Beni Neden Anlamıyorlar?

"Beni kimse gerçekten anlamıyor."
Bu cümle bazen bir tartışmanın ardından, bazen bir ilişkinin içinde, bazen de insanlarla çevriliyken hissedilen derin bir yalnızlığın ortasında ortaya çıkar. Anlatmaya çalışırız, kelimelerimizi seçeriz, kendimizi açıklamaya uğraşırız. Yine de karşımızdaki kişinin bizi tam olarak göremediğini düşünürüz.
Belki de en acı veren yalnızlık biçimlerinden biri budur: Birinin yanında olup yine de anlaşılmamış hissetmek.
İnsan yalnızca görülmek değil, kendisine dair bir şeyin karşısındaki kişi tarafından fark edilmesini ister. Duygusunun anlaşılmasını, sözünün duyulmasını, yaşadığının önemsenmesini bekler. Bu nedenle anlaşılmadığımızı hissettiğimizde verdiğimiz tepki bazen yaşanan olaydan çok daha büyük olabilir.
Çünkü bugünkü anlaşılmama duygusu, geçmişte yaşanmış başka bir deneyime dokunabilir.
Psikodinamik açıdan kişinin kendisiyle ve başkalarıyla kurduğu ilişkinin temelleri erken dönem ilişkiler içinde şekillenir. Çocuğun ne hissettiğinin fark edilmesi, ihtiyaçlarının karşılanması, korkularının yatıştırılması ve yaşadığı duyguların anlamlandırılması; zamanla onun kendi iç dünyasını tanımasını da mümkün kılar.
Bir çocuk üzgün olduğunda ona yalnızca "Üzülme." denmesi ile "Üzgün olduğunu görüyorum, bu senin için zor olmalı." denmesi aynı şey değildir.
İlkinde duygu ortadan kaldırılmaya çalışılır.
İkincisinde ise duyguya bir yer açılır.
Çocuk tekrar tekrar anlaşılmadığında, zamanla kendi duygularına da yabancılaşabilir. Ne hissettiğini anlamakta zorlanabilir. İhtiyaçlarını söylemek yerine karşı tarafın bunları kendiliğinden fark etmesini bekleyebilir. Ya da kendisini anlatmak için giderek daha fazla çaba gösterebilir.
Böylece yetişkinlikte şu beklenti ortaya çıkabilir:
"Eğer beni gerçekten seviyorsan, ne hissettiğimi söylememe gerek kalmadan anlamalısın."
Bu beklenti oldukça insani olsa da ilişkilerde ciddi bir kırılganlık yaratabilir. Çünkü hiçbir insan diğerinin iç dünyasını tamamen bilemez.
Kişi anlaşılmadığını hissettiğinde daha fazla anlatmaya çalışır. Karşı taraf yine anlamadığında öfkelenebilir. Öfke bazen geri çekilmeye, sessizliğe veya küskünlüğe dönüşür. Karşı taraf ise ne yaparsa yapsın doğru şeyi yapamadığını hissedebilir.
Ve ilişki, aslında ilk başta yalnızca "Beni anlamadın." cümlesiyle başlayan bir döngünün içine girebilir.
Burada önemli olan yalnızca karşımızdaki kişinin bizi anlayıp anlamadığı değildir.
Biz kendimizi ne kadar anlayabiliyoruz?
Bazen bir insanın başkasından beklediği anlaşılma, kendi içinde henüz adlandıramadığı bir duygunun taşıyıcısıdır. "Neden bu kadar kırıldım bilmiyorum." dediğimizde, yaşadığımız kırgınlığın bugünkü olaydan daha eski bir anlamı olabilir.
Örneğin partnerimizin bizi dinlememesi, yalnızca o anki konuşmanın hayal kırıklığı olmayabilir. Kişide "Benim söylediklerim önemli değil." duygusunu harekete geçirebilir.
Bir arkadaşın planı iptal etmesi, yalnızca planın bozulması olmayabilir. "Ben seçilmiyorum." hissini uyandırabilir.
Bir eleştiri, yalnızca söylenen söz olmayabilir. "Yeterli değilim." duygusuna dokunabilir.
Bu nedenle bazı tepkiler yaşanan olayın büyüklüğüyle orantısız görünebilir. Çünkü tepki yalnızca bugüne verilmemektedir. Bugünün yaşantısı, geçmişten gelen bir duygunun da kapısını açmış olabilir.
Bazen de kişi kendisini anlatırken aslında kendisini saklıyor olabilir.
Çok konuşur ama asıl duygusuna yaklaşmaz.
Olayları ayrıntılarıyla anlatır ama "Ben bunun içinde ne hissettim?" sorusuna geldiğinde zorlanır.
Karşısındaki insanın onu anlamasını ister ama kendisi için neyin önemli olduğunu tam olarak bilemez.
Çünkü kendini anlamak da öğrenilen bir şeydir.
Psikodinamik psikoterapinin önemli işlevlerinden biri burada ortaya çıkar. Terapi yalnızca kişinin anlattıklarını dinlemekten ibaret değildir; kişinin kendi deneyimini anlamlandırabileceği bir alan oluşturur. Söze dökülemeyen duyguların, tekrar eden ilişkilerin, çelişkilerin ve sessizliklerin üzerinde durulur.
Bazen kişi terapiye "İnsanlar beni anlamıyor." diyerek gelir ve zamanla başka bir soruyla karşılaşır:
"Ben kendimi ne zaman anlamayı bıraktım?"
Bu soru kolay değildir. Çünkü kendimizi anlamak, yalnızca ne istediğimizi bilmek anlamına gelmez. Birbirine zıt duygularımızı da taşıyabilmeyi gerektirir.
Birini sevip aynı anda ona öfkelenmek.
Yakınlık isteyip aynı zamanda yalnız kalmak istemek.
Bir ilişkiden vazgeçmek isteyip kaybetmekten korkmak.
Hem görülmek isteyip hem de görünür olmaktan çekinmek.
İnsan ruhu çoğu zaman bu karşıtlıkların içinde yaşar.
Belki de anlaşılmak, bir başkasının bizi tamamen çözmesi değildir. Bazen anlaşılmak, kendi içimizde birbirine yabancı kalmış parçaların birbirini duymaya başlamasıdır.
Categories
Get support on this topic
Browse professionals working on this topic and book an online or in-person session.


