Gündelik hayatımızda “kaygı” kelimesini ne kadar da sık duyar olduk:
“Çok kaygılı biriyim.”
“Bende kaygı bozukluğu var.”
Çoğunlukla günlük dilimizde kaygılı olma hâlini; olmaması, hissedilmemesi gereken, adeta bir “öcü” gibi algılıyoruz.
Peki nedir gerçekten bu kaygı dedikleri? Neden bu kadar yaygın? Ve gerçekten tamamen bertaraf edilmesi gereken bir duygu mu?
Aslında kaygı, bizi olası tehditlere karşı hazırlayan ve güvende tutmaya çalışan adaptif bir duygu. Bir şeylerin yolunda gitmeme ihtimalini sezer, dikkatimizi oraya yöneltir ve bizi önlem almaya davet eder.
İlginç değil mi? Bunca zamandır bir düşman gibi gördüğümüz bu duygunun, aslında hikâyemizdeki koruyucu karakterlerden biri çıkması…
Koruyucu olmasına koruyucu ama bazen de çok bunaltıcı. Sırf bizi hayatta ve güvende tutmaya çalışırken, ortada somut bir tehlike yokken bile ansızın belirip iyi oluşumuzu sekteye uğratabiliyor.
Çünkü kaygının işi yalnızca mevcut tehlikeyi fark etmek değil; henüz gerçekleşmemiş ama gerçekleşmesi mümkün olan ihtimalleri de hesaba katmaktır. Geçmişte deneyimlediğimiz, gözlemlediğimiz ya da öğrendiğimiz şeyler bu beklentilerin şekillenmesinde rol oynar. İşin içine belirsizlik de girdiğinde, kaygının sesi giderek yükselmeye başlar.
Örneğin, arabayla uzun bir yolculuğa çıkacağımızı düşünelim. Yolculukta sorun yaşamamak, tehlikeli durumların içinde kalmamak için yapabileceklerimiz nettir: Lastiklerin sağlamlığından emin oluruz, depoyu doldururuz, rotamızı çizeriz ve uykusuz kalmamak için molalar planlarız.
Bunlar kaygının işlevsel tarafıdır. Bize bir ihtimali hatırlatır ve sorumluluk almamızı sağlar.
Ancak kaygı kendini dizginleyemediği noktada, kontrolümüzün ötesindeki senaryolara da dikkat çekmek ister. Geçenlerde televizyonda gördüğümüz bir kaza haberini ansızın zihnimize getirir ve “Ya yolda kaza yaparsak?” diye evhamlanmaya başlarız. Ya da “Ya önümüze birden bir hayvan fırlarsa?”
Çünkü bunlar da birer ihtimaldir. Fakat bu ihtimallerin belirleyici bir özelliği vardır: Bu senaryolarla ilgili önceden yapabileceklerimiz son derece kısıtlıdır. Önümüze bir hayvanın atlayıp atlamayacağını önceden kesin olarak bilemeyiz, değil mi?
Bunu bilemedikçe ve kontrol edemedikçe de kaygımız büyür. Çünkü kaygı belirsizliği sevmez; zemin arar, bir önlem alınsın, mutlak bir güvence sağlansın ister.
İşte tam da bu anları fark edebilmek kritik önem taşır. Kontrol edebileceğimiz alanlarda gerekli aksiyonları almak; kontrolümüzün dışında kalan ihtimallerle ise bir süre belirsizlik içinde kalabilmek…
Belki de kaygımızın bizim için ne yapmaya çalıştığını tam olarak burada ayırt edebiliriz: Bizi korumaya mı çalışıyor, yoksa kontrol edemeyeceğimiz şeyleri denetlemeye mi çalışıyor?
Kaygıya eşlik etmek, onu tamamen susturmak demek değildir. Verdiği mesajı duyup, Gerçekten yapabileceğimiz bir şey olup olmadığını ayırt edebilmektir.
Fakat bir diğer mesele de kaygının kimi zaman neye yönelik olduğunu bize doğrudan hissettirmemesidir.
Nasıl ki ateşlendiğimizde vücudumuzda bir şeylerin yolunda gitmediğini biliriz ama incelemeden kaynağını ve nasıl müdahale edeceğimizi tam olarak bilemeyiz; bazen anlamlandırmakta zorlandığımız kaygılarımızın da derinlemesine incelenmeye ihtiyacı vardır.
Bu kaygı, bilinçdışında henüz çözümlenememiş bir meseleyle mi ilgilidir?
Yas tutulmasına izin verilmemiş bir kayıpla mı?
Bir ayrılıkla mı?
İşte bu sebeple; literaürde kaygının ne olduğuna ve nasıl göründüğüne dair ortak semptomlar bulabilsek de, her birimizin biricik psikolojik sistemi ve içsel öyküsü düşünüldüğünde kaygımız bir parmak izi gibi kişiye özeldir.
Evet, kaygının genel çerçevesini biliriz. Ancak kendi kaygımızın kökenini anlamak ve onu yatıştırabilme kapasitemizi geliştirmek daha uzun soluklu bir yolculuktur. Emek ve cesaret ister.
Bazen de bu yolculukta yanımızda duracak, duygularımıza ve onların derin anlamlarına alan açacak bir terapistin rehberliğini…