avatar

Betül Esra Baba

Klinik Psikolog
Sabahattin Zaim Üniversitesi - Psikoloji (Klinik) - Yüksek Lisans
ÇevrimiçiÇevrimiçi Görüşme
ZeytinburnuYüzyüze Seans
246Görüntülenme
Randevu Al
Yükleniyor...
Terapistin bu gün için uygun seansı yok!

Blog Yazıları

Arzun Kime Ait?

İnsan ne istediğini bildiğini düşünür. Daha iyi bir iş, daha iyi bir ilişki, daha çok başarı, daha fazla para, daha güzel bir beden, daha sakin bir hayat… Hayatımızı çoğu zaman bu isteklerin peşinde kurarız. Fakat bazen bütün bunlara ulaştığımız hâlde beklediğimiz tatmin gelmez. Bir hedef gerçekleşir, kısa bir süre sonra başka bir hedef belirir. Bir ilişki başlar, bir süre sonra başka bir eksiklik hissedilir. Bir başarı elde edilir, ardından daha fazlasının yapılması gerektiği düşünülür. Sanki istediğimiz şeyin peşinden koşarken, ona ulaştığımız anda neden onu istediğimizi unutmuş oluruz.Lacancı psikanalizin önemli sorularından biri tam burada ortaya çıkar: Gerçekten ne istiyoruz? Daha da önemlisi, arzumuz gerçekten bize mi ait? Çünkü Lacan'a göre insanın arzusu boşlukta oluşmaz. İnsan, doğduğu andan itibaren bir dilin, ilişkilerin ve beklentilerin içine doğar. Kendimizi anlamaya başlamadan önce başkalarının bakışlarıyla karşılaşırız. Ne zaman sevildiğimizi, ne zaman onaylandığımızı, neyin değerli bulunduğunu ve bizden ne beklendiğini zaman içinde öğreniriz. Böylece "Ben ne istiyorum?" sorusunun içine fark etmeden başka bir soru yerleşir: "Benden ne isteniyor?"Lacan'ın "Büyük Öteki" olarak adlandırdığı alan tam da burada önem kazanır. Öteki yalnızca belirli bir kişi değildir; içinde yaşadığımız dil, kültür, aile, toplum ve bizi bizden önce karşılayan sembolik dünyadır. Çocuk, kendisini henüz kendi başına tanımlayamazken başkalarının bakışında bir yer edinmeye çalışır. "Akıllı çocuk", "uslu çocuk", "başarılı çocuk", "güçlü çocuk" gibi tanımlar zamanla yalnızca başkalarının söylediği sözler olmaktan çıkar; kişinin kendisini tanımlama biçimine dönüşebilir. Böylece ilerleyen yıllarda "Ben bunu istiyorum." dediğimizde, bu isteğin ne kadarının kendi arzumuz, ne kadarının bize öğretilmiş bir beklenti olduğunu ayırt etmek her zaman kolay değildir.Belki de bu yüzden bazı insanlar yıllarca ulaşmak için çabaladıkları şeylere sahip olduklarında bekledikleri mutluluğu yaşayamazlar. Çünkü elde edilen şey, arzunun kendisinden çok, başkasının arzusunda kendisine bir yer bulma çabısının sonucudur. Başarılı olmak gerçekten isteniyor olabilir; fakat başarının yanında "başarılı biri olarak görülmek" de arzulanıyor olabilir. Sevilmek isteniyor olabilir; fakat sevilmenin yanında "seçilen kişi" olmanın verdiği değer duygusu aranıyor olabilir. Güzel olmak isteniyor olabilir; fakat güzelliğin kendisinden çok, başkasının bakışında arzu edilir olmanın sağladığı güven peşinden geliniyor olabilir.Bu noktada arzu ile ihtiyaç arasındaki fark önem kazanır. İhtiyaç doyurulabilir. Susadığımızda su içeriz ve susuzluğumuz diner. Ancak arzu aynı şekilde çalışmaz. Lacan için arzu, eksiklikle ilişkili bir yapıdır ve bu nedenle tek bir nesnenin elde edilmesiyle bütünüyle sona ermez. İstediğimiz şeye sahip olduğumuzda başka bir şey istemeye başlamamızın nedeni yalnızca "doyumsuz" olmamız değildir. Arzu, kendisini hareket ettiren eksiklik sayesinde yaşamaya devam eder. Bu nedenle mesele arzunun tamamen ortadan kaldırılması değil, onun bizim için ne anlama geldiğini anlayabilmektir.Bazen insanın bütün yaşamı, Öteki'nin bakışında yeterli olmaya çalışmakla geçebilir. Daha başarılı olmak, daha güzel görünmek, daha çok kazanmak, daha çok sevilmek, daha az hata yapmak… Bunların her biri kendi başına sorun değildir. Ancak kişi bunları gerçekleştirdiğinde bile kendisini hâlâ eksik hissediyorsa, belki de peşinden gittiği şey yalnızca hedef değildir. Hedefin arkasında "Böyle olursam değerli olurum." ya da "Böyle olursam sevilebilirim." gibi daha eski bir inanç bulunabilir.Lacan'ın arzu düşüncesi burada rahatsız edici ama önemli bir soru bırakır: "Öteki benden ne istiyor?" İnsan bazen kendi hayatını bu soruya cevap vermeye çalışarak yaşar. Ailesinin gurur duyacağı bir çocuk olur, toplumun başarılı saydığı bir yetişkin olur, partnerinin arzuladığı kişi olmaya çalışır. Fakat bütün bunların içinde kendi arzusunun sesi giderek daha az duyulabilir. Kişi bir gün hayatına baktığında "İstediğim her şeye sahibim ama neden mutlu değilim?" diye sorabilir. Belki de ilk kez o anda, hayatını ne kadarının kendi arzusuyla kurulduğunu düşünmeye başlar.Psikanalitik süreç, kişiye ne istemesi gerektiğini söylemez. Tam tersine, hazır cevapları ve alışılmış tanımları sorgulayabileceği bir alan açar. "Başarılı olmalıyım" dediğinde, başarıdan ne anladığını; "Sevilmek istiyorum" dediğinde, sevginin onun için ne ifade ettiğini; "Mutlu olmak istiyorum" dediğinde ise mutluluğun kimin tarifine göre belirlendiğini araştırmaya başlar. Çünkü bazen kendi arzumuza yaklaşabilmek için önce bize ait olduğunu sandığımız bazı arzuların kime ait olduğunu sormamız gerekir.

Psikoloji
Betül Esra Baba

Bir Erteleme Meselesi

"Yapacağım ama biraz sonra."Bazen ertelemek yalnızca zaman yönetimiyle ilgili bir mesele gibi görünür. Yapılması gereken bir iş vardır, yapılması gerektiğini biliriz, hatta yapmadığımız için kendimizi suçlarız; yine de bir türlü başlayamayız. Son teslim tarihi yaklaşınca kaygı artar, kendimize kızarız, bir daha böyle olmayacağına söz veririz. Fakat benzer bir durum başka bir zaman yeniden ortaya çıkar.Ertelemenin yalnızca tembellik ya da disiplinsizlik olarak görülmesi, bu davranışın ardındaki ruhsal dinamikleri gözden kaçırabilir. Çünkü bazı durumlarda insan yapmak istemediği için değil, yapmakla birlikte ortaya çıkacak duygudan kaçınmak için erteler.Bir işe başlamak; başarısız olma, yetersiz kalma, eleştirilme ya da beklentiyi karşılayamama ihtimalini de beraberinde getirebilir. Özellikle kişinin kendisinden yüksek beklentileri varsa, başlamamak bazen başarısız olmaktan daha güvenli gelebilir. Henüz başlamadığımız sürece yeterince iyi olup olmadığımızla yüzleşmek zorunda kalmayız. İş tamamlanmadığı için başarısız olduğumuz da söylenemez. Böylece erteleme, farkında olmadan kişinin benlik değerini koruyan bir savunmaya dönüşebilir.Bazen de ertelediğimiz şeyin kendisi değil, onun temsil ettiği anlamdır. Bir telefon görüşmesini yapmak, bir başvuru göndermek, bir konuşmayı başlatmak ya da bir karar vermek dışarıdan oldukça basit görünebilir. Ancak kişinin iç dünyasında bunların her biri reddedilme, sorumluluk alma, ayrılma, bağımsızlaşma veya bir şeyleri geri dönüşsüz biçimde değiştirme anlamına gelebilir. Bu durumda "Neden bunu yapamıyorum?" sorusunun cevabı yapılacak işin zorluğunda değil, o işin kişide uyandırdığı duyguda saklı olabilir.Erteleme bazen de kontrolle ilişkilidir. Bir şeyi son ana bırakmak, kişinin zaman üzerinde hâlâ kendisine ait bir alan olduğunu hissetmesini sağlayabilir. Başkalarının beklentileri, işin yapılması gereken zamanı ya da sorumlulukların baskısı arttıkça kişi farkında olmadan erteleyerek kendisine küçük bir özgürlük alanı yaratabilir. "Henüz yapmadım çünkü istemiyorum." diyebilmek, bazen "Benden sürekli bir şey bekleniyor." duygusuna karşı sessiz bir direnç hâline gelebilir.Bu nedenle ertelemenin içinde bazen yalnızca kaçınma değil, ifade edilmemiş bir öfke de bulunabilir. Özellikle kişinin hayır demekte zorlandığı, sınırlarını açıkça ifade edemediği ilişkilerde bu daha belirgin olabilir. Sözel olarak "Tamam, yaparım." denir; fakat davranış bunu sürekli geciktirir. Kişi açıkça karşı çıkamadığı bir talebe, erteleme yoluyla bilinçdışı bir şekilde direniyor olabilir.Bununla birlikte erteleme her zaman büyük bir çatışmanın işareti değildir. Zaman zaman yorgunluk, dikkat dağınıklığı, motivasyon kaybı veya işin gerçekten zor olması gibi oldukça gündelik nedenlerle de ortaya çıkabilir. Önemli olan, ertelemenin hayatımızda tekrar eden bir örüntü hâline geldiğinde ona biraz daha yakından bakabilmektir.Örneğin bazı insanlar yalnızca önemsedikleri şeyleri erteler. Önemsiz işlerini kolaylıkla yaparken gerçekten değer verdikleri bir projeye, ilişkiye ya da karara başlayamazlar. Burada başarısızlık korkusu kadar başarı korkusu da rol oynayabilir. Çünkü bir şeyi gerçekten istemek, onu kaybetme ihtimalini de gerçek hâle getirir. Başlamak, yalnızca "başarabilirim" ihtimalini değil, "başaramayabilirim" ihtimalini de beraberinde getirir.Bazen ise kişi erteleyerek kendisini idealize edilmiş bir gelecekte tutar. "Bir gün başlayacağım." düşüncesi, henüz gerçekleştirilmemiş bir potansiyelin korunmasını sağlar. Başlamadığımız sürece nasıl biri olabileceğimize dair hayalimiz bozulmaz. Henüz yazılmamış kitap mükemmel olabilir, henüz başlanmamış proje kusursuz olabilir, henüz alınmamış kararın sonucu her zaman istediğimiz gibi olabilir. Gerçeklik ise bunların hepsini sınar.Bu nedenle ertelemenin altında bazen mükemmeliyetçilik ile gerçeklik arasındaki çatışma bulunabilir. İnsan bir şeyi kusursuz yapamayacağını düşündüğünde, hiç başlamamak daha güvenli bir seçenek hâline gelir. Fakat bu güvenlik kısa sürer. İş ertelendikçe suçluluk artar, suçluluk arttıkça işe başlamak daha zor hâle gelir ve böylece bir döngü oluşur: erteleme, suçluluk, kaygı, daha fazla kaçınma ve yeniden erteleme.Psikodinamik psikoterapide bu döngüyü yalnızca kırılması gereken kötü bir alışkanlık olarak ele almak yerine, onun kişinin ruhsal dünyasında ne işe yaradığını anlamaya çalışmak önemlidir. "Neden erteliyorsun?" sorusunun yanında "Başlarsan ne olacağından korkuyorsun?" veya "Bunu yaparsan hayatında ne değişecek?" gibi sorular da anlam kazanır.Çünkü bazen ertelediğimiz şey bir iş değildir. Bir karar, bir ayrılık, bir yüzleşme, bir başlangıç ya da kendi hayatımızın sorumluluğunu alma ihtimalidir.Ve belki de bazı ertelemelerin ardında tembellik değil, henüz hazır olmadığımız bir gerçekle karşılaşmaktan kaçınmak vardır.

Psikoloji
Betül Esra Baba

Ya Bir Şey Olursa?

"Ya bir şey olursa?"Bazen tek bir cümle, zihnin bütün gününü doldurabilir.Ya kötü bir haber gelirse? Ya hastalanırsam? Ya işimi kaybedersem? Ya sevdiğim biri başına bir şey gelirse? Ya kontrolümü kaybedersem? Ya işler düşündüğüm gibi gitmezse?Henüz gerçekleşmemiş ihtimaller, yaşanmış bir olay kadar gerçek hissettirmeye başladığında insan yalnızca geleceği düşünmez; gelecekteki tehlikelerin içinde yaşamaya başlar. Kaygı çoğu zaman böyle çalışır. Henüz olmamış olanı bugünde yaşatır. Bir şeylerin ters gitmesini engellemek için sürekli düşünür, planlar, kontrol eder, olasılıkları hesaplarız. Zihnimiz bir türlü "tamam" demez. Çünkü her ihtimalin ardından başka bir ihtimal belirir."Ya bu da olursa?"Böylece düşünmek, çözüm üretmekten çıkıp bir tür ruhsal hazırlık hâline gelir.Psikodinamik açıdan kaygıyı yalnızca ortada gerçek bir tehlike olup olmaması üzerinden değerlendirmek yeterli değildir. Çünkü bazen bugünkü durum oldukça güvenli olduğu hâlde kişi kendisini tehdit altında hissedebilir. Burada önemli olan yalnızca dışarıda ne olduğu değil, kişinin iç dünyasında tehlikenin nasıl deneyimlendiğidir.Bazı insanlar belirsizliğe diğerlerinden daha zor dayanır. Çünkü belirsizlik, kontrolün kaybedilmesi anlamına gelebilir. Ne olacağını bilmek, en azından zihinsel olarak bir hazırlık hissi verir. Bu nedenle kişi sürekli plan yapabilir. Olası sorunları önceden düşünür. Konuşmaları tekrar tekrar zihninde canlandırır. Başkalarının davranışlarını analiz eder. En kötü ihtimali bulmaya çalışır. Bütün bunların altında çoğu zaman basit bir arzu vardır:"Hazırlıklı olursam incinmem."Ancak ruhsal yaşamın paradokslarından biri burada ortaya çıkar. Kişi kendisini korumak için ne kadar çok kontrol etmeye çalışırsa, kontrol edemediği şeylerle karşılaştığında o kadar fazla kaygılanabilir. Çünkü hayatın bütünüyle kontrol edilemeyeceği gerçeğiyle karşılaşmak kaçınılmazdır. İnsan ilişkileri kontrol edilemez. Başkalarının ne hissedeceği kontrol edilemez. Kayıplar tamamen engellenemez. Gelecek önceden bilinemez.Ve belki de kaygının en zor tarafı, bütün bunları bilmek değil; bilmediğimiz hâlde yaşamaya devam edebilmek zorunda olmaktır.Erken dönem deneyimler burada önem kazanabilir. Çocuğun dünyası başlangıçta kendisinden çok daha büyük ve kontrol edemediği bir dünyadır. Güvende hissetmek için bakım verenin varlığına ihtiyaç duyar. Çevresinin öngörülebilir olması, ihtiyaçlarının karşılanması ve korktuğunda yatıştırılması, zamanla dünyaya ilişkin temel bir güven duygusunun gelişmesine katkıda bulunur.Ancak dünya çocuk için sık sık öngörülemez olmuşsa; bakım verenlerin tepkileri değişkense, duygusal ihtiyaçlar tutarsız karşılanmışsa ya da kişi erken dönemde yoğun kayıp ve belirsizliklerle karşılaşmışsa, belirsizlik ilerleyen yaşamda daha tehdit edici hissedilebilir. Bu durumda kişi yalnızca geleceği kontrol etmek istemez. Güvende hissetmek için geleceği bilmek ister. Fakat geleceği bilmek mümkün değildir. Bu imkânsızlık da kaygının devam etmesine neden olabilir. Bazen "Ya bir şey olursa?" sorusunun altında aslında daha eski bir soru bulunur:"Bir şey olduğunda bununla baş edebilir miyim?"Bu ikisi birbirinden oldukça farklıdır. İlk soru bizi sürekli tehlike aramaya iter. İkincisi ise kendi dayanıklılığımızla ilişkilidir. Çünkü kaygı bazen yalnızca kötü bir şey olacağından korkmak değildir. Kötü bir şey olduğunda onunla baş edemeyeceğimize dair derin bir inançtır. Bu nedenle bazı insanlar hayatlarında her şey yolundayken bile rahatlayamaz. Çünkü rahatlamak, kontrolü bırakmak gibi gelir. Zihin sürekli bir sonraki problemi arar. Sanki tetikte olmak, kötü bir şeyin gerçekleşmesini önleyecekmiş gibi... Oysa sürekli tetikte olmak yaşamı güvenli hâle getirmeyebilir. Sadece insanı yorabilir.

Psikoloji
Betül Esra Baba

İçimdeki Eleştirmen

Yeterince iyi değilsin.Daha iyisini yapabilirdin.Böyle görünmemelisin.Hata yapmamalısın.Bir şeyleri eksik bırakmamalısın.Bazen bu cümleleri bize söyleyen kimse yoktur. Yine de zihnimizin içinde bir ses, bunları söylemeye devam eder. Başarılı olduğumuzda bile susmaz. Bir işi tamamladığımızda başka bir eksik bulur. Bir övgü aldığımızda onu küçümser. Dinlenirken suçluluk hissettirir.Sanki ne yaparsak yapalım, kendimize ulaşamadığımız bir ölçü vardır.İçsel eleştiri, insan olmanın doğal bir parçasıdır. Kendimizi değerlendirmemize, davranışlarımızı gözden geçirmemize ve hatalarımızdan öğrenmemize yardımcı olabilir. Ancak bazı insanlarda bu ses zamanla o kadar sertleşir ki, kişinin kendisiyle kurduğu ilişkinin merkezine yerleşir.Artık kişi kendisini yalnızca eleştirildiğinde değil, kendi başına kaldığında da yargılamaya başlar.Psikodinamik açıdan bu sesin oluşumunda erken dönem ilişkilerin önemli bir yeri vardır. Çocuk, kendisiyle ve dünyayla ilgili pek çok şeyi önce bakım verenlerin bakışından öğrenir. Nasıl bir çocuk olduğu, neyin doğru neyin yanlış olduğu, ne zaman sevildiği, ne zaman onaylandığı ve hangi davranışlarının kabul edilmediği zamanla iç dünyasında yer edinir.Başlangıçta dışarıdan gelen sesler, zamanla içeride konuşmaya başlayabilir."Yeterince başarılı olursan seni takdir ederim.""Üzülme.""Ağlama.""Hata yapma.""El âlem ne der?""Sen daha iyisini yapabilirsin."Çocuk büyüdüğünde bu cümlelerin bir kısmını artık kimsenin söylemesine gerek kalmaz. Çünkü ses içselleşmiştir. Böylece kişi kendi kendisinin eleştirmeni hâline gelir.Belki de içinizdeki eleştirmen yalnızca sizi yetersiz bulduğu için konuşmuyordur. Belki sizi korumaya çalışıyordur.Bu ilk bakışta çelişkili gelebilir. Ancak psikodinamik açıdan sert bir iç sesin bazen bir savunma işlevi vardır. Kişi kendisini önceden eleştirirse başkasının eleştirisinin daha az acıtacağına inanabilir. Kendisine sürekli yüksek standartlar koyarsa başarısızlık ihtimalini kontrol edebileceğini düşünebilir.Böylece eleştiri bir tür güvenlik mekanizmasına dönüşür."Ben kendimi yeterince zorlarsam kimse beni yetersiz bulamaz.""Her şeyi kontrol edersem hata yapmam.""Her zaman daha iyisini yaparsam terk edilmem."Fakat bu düzenin bir bedeli vardır. Kişi hiçbir zaman gerçekten yeterli hissetmez. Çünkü hedef ulaşıldığında yeni bir hedef belirir. Bir başarı diğerini takip eder. Bir kilo verilir, başka bir kusur bulunur. Bir iş tamamlanır, daha iyisinin yapılması gerektiği düşünülür. Bir ilişki kurulur, daha iyi bir partner olunması gerektiği hissedilir.Böylece yaşam, kişinin kendisiyle sürekli bir yarışa dönüşebilir. Burada benlik ideali de devreye girer. İnsan zihninde nasıl biri olması gerektiğine dair bir tasarım taşır. Başarılı, güzel, güçlü, kontrollü, üretken, sevilen ve her koşulda iyi hissetmesi gereken bir benlik...Gerçek benlik ise yorulur, öfkelenir, kıskanır, hata yapar, bazen hiçbir şey yapmak istemez. İçsel eleştirmen, bu ikisi arasındaki mesafeyi sürekli görünür kılar."Olman gereken kişi bu değil."Belki de huzursuzluğun önemli bir kısmı burada başlar. Çünkü kişi kendisini olduğu hâliyle değerlendirmek yerine, sürekli olması gerektiğine inandığı kişiyle karşılaştırır.

Psikoloji
Betül Esra Baba

Beni Neden Anlamıyorlar?

"Beni kimse gerçekten anlamıyor."Bu cümle bazen bir tartışmanın ardından, bazen bir ilişkinin içinde, bazen de insanlarla çevriliyken hissedilen derin bir yalnızlığın ortasında ortaya çıkar. Anlatmaya çalışırız, kelimelerimizi seçeriz, kendimizi açıklamaya uğraşırız. Yine de karşımızdaki kişinin bizi tam olarak göremediğini düşünürüz.Belki de en acı veren yalnızlık biçimlerinden biri budur: Birinin yanında olup yine de anlaşılmamış hissetmek.İnsan yalnızca görülmek değil, kendisine dair bir şeyin karşısındaki kişi tarafından fark edilmesini ister. Duygusunun anlaşılmasını, sözünün duyulmasını, yaşadığının önemsenmesini bekler. Bu nedenle anlaşılmadığımızı hissettiğimizde verdiğimiz tepki bazen yaşanan olaydan çok daha büyük olabilir.Çünkü bugünkü anlaşılmama duygusu, geçmişte yaşanmış başka bir deneyime dokunabilir.Psikodinamik açıdan kişinin kendisiyle ve başkalarıyla kurduğu ilişkinin temelleri erken dönem ilişkiler içinde şekillenir. Çocuğun ne hissettiğinin fark edilmesi, ihtiyaçlarının karşılanması, korkularının yatıştırılması ve yaşadığı duyguların anlamlandırılması; zamanla onun kendi iç dünyasını tanımasını da mümkün kılar.Bir çocuk üzgün olduğunda ona yalnızca "Üzülme." denmesi ile "Üzgün olduğunu görüyorum, bu senin için zor olmalı." denmesi aynı şey değildir.İlkinde duygu ortadan kaldırılmaya çalışılır.İkincisinde ise duyguya bir yer açılır.Çocuk tekrar tekrar anlaşılmadığında, zamanla kendi duygularına da yabancılaşabilir. Ne hissettiğini anlamakta zorlanabilir. İhtiyaçlarını söylemek yerine karşı tarafın bunları kendiliğinden fark etmesini bekleyebilir. Ya da kendisini anlatmak için giderek daha fazla çaba gösterebilir.Böylece yetişkinlikte şu beklenti ortaya çıkabilir:"Eğer beni gerçekten seviyorsan, ne hissettiğimi söylememe gerek kalmadan anlamalısın."Bu beklenti oldukça insani olsa da ilişkilerde ciddi bir kırılganlık yaratabilir. Çünkü hiçbir insan diğerinin iç dünyasını tamamen bilemez.Kişi anlaşılmadığını hissettiğinde daha fazla anlatmaya çalışır. Karşı taraf yine anlamadığında öfkelenebilir. Öfke bazen geri çekilmeye, sessizliğe veya küskünlüğe dönüşür. Karşı taraf ise ne yaparsa yapsın doğru şeyi yapamadığını hissedebilir.Ve ilişki, aslında ilk başta yalnızca "Beni anlamadın." cümlesiyle başlayan bir döngünün içine girebilir.Burada önemli olan yalnızca karşımızdaki kişinin bizi anlayıp anlamadığı değildir.Biz kendimizi ne kadar anlayabiliyoruz?Bazen bir insanın başkasından beklediği anlaşılma, kendi içinde henüz adlandıramadığı bir duygunun taşıyıcısıdır. "Neden bu kadar kırıldım bilmiyorum." dediğimizde, yaşadığımız kırgınlığın bugünkü olaydan daha eski bir anlamı olabilir.Örneğin partnerimizin bizi dinlememesi, yalnızca o anki konuşmanın hayal kırıklığı olmayabilir. Kişide "Benim söylediklerim önemli değil." duygusunu harekete geçirebilir.Bir arkadaşın planı iptal etmesi, yalnızca planın bozulması olmayabilir. "Ben seçilmiyorum." hissini uyandırabilir.Bir eleştiri, yalnızca söylenen söz olmayabilir. "Yeterli değilim." duygusuna dokunabilir.Bu nedenle bazı tepkiler yaşanan olayın büyüklüğüyle orantısız görünebilir. Çünkü tepki yalnızca bugüne verilmemektedir. Bugünün yaşantısı, geçmişten gelen bir duygunun da kapısını açmış olabilir.Bazen de kişi kendisini anlatırken aslında kendisini saklıyor olabilir.Çok konuşur ama asıl duygusuna yaklaşmaz.Olayları ayrıntılarıyla anlatır ama "Ben bunun içinde ne hissettim?" sorusuna geldiğinde zorlanır.Karşısındaki insanın onu anlamasını ister ama kendisi için neyin önemli olduğunu tam olarak bilemez.Çünkü kendini anlamak da öğrenilen bir şeydir.Psikodinamik psikoterapinin önemli işlevlerinden biri burada ortaya çıkar. Terapi yalnızca kişinin anlattıklarını dinlemekten ibaret değildir; kişinin kendi deneyimini anlamlandırabileceği bir alan oluşturur. Söze dökülemeyen duyguların, tekrar eden ilişkilerin, çelişkilerin ve sessizliklerin üzerinde durulur.Bazen kişi terapiye "İnsanlar beni anlamıyor." diyerek gelir ve zamanla başka bir soruyla karşılaşır:"Ben kendimi ne zaman anlamayı bıraktım?"Bu soru kolay değildir. Çünkü kendimizi anlamak, yalnızca ne istediğimizi bilmek anlamına gelmez. Birbirine zıt duygularımızı da taşıyabilmeyi gerektirir.Birini sevip aynı anda ona öfkelenmek.Yakınlık isteyip aynı zamanda yalnız kalmak istemek.Bir ilişkiden vazgeçmek isteyip kaybetmekten korkmak.Hem görülmek isteyip hem de görünür olmaktan çekinmek.İnsan ruhu çoğu zaman bu karşıtlıkların içinde yaşar.Belki de anlaşılmak, bir başkasının bizi tamamen çözmesi değildir. Bazen anlaşılmak, kendi içimizde birbirine yabancı kalmış parçaların birbirini duymaya başlamasıdır.

Psikoloji
Betül Esra Baba

Neden Hep Ulaşılamayanı İsteriz?

Bazı insanları daha en başından ulaşılması zor buluruz. Mesafelidirler, kararsızdırlar, bir türlü tam olarak orada değildirler. Bazen bir ilişkiye hazır olmadıklarını söyler, bazen duygularını açıkça göstermez, bazen de tam yakınlaştığımız anda geri çekilirler. İlginç olan ise şudur: Karşımızdaki kişi ne kadar uzaklaşırsa, ona duyduğumuz ilgi bazen o kadar artar.Sanki ulaşmak istediğimiz şey, tam da bize verilmediği için daha değerli hâle gelir.Oysa burada yalnızca karşımızdaki kişinin özelliklerinden söz etmiyor olabiliriz. Bazen bizi çeken şey, kişinin kendisinden çok onunla kurduğumuz ulaşma ve ulaşamama döngüsüdür.Yakınlık olduğunda rahatlayan değil, mesafe olduğunda daha fazla arzulayan insanlar vardır. İlişki karşılıklı ve güvenli bir hâle geldiğinde heyecan azalabilir; ancak karşı taraf uzaklaştığında yoğun bir özlem başlayabilir. "Neden böyle olduğunu anlamıyorum." denir. "Aslında bana iyi davranan insanlar oldu ama onlara karşı aynı şeyi hissetmedim."Bu noktada psikodinamik yaklaşım başka bir soru sorar:Gerçekten kimi istiyoruz; yoksa neyi elde etmeye çalışıyoruz?İnsanların ilişki seçimleri her zaman yalnızca bilinçli tercihlerden oluşmaz. Geçmiş ilişkilerde yaşanan deneyimler, kişinin yakınlıkla, sevgiyle ve kendi değeriyle ilgili içsel beklentiler oluşturmasına neden olabilir. Çocuklukta sevgiye ulaşmak zor olmuşsa, ilgi tutarsız yaşanmışsa ya da kişi kendisini görülmek için sürekli çaba göstermek zorunda hissetmişse, sevgi ile mücadele arasında bilinçdışı bir bağ kurulabilir.Böyle bir durumda kolay ulaşılabilir, duygusal olarak mevcut ve güven veren biri başlangıçta fazla tanıdık gelmeyebilir. Hatta "Bir şey eksik." hissi yaratabilir. Çünkü ruhsal olarak tanıdık olan her zaman iyi olan değildir. Bazen tanıdık olan, yalnızca daha önce defalarca yaşanmış olandır.Bu nedenle bazı insanlar kendilerine yakınlık sunan kişilerden uzaklaşırken, kendilerini sürekli geri çeken kişilerin peşinden gidebilir. Burada bilinçli olarak acı çekmek istemekten söz etmiyoruz. Aksine kişi çoğu zaman neden aynı örüntünün içinde kaldığını gerçekten anlamaz. Ancak bilinçdışında, geçmişte tamamlanmamış bir ilişkinin duygusal izleri bugünkü ilişkilerde yeniden canlanabilir.Belki bu kez farklı olacaktır.Belki bu kez beni seçecek.Belki yeterince sevilebilirsem, yeterince sabırlı olursam, yeterince anlayış gösterirsem sonunda bana yaklaşacak.Bu "belki"lerin içinde yalnızca romantik bir umut değil, kişinin kendi değeriyle ilgili daha eski bir soru da bulunabilir:"Beni seçmeyecek olan birinin beni seçmesini sağlayabilirsem, sonunda yeterince değerli olduğumu hissedecek miyim?"Bu nedenle ulaşılamayan kişiye duyulan arzu bazen yalnızca o kişiye yönelik değildir. Kişinin kendi değerini kanıtlama çabasına da dönüşebilir.Üstelik ulaşılamayan kişiyle kurulan ilişkilerde belirsizlik, arzuyu daha da yoğunlaştırabilir. Karşı tarafın ne hissettiğini tam olarak bilememek, zihinde sürekli bir alan bırakır. "Acaba?" sorusu burada önemli bir rol oynar. Bir gün yakın, bir gün uzak olan bir kişi, karşısındakini sürekli ilişkiyi anlamlandırmaya çalışırken bırakabilir. Her mesaj, her sessizlik, her küçük yakınlık büyük bir anlam kazanır.Böylece ilişkinin kendisinden çok, ilişkiyi çözmeye çalışma hâli yaşamın merkezine yerleşebilir.Psikanalitik düşüncede arzu ile eksiklik arasında güçlü bir bağ vardır. Lacancı açıdan bakıldığında arzu, tamamen sahip olunan bir nesneyle sona eren basit bir istek değildir. Eksiklik, arzunun hareket etmesini sağlayan temel unsurlardan biridir. Bu nedenle bazen tam olarak sahip olamadığımız şey, zihnimizde olduğundan çok daha büyük bir yer kaplar.Ulaşılmaz kişi de böyle bir işlev kazanabilir. Onun gerçekte kim olduğundan bağımsız olarak, zihnimizde taşıdığı anlam büyüyebilir. Onu değil, onun temsil ettiği şeyi arzuluyor olabiliriz: seçilmeyi, yeterli olmayı, özel olmayı, sonunda görülmeyi...

Psikoloji
Betül Esra Baba

Kıskançlık Ne Anlatır?

Kıskançlık, çoğu zaman yalnızca sevginin bir göstergesi ya da güvensizlik olarak açıklanır. Oysa bu duygu, tek başına ele alındığında eksik kalır. Çünkü kıskançlık yalnızca sahip olunanı kaybetme korkusuyla değil, kişinin kendisiyle kurduğu ilişkiyle de yakından bağlantılıdır.Bir ilişkide kıskançlık hissetmek insana özgüdür. Ancak bu duygu yaşamın merkezine yerleştiğinde, sürekli şüphe, kontrol etme ihtiyacı ya da karşılaştırmalarla birlikte yaşandığında, altında yatan dinamikleri anlamak önem kazanır.Kıskançlık çoğu zaman yalnızca partnerle ilgili değildir. Kişinin kendisini ne kadar değerli hissettiği, sevilebilir olduğuna ne ölçüde inandığı ve ilişkilerde nasıl bir yer beklediği bu duygunun yoğunluğunu etkiler.Bazen kişi partnerini değil, onun kaybıyla birlikte yaşayacağını düşündüğü değersizlik duygusunu kıskanır. Çünkü ayrılık yalnızca ilişkinin bitmesi anlamına gelmez; aynı zamanda "Yeterince değerli değilim." inancını yeniden harekete geçirebilir.Kıskançlık çoğu zaman karşılaştırmalarla da beslenir. Başkasının daha başarılı, daha güzel, daha ilgi çekici ya da daha yeterli olduğu düşüncesi, kişinin kendi benlik algısındaki kırılgan noktaları görünür hâle getirir. Sorun yalnızca dışarıdaki kişi değildir; onun temsil ettiği şeydir.Bu nedenle kıskançlık bazen kaybetme korkusundan çok, yerini kaybetme korkusudur.İlişkilerde yoğun kıskançlık yaşayan kişiler çoğu zaman sürekli güvence arayabilir. Telefon kontrol etmek, sık sık "Beni seviyor musun?" diye sormak ya da karşı tarafın ilgisini test etmek kısa süreli rahatlama sağlasa da, alttaki kaygıyı ortadan kaldırmaz. Çünkü güvence dışarıdan geldikçe değil, kişinin kendi iç dünyasında inşa edildikçe kalıcı hâle gelir.Psikoterapide amaç kıskançlığı bastırmak değildir. Daha çok, bu duygunun neyi korumaya çalıştığını anlamaktır. Çünkü bazen kıskançlık, çocukluktan beri taşınan görülmeme korkusunun; bazen değersizlik hissinin, bazen de kaybetme deneyimlerinin bugünkü ilişkilerde yeniden canlanmış hâlidir.

Psikoloji
Betül Esra Baba

Terk Edilmeyi Beklemek

Bazı insanlar için bir ilişkinin en zor yanı, ayrılık değildir. Asıl zor olan, ayrılık henüz yaşanmamışken bile onun geleceğini beklemektir.Mesajlara geç cevap verilmesi, ses tonundaki küçük bir değişiklik ya da planların ertelenmesi... Başkaları için sıradan görülebilecek bu durumlar, bazı kişilerde yoğun bir kaygıyı tetikleyebilir. Zihin hızla olumsuz senaryolar üretmeye başlar: "Benden sıkıldı.", "Artık eskisi gibi hissetmiyor.", "Yakında beni terk edecek."Zamanla terk edilme korkusu yalnızca bir olasılık olmaktan çıkar; neredeyse kesinleşmiş bir beklentiye dönüşür. Kişi sevilse bile buna inanmakta zorlanır. Yakınlık arttıkça rahatlamak yerine daha fazla kaygılanabilir. Çünkü bağ güçlendikçe kaybetme ihtimali de daha gerçek hissettirmeye başlar.Bu kaygı bazen ilişkileri korumaya yönelik yoğun çabalarla kendini gösterir. Sürekli onay aramak, karşı tarafın sevgisini test etmek, vazgeçilmez olmaya çalışmak ya da kendi ihtiyaçlarını geri plana atmak bunlardan bazılarıdır. Bazen ise tam tersi olur; kişi incinmemek için ilişkiden ilk uzaklaşan taraf olur. "Beni terk etmeden ben gideyim." düşüncesi, bilinçli olmasa da güçlü bir savunmaya dönüşebilir.Ne var ki bu savunmalar çoğu zaman korkulan sonucun kendisini hazırlayabilir. Sürekli güvence istemek ilişkiyi yorabilir, duygusal mesafe ise yakınlaşmayı zorlaştırabilir. Böylece kişi, farkında olmadan yıllardır tanıdığı ilişki örüntüsünü yeniden yaşamaya başlayabilir.Psikodinamik psikoterapi, terk edilme korkusunu yalnızca bugünkü ilişkinin bir sorunu olarak ele almaz. Bu korkunun hangi deneyimlerden beslendiğini, kişinin kendisi ve başkaları hakkında hangi inançları geliştirdiğini anlamaya çalışır. Çünkü bazen değişmesi gereken şey yalnızca ilişki değil, kişinin ilişkiyi yaşama biçimidir.Yakınlık her zaman terk edilmeyle sonuçlanmaz. Ancak geçmişte yaşanan duygusal deneyimler, bugünkü ilişkileri de aynı gözle görmemize neden olabilir. 

Psikoloji
Betül Esra Baba

Arzu ve Eksiklik

İnsan ne ister?Bu soru ilk bakışta kolay görünür. Mutlu olmak, sevilmek, başarılı olmak, huzurlu bir yaşam sürmek… Çoğumuz cevabın bunlardan biri olduğunu düşünürüz. Oysa istediğimiz şeye ulaştığımızda bile çoğu zaman arayış sona ermez. Yeni bir hedef belirir, yeni bir eksiklik hissedilir. Sanki ulaşmaya çalıştığımız şey sürekli yer değiştirir.Belki de bunun nedeni, aradığımız şeyin hiçbir zaman yalnızca sahip olmak istediğimiz nesne olmamasıdır.Psikanalist Jacques Lacan, insanı hareket ettiren şeyin ihtiyaçtan çok arzu olduğunu söyler. İhtiyaç doyurulabilir; açlık yemekle, susuzluk suyla giderilebilir. Arzu ise doyurulduğunda sona ermez. Tam tersine, doyuruldukça başka bir biçime dönüşür. Çünkü arzu, belirli bir nesnenin değil; eksikliğin etrafında var olur.Hayatımız boyunca "Eğer bunu elde edersem her şey düzelecek." dediğimiz anlar olur. Yeni bir ilişki, daha iyi bir iş, daha büyük bir ev, daha fazla başarı… Fakat çoğu zaman ulaştığımız şey, hayalini kurduğumuz doyumu tam olarak getirmez. Bir süre sonra zihnimiz yeni bir hedef üretir. Sorun, hedeflerin yanlış olması değildir. Belki de insan ruhunun işleyişi böyledir.Çünkü eksiklik, ruhsal yaşamın bir kusuru değil; onun hareket kaynağıdır.Bunu kabul etmek kolay değildir. İçinde yaşadığımız dünya bize sürekli tamamlanabileceğimizi söyler. Daha başarılı olursak, daha güzel görünürsek, doğru ilişkiyi bulursak ya da kendimizi yeterince geliştirirsek sonunda eksiksiz hissedeceğimiz vaadiyle karşılaşırız. Oysa bu vaat çoğu zaman yeni bir yetersizlik üretir. Çünkü eksiklik giderilmesi gereken bir hata değil, insan olmanın temel koşullarından biridir.Lacan'a göre bilinçdışı da sandığımız gibi geçmişte kalmış anıların saklandığı sessiz bir depo değildir. Bilinçdışı konuşur; bazen dil sürçmelerinde, bazen rüyalarda, bazen tekrar eden ilişki seçimlerinde, bazen de nedenini tam açıklayamadığımız duyguların içinde kendini gösterir. Bastırılan hiçbir yaşantı bütünüyle kaybolmaz. Yalnızca başka bir biçimde geri döner.Bu nedenle insan bazen aynı ilişkiyi farklı kişilerle yaşar. Aynı hayal kırıklığını tekrar tekrar deneyimler. Aynı tür insanlara çekilir ya da benzer çatışmaların içinde kalır. Dışarıdan bakıldığında bunlar tesadüf gibi görünebilir. Oysa tekrar eden her örüntü, bilinçdışının henüz söze dökülememiş bir hikâyesini taşıyor olabilir.Belki de en yorucu olan, arzunun peşinden gitmek değildir. En yorucu olan, gerçekten neyi arzuladığımızı bilmeden yaşamaktır. Çünkü çoğu zaman kendi arzumuz sandığımız şey, başkalarının bizden beklediği hayat olabilir. Daha başarılı olmak, daha güçlü görünmek, daha çok sevilmek… Bunların hangisi gerçekten bize, hangisi başkalarının bakışına aittir?

Psikoloji
Betül Esra Baba

Mutlu Olma Yanılgısı

"Mutlu olmalıyım."Belki de modern insanın kendisine en sık söylediği cümlelerden biri budur. Üstelik bu cümle çoğu zaman bir temenniden çok, yerine getirilmesi gereken bir görev gibi yaşanır. Hayattan keyif almak, üretken olmak, iyi ilişkiler kurmak, kendini gerçekleştirmek, bedenen sağlıklı görünmek, zihinsel olarak dengeli olmak… Tüm bunlar, fark edilmeden tek bir idealin etrafında toplanır: Kusursuz ve mutlu bir ben olmak.Ne var ki tam da bu ideal, çoğu zaman huzursuzluğun kendisine dönüşür.Psikanalitik kuramda benlik ideali, kişinin ulaşmak istediği, olmayı arzuladığı benlik tasarımını ifade eder. Yaşam boyunca aileden, kültürden, eğitimden ve içinde yaşadığımız toplumdan gelen beklentilerle şekillenir. Bir yönüyle gelişim için gerekli bir yapı taşırken, katı ve ulaşılmaz hâle geldiğinde kişi için sürekli bir yetersizlik duygusunun kaynağı olabilir.Sorun, ideallerimizin olması değildir. Sorun, ideallerimizle yaşamımız arasındaki mesafenin giderek kapanamaz hâle gelmesidir.Bugün birçok insan yaşadığı huzursuzluğu dış koşullarla açıklamaya çalışır. Daha iyi bir iş bulursa, doğru ilişkiyi yaşarsa, daha çok para kazanırsa ya da istediği bedene kavuşursa sonunda mutlu olacağına inanır. Ancak bu hedeflere ulaştığında bile huzursuzluğun bütünüyle ortadan kalkmadığını fark eder. Çünkü sorun çoğu zaman dışarıdaki eksiklikte değil, içeride sürekli daha fazlasını talep eden benlik idealindedir.Benlik ideali sessiz çalışır. "Biraz daha başarılı olmalısın." der. "Daha güçlü görünmelisin." "Daha iyi bir ebeveyn olmalısın." "Hata yapmamalısın." "Herkes seni sevmeli." Bu ses zamanla o kadar tanıdık hâle gelir ki, kişi onu kendi düşüncesi sanmaya başlar. Oysa çoğu zaman bu beklentilerin önemli bir kısmı, yaşamın erken dönemlerinde içselleştirilmiş ilişkilerin izlerini taşır.Psikodinamik açıdan huzursuzluk, yalnızca yaşanan olayların değil, benlik ile benlik ideali arasındaki gerilimin de bir sonucu olabilir. Gerçek benlik yorulur, hata yapar, üzülür, öfkelenir ve bazen hiçbir şey yapmak istemez. Benlik ideali ise bunlara yer bırakmaz. Sürekli daha iyisini ister. Böylece kişi ne kadar çabalarsa çabalasın, kendisini eksik hissetmeye devam eder.İçinde yaşadığımız kültür de bu ideali besler. Sosyal medya, kişisel gelişim söylemleri ve başarı odaklı yaşam anlayışı, mutlu olmayı neredeyse ahlaki bir sorumluluk hâline getirir. Üzüntü, kaygı, öfke ya da hayal kırıklığı ise hızla ortadan kaldırılması gereken duygular gibi sunulur. Oysa insan ruhu yalnızca hazdan oluşmaz. Kayıplar, çatışmalar, belirsizlikler ve eksiklik de ruhsal yaşamın doğal parçalarıdır.Belki de en büyük yanılgılardan biri, huzursuzluğun tamamen ortadan kalkabileceğine inanmaktır. Çünkü insan olmanın kendisi, bir ölçüde eksiklikle yaşamayı gerektirir. Psikanalitik düşünce, bu eksikliğin bir kusur değil, arzunun ve ruhsal hareketin kaynağı olduğunu söyler. Eksiksiz olsaydık, istemeye, aramaya ya da ilişki kurmaya da ihtiyaç duymazdık.Belki de ruhsal iyilik, hiç huzursuz olmamak değildir. Bazen iyilik hâli, huzursuzluğu yaşamın doğal bir parçası olarak taşıyabilmekte yatar.Çünkü insanı en çok yoran şey her zaman yaşadığı acılar değildir; çoğu zaman onları yaşamaması gerektiğine dair inancıdır.

Psikoloji
Betül Esra Baba

Kişiliğin İzleri

İnsanlar çoğu zaman kişiliği değişmez bir özellik olarak düşünür. "Ben hep böyleydim." ya da "Onun karakteri böyle." gibi cümleler, kişiliğin doğuştan gelen ve yaşam boyunca aynı kalan bir yapı olduğu izlenimini yaratır. Oysa psikodinamik bakış açısına göre kişilik, yaşamın ilk yıllarından itibaren kurulan ilişkiler, duygusal deneyimler ve bunlara uyum sağlamak için geliştirilen ruhsal örgütlenmeler içinde şekillenir.Kişilik yalnızca nasıl davrandığımızı belirlemez; kendimizi nasıl algıladığımızı, başkalarına nasıl güvendiğimizi, yakınlık kurma biçimimizi, hayal kırıklıklarıyla nasıl baş ettiğimizi ve duygularımızı nasıl düzenlediğimizi de etkiler. Başka bir ifadeyle kişilik, dünyayı yorumlama ve onun içinde var olma biçimimizin temelini oluşturur.Yaşamın erken dönemlerinde bakım verenlerle kurulan ilişki, bu yapılanmanın en önemli kaynaklarından biridir. Çocuğun ihtiyaçlarının nasıl karşılandığı, duygularının görülüp görülmediği, güven duygusunun gelişip gelişmediği ve yaşadığı hayal kırıklıklarının nasıl karşılandığı; zamanla hem kendisine hem de başkalarına ilişkin oluşturacağı içsel temsilleri etkiler. Bu deneyimler tek başına kişiliği belirlemez; ancak kişiliğin temel taşlarını oluşturur.Her birey yaşamı boyunca zorlayıcı deneyimlerle karşılaşır ve bu deneyimlerle baş edebilmek için çeşitli ruhsal savunmalar geliştirir. Savunmalar, ruhsal yaşamın doğal ve gerekli bir parçasıdır. Ancak bazı durumlarda bu savunmalar giderek katılaşabilir ve kişinin dünyayla kurduğu ilişkinin temel biçimi hâline gelebilir. Esnekliğin yerini tekrar eden örüntüler aldığında kişi, benzer ilişkileri yaşamaya, benzer çatışmaları sürdürmeye ve benzer duygular içinde sıkışmaya başlayabilir.Psikanalitik kuram açısından kişilik bozuklukları tam da bu noktada ele alınır. Kişilik bozukluğu, yalnızca bazı davranışların fazla olması ya da kişinin "zor biri" olması anlamına gelmez. Daha çok, kişinin kendisiyle ve başkalarıyla kurduğu ilişkinin uzun süredir devam eden, katı ve işlevselliği bozan bir örüntü hâline gelmesini ifade eder.Örneğin bazı insanlar ilişkilerinde yoğun terk edilme kaygısı yaşayabilir, duygularını düzenlemekte zorlanabilir ve kendilerini zaman zaman derin bir boşluk hissi içinde bulabilir. Bazıları başkalarının niyetlerine karşı sürekli kuşku duyabilir, eleştirilmeye karşı aşırı hassas olabilir ya da insanlara güvenmekte güçlük çekebilir. Kimileri ise hata yapmaktan kaçınmak için yaşamlarını katı kurallar etrafında düzenleyebilir, kontrolü kaybetme düşüncesiyle yoğun kaygı yaşayabilir. Bu örüntüler, yalnızca tek tek belirtiler olarak değil; kişinin yaşamının birçok alanına yayılan ilişki kurma biçimleri olarak değerlendirilir.Kişilik bozukluklarının oluşumunu tek bir nedene bağlamak mümkün değildir. Genetik yatkınlık, mizaç özellikleri, erken dönem bağlanma deneyimleri, travmatik yaşantılar ve çevresel koşullar birbirini etkileyerek kişilik yapılanmasını şekillendirir. Psikodinamik yaklaşım ise özellikle bu deneyimlerin kişinin iç dünyasında nasıl anlam kazandığıyla ilgilenir. Çünkü aynı yaşam olayı, her bireyde aynı ruhsal etkiyi yaratmaz. Belirleyici olan yalnızca ne yaşandığı değil, yaşananın kişi tarafından nasıl deneyimlendiğidir.Terapi sürecinde kişi, tekrar eden ilişki örüntülerini, yoğun duygularını, kendisine ve başkalarına ilişkin yerleşmiş inançlarını fark etmeye başlar. Bu farkındalık, geçmişi değiştirmez; ancak geçmişin bugünkü yaşam üzerindeki etkisini dönüştürebilir. Kişilik bir anda değişmez. Ancak kişi, yıllardır tek seçenek sandığı davranış biçimlerinin yerine daha esnek yollar geliştirebildikçe hem kendisiyle hem de çevresiyle kurduğu ilişki de değişmeye başlar.

Psikoloji
Betül Esra Baba

Öfkenin Ardındaki

Öfke, çoğu zaman kaçınılması gereken bir duygu olarak görülür. Öfkelenmek ayıp, tehlikeli ya da kontrol edilmesi gereken bir durum gibi öğretilir. Bu nedenle birçok insan öfkesini bastırmaya çalışır; bazıları ise onu ancak patladığında fark eder. Oysa psikodinamik bakış açısına göre öfke, tek başına anlaşılması gereken bir duygu değildir. Asıl soru, öfkenin ardında ne olduğudur.Çünkü öfke çoğu zaman görünen duygudur; altında ise daha kırılgan yaşantılar bulunur.Bir tartışmada sesimizi yükselten şey gerçekten söylenen söz müdür? Yoksa o sözün bizde uyandırdığı değersizlik hissi mi? Birinin bizi eleştirmesi neden bazen yalnızca rahatsız ederken, bazen günlerce süren bir öfkeye dönüşür? Aynı olayın farklı insanlarda farklı duygular uyandırması, yaşananın kendisinden çok ona yüklenen anlamla ilgilidir.İnsan, yaşamı boyunca yalnızca olayları değil, o olayların yarattığı duyguları da biriktirir. Özellikle çocukluk yıllarında öfkeye nasıl karşılık verildiği, kişinin bu duyguyla kuracağı ilişkiyi büyük ölçüde şekillendirir. Öfkelenmesine izin verilmeyen, duyguları küçümsenen ya da her itirazı cezalandırılan bir çocuk zamanla öfkesini bastırmayı öğrenebilir. Başka bir çocuk ise ancak öfkelendiğinde duyulduğunu deneyimlemiş olabilir. Her iki durumda da öfke, doğal bir duygu olmaktan çıkar; ilişkilerin içinde anlam kazanan bir tepkiye dönüşür.Bu nedenle yetişkinlikte yaşanan öfke, yalnızca bugüne ait olmayabilir. Bazen geçmişte ifade edilemeyen kırgınlıkların, görülmeyen ihtiyaçların ya da karşılanmayan beklentilerin bugünkü yankısıdır. Kişi bunu bilinçli olarak fark etmese de, eski bir duygunun ağırlığını yeni bir olayın içinde yaşayabilir.Psikodinamik psikoterapide öfke bastırılması ya da ortadan kaldırılması gereken bir duygu olarak ele alınmaz. Aksine, kişinin iç dünyasını anlamak için önemli bir ipucu olarak görülür. Çünkü öfke çoğu zaman başka bir duygunun üzerini örter. Yoğun bir hayal kırıklığı, değersizlik hissi, utanç, incinmişlik ya da terk edilme korkusu doğrudan hissedilmek yerine öfke biçiminde ortaya çıkabilir.Bu nedenle bazı insanlar aslında üzgün olduklarında öfkelenirler. Kırıldıklarında uzaklaşırlar. İhtiyaç duyduklarında saldırganlaşırlar. Dışarıdan bakıldığında sorun öfke gibi görünse de, içeride çok daha karmaşık bir duygusal süreç yaşanmaktadır.Öfke yalnızca dışa yönelmez; bazen kişinin kendisine döner. Sürekli kendini eleştirmek, en küçük hatayı affedememek, başarıları küçümsemek ya da dinlenmeye izin vermemek de öfkenin içe yönelmiş biçimleri olabilir. Dışarıya ifade edilemeyen birçok duygu, zamanla kişinin kendi benliğine yönelir. Bu durumda öfke görünmez olur; fakat etkisi kişinin yaşamının her alanına yayılabilir.İlişkilerde tekrar eden çatışmaların altında da çoğu zaman yalnızca iletişim sorunları değil, anlaşılmamış duygular bulunur. "Beni dinlemiyor." cümlesinin ardında görülmeme hissi, "Beni anlamıyor." cümlesinin ardında yalnız kalma korkusu ya da "Bana değer vermiyor." düşüncesinin ardında eski yaralar olabilir. Bu yaralar bugünkü ilişki içinde yeniden canlandığında öfke, geçmiş ile bugünü birbirine bağlayan bir köprü hâline gelir.Psikoterapi sürecinde öfkenin haklı ya da haksız olduğuna karar vermekten çok, onun hangi yaşantıya eşlik ettiğini anlamaya çalışırız. Duygularımız bize karşı değildir. En zorlayıcı olanlar bile çoğu zaman anlamaya çalıştığımızda yeni bir kapı aralar. Öfke de bunlardan biridir. Onu yalnızca susturmaya çalıştığımızda, bize anlatmak istediği şeyi de kaçırabiliriz. Oysa öfke bazen "Canım yandı.", bazen "Görülmedim.", bazen de "Yine aynı yerde incindim." demenin başka bir yoludur.

Psikoloji
Betül Esra Baba

Bedenin Hatırladıkları

İnsan zihni unutmada sandığından daha başarılıdır. Yaşanan birçok olayın ayrıntıları zamanla silinir; tarihler, mekânlar, söylenen sözler belirsizleşir. Fakat unutulan her şey gerçekten kaybolmaz. Bazen hatırlamayan zihin olur, hatırlayan ise bedendir.Hiç beklemediğiniz bir anda boğazınız düğümlendi mi? Önemli bir görüşmeden önce midenizde tarif edemediğiniz bir ağrı hissettiniz mi? Doktorların yaptığı tetkikler normal olduğu hâlde baş ağrılarınız, çarpıntınız ya da nefes darlığınız devam etti mi?Bu deneyimler çoğu zaman kişiyi iki arada bırakır. Bir yandan bedeninde gerçek bir sıkıntı hisseder, diğer yandan "Her şey normal görünüyor." cümlesini duyar. Oysa normal çıkan tetkikler, yaşanan sıkıntının gerçek olmadığı anlamına gelmez. Ruhsal acı da bedensel acı kadar gerçektir; yalnızca farklı bir dil konuşur.Psikodinamik yaklaşım, beden ile zihni birbirinden bağımsız iki yapı olarak görmez. Duyguların ifade edilemediği, düşüncelerin söze dökülemediği ya da yaşantıların anlamlandırılamadığı zamanlarda beden devreye girebilir. Çünkü insan yalnızca konuşarak değil, bedeniyle de anlatır.Bebeklik dönemini düşünelim. Bir bebek konuşamaz; açlığını, korkusunu, rahatsızlığını ya da yalnızlığını bedeniyle ifade eder. Ağlar, huzursuzlanır, kasılır ya da gevşer. Hayatın ilk yıllarında beden, ruhsal dünyanın en önemli anlatıcısıdır. Zamanla sözcükler gelişir ve duygular giderek kelimelerle ifade edilmeye başlanır. Ancak her duygu kolayca dile gelemez. Bazıları fazla acı vericidir, bazıları çocuklukta karşılık bulmamıştır, bazıları ise hissedilmesi bile tehlikeli öğrenilmiştir.İşte tam da bu noktada beden yeniden konuşmaya başlayabilir.Yoğun kaygı yaşayan birinin göğsünde sıkışma hissetmesi yalnızca biyolojik bir tepki değildir; bazen yıllardır taşınan bir tehdit algısının da yansımasıdır. Sürekli mide sorunları yaşayan bir kişi, yaşamında "hazmedemediği" deneyimlerle karşı karşıya olabilir. Elbette her fiziksel belirti psikolojik nedenlerle açıklanamaz. Organik hastalıkların mutlaka değerlendirilmesi gerekir. Ancak tıbbi olarak açıklanamayan ya da stresle belirgin şekilde artan belirtiler, kişinin iç dünyasına açılan önemli bir kapı olabilir.Psikosomatik belirtiler çoğu zaman "abartmak", "kuruntu yapmak" ya da "her şeyi kafaya takmak" şeklinde yanlış anlaşılır. Oysa burada yaşanan şey bilinçli bir tercih değildir. Kimse baş ağrısı çekmeyi, nefes almakta zorlanmayı ya da sürekli mide ağrısıyla yaşamayı seçmez. Bu belirtiler, çoğu zaman ifade edilemeyen duyguların bedensel karşılığıdır.Çocukluk yıllarında duygularına alan açılmayan bireyler, yetişkinlikte ne hissettiklerini anlamakta zorlanabilirler. "İyiyim." demek kolaydır; ama gerçekten üzgün mü, öfkeli mi, kırgın mı, hayal kırıklığına mı uğramış olduğunu ayırt etmek güçleşebilir. Duygunun adı konulamadığında ise beden onu kendi diliyle anlatmaya çalışabilir.Psikodinamik psikoterapide beden yalnızca bir belirti kaynağı olarak değil, kişinin yaşam öyküsünün bir parçası olarak ele alınır. Belirtinin ne zaman başladığı, hangi dönemlerde arttığı, hangi ilişkilerle birlikte ortaya çıktığı ya da hangi duyguların ardından yoğunlaştığı önemlidir. Çünkü bazen beden, kişinin kendisinin bile henüz fark etmediği bir gerçeği çoktan dile getirmeye başlamıştır.Ruhsal yaşamın en dikkat çekici özelliklerinden biri, bastırılanın tamamen ortadan kaybolmamasıdır. Konuşulmayan, yas tutulmayan, ifade edilmeyen ya da düşünülmekten kaçınılan yaşantılar farklı yollarla geri dönebilir. Kimi zaman rüyalarda, kimi zaman ilişkilerde, kimi zaman ise bedensel belirtiler aracılığıyla…Bu nedenle psikoterapi yalnızca belirtileri azaltmaya çalışan bir süreç değildir. Aynı zamanda bedenin anlatmaya çalıştığı hikâyeyi anlamaya yönelik bir yolculuktur. İnsan, duygularına kelimeler bulabildikçe bedenin yükü de zamanla hafifleyebilir. Çünkü söze dönüşen birçok duygu, artık bedende taşınmak zorunda kalmaz.

Psikoloji
Betül Esra Baba

Depresyonun Sessizliği ve Sesi

Depresyon çoğu zaman dışarıdan fark edilmesi kolay bir ruh hâli gibi düşünülür. Oysa birçok insan için depresyon, yüksek sesle değil; sessizce yaşanır. Kimi zaman kişi işine gider, günlük sorumluluklarını yerine getirir, gülümser, sohbet eder. Dışarıdan bakıldığında hayat devam ediyormuş gibi görünür. Ancak iç dünyasında zaman yavaşlamıştır. Eskiden anlam taşıyan şeyler sıradanlaşmış, geleceğe dair merak yerini belirsiz bir boşluğa bırakmıştır.Bu nedenle depresyon yalnızca mutsuzluk değildir. Hatta birçok kişi depresyonu anlatırken "Üzgün hissetmiyorum; hiçbir şey hissedemiyorum." der. Sanki duyguların sesi kısılmış, yaşamla kurulan bağ zayıflamıştır. Sabah uyanmak zor gelir, günler birbirine benzer, yapılması gerekenler yapılır ama yaşanıyormuş hissi giderek silikleşir.Psikodinamik yaklaşım, depresyonu yalnızca belirtiler üzerinden anlamaya çalışmaz. Belirtilerin hangi ruhsal süreçlerin içinde ortaya çıktığıyla ilgilenir. Çünkü bazen depresyon, görünür bir olayın değil; uzun süredir taşınan görünmez yüklerin sonucudur.İnsan hayatı boyunca pek çok kayıp yaşar. Bunların bazıları herkes tarafından fark edilir; sevilen birinin ölümü, bir ilişkinin bitmesi ya da iş kaybı gibi. Ancak bazı kayıplar sessizdir. Yaşanmamış bir çocukluk, karşılanmamış duygusal ihtiyaçlar, görülmemiş olmak, anlaşılamamak ya da vazgeçilmek zorunda kalınan hayaller de ruhsal dünyada iz bırakabilir. Bu kayıplar çoğu zaman konuşulmaz; fakat etkileri yıllarca hissedilebilir.Depresyon bazen bu sessiz kayıpların dile geliş biçimidir.Depresyonun içinde çoğu zaman yoğun bir öz eleştiri de bulunur. Kişi kendisini yetersiz, değersiz ya da başarısız olarak görmeye başlayabilir. En küçük hata bile ağır bir başarısızlık gibi hissedilir. Başkaları tarafından söylenmese bile zihinde sürekli konuşan sert bir ses vardır. Bu ses bazen çocuklukta sık duyulan eleştirilerin, bazen de sevgi görmek için kusursuz olmak zorunda hissedilen yılların izlerini taşır.Bu nedenle depresyon yalnızca enerji kaybı değildir; aynı zamanda kişinin kendisiyle kurduğu ilişkinin de değişmesidir.Bazı insanlar ise depresyonlarını üzüntüyle değil, öfkeyle yaşarlar. Tahammülleri azalır, ilişkilerde daha kolay kırılır ya da içlerine kapanırlar. Kimileri için ise beden konuşmaya başlar. Nedeni bulunamayan ağrılar, bitmeyen yorgunluk, uyku sorunları ya da sürekli tükenmiş hissetmek bazen ruhsal yükün bedensel ifadesi olabilir.Psikodinamik psikoterapide amaç, yalnızca kişinin yeniden eski hâline dönmesini sağlamak değildir. Daha önemli olan, onu bugünkü noktaya getiren ruhsal örüntüleri anlamaktır. Kişi kendisini hangi durumlarda değersiz hissediyor? Hangi ilişkilerde aynı duygular tekrar ediyor? Kendisine neden bu kadar acımasız davranıyor? Hangi kayıpların yasını hiç tutamadı?Bu soruların cevapları her insan için farklıdır. Çünkü her depresyonun hikâyesi kendine özgüdür.Terapi, bu hikâyeyi birlikte anlamaya çalışılan bir süreçtir. Aceleyle verilen cevaplardan çok, zaman içinde ortaya çıkan anlamlarla ilerler. Kimi zaman yıllardır adı konulamayan bir duygunun fark edilmesi bile kişinin kendisiyle kurduğu ilişkiyi değiştirmeye başlar.Depresyon, insanın zayıf olduğu anlamına gelmez. Çoğu zaman uzun süre tek başına taşınmış duygusal yüklerin bir sonucudur. Bu yüklerin nasıl oluştuğunu anlamak, yalnızca belirtileri hafifletmek için değil; kişinin kendi iç dünyasıyla daha farklı bir ilişki kurabilmesi için de önemlidir.

Psikoloji
Betül Esra Baba

Kaygının Öteki Yüzü

Kaygı çoğu zaman kurtulmamız gereken bir duygu gibi ele alınır. Onu azaltmanın, susturmanın ya da kontrol etmenin yolları aranır. Oysa kaygı, yalnızca rahatsız edici bir belirti değildir; çoğu zaman ruhsallığımızın bize gönderdiği bir işarettir. Bu nedenle psikodinamik psikoterapi, kaygıyı ortadan kaldırılması gereken bir sorun olarak görmekten önce, ne anlatmaya çalıştığını anlamaya çalışır.Aynı olayın farklı insanlarda bambaşka duygular uyandırması tesadüf değildir. Bir kişi için sıradan sayılabilecek bir eleştiri, başka biri için günlerce süren huzursuzluğa dönüşebilir. Bir telefonun geç cevaplanması kimi insanı yalnızca düşündürürken, kimisinde terk edilme korkusunu harekete geçirebilir. Çünkü yaşadığımız olaylardan çok, o olayların bizim iç dünyamızdaki anlamına tepki veririz.İnsan zihni geçmiş deneyimlerini geride bırakmaz; onları bugünü anlamlandırırken de kullanmaya devam eder. Özellikle çocukluk döneminde bakım verenlerle kurulan ilişkiler, kişinin kendisini ve başkalarını algılama biçimini şekillendirir. Güvende hissetmek, sevilmeye değer olduğuna inanmak ya da tam tersine sürekli reddedilmeyi beklemek, çoğu zaman yalnızca bugünün değil, erken ilişkilerin de izlerini taşır.Kaygı bazen tam da bu nedenle ortaya çıkar. Bugün yaşanan bir olay, geçmişte yaşanmış bir duyguyu yeniden canlandırabilir. Kişi bunun farkında olmayabilir; yalnızca yoğun bir huzursuzluk hisseder. Zihni sürekli olası senaryolar üretir, bedeni tetikte kalır ve en küçük belirsizlik bile büyük bir tehdit gibi algılanabilir.Psikodinamik psikoterapide amaç, kaygının yalnızca ne zaman ortaya çıktığını değil, neden ortaya çıktığını anlamaktır. Kaygının hangi ilişkilere eşlik ettiğini, hangi durumlarda arttığını, hangi duyguların yerini aldığını ve hangi çatışmaları görünür kıldığını birlikte araştırmak önemlidir. Çünkü bazen kaygı, ifade edilemeyen öfkenin; bazen yasın, bazen de uzun yıllardır bastırılan ihtiyaçların dolaylı bir anlatımıdır.Bir duygu anlaşılmadan yalnızca bastırıldığında farklı biçimlerde geri dönebilir. Bu nedenle psikoterapi, kaygıyı susturmaktan çok onun dilini öğrenmeye çalışır. Kaygının taşıdığı anlam görünür oldukça, kişi yalnızca belirtilerini değil, kendisini de daha yakından tanımaya başlar.Belki de asıl soru "Kaygımdan nasıl kurtulurum?" değil, "Kaygım bana ne anlatmaya çalışıyor?" sorusudur. Bazen iyileşme, bu soruya birlikte ve acele etmeden yaklaşabilmekle başlar.

Psikoloji
Betül Esra Baba

Ayrılık ve Yas

İnsanoğlunun en büyük ıstırabı belki de "ayrılığın ölçülmez acısı" ile tanıştığı o ilk andır. Doğduğumuz günden ölene dek, bazen gelişimsel ve ilerletici, bazen de örseleyici ve beklenmedik ayrılıklar yaşıyoruz. Çalışmalarımızda sıklıkla gördüğümüz üzere; nesneyle kurulan bağın zamanında koparılamaması, ruhsallığın gelişimi önünde büyük bir engel, adeta bir "ruhsal ölüm" riski taşır.Doğumdan Erişkinliğe: Ayrılığın Gelişimsel DuraklarıPsikanalitik açıdan gelişim, bir dizi ayrılıktan ibarettir. Bebek, başlangıçtaki "birincil narsisizm" ve "okyanus hissi" içinden çıkarak kademeli olarak nesnenin (annenin) farkına varır. Bu farkındalık, beraberinde şu üç temel duyguyu getirir:Acı: Nesneye yatırım yapıldıktan sonra yaşanan kayba verilen tepkidir.Kaygı: Nesnenin kaybı tehlikesine karşı ruhun verdiği yanıttır.Yas: Gerçeklik ilkesiyle, yatırımın o nesneden çekilme çabasıdır.Yaşam döngümüzde memeden ayrılma (oral dönem), kakadan ayrılma (anal dönem) ve ergenlikte çocukluktan ayrılma gibi her durak, psikodinamik terapi sürecinde yeniden anlamlandırılan gelişimsel basamaklardır.Melanie Klein ve Depresif Konum: Onarım Mümkün mü?Melanie Klein’a göre çocuk, nesnenin (anne) hem iyi hem kötü yanlarını birleştirdiğinde "Depresif Konum"a geçer. Bu aşamada çocuk, kendi saldırganlığının nesneye zarar verdiğinden endişe eder ve "suçluluk" duyar. İşte bu suçluluk duygusu, onarım (reparation) dürtüsünü doğurur. Sevilen nesneyi içsel dünyada yeniden inşa etmek ve onu korumak, ruhsal olgunlaşmanın anahtarıdır.Ergenlik: İkinci Bir Doğum ve AyrışmaErgenlik dönemi, çocukluk örüntülerinden kopuşun en sancılı evresidir. Ergen, çocukluktaki ebeveyn imajlarını "öldürerek" (simgesel olarak) kendi kimliğini inşa etmeye çalışır. Bu süreçte ergenin karşısında, bu başkaldırıyı göğüsleyebilecek ve hayatta kalabilecek bir erişkin figürü olmalıdır. Sonuç: Yeniliklere Yer Açmak İçin AyrılabilmekWinnicott’un vurguladığı gibi, "yıkıma rağmen hayatta kalan nesne", bireyin dış gerçekliği tanımasını sağlar. Yinelemenin boğucu ikililiğinden kurtulmak ancak farklılıklara ve ayrılığa izin vermekle mümkündür.Ayrıldıklarımız, iç dünyamızda nostaljik bir fotoğraf karesi gibi kalsa da; vedalaşabildiğimiz ölçüde yeni bağlara yer açabiliriz. 

Psikoloji
Betül Esra Baba

Ayrışma: İlişkinin Akıbeti

Yaşam ayrılıklarla dolu. İlk önce anne karnından, sonra bebek olmaktan ve çocuk olmaktan ayrılırız. Belki sevdiğimiz bir yerden ya da insandan da ayrılmamız gerekebilir. Ayrılıklar ve bunun ardından yaşanan yas bir insan olma görevidir.Bu ayrılıklar insanın olgunlaşmasında bir adım olabilir. Büyümenin görevi olan ayrışma yaşamda iki dönemde yoğunca hissedilir.1-Mahler’in tarif ettiği ayrışma bireyleşme dönemi 5-9 ay arasında başlar ve 36.ay civarında tamamlanır. Önceleri çocuk küçük küçük annesinden ayrılır ve dışarıyı annesini kontrol ederek keşfetmeye başlar. Dönemin sonlarına doğru çocuk uzaklaştığında annenin varlığının sürdüğü ve annenin yok olmadığını anlar (nesne sürekliliği). Böylece ilk ayrışma aşaması tamamlanır. Yani çocuk artık annesi etrafta olmasa bile buna belli bir süre tahammül edebilir ve dışarıyı ve belki de kendini keşfetmek için zamana ve alana sahip olur.2-İkinci olarak ayrışma meselesi ergenlikte pik yapar. Ergen ailesinden daha çok ayrışarak kendini ve dışarıyı keşfetmeye ergenlik dönemine kadar hiç olmadığı kadar girişir. Bu dönemde de bu ayrışma ile ergen kendini inşa sürecine girişebilir.Ayrışmanın nasıl yaşandığı insanın kendini oluşturma etkilidir. Bu nedenle ayrışabilmek, zor olmasının yanında hepimiz için tartışmasız bir görevdir.Not: Ayrışmak ile kopmak aynı şey değildir. Burada kasdedilen sağlıklı bir mesafe almak ve o alanda kendini oluşturmaktır. Kopmak ise tamamen karşıyı yok eder ve dolayısıyla bir boşluğu beraberinde getirebilir. 

Psikoloji
Betül Esra Baba

Günlük Yaşamın Psikopatolojisi: Sakarlıklar Bir Rastlantı mı?

Hayatın akışı içinde bazen en sevdiğimiz kişinin adını unutur, bazen de söylemek istediğimizin tam tersini dile getiririz. Çoğu zaman "yorgunluk" veya "dalgınlık" deyip geçtiğimiz bu küçük kazalar, aslında ruhsallığımızın derinliklerinden gelen önemli mesajlar taşıyor olabilir. Freud’un literatüre kazandırdığı "Günlük Yaşamın Psikopatolojisi" kavramının temelini oluşturur. Sakar Eylemler Nedir? Bilinçdışının Kendine İhanetiFreud'a göre sakar eylemler (parapraksis), sadece nevrotik bireylerin değil, her sağlıklı bireyin hayatında ortaya çıkan istemsiz belirtilerdir. Bu eylemler, bilinçdışı arzuların, bastırma mekanizması aracılığıyla yüzeye çıkma çabasıdır. Tıpkı rüyalar gibi, sakar eylemler de gizlenen ve bastırılan düşüncelerin dışavurumudur.Psikodinamik terapi sürecinde bu küçük hatalar, kişinin kendine "ihanet ettiği" ve gerçek duygularını ele verdiği kıymetli anlar olarak analiz edilir.Yaşamın İçinden Örnekler: Ruhsal Dilin İşleyişiSakar eylemler hayatımızda üç ana şekilde karşımıza çıkar:Dil Sürçmeleri: Birine "hoş geldin" diyecekken "hoşça kal" demek veya patronunuza yanlışlıkla "baba" diye hitap etmek basit bir kaza değildir. Bu durum, o anki bilinçdışı arzuların veya çatışmaların konuşma sırasında ortaya çıkan bir uzlaşmasıdır.Unutmalar: Çok sevdiğiniz birinin doğum gününü veya gitmek zorunda olduğunuz bir randevuyu unutmak, aslında içten içe oraya gitmeyi istemediğinizin bir göstergesi olabilir. Unutarak, bilinçdışı arzunuzu tatmin etmiş olursunuz.Sakarlıklar: Bir yerinizi vurmak, takılıp düşmek veya bir eşyayı kırmak; normalde becerebildiğimiz bir davranışın ruhsal bir çatışma nedeniyle sekteye uğramasıdır.Bütün Sakar Eylemlerin İki Yüzü VardırHer sakarlığın bir "eksiklik" gibi görünen dış yüzü, bir de bilinçdışı arzuyu gerçekleştiren gizli yüzü bulunur. Örneğin, anahtarınızı evde unutmak bir "dalgınlık" gibi görünse de, belki de o gün dışarı çıkmaya dair duyduğunuz bir direncin simgesidir. Ya da içten içe öfkeli olduğunuz bir yakınınız size geleceği zaman mutfakta yaptığınız hazırlıkta yaptığınız sakarlıklar işinizi çok zorlaştırsada içsel dünyanız açısından oldukça anlamlı ve verimlidir.Sonuç: Semptomun Ötesine BakmakEğer siz de hayatınızda tekrarlayan sakarlıklar, anlam veremediğiniz dil sürçmeleri veya kronikleşen unutkanlıklar yaşıyorsanız, bunlar ruhunuzun duyulmak isteyen bir çığlığı olabilir. Unutmayın; ruhsal dünyamızda şeyler anlamlıdır.

Psikoloji
Betül Esra Baba

'Hep beni mi bulur!': Tekrar Etme Zorlantısı

‘Hep beni mi bulur!’‘Bu tip kadın/erkekler hep bana mı denk gelir!’Yaşamınızda bu tip cümleler kuruyorsanız ve tekrar eden ilişki örüntülenmeleri yaşadığınızı fark ediyorsanız yineleme zorlantısı yaşıyor olabilirsiniz. Yineleme zorlantısı kişinin çoğunlukla problematik olan ilişki örüntüsü hayatında tekrar etmesidir. Mesela kişi hemen hemen her ilişkisinden kendinden çokça verdiği fakat karşı taraftan almadığı bir ilişkilenmeyi yaşayabilir. Ya da her ne kadar terk edilmekten korkup bunun olmaması için uğraşsa bile neticede terk edildiği ilişkiler içerisinde bulabilir.Peki neden böyle bir tekrar mekanizması var?Freud yineleme zorlantısını, kişinin bilinçdışındaki çözümlenmemiş meselelerini yeniden hayatına alarak bu sefer problem olmadan ilerlemesi arzusundan kaynaklandığını söyler. Yani yineleme zorlantısı yaşayan kişi kendisi için sıkıntılı duran nesnenin aynısını seçip bu sefer farklı olmasını umar. Az önce verilen örneği düşündüğümüzde kişi zaten sürekli olarak almayı isteyen ve vermeyi istemeyen biriyle ya da terk etmeye oldukça meyilli bir insanla beraber olduğu için önünde sonunda hikaye benzeri olarak tekrar eder. Yani kişi yine ilişkisinde hiç alamaz ya da terk edilir. Tüm bunlar kişinin ilişki seçimi ve neticesinde kendilik halini oldukça etkiler. Şayet böylesi durumlar içerisindeysek bunu fark etmek ilk adım olacaktır.

Psikoloji
Betül Esra Baba

Psikodinamik Psikoterapi

Psikodinamik psikoterapi nedir?Psikodinamik psikoterapi, kökenini psikanalitik teoriden alan derinlemesine bir çalışma yöntemidir. Freud’un kurucusu olduğu bu teorinin odağı, bilinçdışı dürtülerin yaşamınızdaki belirleyici yönünü keşfetmektir. Bir Klinik Psikolog eşliğinde yürütülen bu süreçte, geçmiş ilişkilenmelerin bugünkü hayatınıza yansımaları analiz edilir. Psikodinamik terapi arayışında olan danışanlar için bu yöntem, sadece semptomları gidermeyi değil, karakterin köklerine inmeyi hedefler.Bir metafor olarak Psikodinamik Psikoterapi:Kişinin terapisti ile kendi ruhsallığının derinlerine daldığı ve yıllarca karanlıkta kalan bilinçdışı okyanusunun keşif yolculuğuna benzetebiliriz. Bu yolculuk, bireysel yetişkin terapisi kapsamında kişinin kendisiyle kurduğu bağı yeniden inşa etmesini sağlar.Psikodinamik psikoterapi hangi hastalıklarla çalışır?Herhangi bir psikolojik şikayet Psikodinamik Psikoterapinin çalışma alanına girebilir. Genellikle anksiyete (kaygı), depresyon, ilişki sorunları veya kişilik bozuklukları gibi meselelerle başvurulsa da; terapist, danışanın özgün hikayesini dinleyerek çalışma odağına birlikte karar verir.Seans süresi ve sıklığı nedir?Seans süresi 45 ile 50 dakika arasında değişebilir. Psikoterapi sıklığı, başvuran kişinin ihtiyacı ve terapistin kararı ile belirlenir. Bu sıklık, sürecin derinliğine göre haftada bir ile haftada 3-4 seans arasında değişebilir.Psikodinamik Psikoterapi ne kadar sürer?Derinlemesine bir terapi yaklaşımı olan Psikodinamik Psikoterapi uzun süreli bir yolculuktur. Kişiye ve duruma göre süresi değişeceğinden kesin bir süre verilemez ama genellikle çalışmalar 2 ila 5 yıl arasında sürmektedir. Aynı zamanda düzenli devam gerektirir. Bu düzenli devamlılık ise en az haftada bir görüşmeyi kapsar.

Psikoloji
Betül Esra Baba