Genel Yazıları
Genel üzerine uzman psikologların kaleminden yazılar. Planda Blog'da okuyun, yazarın profilinden randevu alın.

Duygusal Miras (Kuşaklar Arası Travma)
Miras, çoğu zaman düşündüğümüzden çok daha geniş bir kavramdır. Yalnızca evler, taşınmazlar veya maddi değerler değil; aynı zamanda önceki nesillerin yaşadığı kayıplar, travmalar, göçler ve sırlar da ardımızda görünmez bir iz bırakır. Psikanalitik açıdan bakıldığında, bu tür deneyimler genellikle işlenmemiş olarak kalır ve nesiller boyunca bilinçdışı yollarla aktarılır.Birey, farkında olmasa da, bu görünmez mirasın etkisiyle ilişkilerinde, seçimlerinde ve ruhsal yaşamında belirli tekrarlar ve döngüler yaşayabilir.

Değişim Arzusu ve Direnç
Özellikle konu değişim olduğunda çelişkiye düşeriz. Para kazanma, kariyer sahibi olma veya çocuk yapma arzusunun arkasında değişime direnç, büyüme konusunda gizli bir kararsızlık, ayrılık ve kayıpla mücadele bulabiliriz. Romantik bir ilişki isteyebilir ama aynı zamanda buna direnir veya reddederiz, çünkü çoğunlukla kendimizi savunmasız, terk edilmiş, kontrolü kaybetmiş veya tükenmiş hissetmekten korumamız gerekir. Bazıları bilinçsizce doğdukları ailelere sadıklardır (özellikle de o aileyi diğer ailelerden üstün görüyorlarsa), bu da onların başka bir aileye ait olmalarını zorlaştırır. Diğerleri, ebeveynlerinden birine karşı kendilerini duygusal olarak sorumlu hisseder, bu nedenle de onlardan ayrılma konusunda endişe duyarlar. Çocukluktaki yapılarını korurlar ve konumlarını değiştirme, aile mitlerine ve miraslarına sadık olma kaygısı taşırlar.

Kendimi Nasıl Tanıyacağım?
Kendimi Nasıl Tanıyacağım?Hayat bazen bir labirente benzer: dönemeçler, çıkmaz sokaklar, beklenmedik kavşaklar... Peki, bu labirentin tam ortasında duran "siz" kimsiniz? Kim olmak istiyorsunuz? Hangi yollardan geçtiniz ve hangi yollara sapmak istiyorsunuz?"Kendimi nasıl tanıyacağım?" sorusu, işte tam da burada anlam kazanır. Bu yazıda, bilimsel araştırmalarla desteklenmiş ve bol uygulamalı adımlarla dolu bir yolculuğa çıkmaya davetlisiniz. Hazırsanız, içinizdeki sizi keşfetmeye başlayalım.1. Kendinizi Tanımak Neden Önemlidir?Araştırmalar, kendini tanıyan bireylerin stresle daha iyi başa çıktığını, karar alma becerilerinin geliştiğini ve yaşam doyumunun arttığını gösteriyor (Sutton, 2016). Kendinizi tanımak, değerlerinizi, inançlarınızı, sınırlarınızı ve hayattaki önceliklerinizi netleştirir.2. Kendinizi Tanıma Yolculuğuna Nasıl Başlayabilirsiniz?Düşüncelerinizi GözlemleyinHer gün 5 dakika boyunca içinizden geçenleri yazmayı deneyebilirsiniz. Hangi kelimeler, hangi kaygılar öne çıkıyor?Düşüncelerinizin otomatik mi yoksa bilinçli mi olduğunu anlamak için kendinize çeşitli sorular sorabilirsiniz.Mindfulness çalışmaları, içsel düşünce akışını fark etmenin zihinsel esnekliği artırdığını gösterir (Kabat-Zinn, 2003).Duygularınıza Alan AçınGün sonunda kendinize "Bugün hangi duyguları hissettim?" diye sorabilirsiniz.Bir duygu günlüğü tutmayı deneyebilirsiniz.Duygusal farkındalık, duygusal zekanın temelidir (Goleman, 1995).Beden Sinyallerinizi DinleyinGünde bir kez beden taraması yapmayı deneyebilirsiniz. Nerede gerginlik hissediyorsunuz? Nerede hafiflik?Somatik farkındalık, stresi azaltmada ve travmayla başa çıkmada etkilidir (Van der Kolk, 2014).3. Kendinizi Tanıma AraçlarıDeğerler Listenizi OluşturunHayatta sizin için en önemli olan 5 değeri seçebilirsiniz (Örn: özgürlük, adalet, aile, saygı).Kök İnançlarınızı Keşfe Çıkmak"Ben hep...", "Ben asla..." diye başlayan cümleleri yazabilirsiniz.Bu inançların nereden geldiğini sorgulamak adına kendinize sorular sorabilirsiniz.Hayat Çarkı Çalışması Hayatınızın ana alanlarını (iş, aile, sağlık, arkadaşlık, eğlence) 0-10 arası puanlayabilirsiniz.Dengeleri görebilir ve hangi alanda gelişmek istediğinizi belirleyebilirsiniz.4. Farkındalık SorularıSize enerji veren ve sizden enerji alan şeyler neler?En çok hangi anlarda kendinizi canlı, hangi anlarda tükenmiş hissediyorsunuz?Ne zaman "hayır" demekte zorlanıyorsunuz?Başkalarını memnun etmek için kendinizden ödünler verdiğiniz olur mu?Çocuklukta sizi en mutlu eden şey neydi? Bugün buna ne kadar yakınsınız?İç sesiniz en çok ne zaman kısılıyor ve en çok ne zaman cesurca konuşuyor?Hayatınızdaki hangi kalıpları tekrar ettiğinizi fark ediyorsunuz ve bu kalıpların kökeni nerede olabilir?Kendinizle baş başa kaldığınızda en çok kaçındığınız duygu hangisi? Bu duygunun size ne anlatmak istediğini hiç dinlediniz mi?Şu an hayatınız bir metafor olsaydı, nasıl bir sahne ya da doğa olayı olurdu? Siz bu sahnenin neresindesiniz?Size ait olduğunu sandığınız ama aslında başkalarından aldığınız hangi inançları üzerinizde taşıyor olabilirsiniz?5. Öz-Şeffaflıkla Kendinizi Kabul EdinKendinizi tanıma yolculuğunun en kritik adımı, gördüğünüz yanları yargılamadan kabul etmektir. Kusurlarınız, korkularınız ve zaaflarınız da bu hikayenin bir parçasıdır.Kendinize şeffaf ve şefkatli yaklaşmak, psikolojik iyilik halinizi artırır (Neff, 2003).6. Adım Adım Eylem PlanınızHaftada bir kez kendinize zaman ayırabilirsiniz: Yalnız bir yürüyüş, meditasyon, günlük yazma, içinizden geldiği gibi sanatsal kaygı gütmeden çizim yapma, sevdiğiniz bir mekana gitme…Güven duyduğunuz bir kişiye içtenlikle bir duygunuzu paylaşabilirsiniz.Yeni bir hobi denemeyi seçebilirsiniz.Kendinize "Ben kimim?" sorusunu farklı zamanlarda farklı cevaplarla yazmayı deneyebilirsiniz.Kaynakça:Goleman, D. (1995). Emotional Intelligence. Bantam Books.Kabat-Zinn, J. (2003). Mindfulness-Based Interventions in Context. Clinical Psychology: Science and Practice.Neff, K. (2003). Self-Compassion: An Alternative Conceptualization of a Healthy Attitude Toward Oneself. Self and Identity.Sutton, A. (2016). The benefits of self-awareness for leadership. Journal of Management Development.Van der Kolk, B. (2014). The Body Keeps the Score. Viking Press.Kendinizi tanımak bir "sonuç" değil, bir "süreçtir". Bu yazıdaki adımları uygulayarak, içinizdeki sesi daha yakından duymaya başlayabilirsiniz. Her soru, her his, her yüzleşme sizi size biraz daha yaklaştırabilir. Kendi sesinizi duydukça kendinizi, ihtiyaçlarınızı, isteklerinizi, sevdiklerinizi… daha yakından tanımanız mümkün hale gelebilir.Hatırlayın: Kendinize adım atmak, hayatınıza adım atmaktır.

Kaç Para Kaç: Bir Reha Erdem Filmi Analizi
https://eceaktasyilmaz.com/2025/01/01/bir-reha-erdem-filmi-analizi-kac-para-kac/KÜNYE:Yönetmen: Reha ErdemYapım Yılı, Süre: 1999, 100 Dk.Senaryo: Reha ErdemOyuncular: Taner Birsel, Bennu Yıldırımlar, Zuhal Gencer, Ara Güler, Serra Yılmaz, Sevin Okyay, Engin Alkan, Ali Düşenkalkar, Bülent Emin YararGörüntü Yönetmeni: Florent HerryMüzik: Pressure Drop- My FriendÖdülleri: “En İyi Yabancı Film” dalında Türkiye’nin Oscar adayı oldu ve birçok seçkin uluslararası festivale katıldı.Konu: Bir gömlekçi dükkanını işleten, kendi halinde, sıradan, monoton bir yaşam süren Selim ve karısı Ayla’nın hayatına büyük bir para girer. Küçük yaşantılarına giren bu büyük paranın, küçük bir suçu ve büyük bir trajediyi getirmesi kaçınılmaz bir hal alır. Selim: “Yapmak değil, olmak zor.”“Yaşamını kendi benliğinin eksiksiz bir tasvirini yaratmakla geçiren bir yaratık, bu tasvirin antitezi olmaktansa ölmeyi tercih eder.” Chapterhouse Dune (6), Frank Herbert. Çünkü Selim’in de dediği gibi: Yapmak değil, olmak zor.Bu filmde, Selim karakterini anlamak adına söylenebilecek en temiz açıklama bu cümle olabilir diye düşünüyorum. Selim, ki karakteri tanıdıkça anlam olarak ironisi tavan yapan bir ismi olduğu anlaşılacak, filmin kahramanı, İstanbul Beyoğlu’nda bir gömlek dükkanı sahibi; sıradan, evin ihtiyaçları sayılabilecek şeyleri dahi alamayacak kadar tutumlu, naif, dürüst bir aile babası. Sosyal ilişkileri açısından düşünüldüğünde Selim, dükkanının olduğu semtteki, komşu esnaflara nazaran çok farklı; müşterisine karşı asla esnemeyen, özetle “esnaf adam” denilemeyecek, soğuk, mesafeli, içe dönük, büyüklenmeci ve agresif karakterinin ekrana nasıl yansıtıldığı, film boyunca başına gelenlerle nasıl başa çıkacağı konusunda kompleks ip uçları veriyor. Aslına bakılırsa izleyicide film boyunca süren gerilimin en önemli nedeni biraz da Selim’in, içine düştüğü sorunla ilgili, kişilik özelliklerinden kaynaklanan, savunma mekanizmaları denilebilir. Tıpkı Serol TEBER’in Didik Didik Freud kitabının Psikanaliz Doludizgin bölümünde şöyle bahsettiği gibi; “Freud jargonuyla söylersek; süperego, egoyu ince ince bloke etmekte…” Tüm film boyunca bu yıkılışa giderek artan bir şiddette şahit ediliyoruz ve yeterince önyargısız izlediğimizde, kurduğumuz özdeşimlerle, en az Selim kadar bloke ediliyoruz.Film, Selim’in para konusundaki tutumuyla ilgili verilen hazırlık sahneleriyle başlıyor. Burada ilgi çekici detay babasıyla aralarında geçen diyalog sekansı; babası o ayki emekli maaşını faize koymaya vakit bulamayan Selim’e çıkışıyor; bir gün bir gündür gibi kesin bir tutum sergiliyor (Baba-oğul arasında paranın anlamına biçilen değer, oldukça benzerlik gösteriyor. Katı ve öncelikli). Ardından parkta oynayan, aralarında Selim’in küçük kızı Esma’nın da bulunduğu 3 çocuk, yüz dolar buluyor. Çocukların tartışmaları üzerine, ebeveynler sorunu çözmek için (sözde), soluğu çocukların yanında alıyor. Başlarda, paranın kime ait olduğunu bulmak için girişimde bulunan yetişkinler, daha sonra paranın 100$ olduğunu fark edip (Selim dışındaki), bulunan paranın çocuklar arasında paylaştırılmasının doğru olduğunu savunuyorlar. Ancak Selim karşı çıkıyor ve bunun ahlaki olmadığı yönünde söyleniyor. Böylece, Selim hakkında, izleyicide, “Selim, hakkı olmayan parayı sahiplenmez.” şeklinde genel bir izlenim beliriyor. Esasında hali hazırda diğer çocukların annelerinin de konuyla ilgili tutumunun, paranın miktarını öğreninceye dek sürdüğü kolayca anlaşılabilir. Bu anlamda, bu sahne, Selimin başına geleceklerle ilgili fikir vermesi bir yana, insanların para konusundaki ahlaki tutumlarının ve dürüstlük sınırlarının, paranın miktarıyla bağlı olduğu mesajını da önümüze seriyor (Bu anlamda insanlardaki çok katmanlı süperego yapılanmasının, işin içine “miktar” gibi bir kavram girdiğinde -kime göre neye göre az-çok gibi- kişinin oral veya anal dönemde takılı kaldığı yerden nasıl çıktığını görebileceğimiz de bir örnek).Film kısa bir süre, Selim’in para hakkındaki “Para kolay mı kazanılıyor?” türevi cümleleri etrafında, ailesi ve dükkandaki müşteri diyalogları üzerinden yürüyor. Filme ismini veren bir çanta dolusu para, Selim’in hayatına bir akşam bindiği takside giriyor. Paranın buluntu para olmasının vicdan muhasebesini aynı gece, parayla birlikte eve gelmesinden itibaren yapmaya başlayan Selim’in kaygısı fena hissediliyor (Muhtemelen içselleştirilmiş kendilik ve nesne tasarımlarının katmanlarından oluşan süper egosu bir tür parçalanmaya maruz kalıyor. Bu nedenle panik ve kaygı kaçınılmaz olarak gün ışığına çıkıyor). Ardından Selim gazete kupüründe, paranın bir banka veznedarının bankadan çaldığı para olduğunu öğreniyor. Bunun Selim’in para konusunda yaşadığı ilk kırılma noktası olduğu söylenebilir (Çalıntı para olmasını bir tür rahatlatıcı neden gibi algılıyor). Ancak yine de yaşadığı rahatlamanın tam anlamıyla bilinç düzeyinde olduğunu söylemek güç, içinde bir şeylerinse yer değiştirdiği veya kırıldığı kesin. Tren garındaki sahnelerde de, birinin cüzdanını çalan iki yan kesiciyi kovaladığı sahneden ve kendi bulduğu paranın çalıntı olduğunu öğrenmesinin hemen ardından geliyor. Ki bu da Selim’in toplum içerisinde dürüst/namuslu bir adammış gibi kendini maskeleyeceği, çırağına söylediği “Yapmak değil, olmak zor.” cümlesinin ironisini desteklemek için filme yerleştirilen sahnelerden, Selim “dürüstmüş” gibi yapıyor, ama bu yol onu “dürüst” yapmıyor. Karakterin tüm çırpınışı da içerinin ve dışarının parçalanmaya başlamasından kaynaklanıyor.Filmde dikkat çekici en önemli metafor, Selim’in parayı sakladığı komodinin üstünde duran bu melek biblosu. Zira, aceleyle parayı saklamaya çalışırken, biblo yere düşüp kırılıyor, Selim ilk fırsatta bibloyu yapıştırıyor. Bu konuyla ilgili kareler de yine Selim’in bibloyu yapıştırma çabası ile ilgili olarak, vicdan muhasebesi açısından yorumlanabilir. Ahlaki çatışmaları ve bölünmeleriyle sürekli kaygı yaşıyor. Kısaca melek biblosu masumiyeti temsil ediyor. Bu anlamda biblonun kırılışı ise, Selim’in masumiyetinin parçalanışına hizmet ediyor ki zaten Selim’i bibloyu yapıştırdıktan sonra paraları sayarken görüyoruz. Klişedir ama, ne yazık, yapıştırsa da biblo eskisi gibi olmuyor.Selim’in parayı somut olarak benimsemeye başladığını nerede polis görse yolunu değiştirmesinden, kaçmasından, hatta dükkanına gelen polisi gördüğü anda tezgahın arkasına eğilip, saklanmasına kadar varan uç davranışlarından anlıyoruz. Çırağını kovduktan sonra da, dükkanını soyan hırsızı, korkusundan polise bildirmiyor ve suçu işten kovduğu çırağının üzerine atıyor (Paraya sahip olmadan önce yapması imkansız gibi duran tutum ve davranışlar silsilesi.).Selim’in parayla ilgili yaşadığı içsel savaşı ve parayı kabullenişi için verilen sahnelerde, lüks bir arabayla Selim’e çarpıp gömleğinin yırtılmasına neden olan adamın, Selim’e söylediği “Kardeşim, benim arabamın çizik tamir parası senin gömleğinden üç tane alır, ben bir şey demiyorum sen gömleğim yırtıldı, diyorsun.” sözü Selim’in parayı benimsemesinde büyük rol oynuyor. Kendisinin de büyük bir meblağ paraya sahip olduğu ve buluntu paranın kendisine ait olduğuna yönelik fikirleri pekişiyor. Zaten peşi sıra gelen üç planda, Selim’in evde yalnız oluşu, su muhallebisini yerken para konulu eski bir Türk filmi izlemesi ve sonra paraya sarılarak, yatağa uzanması ve düşünmesi yine Selim’in parayı kullanmaya başlayacağı yönünde güçlü ipuçları veriyor. Dükkanının genç bir çocuk tarafından soyulmasının ardından, parayla ilgili endişesi artan Selim, bankadan kendi adına bir kasa kiralıyor. Bu da Selim’in parayla ilgili vuku bulan ikinci somut hareketi olarak düşünülebilir. Ancak ardından gelen cami avlusunda, ezan eşliğinde hıçkırarak ağladığı ve onu takip eden yanına yaklaşan kediyi tekmeleyerek fırlattığı sahne, Selim’in dürtülerine olan teslimiyetinin vurgulanması ve karakterin nasıl kıvrandığını izleyicinin hissetmesi açısından oldukça çarpıcı verilmiş. Selim tanrıya, yanına acıklı bir şekilde miyavlayarak gelen kedi de Selim’e sığınıyor. Selim kediyi tekmeliyor ve aslında içine düştüğü cendere düşünülürse, bir anlamda Tanrı (veya babası) da Selim’i… Son karede görülen sahnede ise, Selim yanına aldığı bir miktar paranın ilk 50 dolarını bozduruyor ve gidip eşi Ayla’ya kırmızı bir ruj alıyor. Esasında bu hareketiyle de, bir anlamda kendini rahat hissettiğini sonraki sahnelerde görüyoruz. İnanç-ahlak ekseninde düşündüğümüzde bu sahneler tesadüf değil; Selim camide tanrıyla (toplumla veya babasıyla) vedalaşıyor ve çıkıp ilk doları bozduruyor. (İsyan-Başkaldırı… Belki Oedipus, belki Karamazov Kardeşler, belki de Musa ve Tektanrıcılık’taki değişen ve dönüşen, farkına varan Freud gibi bir yerden duydum ve gördüm bu sahneleri…) Ayla; “Selim’ciğim, sende bir tuhaflık mı var?”Ayla’ya aldığı kırmızı ruj, Selim’in parayla ilgili yapacaklarını mantığa bürümesinde büyük fayda sağlıyor (Bennu Yıldırımlar’ın pırıl pırıl performansı filmin Selim’le beraber yükselen izleyici gerginliğini rahatlatan öğelerden). Ayla’ya ruju hediye ettikten sonra, bir ev, araba ve bulaşık makinesi almaktan söz ediyor, kısacası eskiden tartışmalarına neden olan ve para gerektiren her ne varsa, artık sahip olabileceklerini Ayla’ya söylüyor. Ayla’yı çok pahalı bir restorana yemeğe götürüyor, ona pahalı takılar alıyor vb. Her ne kadar Ayla’ya yaptığı şovlar ilişkilerini farklı bir boyuta taşısa da Selim’in gerginliğini parayı harcamaya başladığı ilk sahneden itibaren, yükselerek seziyoruz. Bu arada Selim’in öğle yemeklerini yediği lokantanın yerini, pahalı bir kafenin alması (orada garsona menüde su muhallebisi olup olmadığını sorması önemli. Çünkü bu sahnede eski Selim’den bir parça gösteriyor kendine ve izleyiciye.) sürekli yeni işler peşinde koşarak batıp çıkan arkadaşı Ahmet’in satın alacağı tablolar için ona borç vermesi gibi detaylar da dikkati çekiyor; dolayısıyla Selim parayı harcamadaki haklılığını, çevresindeki insanlar için harcayarak onların onayını alarak pekiştirirken; bu noktada kişiliğinin narsistik taraflarının da aktive olduğunu net bir şekilde görüyoruz.Bu sahnelerin hemen ardından gelen hırsızların vapurda üçlü karşılaşma sahnesi, Selim’e sahip olduğu paranın çalıntı olduğunu hatırlatmak için yerleştirilmiş gibi. Bankadan parayı çalan veznedarla vapurda göz göze gelen Selim’in, kalkıp vapurun başka bir bölümüne oturduğu sırada, dükkanını soyan hırsızla göz göze gelmesi, Selim’in para hakkındaki ahlaki hislerini anlamamız açısından ironik şekilde tasarlanmış (Sanırım filmin finalinden sonra, filmi hatırlatan en büyük çağrışımın sahibi de yine bu vapurda karşılaşma sahnesi; sanki Selim benliğinin karanlık taraflarıyla bu vapurda bir araya geliyor ve kaçma kovalama sahnelerinde bölünen kendilik algısı da köşe kapmaca oynuyor).Selim’in ahlaki ve vicdani tüm çatışmalarını barındırdığını düşündüğüm sahne ise dükkanını soyan hırsızın suçunu üstüne attığı eski çırağı hakkında çok zorlanarak verdiği, yalan ifade sahnesinin hemen ardından gelen Selim’in sokak ortasında kustuğu sahne. Olayların giderek artan gerilimiyle Selim, kişiliğinin uç taraflarıyla karşılaştıkça kaygısı artıyor ve bunlar suçluluk hisleriyle birleşerek fiziksel bir semptoma dönüşüyor; sanki bedeni ve zihni bir tür uzlaşma derdine düşüyor, bedeni ve zihni bu yolla, görece, ‘kendi normal’ini koruma altına alabilmeye çalışıyor. Öyle ki sahnenin devamında Selim kusarken bir köpek şiddetle Selim’e havlıyor, Selim öfkesini köpekten çıkarıyor. Köpek burada Selim’in dürtüsel yansıması/gölgesi gibi düşünülebilir, idi gibi. Çünkü onu yerinden kaldırıyor ve devam etmesini sağlıyor. Zaten ardından ilk gördüğü gece kulübüne giren Selim, burada striptiz yapan kızları izliyor ve kızların daha fazla soyunmaları için kutuya yüklü bir miktar para atıyor. Esasında bu sahneyi izlerken, Selim “dürüst ve namuslu” tarafının intiharının yasını tutuyor, gibi bir fikre kapıldım. Çok da kelimelere dökülebilecek bir sahne değil. Bazen bazı sahneler hakkında ne kadar konuşsak da, demek istediğimiz şeyi tam olarak anlatamayabiliriz, bu sahne de öyle hissettiriyor. Çoğu kişinin hayatında aldığı çelişkili kararlar sonucu kurabileceği bir özdeşim sahnesi denebilir. Belki de örtük nesne ilişkilerindeki kendilik algısı burada ete kemiğe bürünüyor ve aciz, namussuz, adaletsiz ve ahlaksız yönüyle selamlaşıyor.Tüm Reha ERDEM filmlerinde olduğu gibi, ruhsal gerilim (özellikle superegoyla ilgili çatışmalarımız açısından) mümkün olan en üst noktaya çıkarıldığı noktada bir su, deniz, akarsu sekansı imdada yetişiyor. Filmin deniz kenarı sahnelerine dek, Selim’le birlikte öyle çok geriliyoruz ki ve Reha Erdem de öyle düşünmüş olacak ki, hem Selim’i hem bizi rahatlatıyor ve soluğu gergin zamanların kurtarıcısı deniz kenarında alıyoruz. Filmin karanlık, gizemli ve gergin havasından çıkıp, Reha Erdem’in nefis planlarıyla buluşup, soluklanıyoruz. R. Erdem, planlarda Selim ve yardımcı karakterle kurulan özdeşimi bir başka boyutta yaşatıyor gibi hissediliyor. Ama paranın laneti, Selim’in burada da rahatlamasına izin vermiyor ve Selim, gazetede parayı çalan veznedarın intihar haberini okuyor. O andan itibaren, kaçtığı yoğun kaygısı onu yine yakalıyor, bir an önce gitmek istiyor ve o telaşla bindiği arabasıyla, kızının sahil kenarında birlikte oynadığı yavru köpeğe çarpıp, ölümüne neden oluyor. Dolayısıyla Selim’in, tıpkı borderline düzey kişilik örgütlenmesi olan kişilerde olduğu gibi, tüm film boyunca iyi ve kötü yanlarını yeniden birleştirmeye çalışırken yaşadığı kaygının sonucu aldığı aksiyonları nedeniyle, kendi veya yakınlarının başına gelen daha travmatik olaylara aracı olduğunu görüyoruz.Filmin başında, parayı bulmasından itibaren bir çeşit kendini rahatlatma gibi yaptığı, dükkanın kapılarını kilitleyip, tezgahın arkasındaki boşluğa uzanıp, derin nefes alarak gözünü tavana diktiği kaçınma davranışını veya belki ana rahmine dönüş gibi algılanabilecek bir güven arayışını, bu kez daha yoğun sergiliyor. Öyle ki, bir ara kalkıp camdan baktığında, hızla koşarken yere düşürdüğü parayı fark ediyor. Kaygısı o kadar yüksek ki, parayı yerden alırken dükkanına yönelen bir müşterinin dükkana girmesiyle birlikte, müşteriye arkası dönük bir şekilde sadece kafasını sallayarak yanıt verirken, bir yandan da parayı yemeye başlıyor. Bu noktada, Selim’in içinde, eski Selim’den kalan, ahlaki ve vicdani boşluğu doldurma çabasıyla parayı yediği düşünülürse, filmin güçlü analitik detaylar barındırdığını yinelemek yerinde olur, diye düşünüyorum. Zira Selim para konusunda öylesine dürtüsel davranıyor ki, davranışı parayı yemeye kadar varıyor. Takip eden sahnelerde, yani filmin sonlarına doğru paranın nereden geldiğini merak eden Ayla’ya piyangodan para çıktığını ve bir süre sakladığını söylüyor.Gömlek Detayı üzerine: Hayatını gömlek satarak kazanan Selim’in film boyunca giydiği gömleklerin başına gelmeyen kalmıyor; araba çarpıyor, gömleği yırtılıyor, lokantada garson gömleğine yemek döküyor, bir kadın dükkanına girip erkek gömlekleri deniyor… Tüm bunlar bana, Reha Erdem’in, Selim’in gömleklerden ve sayesinde kazandığı namuslu paradan yavaş yavaş kopuşunu göstermek için yaptığını düşündürdü. Gömlekler Selim’in masum, dürüst ve ahlaklı olduğu günlerin bir temsili gibi verilmiş; o temsil gömleklerle beraber önce tahrip oluyor, en sonunda da bir kadın (başka bir cinsiyet) tarafından giyiliyor, yani ahlakın nasıl kişiye göre şekil aldığı gösterilmeye çalışılıyor gibi, filmin başında göklerde olan gömlek imajinasyonu yerle yeksan oluyor.Nemfomanik komşu Nihal’le (Selim’e filmin başından itibaren her gördüğü yerde asılan, dükkanına gelip, erkek gömlekleri deneyen, Ayla’nın evde olmadığı her anı değerlendirip bir bahaneyle Selim’i sıkıştıran kadın), ilgili kendilik algısındaki kırılmanın ilkini, dükkanından aldığı gömleğin parasını almayarak, ikincisini ise, caddede tesadüfen karşılaştıklarında, ona beğendiği elbiseyi alarak kademe kademe yaşıyor. Selim’in mahvına neden olay ise, yine Nihal’den geliyor ve Selim’in tüm ahlaki değerlerinin çekirdeğine dinamiti koyuyor. Selim’in filmin başında söylediği “Yapmak değil, olmak zor.” sözünün, filmin final sahnesinde, Selim için ne kadar acı verici bir hal aldığını görüyoruz. Vapuru kaçıran eşi, babası ve kızı; Selim’i kendi evlerinde açık olan balkon kapısının yanındaki koltukta Nihal’le sevişirken buluyor. Saniyelik bir göz göze gelmenin ardından Selim hepsinin gözünün içine bakarak kendini balkondan aşağı bırakıyor ve ceplerindeki paralar yavaş çekimde üzerine yağmur gibi yağıyor. İzledikten sonra, finali en iyi olan filmler listelerinde üst sıralara yerleşebilecek son sahne ile ilgili film boyunca yaşadığımız, giderek artan gerginliğin katarsisi oldukça şiddetli yaşatılıyor ve bunun özellikle yapılmış bir şey olduğu aşikar.Filmin ana teması, ahlak ve vicdan sorgulaması şeklinde düşünüldüğünde, temaya hizmet eden alt başlıkları; Selim’in yaşadığı yabancılaşma, kişisel tercihler, öncelikler, tabu, aşağılık kompleksi, özdeşleşme, ait olmayan bir parayı içselleştirme, kişiliğin bölünmesi, mantığa bürüme, suçluluk duygusu ve teslimiyet üzerinden düşünülebilir.Filmin İngilizce isminde (Run For Money) olduğu gibi, Selim film boyunca para için koşuyor; Türkçe isminde olduğu gibi (Kaç Para Kaç) kaçan parayı kovalıyor ya da diğer bir anlamda hayatın kıymetini “Kaç para, kaç?” diyerek sorguluyor. Bu noktada eklemek isterim ki, Selim karakteri ve üzerimde bıraktığı yabancılaşma hissi, bana nedense Yusuf Atılgan’ın “Anayurt Oteli” romanını sinemaya uyarlayan Ömer Kavur’un filmini hatırlattı. “Anayurt Oteli/1987″nin Zebercet’i ve “Kaç Para Kaç”ın Selim’i çok benzer geldiler. Bunun yanında yabancılaşma temasını, yine başrol oyuncularından kaynaklı, bana göre, en iyi veren iki yabancı film M. Scorsese’nin “Taxi Driver/1976” filminin Travis’i ile Wim Wenders’in “Paris Texas/1984” filminin (yine) Travis’i. Bu iki farklı filmdeki iki Travis’in de, filmlerin konuları farklı olsa da, Selim’le benzer duygu durumları yaşadığı söylenebilir.Reha ERDEM’in, bu herkesin aklına gelebilecek, oldukça basit görünen içerikle bu kadar başarılı bir film ortaya çıkarmasının altında (oyunculukları ayrı bir yere koyarak); her bir karakterin, ama özellikle de Selim karakterinin kişilik örgütlenmesinin, kendilik algısındaki bileşenlerin ve noksanların, id-ego-süper ego bağlamında çok ince yazıldığı, oldukça güçlü analitik detaylar barındırdığı, dengeli gibi görülen/yansıtılan bir kişilik örgütlenmesinin esasında dış uyaranlar aracılığıyla verilen, dekompanse edici bir sebeple, nasıl bir bölünme yaşayabileceği, çok bilerek ve farkında olunarak verilmiş.Selim belli ki tüm yaşamını kendi benliğinin eksiksiz bir tasvirini yaratmakla geçirmiş; hayatına para girmeden önceki davranışları ve nesne ilişkileri düşünüldüğünde, filmin verdiği bilgi kısıtında, kabaca paranoid-narsisistik bir karakter özelliği sergilediği ve bütün nesne ilişkilerini de bunun etrafında yapılandırıyor olduğu söylenebilir. Ne yazık ki kusursuz benlik tasvirine o kadar odaklanıyor ki; işlediği suç nedeniyle bu tasvirle çelişmeye neden olacak şeyleri de kontrolü altında tutmak isterken birbiri ardına daha da büyük açmazlara düşüyor ve olabilecek en uç sonucu yaşıyor.Bu anlamda açık ve özgür bir bakış açısıyla, önyargısız ve ilk defa izleniyorsa, filmin Selim’in gıyabında seyirciyi de özgür bırakan bir film olduğu söylenebilir. Çünkü ölüme psikanalitik kapsamda küçük bir kapı aralığından baktığımızda; öldürenin aslında kendini değil, içsel nesnelerini/insan temsillerini öldürmeye çalıştığını düşünüyoruz.Yorumlar için yararlanılan kaynaklar:Cinsellik Üzerine 3 Deneme, S. FreudTotem ve Tabu, S. FreudNarsisizm Üzerine, S. FreudDidik Didik Freud, Serol Teber & Şenol AylaDoğan ŞAHİN, Terapiye BaşlarkenJean-Michel Quinodoz, Freud’u Okumak

Yas sürecinde Psikolojik Sağlamlık
Kayıp ve Yas Süreçleri: Yas sürecinde Psikolojik Sağlamlık Kayıp ve Yas Süreçleri Nasıldır? Kayıp ve yas, yaşamın kaçınılmaz bir parçasıdır. Sevdiğimiz birinin ölümü, bir ilişkinin sona ermesi, iş kaybı veya sağlığın bozulması gibi çeşitli kayıplar yas sürecini başlatabilir. Bu süreç, her birey için farklılık göstermekle birlikte genellikle birkaç aşamadan oluşur: 1. İnkar: Kişi, kaybın gerçekliğini kabul etmekte zorlanabilir. Bu aşamada genellikle "Bu gerçek olamaz" gibi düşünceler ortaya çıkar. 2. Öfke: Kayıp karşısında öfke ve kızgınlık hisleri yaşanabilir. Kişi, durumu kontrol edemediği için kendine, diğer insanlara veya duruma öfke duyabilir. 3. Pazarlık: Bu aşamada kişi, kaybı geri alabilmek için içsel veya dışsal pazarlıklar yapar. "Eğer bunu yaparsam, belki geri gelir" gibi düşünceler yaygındır. 4. Depresyon: Kayıp ve yasın en zor aşamalarından biri olan depresyon, derin bir üzüntü, yalnızlık ve umutsuzluk hissi ile karakterizedir. 5. Kabullenme: Son aşamada kişi, kaybın gerçekliğini kabul eder ve onunla yaşamayı öğrenir. Bu aşamada duygusal denge yeniden sağlanır. Kayıp Yaşayan Biri Psikolojik Sağlamlık İçin Neler Yapabilir? Yas süreci her birey için farklılık gösterir ve kişisel bir deneyimdir. Ancak, psikolojik sağlamlığı artırmak ve bu süreci daha sağlıklı bir şekilde yönetmek için bazı stratejiler mevcuttur: 1. Duygularınızı Kabul Edin ve İfade Edin: Kayıp ve yas sürecinde duygularınızı bastırmak yerine kabul edin ve ifade edin. Üzüntü, öfke, korku gibi duyguları yaşamak normaldir. Duygularınızı güvendiğiniz biriyle paylaşmak veya bir günlük tutmak, bu süreci daha yönetilebilir hale getirebilir. 2. Destek Arayın: Aile ve arkadaşlar, yas sürecinde büyük bir destek kaynağı olabilir. Destek gruplarına katılmak veya bir terapistten profesyonel yardım almak da faydalı olabilir. 3. Kendinize Zaman Tanıyın: Yas süreci, zaman alan bir süreçtir ve her birey için farklı hızda ilerler. Kendinize iyileşmek için zaman tanıyın ve bu sürecin aceleye getirilemeyeceğini kabul edin. 4. Sağlıklı Yaşam Tarzını Sürdürün: Fiziksel sağlık, duygusal sağlık üzerinde büyük bir etkiye sahiptir. Dengeli beslenmek, düzenli egzersiz yapmak ve yeterince uyumak, yas sürecinde daha güçlü olmanıza yardımcı olabilir. 5. Rutini Koruyun: Günlük rutinlerinizi sürdürmek, duygusal dengenizi korumanıza yardımcı olabilir. İşe gitmek, ev işlerini yapmak veya hobilerinize devam etmek, normal yaşamınıza dönmenize katkı sağlayabilir. 6. Anılarınıza Saygı Gösterin: Kayıp yaşadığınız kişi veya durumla ilgili anıları hatırlamak ve onlara saygı göstermek, yas sürecinin bir parçasıdır. Anı eşyaları saklamak, anma törenleri düzenlemek veya sevdiklerinizle anıları paylaşmak, duygusal iyileşme sürecini destekleyebilir. 7. Yeni Anlamlar ve Hedefler Bulun: Kayıp sonrası yaşamınıza yeni anlamlar ve hedefler eklemek, yeniden inşa sürecinde yardımcı olabilir. Yeni hobiler edinmek, gönüllü çalışmalara katılmak veya kişisel gelişim hedefleri belirlemek, yaşamınıza yeni bir yön katabilir. Kayıp ve yas süreci, yaşamın zorlu fakat doğal bir parçasıdır. Bu süreçte duygularınızı kabul etmek, destek aramak ve kendinize zaman tanımak önemlidir. Sağlıklı yaşam tarzını sürdürmek, rutinlerinizi korumak ve anılarınıza saygı göstermek de psikolojik sağlamlığı artırmada yardımcı olabilir. Unutmayın, yas süreci kişisel bir yolculuktur ve her birey bu süreci kendi hızında yaşar. Yardıma ihtiyaç duyduğunuzda, profesyonel destek almak her zaman iyi bir seçenektir.

mutsuzluktan kaçınma paradoksu
w.r.d. fairbairn öyle iddia eder ki her insanın şizoid bir konumu vardır. hatta rüyaların içeriğinde kişiliğimizin farklı unsurlarını temsil etmek için bölünerek ayrılmış kendi imgelerimizi görmemizi, hatta jung'un içe dönüklük arketipini bu şizoid konumun sağlayıcısı olarak görmektedir. insanın içe çekildiği, içte olanı başkasına ya da hayata vermenin zul gibi geldiği bir konum ki; sosyal temaslardan, yaşama katılmaktan, bir sohbeti bile başlatmanın zahmetli olduğu durumlardan kaçınılan. dolmayan, doyurulmayan bireyin hayattan kendini geri çekerek içerisinde son kalanları artık muhafaza etmeye giriştiği bir konum. içerideki son kırıntılar artık öyle gizli bir değer sahibi olmuştur ki, birkaç cümle edip sosyalleşmek dahi eksilmek gibi hissettirir. içeriden bir şeylerin kayıp gittiğini ve kaybolduğunu deneyimler insan. hemen her patolojinin trajik yapısı gibi bu savunma aslında savunmaya duyulan ihtiyacın daha da arttırılmasına neden olacak daha büyük tatminsizlikler ve hayata yönelik daha fazla açlığa neden olacaktır.geri çekilmelerle gelinen şizoid konumda kişi bu durumla iki biçimde baş edebilir, (a) rol yaparak ve (b) teşhirci tekniklerle. kişi bir role bürünerek ve birçok his sergileyerek göz doldurabilir ve sosyal temaslar kurabilir ancak aslında hiçbir şey vermiyordur. bir topluluğun düzenli bir parçası olabilir ancak uzun yıllar geçince kendisi de farkedebilir ki aslında topluluğa hiçbir anlamlı katkıda bulunmuyordur. ya da terapiye gelir gelmez freud'dan bahis açarak terapiyle ilgili birisiymiş gibi görünerek rol yapar. böylece entelektüelize bir çabayla gerçek duygusal temaslar kurmaktan kaçınır. duygusal temas kurmaya karşı sofistike bir savunma geliştirebilir.ya da teşhirci biçimde sanatsal etkinliklerinde boy göstererek gerçek duygusal temasların derinliğinden kaçınılan gösteriş alanları olan edebiyat söyleşileri, galeri gezmeleri, şiir dinletileri ya da tiyatronun neden şizoid yapıların ilgisini daha çok çektiği aleni bir psikolojidir. şizoid birey varlığını sergilemenin ve böylece görünür olmanın çeşitli yollarını sanatta bulabilir. bu yüzdendir içe dönüklükle karakterize şizoid yapı birçok dansçı ve edebiyatçı doğurur. bu, "vermenin" "göstermeyle" yer değiştirdiği bir yol yaratır. ancak "kaybetmeden vermenin" bir yolunu yaratmaya çalışan bu girişimin de külfeti yok değildir. neticede zaman içerisinde göstermenin kendisi de "gösteriş yapmaya" ve sonra da "kendini gösterme" haline dönüşür. hal böyle olunca teşhirci durumlarda yoğun ıstırap çekilebilmekte, "görülmenin" zerresi bile sancılı olabilmektedir.

nedir bu borderline?
dünyanın her yerinde psikoterapiye başvuran bireylerin %50-50'sinde ya da %40-60'ında veya kimi ülkelerde bunun tam tersi olarak %60-40'ında borderline kişilik örgütlenmesi bulunur. yani terapiye başvuran her iki kişiden biri borderline örgütlenmeye sahiptir.gelgelelim kişilik örgütlenmesini kişilik bozukluğuyla karıştırmamak lazım. örgütlenme kendi grubu içerisinde farklı kişilik bozukluklarını içeren bir ruhsal gelişim yapısıdır. bu yapı çocuğun dünyayı ve kendini anlamlandırma sürecinde 0-2 aylıktan 3 yaşa kadar olan bir gelişim evresinin yeterli desteklenmesiyle tamamlanır. bu kavram, kişiliğin yapısal düzeydeki gelişimsel özelliklerini, savunma mekanizmalarını, içsel çatışmalarını ve dünyayı algılama biçimlerini kapsar. kuramcılar, kişilik örgütlenmelerini ilkel düzeyden gelişmiş olana üç temel düzeyde incelemiştir: psikotik, borderline ve nevrotik.bebeğin ilk 0-3 yıllık gelişim döneminin sağlıklı atlatılması nispeten daha sağlıklı ve işlevsel olan nevrotik bir düzey içerisindeki kişilik bozukluklarına imkan verir. borderline kişilik düzeyi (örgütlenmesi) nispeten psikotik düzeye yakın olmasıyla içinde parçalı gerçeklik algısına neden olan antisosyal-borderline-histeriyonik kişilik bozukluklarını-narsistik kişilik bozukluğunun ilkel düzeyini-şizoid gibi psikotik ile nevrotik arasındaki kişilik bozukluklarını içerir. nevrotik örgütlenmeler ise gerçeklik, kendilik, nesne algısının tutarlı olduğu ve suçluluk duygusu gibi daha olgun mekanizmalarını içeren depresif-bağımlı-kaçıngan-histerik kişilik bozukluklarını-obsesif kompulsif kişilik bozukluğunun olgun versiyonunu-narsistik kişilik bozukluğunun olgun düzeyini vs. içerir.sonuç olarak: borderline kişilik bozukluğunun özellikleri daha büyük bir şemsiye olan borderline kişilik örgütlenmesinin özellikleri içerisinde bulunur. bu "büyük çatı" psikoterapiye başvuran her iki kişiden birinin psikopatolojisini oluşturmaktadır. bu açıdan düşünüldüğünde başlık atlında yazarların deneyimledikleri özellikler aslında toplumun çok büyük bir kesimini temsil etmektedir. ebeveynlerinizde ve gelişim öykünüzdeki empati, tutarsızlık, kaotik özellikleri değerlendirerek kendiniz hakkında bir tahmin geliştirebilirsiniz.

erken boşalmanın nedenleri
türk erkeğinin çocuklukta aile içinde yaşadığı psikoseksüel gelişim sürecine, mimariye ve toplumsal normların erkek üzerindeki baskısına daha yakından bakmak gerekir.türkiyede erkek çocuk, genellikle annenin aşırı koruyucu şefkati ile babanın mesafeli ve otoriter duruşu arasında bir denge kurmaya çalışır. bu denge çoğu zaman yeterince iyi anne anlayışının ötesine geçer çünkü türk annesi, sevgisiyle çocuğu sarıp sarmalarken, kimi zaman sınırları bulanıklaştırır ve bireyselleşmeyi zorlaştırır.bu bağlamda, çocuk ödipal döneme geldiğinde, babayla sağlıklı bir rekabet kurmaktan çok, annenin sıcak ve güvenli alanına çekilmeyi tercih eder. bu geri çekilme de ödipal çözüm sürecinin yarıda kalmasına neden olur. çocuk, bir yandan babanın otoritesine meydan okuyamaz, diğer yandan kendi cinselliğini özgürce keşfetme cesaretini geliştiremez. bunun yerine, içinde sıkışıp kaldığı bu gerilimli alan, ileriki yaşamda erkeklik kimliğinin bir türlü sağlamlaşamamasına yol açar.kastrasyon anksiyetesi, her iki cins için de psikolojik dünyanın şekillenmesinde belirgin bir iz bırakır ancak bu kavramı yalnızca bir bireyin babasıyla ya da otorite figürleriyle olan ilişkisi bağlamında ele almak, özellikle türk erkeğinin yaşadığı çok katmanlı cinsellik kaygılarını anlamak için yetersizdir. zira burada söz konusu olan, bireyin yalnızca bir baba figürü karşısında yaşadığı kaygılar değil; aynı zamanda bir toplumun erkekten beklentilerinin inşa ettiği yıkıcı bir baskıdır. toplum, erkeği yalnızca fiziksel gücü ve cinsel performansı üzerinden değerlendirirken, erkeğin cinselliği bir zevk alanından çok bir başarı testi olarak algılamasına yol açar. erken boşalma, çoğu zaman cinsel eylemin bir zevk ve yakınlık ifadesinden ziyade, başarıyla tamamlanması gereken bir görev olarak görülmesinin sonucudur. bu kaygı, erkeğin hem bedeniyle hem de partneriyle kurduğu ilişkiyi sığ bir boyuta indirger ve bireysel bir yetersizlik gibi görünse de, bu durum aslında toplumsal bir meseleye işaret eder. erkeklik kimliği, güç ve kontrol mitleriyle o kadar yoğrulmuştur ki, herhangi bir başarısızlık anı, yalnızca bireysel değil toplumsal bir utanç kaynağına dönüşüyordur. bu utanç, erkeği hem partnerine hem de kendine karşı yabancılaştırır; cinsellik, yakınlık ve keyiften uzaklaşıp bir kaygı arenasına dönüşür.toplumsal normlar ve erkeklik kodları, bu noktada erkeği kendi içine dönük bir kontrol mekanizması geliştirmeye iter. fakat bu kontrol, olumlu bir öz farkındalık yaratmak yerine daha çok kaygıyı körükler. cinsellik, bir özgürlük alanı olmaktan çok, toplumun gözetiminde olan bir deneyim haline gelir. bir kadının ya da eşin yakın çevresinde bir erkeğin cinsel performansının konuşulması bile, erkeğin kimliğine yönelik tehdit olarak algılanabilir. bu, onun sürekli bir kendini kanıtlama döngüsünde kaybolmasına yol açar. türk aile yapısında, erkek çocuğa kız çocuklarına kıyasla daha özgür bir alan tanınsa bile bu özgürlük, bir meydan okuma kültürüne dönüşür. örneğin, ilk gece korkusu dediğimiz fenomen, toplumsal cinsiyet rollerinin erkeği nasıl bir sınav psikolojisine soktuğuna örnektir. ilk cinsel deneyimini yaşayan bir erkek, yalnızca kendi partnerine karşı değil hatta ailesine karşı da bir performans sergileme yüküyle yüzleşir.zira bu hususta gözlemlerimiz kültürel düzeyde de karşılık bulur. osmanlı toplumunun islami değerleri ve ahlaki kodları, hane halkının mahremiyetine büyük bir önem atfetmiş, bireylerin iç dünyalarını toplumsal normlardan koruyacak yapılar oluşturmuştur ve şerii kanunda mahremiyet suçlarında iki değil dört şahit şart koşulmuştur. örneğin, geleneksel türk evlerindeki küçük ve büyük olmak üzre iki farklı kapı tokmağı, misafirin cinsiyetine göre hane halkının kendini hazırlamasını sağlardı.oysa bahsini ettiğimiz performatifliğin izlerini, modern yaşamın daralan mekânlarında daha belirgin şekilde görmek tahminen daha mümkündür. aile yapıları ve yaşam alanlarının küçülmesi, bireylerin mahremiyet alanlarını daraltmıştır. özellikle şehirleşmenin hızlandığı ve ekonomik zorlukların aileleri daha küçük evlere sıkıştırdığı bir ortamda, bireyin kendine ait bir alan yaratması giderek zorlaşır. modern mekânların bireysel alanı sınırlandırması mahremiyet hissini zedeler. küçük bir evde büyüyen çocuk, ebeveynlerinin ilişkisine doğrudan tanık olabilir, hatta istemeden bu ilişkinin bir parçası haline gelebilir. örneğin, anne ve baba arasında fiziksel bir mesafenin olmadığı bir evde, çocuklar genellikle ebeveynlerinin çatışmalarını ya da sessizliklerini gözlemler. bu gözlemler, çocuğun cinselliği ve ilişki dinamiklerini nasıl algıladığı üzerinde kalıcı izler bırakır.örneğin cinsiyet rollerinin giderek eşitlendiği dar alanlarda yetişen bir çocuk ters ödipal deneyimler yaşayabilir. ya da mesela annenin daha otoriter bir figür haline gelmesi ve babanın edilgenliği, erkek çocuğun ebeveyn rollerinden öğrendikleri ile toplumsal beklenti arasındaki uyuşmazlık karşısında bütünlüğü sarsılabilir. çocuk, baba figürünün pasif duruşu nedeniyle ona öykünmekte zorlanabilir ve bir erkek olarak nasıl davranması gerektiğine dair net bir rehberlik bulamayabilir. bu süreçte, annenin otoriter yaklaşımı da çocuğun bireyselleşmesini ve kendi sınırlarını keşfetmesini engeller. çocuk, anneye karşı duyduğu bu bağımlılığı aşamaz ve bu bağımlılık, yetişkinlikte kurduğu duygusal ve cinsel ilişkilerde de etkisini gösterir. örneğin, cinsel istikrarsızlık nedeniyle başvuran bir erkek danışan, çocukluğunda sürekli olarak annesinin eleştirel ve müdahaleci tutumuyla karşı karşıya kalmış olabilir. annesi, onun her hareketini kontrol etmeye çalışırken, baba bu süreçte sessiz bir gözlemci rolünde kalmıştır. bu tür bir dinamik, çocuğun kendine dair güvensizlik geliştirmesine neden olur. cinsellik, bu güvensizliğin en belirgin hissedildiği alanlardan birine dönüşebilir, çünkü birey burada yalnızca bedensel değil, aynı zamanda duygusal bir bütünlük de sergilemek zorundadır. performans kaygısı ve toplumsal beklentilerin birleşimi, erkeğin bu bütünlüğü sağlamasını zorlaştırır.performansını sürekli sorgulayan, partneriyle duygusal bir bağ kurmakta zorlanan ve mahremiyet ihtiyacını doyuracak bir alan bulamayan erkek, cinselliği bir yük olarak deneyimler. erken boşalma, bu yükü taşıyamamanın karşısında bilinçaltı bir başetme yöntemine dönüşerek kendini gösterir. bilakis bu sorunu çözmek, sadece bireyin terapi sürecine bağlı değildir. aynı zamanda, toplumsal normların erkeklik ve cinsellik üzerindeki baskısını sorgulamak ve aile içi dinamiklerin bireyin psikoseksüel gelişimi üzerindeki etkilerini anlamak ve mahremiyet alanlarımızı buna göre düzenlemek gerekir.

Hangi Danışmanlık Yaklaşımı Size Daha Uygun?
Zorlandığınız zamanlarda danışmalık ihtiyaç duyduğunuzda, hangi yönteminin size en uygun olduğunu belirlemek zor olabilir. İşte farklı danışmanlık yöntemlerinin içerik ve uygulamalarını karşılaştırarak, ihtiyaçlarınıza en uygun olanı bulmanıza yardımcı olacak bilgiler. 1. Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT)Bilişsel Davranışçı Terapi, düşünce ve davranışlar arasındaki ilişkiyi ele alır. Terapi, olumsuz düşünce kalıplarını ve zararlı davranışları tanımlamaya ve değiştirmeye odaklanır. BDT, genellikle yapılandırılmış bir şekilde ilerler ve belirli hedefler doğrultusunda çalışılır.Kime Uygun?BDT, depresyon, anksiyete, obsesif-kompulsif bozukluk (OKB), travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) gibi rahatsızlıklara sahip kişiler için uygundur. Ayrıca, stres yönetimi ve fobiler için de etkilidir. 2. Psikodinamik TerapiPsikodinamik terapi, bilinçdışı süreçlerin ve çocukluk deneyimlerinin bugünkü davranışlarımızı ve duygusal durumumuzu nasıl etkilediğini araştırır. Terapi, uzun vadeli ve derinlemesine bir yaklaşıma sahiptir. Kime Uygun:Bu terapi yöntemi, derin duygusal problemleri olan, geçmiş travmaları veya karmaşık duygusal zorlukları olan kişiler için uygundur. Kendini daha iyi anlamak ve duygusal derinlik kazanmak isteyen bireyler için de faydalıdır. 3. Şema TerapiŞema terapi, erken dönem yaşam deneyimlerinin ve temel inançların bugünkü işlevsiz davranışlarımızı nasıl etkilediğini araştırır. Bu terapi, uzun süreli düşünce ve davranış kalıplarını değiştirmeye odaklanır. Kime Uygun:Kronik depresyon, anksiyete, kişilik bozuklukları ve tekrar eden ilişki sorunları olan bireyler için uygundur. Ayrıca, derinlemesine kişisel değişim ve gelişim arayanlar için etkilidir. 4. Gestalt TerapiGestalt terapi, bireyin mevcut anındaki düşünceleri, duyguları ve davranışlarına odaklanır. Terapist, danışanın farkındalığını artırarak, duygusal ve davranışsal kalıplarını tanımasına ve bunlarla başa çıkmasına yardımcı olur. Kime Uygun:Gestalt terapi, kendi duygusal farkındalığını artırmak ve şu anki yaşantısına odaklanarak problemlerini çözmek isteyen bireyler için uygundur. Özellikle, iletişim sorunları ve kişisel gelişim için etkili olabilir. 5. Varoluşçu TerapiVaroluşçu terapi, insan varoluşunun temel sorularına ve anlamına odaklanır. Bireyin özgürlüğü, sorumluluğu, ölüm ve yaşamın anlamı gibi konuları ele alır. Terapi, bireyin kendi yaşamını ve seçimlerini daha anlamlı bir şekilde değerlendirmesini sağlar. Kime Uygun:Varoluşçu terapi, hayatın anlamını sorgulayan, varoluşsal kaygılar yaşayan veya yaşamda derin bir anlam arayışında olan bireyler için uygundur. 6. EMDR Terapi (Göz Hareketleriyle Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşleme)EMDR terapi, travmatik anıların yeniden işlenmesini sağlamak için göz hareketlerini kullanır. Danışan, terapist rehberliğinde, travmatik anıları ve duyguları göz hareketleri ile eş zamanlı olarak yeniden işler. Kime Uygun:EMDR terapi, özellikle travma ve TSSB tedavisinde etkilidir. Ayrıca, anksiyete, depresyon ve fobiler gibi diğer duygusal rahatsızlıklar için de kullanılabilir.