamlayıcı bir döngü oluşur.Savunma işlevi: Paradoksal olarak, ulaşılması zor birini seçmek kendi yakınlık korkunu da koruyabilir. Çünkü karşı taraf zaten mesafeliyse, senin de gerçekten tamamen açılman hiç gerçekleşmeyebilir.öyleyse şu soruyu kendinize sormak önemli olabilir: Bu kişinin bana yaklaşmasını neden bu kadar önemli buluyorum ve yaklaşmaması bende hangi eski duyguyu uyandırıyor?

Psikoloji
Ümit Erdoğan

KAYGIYA DAİR

Gündelik hayatımızda “kaygı” kelimesini ne kadar da sık duyar olduk:“Çok kaygılı biriyim.”“Bende kaygı bozukluğu var.”Çoğunlukla günlük dilimizde kaygılı olma hâlini; olmaması, hissedilmemesi gereken, adeta bir “öcü” gibi algılıyoruz.Peki nedir gerçekten bu kaygı dedikleri? Neden bu kadar yaygın? Ve gerçekten tamamen bertaraf edilmesi gereken bir duygu mu?Aslında kaygı, bizi olası tehditlere karşı hazırlayan ve güvende tutmaya çalışan adaptif bir duygu. Bir şeylerin yolunda gitmeme ihtimalini sezer, dikkatimizi oraya yöneltir ve bizi önlem almaya davet eder.İlginç değil mi? Bunca zamandır bir düşman gibi gördüğümüz bu duygunun, aslında hikâyemizdeki koruyucu karakterlerden biri çıkması…Koruyucu olmasına koruyucu ama bazen de çok bunaltıcı. Sırf bizi hayatta ve güvende tutmaya çalışırken, ortada somut bir tehlike yokken bile ansızın belirip iyi oluşumuzu sekteye uğratabiliyor.Çünkü kaygının işi yalnızca mevcut tehlikeyi fark etmek değil; henüz gerçekleşmemiş ama gerçekleşmesi mümkün olan ihtimalleri de hesaba katmaktır. Geçmişte deneyimlediğimiz, gözlemlediğimiz ya da öğrendiğimiz şeyler bu beklentilerin şekillenmesinde rol oynar. İşin içine belirsizlik de girdiğinde, kaygının sesi giderek yükselmeye başlar.Örneğin, arabayla uzun bir yolculuğa çıkacağımızı düşünelim. Yolculukta sorun yaşamamak, tehlikeli durumların içinde kalmamak için yapabileceklerimiz nettir: Lastiklerin sağlamlığından emin oluruz, depoyu doldururuz, rotamızı çizeriz ve uykusuz kalmamak için molalar planlarız.Bunlar kaygının işlevsel tarafıdır. Bize bir ihtimali hatırlatır ve sorumluluk almamızı sağlar.Ancak kaygı kendini dizginleyemediği noktada, kontrolümüzün ötesindeki senaryolara da dikkat çekmek ister. Geçenlerde televizyonda gördüğümüz bir kaza haberini ansızın zihnimize getirir ve “Ya yolda kaza yaparsak?” diye evhamlanmaya başlarız. Ya da “Ya önümüze birden bir hayvan fırlarsa?”Çünkü bunlar da birer ihtimaldir. Fakat bu ihtimallerin belirleyici bir özelliği vardır: Bu senaryolarla ilgili önceden yapabileceklerimiz son derece kısıtlıdır. Önümüze bir hayvanın atlayıp atlamayacağını önceden kesin olarak bilemeyiz, değil mi?Bunu bilemedikçe ve kontrol edemedikçe de kaygımız büyür. Çünkü kaygı belirsizliği sevmez; zemin arar, bir önlem alınsın, mutlak bir güvence sağlansın ister.İşte tam da bu anları fark edebilmek kritik önem taşır. Kontrol edebileceğimiz alanlarda gerekli aksiyonları almak; kontrolümüzün dışında kalan ihtimallerle ise bir süre belirsizlik içinde kalabilmek…Belki de kaygımızın bizim için ne yapmaya çalıştığını tam olarak burada ayırt edebiliriz: Bizi korumaya mı çalışıyor, yoksa kontrol edemeyeceğimiz şeyleri denetlemeye mi çalışıyor?Kaygıya eşlik etmek, onu tamamen susturmak demek değildir. Verdiği mesajı duyup, Gerçekten yapabileceğimiz bir şey olup olmadığını ayırt edebilmektir.Fakat bir diğer mesele de kaygının kimi zaman neye yönelik olduğunu bize doğrudan hissettirmemesidir.Nasıl ki ateşlendiğimizde vücudumuzda bir şeylerin yolunda gitmediğini biliriz ama incelemeden kaynağını ve nasıl müdahale edeceğimizi tam olarak bilemeyiz; bazen anlamlandırmakta zorlandığımız kaygılarımızın da derinlemesine incelenmeye ihtiyacı vardır.Bu kaygı, bilinçdışında henüz çözümlenememiş bir meseleyle mi ilgilidir?Yas tutulmasına izin verilmemiş bir kayıpla mı?Bir ayrılıkla mı?İşte bu sebeple; literaürde kaygının ne olduğuna ve nasıl göründüğüne dair ortak semptomlar bulabilsek de, her birimizin biricik psikolojik sistemi ve içsel öyküsü düşünüldüğünde kaygımız bir parmak izi gibi kişiye özeldir.Evet, kaygının genel çerçevesini biliriz. Ancak kendi kaygımızın kökenini anlamak ve onu yatıştırabilme kapasitemizi geliştirmek daha uzun soluklu bir yolculuktur. Emek ve cesaret ister.Bazen de bu yolculukta yanımızda duracak, duygularımıza ve onların derin anlamlarına alan açacak bir terapistin rehberliğini…

Psikoloji
Begüm Atakan

Duygularımı Neden Bastırıyorum?

Duygular, insan yaşamının doğal ve vazgeçilmez bir parçasıdır. Sevinmek, üzülmek, öfkelenmek, hayal kırıklığı yaşamak ya da korkmak, yaşam boyunca karşılaştığımız olaylara verdiğimiz doğal tepkilerdir. Ancak bazı insanlar zamanla duygularını yaşamaktan çok onları kontrol etmeye, saklamaya ya da tamamen görmezden gelmeye çalışır. Dışarıdan bakıldığında sakin, güçlü veya soğukkanlı görünebilirler. Fakat iç dünyalarında ifade edilmeyi bekleyen birçok duygu birikmeye devam eder.Duyguları bastırmak çoğu zaman bilinçli verilen bir karar değildir. Çocukluk döneminde “Ağlama.”, “Abartıyorsun.”, “Güçlü ol.”, “Öfkelenmek ayıptır.” gibi mesajlarla büyüyen kişiler, zamanla duygularını göstermenin yanlış ya da tehlikeli olduğuna inanabilir. Bazıları ise duygularını ifade ettiğinde eleştirildiği, anlaşılmadığı veya cezalandırıldığı için kendisini korumak amacıyla hislerini içinde tutmayı öğrenebilir.Zamanla bu durum bir alışkanlığa dönüşebilir. Kişi üzülse bile ağlayamaz, öfkelense bile bunu dile getiremez ya da kırıldığında bunu ifade etmek yerine sessizleşmeyi tercih eder. Hatta bazen ne hissettiğini anlamakta bile zorlanabilir. “İyiyim.” demek kolay gelir; ancak biraz daha derine inildiğinde hangi duygunun yaşandığını tanımlamak güçleşebilir.Duygular bastırıldığında tamamen ortadan kaybolmaz. Aksine, farklı şekillerde kendini göstermeye devam edebilir. Sürekli gergin hissetmek, tahammülün azalması, beklenmedik öfke patlamaları, yoğun kaygı, tükenmişlik hissi veya bedensel yakınmalar bazen ifade edilemeyen duyguların dolaylı yansımaları olabilir. Bu nedenle bastırılan duygular yalnızca psikolojik değil, fiziksel iyi oluşu da etkileyebilir.Bazı kişiler çevresindekileri üzmemek için duygularını saklar. Bazıları ise zayıf görünmekten korktuğu için hislerini paylaşmaz. Oysa duygularını ifade etmek güçsüzlük değil, kişinin kendisini tanıyabilmesi ve sağlıklı ilişkiler kurabilmesi için önemli bir beceridir. Hislerimizi yok saymak kısa vadede bizi koruyor gibi görünse de uzun vadede hem kendimizle hem de çevremizle olan ilişkimizi zorlaştırabilir.Duygularını bastıran kişiler çoğu zaman ihtiyaçlarını ifade etmekte de zorlanırlar. Kırıldıklarını söylemek yerine uzaklaşabilir, öfkelendiklerinde sessiz kalabilir ya da yardım istemeleri gereken zamanlarda her şeyi tek başına çözmeye çalışabilirler. Bu durum ilişkilerde yanlış anlaşılmalara ve iletişim problemlerine yol açabilir. Çünkü karşı taraf, ifade edilmeyen duyguları tahmin etmek zorunda kalır.Duyguları ifade etmek, onları kontrolsüz bir şekilde dışa vurmak anlamına gelmez. Sağlıklı duygu düzenleme; kişinin ne hissettiğini fark edebilmesi, bu duygunun neden ortaya çıktığını anlayabilmesi ve uygun bir şekilde ifade edebilmesidir. Bu beceri zamanla geliştirilebilir ve öğrenilebilir.Terapi sürecinde amaç kişiyi daha duygusal biri yapmak değildir. Öncelikle hangi duyguların bastırıldığını, bunun ne zaman başladığını ve hangi deneyimlerle ilişkili olduğunu anlamaya çalışırız. Kişi zamanla duygularını tanımayı, onları güvenli bir şekilde ifade etmeyi ve ihtiyaçlarını daha açık dile getirmeyi öğrenebilir. Bu süreç yalnızca kişinin kendisiyle olan ilişkisini değil, ailesi, partneri ve sosyal çevresiyle kurduğu ilişkileri de olumlu yönde etkileyebilir.Duygular bazen rahatsız edici olabilir; ancak onları bastırmak yerine anlamaya çalışmak, ruh sağlığını korumanın en önemli adımlarından biridir. Çünkü bastırılan her duygu kaybolmaz; yalnızca farklı bir biçimde kendini ifade etmeye çalışır. Kendinizi uzun zamandır ne hissettiğinizi anlamakta zorlanıyor ya da duygularınızı paylaşmaktan kaçınıyorsanız, bunun altında yatan nedenleri keşfetmek yaşam kalitenizi ve ilişkilerinizi önemli ölçüde iyileştirebilir.

Psikoloji
İrem Gerdan

Kıskançlık Ne Anlatır?

Kıskançlık, çoğu zaman yalnızca sevginin bir göstergesi ya da güvensizlik olarak açıklanır. Oysa bu duygu, tek başına ele alındığında eksik kalır. Çünkü kıskançlık yalnızca sahip olunanı kaybetme korkusuyla değil, kişinin kendisiyle kurduğu ilişkiyle de yakından bağlantılıdır.Bir ilişkide kıskançlık hissetmek insana özgüdür. Ancak bu duygu yaşamın merkezine yerleştiğinde, sürekli şüphe, kontrol etme ihtiyacı ya da karşılaştırmalarla birlikte yaşandığında, altında yatan dinamikleri anlamak önem kazanır.Kıskançlık çoğu zaman yalnızca partnerle ilgili değildir. Kişinin kendisini ne kadar değerli hissettiği, sevilebilir olduğuna ne ölçüde inandığı ve ilişkilerde nasıl bir yer beklediği bu duygunun yoğunluğunu etkiler.Bazen kişi partnerini değil, onun kaybıyla birlikte yaşayacağını düşündüğü değersizlik duygusunu kıskanır. Çünkü ayrılık yalnızca ilişkinin bitmesi anlamına gelmez; aynı zamanda "Yeterince değerli değilim." inancını yeniden harekete geçirebilir.Kıskançlık çoğu zaman karşılaştırmalarla da beslenir. Başkasının daha başarılı, daha güzel, daha ilgi çekici ya da daha yeterli olduğu düşüncesi, kişinin kendi benlik algısındaki kırılgan noktaları görünür hâle getirir. Sorun yalnızca dışarıdaki kişi değildir; onun temsil ettiği şeydir.Bu nedenle kıskançlık bazen kaybetme korkusundan çok, yerini kaybetme korkusudur.İlişkilerde yoğun kıskançlık yaşayan kişiler çoğu zaman sürekli güvence arayabilir. Telefon kontrol etmek, sık sık "Beni seviyor musun?" diye sormak ya da karşı tarafın ilgisini test etmek kısa süreli rahatlama sağlasa da, alttaki kaygıyı ortadan kaldırmaz. Çünkü güvence dışarıdan geldikçe değil, kişinin kendi iç dünyasında inşa edildikçe kalıcı hâle gelir.Psikoterapide amaç kıskançlığı bastırmak değildir. Daha çok, bu duygunun neyi korumaya çalıştığını anlamaktır. Çünkü bazen kıskançlık, çocukluktan beri taşınan görülmeme korkusunun; bazen değersizlik hissinin, bazen de kaybetme deneyimlerinin bugünkü ilişkilerde yeniden canlanmış hâlidir.

Psikoloji
Betül Esra Baba

Terk Edilmeyi Beklemek

Bazı insanlar için bir ilişkinin en zor yanı, ayrılık değildir. Asıl zor olan, ayrılık henüz yaşanmamışken bile onun geleceğini beklemektir.Mesajlara geç cevap verilmesi, ses tonundaki küçük bir değişiklik ya da planların ertelenmesi... Başkaları için sıradan görülebilecek bu durumlar, bazı kişilerde yoğun bir kaygıyı tetikleyebilir. Zihin hızla olumsuz senaryolar üretmeye başlar: "Benden sıkıldı.", "Artık eskisi gibi hissetmiyor.", "Yakında beni terk edecek."Zamanla terk edilme korkusu yalnızca bir olasılık olmaktan çıkar; neredeyse kesinleşmiş bir beklentiye dönüşür. Kişi sevilse bile buna inanmakta zorlanır. Yakınlık arttıkça rahatlamak yerine daha fazla kaygılanabilir. Çünkü bağ güçlendikçe kaybetme ihtimali de daha gerçek hissettirmeye başlar.Bu kaygı bazen ilişkileri korumaya yönelik yoğun çabalarla kendini gösterir. Sürekli onay aramak, karşı tarafın sevgisini test etmek, vazgeçilmez olmaya çalışmak ya da kendi ihtiyaçlarını geri plana atmak bunlardan bazılarıdır. Bazen ise tam tersi olur; kişi incinmemek için ilişkiden ilk uzaklaşan taraf olur. "Beni terk etmeden ben gideyim." düşüncesi, bilinçli olmasa da güçlü bir savunmaya dönüşebilir.Ne var ki bu savunmalar çoğu zaman korkulan sonucun kendisini hazırlayabilir. Sürekli güvence istemek ilişkiyi yorabilir, duygusal mesafe ise yakınlaşmayı zorlaştırabilir. Böylece kişi, farkında olmadan yıllardır tanıdığı ilişki örüntüsünü yeniden yaşamaya başlayabilir.Psikodinamik psikoterapi, terk edilme korkusunu yalnızca bugünkü ilişkinin bir sorunu olarak ele almaz. Bu korkunun hangi deneyimlerden beslendiğini, kişinin kendisi ve başkaları hakkında hangi inançları geliştirdiğini anlamaya çalışır. Çünkü bazen değişmesi gereken şey yalnızca ilişki değil, kişinin ilişkiyi yaşama biçimidir.Yakınlık her zaman terk edilmeyle sonuçlanmaz. Ancak geçmişte yaşanan duygusal deneyimler, bugünkü ilişkileri de aynı gözle görmemize neden olabilir. 

Psikoloji
Betül Esra Baba