Neden Bazı İnsanlar Hayatımıza Girer?

Deniz Beren Kılıçlı
October 10, 2026
Genel
4 Görüntülenme
Neden Bazı İnsanlar Hayatımıza Girer?

Neden Bazı İnsanlar Hayatımıza Girer?

Hiçbir yaprak tesadüfen düşmezken toprağa, hayatımızın dönemeçlerinden geçen insanların da hayatımıza öylesine, tesadüf eseri girdiğini düşünmek büyük bir yanılgı olur. Kimi eksik olduğumuz bir yanı tamamlamak, kimi ruhumuza ayna tutmak, kimi de bizi zorlu bir imtihandan geçirerek olgunlaştırmak için yoldan içeri adım atar. Hayat fırtınalarıyla insanı dere tepe gezdiren, "sulu dereye götürüp susuz getiren" insanlar olduğu gibi, ruhumuza sükûnet fısıldayan rehberler de vardır. Tabii madalyonun diğer yüzünde biz de birilerinin hayatına ders vermek ya da yol göstermek üzere misafir oluruz.

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin asırlar ötesinden seslenen o derin gerçeği gibidir her şey:

“Baktığın benim, gördüğün sensin.”

Karşımızdaki insanda beğendiğimiz ya da eleştirdiğimiz ne varsa, özünde kendi iç dünyamızın bir yansımasıdır. Kimi sevgiyi en saf haliyle öğretmek için gelir, kimi sabrımızı en uç noktalarda sınar. Kimi bugüne kadar koyamadığımız sınırları çizmeyi öğretirken, kimi en karanlık gölge yönlerimize bir projektör tutarak çekip gider. Ancak o gidiş, geride bizi kökten bir dönüşüme zorlayan büyük bir farkındalık bırakır.

Birine öfkelendiğimizde aslında kendi içimizdeki bir yaraya kızdığımızı, birini çok sevdiğimizde ise bugüne kadar kendimize ne kadar az şefkat gösterdiğimizi fark ederiz. Tam da bu yüzden, birine kızmadan ya da küsmeden önce sormamız gereken o kritik soru çıkar karşımıza: "Bu insan hayatıma neden girdi?"

Kimi insan bir süreliğine misafir olur, görevini tamamlar ve ayrılır. Yahya Kemal’in dizelerindeki gibi:

“Artık demir almak günü gelmişse zamandan,

Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.

Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden,

Birçok seneler geçti; dönen yok seferinden.”

Ayrılık vakti gelip çattığında "Bu kişi neden gitti?" diye sormak işin en kolay kısmıdır. Asıl sormamız gereken: "Bu kişiden bende ne kaldı?" sorusudur. Çünkü o insanın bizde bıraktığı iz, bazen kaderimizin yönünü tayin eder. Önemli olan o kişinin kim olduğu değil, bizde hangi duyguları uyandırdığıdır. "Bu insan bana ne yaptı?" demek yerine, "Bu insan bende hangi duyguyu büyüttü, hangi yanılgımla beni yüzleştirdi?" diyebilmek bakış açımızı kökten değiştirir. Kimi insan hayata güvenmeyi öğretmek için girer yolumuza, kimi sınır çizmeyi, kimi de Allah’tan başkasına sığınmamayı hatırlatmak için.

Aslında hiçbir insan hayatımızdan tamamen çıkmaz. Fiziksel olarak yollarımız ayrılsa bile bir bakışı, bir cümlesi ya da bir vedası zihnimizin bir köşesinde yaşamaya devam eder. Hayatımıza giren her insan ya bir lütufttur ya da bir imtihan.

Bunun en çarpıcı örneklerinden biri, Pakistanlı Dr. İşân Hüseyni’nin başından geçen şu olağanüstü olaydır:

Ekibiyle birlikte çocuk hastalıkları üzerine yaptığı çalışmalardan ötürü uluslararası bir ödül törenine davet edilen Dr. Hüseyni uçağa biner. Ancak havadayken uçağa yıldırım isabet etmesi sonucu meydana gelen arıza nedeniyle en yakın havaalanına zorunlu iniş yapmak zorunda kalırlar. Bir sonraki uçak saatler sonradır ve Hüseyni "O toplantıya mutlaka yetişmem lazım!" diyerek duruma oldukça sinirlenir. Görevlilerin yönlendirmesiyle hemen bir araç kiralayıp karayoluyla yola koyulur.

Ancak bu kez de şiddetli bir yağmur başlar; sel nedeniyle ana yol kapanmıştır. Çaresizlik içinde yol kenarındaki eski bir eve sığınmaya karar verirler; amaçları telefon kullanmak ve biraz soluklanmaktır. Kapıyı açan yaşlı kadına durumunu anlatıp telefonunu kullanmak istediğini söylediğinde, kadın tebessüm ederek şöyle der: "Görmüyor musun evladım? Burada ne telefon var ne de elektrik. Buyur, biraz yemek ye, çay iç, dinlen. Namazını kıl, sonra düşünürsün."

Çayını yudumlarken yaşlı kadının uzun uzun namaz kılıp gözyaşlarıyla dua ettiğini, bir yandan da bir beşiği salladığını fark eder. Beşikte ağır hastalıklı bir çocuk yatmaktadır. Merakına yenik düşüp sorduğunda yaşlı kadın iç çekerek cevap verir: "Hem annesinden hem babasından öksüz kalan torunumdur. Ağır bir hastalığı var, bütün doktorlara götürdük ama çare bulamadık. Dediler ki, bu hastalığın çaresini bulabilecek dünyada tek bir doktor var; ama o çok uzakta ve ona ulaşmak imkânsız. Günlerdir Allah’a yalvarıyorum, çocuğumun işini kolaylaştırsın diye."

Doktor merakla sorar: "Peki o doktorun adı ne?"

Yaşlı kadın cevap verir: "Doktorun adı İşân Hüseyni imiş."

O an donup kalan doktor gözyaşlarına hâkim olamaz ve kadına dönerek şöyle der: "Kalk anacığım, kalk... Allah senin dualarını kabul etti. Senin duaların öyle yıldırımlar çaktırdı ki benim uçağımı gökten yere indirdi. Öyle seller akıttı ki yolumu değiştirdi. Ve sonunda beni sana getirdi. Dr. İşân Hüseyni benim."

Bundan sonraki günlerde, bizi eğiten, uyandıran ve koruyan o ilahi iradenin en ince dokunuşlarını fark etmeye hazır mıyız? Ve asıl cesaret gerektiren soru şudur:

Artık "Neden böyle insanlar sürekli benim hayatımı buluyor?" demeyi bırakıp, "Ben bugün kimin hayatına neyin vesilesi olarak gönderildim?" diye sormaya cesaret edebilir miyiz?

Kaynakça

 Rûmî, Mevlânâ Celâleddîn-i Mes̱nevî-yi Ma‘nevî (İçsel yansıma ve aynalama felsefesi için).

 Kemal, Yahya "Sessiz Gemi" şiiri (Kendi Gök Kubbemiz).

 Hüseyni, İşân Anlatıya konu olan yaşanmış olay ve hatıratı

psikoloji
Klinik psikoloji
Tesaduf
Ask
Neden

Categories